| | #11 (mesaj-linki) | |
| UYANMA KÜÇÜK KIZ Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı! Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum. Uyanma küçük kız uyanma ve görme! Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran. Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı! Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde. Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu. Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı. Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu. Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın! Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni. Seni öyle seviyorum ki... Kahraman Tazeoğlu'nun "susacak var" adlı romanından... | |
|
| | #12 (mesaj-linki) | |
| YANLIŞ ANLA BENİ keskin bıçak aşkının kestiği damarımdan fışkıran ayrılığı intihar ediyorum kırık şakaklarıma yapıştırdığın teselliyi dudağımda uçuklattım gidiyorsun yağmurun kızı çekmişsin pimini ayrılığa gözlerinden ağrılar sızıyor çığlığını yüklerken gemilere geldiğin her yere yabancısın içinde taşıyorsun katilini tokada doydu yüzünün sol yarısı kalın bir kalem altını çiziyor şimdi kanat sürçüyorsun bir gidişe ardında gurbetleşen kavuşmalarımız yakıştırıyor her intiharı bana benden çok sağanaksın parmaklarımın ucusun yaktım ve içtim dön ve gül gül ki gözlerim çiçeklensin yalanlarla saklıyorum sevdamı ne olur yanlış anla beni..... KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "seni içimden terk ediyorum" adlı şiir kitabından... | |
|
| | #13 (mesaj-linki) | |
| HER AŞK KATİLİDİR BİR ÖNCEKİNİN rüzgarlı bir tepenin yamacındayım şimdi kent suskun ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde imlası buzuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum seni düşünürken ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar imtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan gecenin en serseri yanını alırım günceme durup durup şiirler yazmak yoluna yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan her gece yorganımın altında sakladığım kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana sen uykudayken babam her gece ölüyor şimdilerde annem nihavent bir çığlık oluyor bana en çok sensizlik koyuyor sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi uyanmak için eski bir aşkını anlatıyorken bana konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım kaç kez kanıyorum bir bilsen (ya da hiç bilmesen) sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor yastığının altında yalnızlığın var biliyorum oysa ben senden bir bardak su istedim akdeniz değil son yalnızı benimdir bu kentin istanbul arkamdan gelir ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız hep kendine mi saklarsın çocukluğunu ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış kayadan seken kurşun en serseri yanımız olur kimi zaman ve ben hep kendimi terk ederim senden her katilin aşkı her aşkın katili bir öncekinin faili hep ben olurum hep ben ölürüm içime uzanan koridorların ortasından hep gülerdin beni görünce bense sana hep geç kalırdım sona kalırdım sonra kanardım yağmurlarla inseydin içime içim senden yanaydı yüzümdeki işgaller senden karaydı seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi sana yazacaklarım sil sil bitmezdi ve ben sende hiçbir şeydim sen bende her şeyken canım yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıklarım kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin ve sevgisizlik alır bir gün seni benden işte bu yüzden sen hep sevil hep sevil sevil Kahraman Tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından... | |
|
| | #14 (mesaj-linki) | |
| Aslında duvarlar kapılara örülüyor. Pencereler ki, doğuştan demirli! "Güneş alsın kâfi" zihniyeti bir inşaat şekliyken böyle yapılmış evlerde yaşadıkça bir hayat felsefesi oluyor! "Güneş alsın kâfi!" Bir kentin ufuk çizgisinde bitmediğini anlamak için "gitmek" değilmiş gerekli olan. Büyümek de istermiş sınırları görebilmek. Büyüdük! Büyüdükçe, büyüdü dünyamız ve daha da yükseldi tel örgülerimiz. Bir gün "aşarım" dedin, bir gün "aşarım" diyorum. Kendi geleceğimizi ütopyalarla ipotek altına alıyoruz ve "yapacaklarımız" dolu yarınımıza şimdiden "düş" gözüyle bakıyoruz. Benden yıllarca önde olan adam; tel örgülerin ilerisi mayın tarlası değilse, neden hala bu duruşumuz? Büyüdükçe korkak mı oluyoruz? Büyüdükçe, alışıp sınırlarımıza tel örgülere mi yeniliyoruz yoksa onlara sevdalanıyor muyuz? Duvar örülü kapıların gerisinde özgürce büyüdük ama anlamadın, anlamadım büyüdükçe büyüyen esirliğimizi, azalan özgürlüğümüzü! Kaçmak adına yapabildiğimiz en büyük firar, bir yüreğe sığınmak oldu. Kaçtığımızı sandık oysa tutsak düştük bir aşka! Gönüllü esaretimizde unuttuk, yeryüzünün uzaklarının da olduğunu. Unuttuk başkalarını. Başkalaştığımıza inandığımız aşkta, en önce, inandıklarımızı reddettik. Sen ve benden "biz" oldukça, göremedik, aslında senin nasıl da "ben" olduğunu; benimse, senin haricini tanımadığımı. Gözlerinde olup bitenin farkında değilsin. Farkında değilim bakışlarının elini ayağını bağladığımın. Ben senin, kaçmak istediğinde açabileceğin ve sonrasında dünyanın yüzüne çarpıp gidebileceğin bir kapıyım! Gel, aç ve kaç... Bir gün bırakıp gitmek istediğinde her şeyi; kitaplar dolusu rafları, masa üstünde sayfalara meydan okuyan kalemini, duvarlara yapıştırdığın ve unutulmaya yüz tutmuş dipnotlarını, yalnızlık döşeli evini ve belki de kendini ve belki de beni, terk etmek istediğinde ardına geçebileceğin bir kapıyım! Gel, aç ve kaç! KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından | |
|
| | #15 (mesaj-linki) | |
| Alışkanlıklarımla dolduruyorum boşluklarımı. Eski bir kitap, eski bir arkadaş, eski bir şarkı… Yaşamaktan ve yazmaktan sahnelerini ezberlediğim oyun, seninle yenileniyor. Rüyalarım olmazdı oysa. Yalnızlık derin bir uyku koynundayken canımı acıtmazdı. Şimdi, uyanmak için seninle boğuştuğum, uyanmak için sana yalvardığım rüyalarla geçiyor uykularım. Uyandır beni küçük kız! Uyandır ve çık sokaklara. Odalara kapattığın bedeninin ruhu bende! Kırılmış ve rüzgârına küsmüş bir dal sitemkârlığında bana bakan yüzün, uykulardan kaçtığım günlerin telaşında bile bırakmıyor aklımı. Sokaklara çık! Bir serserilik yap, bir delilik, bir iyilik… Alışkanlıklarım doldurmuyor boşluklarımı. Her eski, yeniye duyduğu öfkeyi benden alıyor. Hatırıma yer etmişlerim unutulmanın hıncıyla, kendini unutturmamacasına saldırıyor. Neye sarılsam bana vefayı anlatıyor, vefasızlığımı vuruyor yüzüme. İstanbul bile karşımda. İstanbul bile eskiye alınmanın alınganlığıyla, sırtını dönüyor bana. Yazmaya bulduğum çareler kelimelerimi kemiriyor. Kalır ayak kanayan bir iç bulanmasında her şeyi kusup üstüme düşleri de berbat ediyorum. Unutuyorum her seferinde. Neresinde kalmıştık ayrılığın? Hareketsizliğe alışamamış ayaklarım, eski şehirleri getiren adımları kapımdan kovamıyor. Sana seslendiğimi sandığım her yazı da yaz ellerimi üşütüyor. “Çık sokaklara” bende bir feryat artık. Ve kapanıklılığın duvarları aşıyor da suretini yaşatırcasına beni buluyor. Asıl düşmanlarını hatırladım bu öykünün ama çok geç, yeni bir kötüye can vermeye. Örsümü zorluyorum bazı geceler sesin ilişir umuduyla. Sen böyle mi susardın? Susardın ama küçük kız edasıyla ve nazıyla. Gönlün alındı mı, geçerdi şımarıklığın. Ama şimdi bir dilsiz, bir sağır gibi suskunluğun… Ya neden ben de gözlerin ve neden bırakmıyor yakamı gülüşün. Gülüşün bir şeyleri geçirmek içindi, şimdi hasım kahkahalara eşlik ediyor. Ve korkuyorum çocuk yüzünden. Bu yüzden İstanbul İstanbul gezinmelerim. Korkağı olduğum aşk, bana seninle öç aldırıyor. Bedellerimiz aynıydı lakin bana senin gözyaşlarını akıttırmamak paylanıyor. Sen ağladıkça ağlayamamak yetiyor, teslim olmama. Yine de eşkıya sevdalılığım yer bulmuyor İstanbul’un koynunda. Boğazına çıktığımda boğazım düğümleniyor, seviniyorum ağlayacağıma ama yaşlarım kirpiklerime takılıyor. İçindeki esaretinden sokaklara kaç ve sokak sokak dağıttığım özgürlüğümü al. Senden gitmek zorunda değildim. Sen gönderdin kelimelerinle. Bu yüzden ardına kadar açık kapılarım. Geleceğini biliyorum çıkıp odanın derinliğinden, yüzünde yüzlerce sitemle. İçerime girer misin yoksa kapı önü nöbetine mi yatırırsın bedenini bilemem ama “gel” bitti dilimde. Şimdi konuşuyorsam, biraz da bundan! Ah küçük kız; bir kez olsun sussaydın, daha kalacak çok yerim vardı sende! KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından | |
|
| | #16 (mesaj-linki) | |
| ENSTRÜMANTAL AŞK Aşk suskunluğumdu benim! Kendime ırak bir kentten çok sesli bir ağırlama, içten bir ikrarın yetmeyen teşekkürlü karşılığı. Oysa sunulan hayattı, yazgısında deli kız oyası. Deliksiz uyuyacağım, geç kal bu gece. Aşk yanımdı benim! Kelimesiz, hecesiz ama ağlamaklı... Yerlerde sürünen gözyaşlarımda yalnız olmamanın iması! Acele etme bu gece. Tam vaktinde gelişinden değil mi öncemizdeki aşklar? . Aşk vurgunumdu benim! Yaralı ama kansız... Acılı ama feryatsız… Ağlayan keman, sızılanan kaval… Beklenmedik ihanetti buluşmamız. Yıllardır vardı ve çok az yakardı. Şimdi burada, sahibinden uzak… Aşk yazımdı benim! Aşk yazdığımdı, okuduğundu. Bu geceyi geç ömrümden. Bu gece geç bir vakit ömrümde. Oturduğum masada şaraplık bir tat, tütünde tutuksuz bir nefes. Yetişme bana, geç kal! Erkenciliğin değil miydi, bize koca bir geleceği geciktiren? Aşk heyecanımdı benim! Vursalar ölmezdim o heyecandaki kadar. Sevseler mutlu olmazdım o titremedeki kadar. Voltalar uzuyordu ayağımda. Zaman uzuyordu. Sancı sığmıyordu bedenime. Delilikti, serserilikti, güzeldi… Aşk itirafımdı benim! Okunan, dinlenen ama bilinmeyen... Söylesem, dilimde kekremsi bir tat bırakırdı. Sustum, dilimle geldi bütün belalar… Dili belası sayfalarımın övgüleri, asılı kaldı aklında. Şımarıklığım korkun oldu, usluluğum hayalin! Değişemedim onca değişimde, onca yenilikte… Buydum ben, bulduğun gibi. Koruduğum aslındı, kaybettiğim aslım! Buydu galiba aşk! En can alıcı noktada bir İstanbul kaçağı, birçok A’lı kent kaçamağı, bir gözyaşı bozgunu, bir kavuşma, bir ayrılık ve bin ölüm… Sayısız dirilişte aynı yemin! Döndüğüm sözümde hayâsız yalan. Tek varlığım ve tek yokluğum… Yaram ve merhemim… Kazanmadığım ama hep kaybettiğim. Evet, buydu aşk! Aşk yasağımdı benim! Uzaklığını ölçtüğüm bir şarkı, tınısını mırıldandığımda anlamı beynime oturan bir müzik. Tuzağı yoktu arada. Geçit veren dağlar, ayağa dolanmayan yollar ve aşıldıkça genişleyen, bereketinde güneş kavrukluğu ovalar… Geç kal bu gece, zamancılığın değil miydi bizi bekleten, duvar önü ameleliliğinde? Aşk çözümümdü benim! Düğümlerin çıkmazından, elime düşen tek bir seni seviyorum’du. Gelişemedik uluorta. Durduk bulanıklığımızda; durulmadık durgunluğumuzda. Çarptık, düştük… Ayağa kalktık yardımsız. Seni seviyorum’du her şeyin en baştaki sonu. Söyledik, duyduk, yeniden düştük ve kalkamadık yardımlı. Gelmedi acil adamlar. Sen yine de, bu gece gelirken yolu uzat ve getirme yanında, başka yarınlarını. Aşk engelimdi benim! Burkulan yanıma yerleşen yalnızlığına eş, diğer yanımda onmaz bir gelecek… Artık bir gece bu karanlık! Gelme, kendim kendimi avuttum! KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından | |
|
| | #17 (mesaj-linki) | |
| ÖMRÜMÜN KALANI “Biz şimdinin adamıyız” diyerek sıvazlıyoruz sırtımızı. Geçmişli ama geleceksiz ve şimdiye her daim dahil iki adam! Ellerinden gelen bir şimdi’yle, “bana yar olsa” diyemediğim bir gelecek arasında tercihlere yatırıyorum suskunluğumu. Sen’siz bir gelecek, sen’li bir şimdi… Yokluğunla büyümüş çocukluğumla, çaresizce ama sevdamca “şimdi’yi” seçiyorum. Aklımda bir türlü geçer edemediğim yaralı geçmişimiz. yaralı geçmişlerden yarınlar çıkmaz mı sevgili? Sana yarından bahsedememek ne biçim bir konuşma? Mesela diyebilsem: “Yarın alırız ellerimizi ellerimize ve nehrin kıyısına gideriz. Hesabına tavla oynarız. Konuşuruz! Hep konuşur, hiç susmayız… Nasıl da eğreti duruyor, şu günlük kelimeler! Şu en basit ve yalın bir yarın için ne çok mucizeye ihtiyacımız var! Ama yine de, söz hakkını serseriliğime verip, hiçbir şeyi unutmadan yalnızca umrumdan çıkararak her şeyi, karın tokluğum ellerimdeymiş gibi bir geleceğe uyandırıyorum, en çocuk halimi. Korkmadan, çekinmeden dalabiliyorum bir düşe… Oysa yasaklıklar, hatalar, ihanetler düşlerimi de kurutuyor. Varlıklarından bana yokluklar pay eden bir dolu adam ve kadın, -zaten sandığım- karın tokluğumu alıyor ellerimden ve beni aç bırakıyor; sonra, en çocuk halimi, acımasızca, gerçeklerin uykusuna uyutuyor. “uyuma çocuğum” diyemiyorum. İçimde karın tokluğumun açlığı bir şarkı söylüyor, senin bana anlatamadıklarını… çok sıcak ve karanlığa rağmen kavuran bir yaz gecesinde bana bir masal anlatmıştın, her kelimesi soğukla örtülü. Masalda, prens aşkının sahibini arıyordu; prenses, prenses değildi. Göç hazırlığında bir güzeldi ve tek derdi, içindeki aşkı kimselere göstermeden götürebilmekti dağlarına. Prens güzel kıza “yüreğimin dağ gülü” diyordu. Güzel kız prense “suyum” ve durmadan karlar yağıyordu masalında. Sen anlattıkça üşüyordum, unutarak yandığımı. Masalın sonunda pens, “seni seviyorum” dedi. Güzel kız inatla susup “seni seviyorum” demedi. Bu masalın devamını çok sonra öğrendim. Prens sevmesine rağmen bir daha söylememiş sevmediğini. Güzel kız dağlarca ve yollarca sevmiş prensi ama yenilip ürkekliğine, yine söylememiş sevdiğini. Ve güzel kızın sustukları onu, mevsimler boyu yakmış. Yokluğunu yaktığı denklemde, varlığını sanatkârca bir üşümek olduğunu, o gece, o masalda anlamıştım. Sonra anladım, aşk engelli yüreğinin yanında bir de karlı dağlar vardı. Yüreğinin engelinden de aşılmaz karlı dağlar… Hem dağlar, hem karlar… Ne kadar da uzağız birbirimize. En uzaktan daha da uzak, en yakından sadece yakın… O gece bize uzak bir radyodan bir şarkı düşmüştü dudaklarımıza. “yine kar yağıyor sokaklara. Sana yar yol bulamıyorum…” Bana gelmemenin tek engeli, karlar mı sevgili? Yoksa… Gelmelerin ve gitmelerin üzerine kurulu düzeneğimizde, haberlice geliyorsun, ben yokum! Gidiyorsun, ardında bir tek ben kalıyorum. Yanımda olmanı istedikçe zaman duruyor, şarkılar bitiyor ve sesin çekiliyor tenimden. Ağlamaklı duruşumlar voltalara vuruyorum aklımı. Görülse iç burkar halimi kapı arkalarına gizliyorum, odalara kapatıyorum. Giderayak gelişlerinde, ansızın gidiyorsun; susar gibi, küser gibi, terk eder gibi… İşte o zaman duruyor zaman ve bitmiyor hiçbir şarkı. O zaman, terk edebiliyorum seni içimden; o zaman, nefret edebiliyorum senden! Ama sadece o zaman, o an, anlık… Bir sonraki saniyeye geçmiyor eylemim. Belki de, bir göz kırpma seni terk edişim, senden nefret edişim. Daha fazlası, daha uzun sürelisi olmuyor. Olmasını istediğimde de olmamıştı. İçimdeki varlığına hükmüm geçmiyor! Ne içimden terk edebiliyorum seni ne de terk ettirebiliyorum sana içimi! Oysa gidiyorsun, hep gidiyorsun. Gelmelerini unutturacak kadar çok gidiyorsun. Gidişlerinden oluşma koleksiyonumda, seni her türlü uğurlayışım var. Seni vedasızca uğurlamıştım. Gitmeni istemiştim, kalışına bayram etmeye hazırken. Hemen gitse demiştim, bir daha ne zaman geleceğini hesaplarken. Sustum. Dar veda sahnesinde, ölesiye sustum. “susma” demedim. Güldün. “gitme” demedim. Sustun. “Kal” derken içimden, gittin! Öldüresiye gittin. “Öldürüp de gitseydi, dedim kenti başıma geçirirken. “Sokak köpeklerinin küfürlerini savursaydı yüzüme” dedim, bana, bir boşluğu sarılır gibi sarıldığın ellerini içimde hissederken. “Kal” derken içimden gittin! Onca yerden, onca uykusuzluktan, uyanıştan; onca kaçıştan ve sığınıştan, gülüşlerden ve tutuşmalardan yalnızca çok A’lı o kenti özlüyorum. Bizim ilk ve tek buluşmamız, tek görülmeyişimiz, avuçlarımıza güvenip kaybolmaktan korkmadığımız tek gün, tek kent… Senin bendeki son özgürlüğün, benim sendeki ilk tutsaklığım! Bir düş gibi silik anlar kalsa da aklımda, hep, o günü istiyorum. O günde kalmak, o gün gibi olmak, o gündeki gibi olman… Birlikte gördüğümüz ilk rüya. Yorumlasam, yoğursam, kendimi yorsam da, sonuç çıkmıyor, bir daha yaşanmayacağından başka. Bir istasyon bekleyişim, yüzüne bakamama heyecanım, avuçlarındaki elim; yeşil gözlerin, “ben seni çok sevdim” diyen kelimelerin ve o günü, beni çok A’lı kentte bir durağa asan sözün, ucuz bahanen, “seni seviyorum” demememin ilk nedeni: “sevgilim olursan, seni kaybederim…” Söyle sevgili şimdi hayatında bir kayıp mıyım? Bulunmaz… Açık bir yara mıyım? Sarılmaz… Tehlikeli bir yol muyum? Gidilmez… Adımız gibi çok A’lı o kent sevgili, senin bendeki son özgürlüğün, benim sendeki ilk tutsaklığım! Bazen bir şarkı aralığında, o günü ve çok A’lı o kenti yeniden yaşıyorum, yeniden yaşayabilsem diyemeden, diyebilmeyi ne çok isterken… “Birbirimize birkaç aşk kadar, geç kalmış olmasaydık…” eğer, kaybetme korkum olmadan sahip olabilir miydim sana? “Gözlerinde bir aşk var bana saklı olan. Kimselere vermem onu” dedin ve almadan gittin! Kendi hakkın olan bir aşkı, gözlerime hapsettin. Gidişinin dönüşsüz olmadığına inanmak için çok eski bir şairin sen olup söylediğini varsaydığım “ bu aşkın adresi dursun sende / kelepçeli kuşlar yuva kurmadan gözlerimize / belki geri döneriz / ve geri veririz birbirimize / yitirilmiş ne varsa “ dizelerini hatmettim gecelerce. Bu aşk seninse ve yar olmadıysa sana, başkasına asla yar olamazdı. Olmadı da! Çok yandım o aşkla… Çok ağladım… Hiçbir intiharını durdurmadım ama yine de ölmedi. Öldüremedim! Terk edemedim yokluğunun varlaşacağı inancını. Gelecektin! Sonra ama mutlaka! Gelecektin! Aşkın ve aslı bendeydi. Gidişin, gelmek içindi; gelişin bir daha gitmemek için! Sevgili, biliyordum ama beklemiyordum geleceğini. Geldin! Bir gecede değil, bir gündüzde değil, bir akşamda değil; bütün umutların gömüldüğü bir seherde geldin! Tabu örgülü bir sokakta, sendeki varlığımın cesedini göreceğimi sandığım bir seherde, dirisiyle geldin! Geldin! Diyeceklerimin hepsini susturup; sustuğum tek gerçeği, masalımızın eksik cümlesini, çok A’lı kentin afiş manşetini, beni gelmelerine doğuran, seni bana doğuran sözü, “hiç söylemediysem, şimdi söylüyorum. Seni her şeyden çok seviyorum…” Sevgili, seni seviyorum! KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından | |
|
| | #18 (mesaj-linki) | |
| ANALİZ… kendine yağan bir yağmursun benim içimde. uzun soğukları damla damla kırarsın ve yüzümde izler bırakarak, yaşanılır kılarsın bu kenti. geçtiğini varsayarım sokaklarımdan ya da, g e ç t i ğ i m i z i... geçerken kendimizden ve geldiğimizde kendimize; bozuk bir şüphenin, verilmeyen öğüdün, bedelli bir ihanetin deliksiz gergefinde, bir geçmişi un-ufak edip, birbirimizden geçmişiz. birbirimize söylenecek, analizsiz bir şarkı boyu susuşlar kaldı yalnızca. onları da sustuk mu? geceyi düş dışında yaşamak, birbirine ölenlerin sevdasını küçümsemek, büyümeyi acı çekmekle orantılamak, aşkın saadetini sonsuzluğunda aramak ve dönüp baktığımızda ileriye, ikimizi yine aynı yerde bulmak... "sen beni hep seveceksin!" belki aldattığımız olacak birbirimizi sigaraaltı niyetiyle öncemize aldıklarımız, aldattırdığımız biz, on'u geçmeyen yüzlerin birincisi olacağın günlerim senin bana bağırışların ve soruların benim sana dürüstlüğüm ve cevaplarım, bizi bir adım ileriye götürmeyecek... her kentte biraz daha kavuşan, her kentte daha çok ayrılan, onca yanmanın ardından aşkın ölümcül sonsuzluğuna kül soğukluğunda ulaşan Aslı ve Kerem'in, çağ ruhları mıyız? yoksa, biz de unuturduk! çoktan unutulurduk! başka aşklarla tamamlardık eksiklerimizi, başka aşklara bırakırdık büyütülmeyi... "şimdi" diye başlayan bir cümlenin devrik özneleriyiz. birbirimizin üstüne devrildik bunca mesafede. bunca mesafede, bunca yol katettik ya, ölmeyiz artık içimizde... KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından | |
|
| | #19 (mesaj-linki) | |
| Düşmek olası bir eylemdir ayrılığın elinde. İçten dışa, dıştan içe... Hayat kayar parmaklarınız arasından. Hayattaki yeriniz yersiz gelir. Her şey en gerideki yerini alırken siz seyirci kalırsınız sahip olduklarınızı kaybetmeye. Kurtaramadığınız gibi kurtaranınızda olmaz. Kahramanların gücünü aşar kahrınız. Yok oluş kaplar göğünüzü ve mavi silinir umutlarınız içinden. Yalvarmalar etkisizdir, gözyaşları kuru. Ayrılığa inanmaya zorlarsınız kendinizi. Ki sonrasında yaşamayı kabul etmeniz vardır ve en sonda da "sevgilisizlik" bekler sizi. Yüzünü nadiren gören gözleriniz artık görmemeyi, sesine alışık kulaklarınız onun sessizliğini duymayı öğrenmelidir. Hayatın en angarya sınavını yaşadığınızı sandığınız tüm zorlukların aslında ne kadar kolay olduğunu anlarsınız. Ve deneyimlerin hiçbir yararı olmaz. İlk kez gibi karşılarsınız terk edilmeyi. Terk edilmekle öğrendiklerinizin gereksiz bilgiler olduğunu anlarsınız. Eğer bir geleceği, bir geçmişi, bir şimdiyi yok sayıp, geniş zamanlara yayarak seviyorsanız bir adamı, her şey hiçbir şey olur. Kurduğunuz her cümlede baş konuktur "hiç" ve türevi tamlamalar... "Hiçbir şeyin hatırı yok mu, şimdi ben senin için hiçbir şey miyim, hiç mi insafın yok, hiçbir şeye bile sahip değilim... Onu bile tanımazsınız aşkınızın yanında. O bile "yok" olur. Terk edilmek herkesin kaderinde yeri belli ve değişmez bir çizgidir. Terk edeni olduğunuz aşklar bir "ah" salar ardınızdan ve o "ah" gelir vurur sizi çok başka bir aşkta, çok başka bir adamda. Ama siz "ah" edemeyecek kadar çok seversiniz zira siz, sizi silmişsinizdir aşkta ve terk edeninize kötü hiçbir şeyi yakıştıramazsınız yanan canınızın dile gelmek için çırpınan beddualarına rağmen. Terk edilmenin kabulü imkânsızdır. Ölümden beter, dedikleri şeydir. Bilirsiniz ölen artık yok! Bir daha göremeyeceksiniz, dokunamayacaksınız. Bir yaşayana ölü muamelesi yapmaktır terk edilmek. Onun bir yerlerde nefes aldığını bildikçe onu nasıl ölü sayarsınız? Ona dokunabilecek kadar yakın olduğunuz zamanlarda parmaklarınızı ısırarak ne kadar dayanabilirsiniz. Terk edilmek, terk edeni değil kendinizi öldürdüğünüz takdirde yaşayabileceğiniz bir yaşam şeklidir. Son kez görmeye ödeyeceğiniz bedele sınır koyamazken yeni bir başlangıcı ister ama düşünü bile kuramazsınız. Karşınızdaki “sizsizliği” seçmiştir size karşılığında “onsuzluğu” bıraktığını hesap etmeden. Terk ediliyorsunuzdur ve yapabildiğiniz tek şey; hiçbir şeydir. Eğer aynı kişi sizi daha önce de terk etmişse o vakitler nasıl dayandığınızı düşünürsünüz. İmkân zor ya, hatırlamazsınız. Tek isteğiniz uyumaktır! Öyle bir uyku istersiniz ki, uyandığınızda ne terk edeninizi ne terk edildiğinizi ne de tüm yaşadıklarınızı hatırlamamalısınız. Oysa uyku boyu rüyalarınızda bile o vardır. Ve uyandığınızda ilk hatırladığınız yine "o" olur nasıl ki uyumadan önce o olduysa! Size eskiler anlatılır. “Kim neye nasıl dayanmıştı, nasıl hemen unutmuştu, şimdi nasıl da pişmandı." Hepsini boş kulaklarla dinlersiniz. Çünkü sizin derdiniz aslında unutmak değildir. Unutulmaya bile razı olan ruhunuz ayrılık harici bir çözüm istemektedir. Ve terk edilmenin içinde ayrılıktan başka hiçbir şey yoktur! KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından | |
|
| | #20 (mesaj-linki) | |
| Yoktu sesi, yüzü... Kelimeleri vardı, her biri ayrı yaralayıcı... Fotoğrafları vardı, baktıkça konuşacağını sandığım. Yokluğu vardı, bitmez. Böyle aşka böyle bir terk yaraşırdı. Gitti... Bütün gidenleri hatırlatarak... Gitti... Ondan beklenen ama istenmeyen bir gidişti... Güzel bir gidişti ama asla tebrik edilmeyecek, alkışlanmayacak. “Seni asla unutmayacağım” dedi. Biliyordum, beni asla unutmayacaktı. Alışkanlıklarının dünyasında zamanla bir yerim olacaktı. Her baktığında göreceği, aramadan bulacağı... Ama aynı “zaman”, beni unutmadığını unutturacaktı ona. Ben unutulmamak değil, hatırlanmak istiyordum. Kimsenin bilmediği bir şarkıda, saklı bir kentte, sokaklara dökülmüş serserilikte, bir odada hatırlanmak... Ama önce unutmalıydı beni, unutulmalıydım! Saçmaydı... Bir ayrılığın ilk gününde düş kırıklığına oturmak, çok erken kalıyordu düşününce süresini. Süresiz olunca süresi, siyahın tonlarını zorlamaya bile gerek yoktu. Ömrümün Kalanı’ndan bana kalan ömürlük ayrılık, çok hüzün tükettirirdi günlere. Sil sil bitmez yazma şekli, okuma halini alırdı sayfalarda. Zaman çoktu ve yeterdi üzülmeye... Bir ayrılığın ilk günü: Herkes nesne, nesneler gereksiz, diyaloglar formalite, eylemler tahammül ürünü, eylemler nezaketsizlik yüklü, olağan dışı ve olağan üstü dalgınlık, yamalı tebessümler... Varlığının sevincini serememiştim yüzüme; yokluğunun üzüncü de dökülemedi yüzümden. “Ya sorarlarsa” kaygısı, tetikte tutuyordu yine de tüm dalgınlığımı. Bahaneler üretiyordum. “Dizlerim ağrıyor” diyordum. Dizlerim ağrıyor... Komikti! Ve gerçek... Bahsi geçen dizlerle vaktinde konuşulabilmişse, onların sonrasında kalp hükmüne maruz kalmaları da doğaldı. Avutuyordum kendimi. Beni bir daha terk edemeyecekti. Ondan bir daha gitmeyecektim. Ve içime kurnaz bir rahatlık veriyordu, ayrılığının, ömrümün son ayrılığı olması. Oysa gelişimizdeki gitmeler’i karantinaya almıştık. Ters istikametimizdeki kullanıma geçme sevdası, hemen yürürlüğe koydu gidiş adımlarını. Bir ayrılığın ilk günü yaşanılanların iyi taraflarını hatırlatabiliyordu ama ilerideki çok günü, zaman’dan arınmış acımasızlığıyla sadece beni bekliyordu! KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından... | |
|
![]() |
Kahraman Tazeoğlu (Kahraman Tazeoğlu Kimdir? - Kahraman Tazeoğlu Hakkında) Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Süper Kahraman | Cinnamon | Flash Oyunlar | 11 | 2 Hafta Önce 18:28 |
| Hamdi Kahraman (Hamdi Kahraman Kimdir? - Hamdi Kahraman Hakkında) | GÜLGECELER | Sinema tr | 0 | 28-08-2008 02:24 |
| Nazmi Kahraman (Nazmi Kahraman Kimdir? - Nazmi Kahraman Hakkında) | GÜLGECELER | Sinema tr | 0 | 28-08-2008 02:07 |
| Kahraman Tazeoğlu - Araz & Ahmet Selim - Yalan | Blue Blood | YouTube'dan Seçmeler | 0 | 11-03-2008 14:12 |
| Kahraman Tazeoğlu - Terkediyorum | AriThmetiCs | YouTube'dan Seçmeler | 0 | 25-01-2007 18:37 |