Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 80.602|Cevap: 13|Güncelleme: 12 Temmuz 2016

Türk Dil Kurumu Nedir?

9 Kasım 2008 19:50   |   Mesaj #1   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

Türk Dil Kurumu (TDK)

Ad:  tdk.jpg
Gösterim: 144
Boyut:  49.6 KB

Türkçenin bilim, teknik ve sanat kavramlarını karşılayacak biçimde geliştirilmesini ve özleştirilmesini amaçlayan, tüzel kişiliği olan kamu kuruluşu.

Ankara’da 12 Temmuz 1932’de Mustafa Kemal’in (Atatürk) öncülüğünde Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Samih Rifat (başkan), Ruşen Eşref (Unaydın) (genel yazman), Celâl Sahir (Erozan) (muhasip üye) ve Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) (üye) de kuruluş çalışmalarına katıldılar. 26 Eylül 1932’de toplanan I. Türk Dil Kurultayı’nda 26 Eylül’ün Dil Bayramı olarak kutlanması kabul edildi. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin adı 1934’te toplanan II. Türk Dil Kurultayı’nda Türk Dili Araştırma Kurumu, 1936’daki III. Türk Dil Kurultayı’nda da Türk Dil Kurumu olarak değiştirildi. Kurum 1983’te Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na bağlandı.

TDK’nın çahşma birimleri Derleme ve Tarama, Dilbilim ve Dilbilgisi, Sözlük, Terim, Yayın ve Tanıtma kollandır. Derleme ve Tarama Kolu Anadolu ağızlanndan derlemeler yapar ve eski metinlerden Türkçe sözleri tarayarak sözlükler hazırlar. Sözlük Kolu Türkçe sözlük, yazım kılavuzu, okul sözlüğü ile öbür dillerden Türkçeye çeşitli sözlükler düzenler. Dilbilim ve Dilbilgisi Kolu Türkçenin ana dilbilgisini hazırlamakla görevlidir. Terim Kolu çeşitli alanlarda kullanılan terimlerin Türkçe karşıhklannı saptar ve çalışmalannm sonuçlannı kılavuzlar ve sözlükler biçiminde yayımlar. Yayın ve Tanıtma Kolu da kurumun yayın çahşmalannı yürütmekte ve Ekim 1951’den bu yana aylık Türk Dili dergisini çıkarmaktadır. 1953’ten başlayarak Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belletendi çıkaran TDK, aynca dil konusunda çok sayıda kitap yayımlamıştır. Kurumun Türk dili ve edebiyatı, dilbilim ve Atatürk’le ilgili 30 bine yakın kitap içeren bir uzmanlık kitaplığı vardır.

TDK her yıl Dil Bayramı’nda basılı bilim ve sanat yapıdan arasından seçtiği ürünlere çeşitli ödüller verir. Bu ödüllerle ilgili yönetmelikler 1955-82 arasında çeşitli değişikliklere uğramıştır. Ödüllerin verilişinde Türkçenin sanat ve bilim dili haline getirilmesine katkı, TDK ilkelerine bağlılık, edebiyat yapıtlannda da sanat değeri gibi ölçütler dikkate ahmr.

Son düzenleyen NeutralizeR; 12 Temmuz 2016 16:02
DOGRUCU
9 Kasım 2008 21:44   |   Mesaj #2   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

Türk Dil Kurumu Nedir?

Türk dil kurumu (TDK)


türkçenın bilimsel yollardan geliştirilip özleştirilmesini sağlamak ve bu konuda yapılacak çalışmaları eşgüdüm içinde yönlendirmek üzere Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün önerisiyle Ankara'da kurulan (12 temmuz 1932) özerk dernek. Türk dili tetkik cemiyeti adıyla Samih Rifat, Ruşen Eşref (Ünaydın), Celal Sahir (Erozan) ve Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) girişimleri sonucu kurulan dernek, 1934'te Türk dili araştırma kurumu, 1936'da da Türk dil kurumu adını aldı.

Halit Ziya (Uşaklıgil), Hüseyin Cahit (Yalçın), Mehmet Emin (Yurdakul), Ali-Canip (Yöntem), Falih Rıf- kı (Atay), Halit Fahri (Ozansoy) ve daha birçok edebiyat ve düşün adamının katılmasıyla 26 eylül 1932’de Dolmabahçe sarayı'nda toplanan ilk dil kurultayı, 26 eylül gününün her yıl dil bayramı olarak kutlanmasını kararlaştırdığı gibi, sonraki yıllarda uygulanacak olan programların ilkelerini de benimsedi. Kurultaydan sonra halk ağzından söz derleme çalışmalarına öncelik verildi. Bakanlar kurulu'nca onaylanan yönetmelikle vali, kaymakam gibi yerel yöneticilerin başkanlığında kurullar oluşturularak birkaç ay çinde yüz otuz bin dolayında fiş derlendi. Ekim 1933'ten başlayarak Türk dili belletici adlı dergiyi çıkaran dernek, bir yıl sonra da Osmanlıca- dan türkçeye söz karşılıkları tarama dergisi'ni hazırladı.

18 ağustos 1934’tekı ikinci, 24 ağustos 1936'daki üçüncü dil kurultayına Prof. Sa- moyloviç, Dr. Giese, Jean Döny, Prof. A Bombacı, G Nömeth, Zajanczkowski vb. ünlü türkologlar da bildirileriyle katıldı. Atatürk’ün de çok yakından ilgilendiği ve desteklediği çalışmalar sonucu, 1937 -1938 ders yılına okullarda yeni terimlerle yazılmış kitaplarla girildi TBMM’nin açılış konuşmasını yapan Atatürk, bu olaya da değinerek, "Dil kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır" sözleriyle duyduğu kıvancı açıkladı.

TDK, Atatürk'ün ölümünden sonra da ve onun vasiyet ettiği ödenekle çalışmalarını sürdürdü. Derleme-tarama. sözlük, dilbilim ve dilbilgisi, terim, yayın ve tanıtma kolları aracılığıyla birçok genel ve özel sözlük, kılavuz, belleten, ayrıca Göktürk yazıtları ndan Mecmua! ün-nezâir’e değin çok sayıda eski yapıtı, 1951 de Türk’ dili dergisini yayımladı. Bunun yanı sıra 1955’ten başlayarak çeşitli dallarda verdiği ödüllerle türkçenin sanat ve bilim dili olması yolundaki çabaları kamuoyu önünde değerlendirmekten geri kalmadı. Ancak daha Atatürk'ün sağlığında, doğrudan kendisine karşı çıkamayan bazı çevrelerce yıpratılmak istenen TDK, 12 eylül 1980 askeri darbesinden sonra Milli güvenlik konseyi'nce hazırlanan Anayasa’nın 134. maddesine dayanılarak çıkartılan 2876 sayılı "Atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu" yasası'nın yürürlüğe girmesi üzerine özel hukuk tüzel kişiliğini yitirdi.

Türk dil kurumu ödülleri


Türk dil kurumu'nun basılı bilim ve sanat yapıtlarına 1955-1982 yıllarında verdiği ödüller. Yapıtlarda bilim ve sanat değeri yanında dil bakımından da TDK'nin Ikelerine uygunluk aranıyor; ödüller her yıl dil bayramında’ (26 eylül) kurumun Ankara'daki merkezinde yapılan törenle sahiplerine veriliyordu. Ödül verilen dallar farklı yönetmeliklere göre zaman zaman değişti. 1982 Anayasa’yla TDK'de yapılan değişikliğe kadar ödül kazanan yapıtlar ve yâzarlar.

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 14:53
17 Mart 2009 00:44   |   Mesaj #3   |   
Keten Prenses - avatarı
Üye

Atatürk ve TDK


TDK’nin kurucu ve koruyucu (hami) başkanı Atatürk, 12 Temmuz 1932 tarihinden itibaren ölünceye dek TDK ile yakından ilgilenmiş; çalışmalarını takip etmiş, bazen Genel Merkez Kurulu ve Terim Kolu toplantılarına başkanlık etmiş, bazen de bazı yönetici ve üyelerle sofrasında uzun uzadıya Kurum çalışmalarını ele almış, yönlendirici uyarılarda, tavsiyelerde bulunmuştur. Bu yazımızda, Atatürk’ün hayatında TDK’nin nasıl yer aldığını, tarih sırasına göre kısaca açıklamaya çalışacağız:

11 Temmuz 1932:


I. Türk Tarihi Kurultayı’nda seçilen Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) Merkez Heyeti üyelerinden Âfet (İnan), Yusuf (Akçura), Sâmih Rifat (Horozcu), Sadri Maksudî (Arsal), Hâmit Zübeyr (Koşay) ve Macar Prof. Zayti Ferenç, Cumhurbaşkanı ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin de kurucu ve koruyucu (hami) başkanı Gazi Mustafa Kemal tarafından Çankaya Köşkü’ne davet edilirler. Prof. Clemens Holzmeister’in planını çizdiği yeni köşke henüz taşınılmıştır. Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey de köşke davetlidir.
Türk tarihiyle ilgili konular görüşüldükten sonra Gazi, şu soruyu sorar:
“-Dil işlerini düşünme zamanı da gelmiştir. Ne dersiniz?”
Düşüncesinin sevinçle karşılanması üzerine:
“-Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı, Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun” der.
O akşam, Gazi’nin önerisiyle Sâmih Rifat Bey Başkan, Ruşen Eşref Bey Umumi Kâtip (genel yazman) olurlar. Ruşen Eşref Bey'in önerisi üzerine de Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ve Celâl Sahir (Erozan) Beyler de kurucu üyeliklere uygun görülürler. Ertesi gün, kuruluş izninin alınması kararlaştırılır.

12 Temmuz 1932:


Türk Dili Tetkik Cemiyeti (TDTC)’nin İçişleri Bakanlığından kuruluş izni alındı. İzinnamenin ekindeki Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tüzüğünün benzeri ilk tüzük de yürürlüğe girdi.

18 Ağustos 1932:


Gazi Mustafa Kemal, TDTC’nin kuruluş amacı ve yapması gereken çalışmalar konusunda gazeteci Yunus Nadi (Abalıoğlu) ile Yalova’da görüştüler. Yunus Nadi Bey, o sırada hazırlıkları sürdürülen I. Türk Dili Kurultayı’nı düzenleyen TDTC Teşebbüs Heyeti üyesiydi. Gazi’nin düşüncelerine çok değer verdiği bir yazardı. Kurul (heyet) toplantılarına düzenli olarak katılamadığından, daha sonra yerine başka bir üye alındı. TDTC kurulalı henüz bir ay geçmişti. Cumhuriyet gazetesinin 21
Ağustos 1932 tarihli baskısında yer alan ve Söylev ve Demeçler kitabına girmemiş “Gazi Hz. ile Bir Hasbıhâl” başlıklı makalede yayımlanmış bu sohbette şunlar konuşulmuştur:
“Büyük Reis ve Rehber, birkaç gün evvel kendilerini Yalova’daki son ziyaretimizde maksadın Türk milletine kendi mazisinde mevcut ve kendi mazisinden mevrus (miras) ve bu itibar ile bittabi daha mütekâmil (gelişmiş) şekiller ile istikbaline de şamil kendi kültürünü ortaya çıkararak göstermek olduğunu izah ettikten sonra Türk Dili Cemiyetinin bu yoldaki mesaisinden ortaya cidden hayret olunacak neticeler, yani hakikatler çıkması muhakkak bulunduğunu bütün bir emniyet ve kuvvetle beyan buyurdular ve:
“-İsterseniz”, dediler, “evvela mevzuubahsimiz olan kültür kelimesini ele alalım.”
Şöylece bir tesadüf bu kelime bile bizi tenvire (aydınlatmaya) kifayet etti.
Bunları söyleyerek büyük reis bize yanlarındaki bir kitabı uzatarak:
“-Evvela”, dediler, “bu kitabın ismini, müellifini (yazarını) ve basma tarihini okuyunuz.”
Okuduk:
-Lûgat-i Çağatay. Müellifi Şeyh Süleyman Efendi Buharî. İstanbul 1298
Sonra da:
“-Şimdi”, dediler, “bu kitapta kilturmak kelimesini bulunuz!”
Bulduk.
“-Kelimenin karşısındaki mana izahlarını okuyunuz.” dediler.
Şöylece okuduk:
-Getürmek, ihzar, isal. İrat ve peyda etmek. Sevk ve ikame etmek. Takarrür.
Bundan sonra Gazi Hz. şunları söylediler:
Türkçe fiillerinde mek ve mak lahikalarının (eklerinin) kaldırılmasıyla geri kalan maddenin asıl kelime olduğunu bilirsiniz. Kilturmak fiilinin asıl maddesi kilturdur demek. Fransızca, İngilizce, Almanca gibi belli başlı Garp dillerinde pek az telaffuz farkıyla kullanılan kültür kelimesi ile bu kiltur kelimemiz arasında telaffuz itibarıyla olduğu gibi mana itibariyle de mevcut olan kuvvetli tetabuka (uygunluğa) dikkat etmemek mümkün müdür? Malûmdur ki garp dillerinde kültürün manası hem maddidir, hem manevi. Türkçede de aynı. Nihayet Çağatayî Türkî de yapılacak işe takarrür edecek son şeklini vermeye kiltur diyor. Frenk tarlayı ekmeye kültür dediği gibi ulum ve fünunda tekemmül muhassalasına da kültür diyor. Şeyh Süleyman Efendi Buharî’nin bu kiltur kelimesini Garp lisanlarından almamış olduğuna şüphe yok. Öyle bir şey hatıra dahi gelemez. Bu zatın Türk dilleri şubelerinden Çağataycanın kelimelerini toplamış ve onların manalarını yazmış olduğu meydandadır. Pek ufak bir telaffuz farkıyla kelime bütün manaları itibarıyla Asya’da ve Avrupa’da aynıdır. Acaba onun asıl menşei Asya mıdır, Avrupa mıdır? Burasını tetkike çok zaman ve imkânımız vardır. Fakat şimdiden söylenebilir ki kelime esasen Asyalıdır. Avrupa’nın hâlen çok müterakki (ileri) olduğunda şüphe olmayan kültürü dahi aslen Türk’tür demek olur...

Filhakika biz kültür kelimesini Garp medeniyetinde gördükten sonra onu Arapça bir kelime ile ifade etmek için hars kelimesini almışız. Hars ve haraset, kültürün aslına ve iştikaklarına maddi ve manevi manalarıyla tetabuk eden (uygun düşen) bir kelimedir. Garp dillerindeki kültür kelimesine menşe olarak Latince kültüra (cultura) ve kültive (cultiver) mukabili olarak da kültivare (cultivare) kelimelerini buluyoruz ki aynı ile hars ve haraset demektir. Fakat şimdi asıl Türk dilinde kiltur kelimesini buluyoruz, bunun da aynen kültür demek olduğunu görüyoruz.”

Gazi Hz.nin bu yolda verdikleri izahlara ve tafsillere (açıklamalara) nazaran yukarıya kaydetmiş olduğumuz bu kültür ve kiltur tetabuku şöylece ilk misallerden biridir. İlk tetkiklerin umumi bir göz gezdirişten ibaret olan ilk araştırmaları ortaya şimdiden böyle yüzlerce misal koymuştur. Bu tetkikler ise yoktan bir şey icat etmek veya yakıştırmak için yapılmıyor. Evvela Türk’ün tarihi tespit olunmuştur. Bu tarih, tarihe hâkim olan bir hayattır. Ondan sonradır ki şimdi bu hakikatin diğer evsaf ve eşkâli üzerinde çalışmaya geçilmiştir. Vereceği müspet neticeler evvelinden bilinerek diyebiliriz ki Türk’ün kültürü uyanmıştır, ayaklanıyor. (Yunus Nadi)

Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 14:54
Misafir
7 Ekim 2010 15:07   |   Mesaj #4   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

27 Ağustos 1932:


Gazi Mustafa Kemal, TDTC’yi kurarak Dil Devrimi çalışmalarına başlaması dolayısıyla kendisini kutlayan Sivas Millî Türk Talebe Birliği Araştırma Heyetinin telgrafını cevaplandırdılar:
Millî Türk Talebe Araştırma Heyetine:
"Dilimiz çok zengindir, güzeldir. Bunu ortaya çıkaracaklar, sizin gibi duygusu derin, yorulmaz Türk gençleridir. Türkçemizi günün en ileri bilgi dili yapmak, değerli araştırmanızdan beklenir. Sizlere uğurlar dilerim

2 Eylül 1932:


Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda TDTC Başkanı Sâmih Rifat (Horozcu), Umumi Kâtip (Genel Yazman) Ruşen Eşref (Ünaydın) ve TDTC Teşebbüs Heyetinden gazeteci Yunus Nadi (Abalıoğlu) ile görüştüler. O günlerde Sâmih Rifat Bey çok hastaydı. Gazi’nin emriyle Sarayda TDK’ye bir büro tahsis edilmiş, bir odaya da Sâmih Rifat Bey yatırılmıştı. Doktor gözetiminde, hasta yatağından Kurultay hazırlıklarını yürütmekteydi. Basına herhangi bir açıklama yapılmamış olmakla beraber, söz konusu görüşmede Kurultay hazırlıkları üzerinde durulduğu kesindir.

5 Eylül 1932:


Gazi’nin emriyle ünlü şair Yahya Kemal (Beyatlı) Paris Büyük Elçiliğine çekilen bir telgrafla I. Türk Dili Kurultayı’na davet edildi. Telgraf Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Y. Hikmet (Bayur) imzasıyla çekilmiştir.

10 Eylül 1932:


Atatürk’ün Nöbet Defteri; Gazi, I. Türk Dili Kurultayı Düzenleme Kurulu (TDTC Teşebbüs Heyeti) üyelerinden Ruşen Eşref (Ünaydın), Ragıp Hulûsi (Özdem), Ahmet İhsan (Tokgöz), Ruşenî (Barkın), İhsan (Sungu) ve Ahmet Cevat (Emre) ile Dolmabahçe Sarayı’nda görüştüler. Bu görüşmelerin toplu veya tek tek yapıldığı hakkında elimizde bir belge yok. Ancak, her ne şekilde olursa olsun Kurultay hazırlıkları ve sunulacak tezler üzerinde durulduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Kurultay’ın 26 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda toplanacağı gerçeğinden yola çıkarak bu kanıya ulaşmış bulunuyoruz. Hastalığı sebebiyle Başkan Sâmih Rifat, yatağından kaldırılmamış olmalıdır.

15 Eylül 1932:


Gazi, Dolmabahçe Sarayı’nda I. Türk Dili Kurultayı Düzenleme Kurulundan Ruşen Eşref (Ünaydın), Ahmet İhsan (Tokgöz), Ahmet Cevat (Emre), Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), Ruşenî (Barkın), Celâl Sahir (Erozan), Reşat Nuri (Güntekin), Hasan Âli (Yücel) ve Prof. Dr. Saim Ali (Dilemre) Bey'le görüştüler. Bu görüşmeler sırasında da I. Türk Dili Kurultayı hazırlıklarının gözden geçirildiğine şüphe yoktur. Kurucu ve Koruyucu Başkan, Kurultay’da sunulacak tezleri önceden okuyup bilgi sahibi olmaktaydı. Başkan Sâmih Rifat’ın yatağından kaldırılıp hırpalanmamasına dikkat edilmiştir görüşündeyiz.

20/21 Eylül 1932:


Atatürk’ün İstanbul’daki hayatını, çalışmalarını gün gün inceleyen Niyazi Ahmet Banoğlu’na göre, Gazi bu günlerde de Dolmabahçe Sarayı’nda I. Türk Dili Kurultayı’nı düzenleyen TDTC Teşebbüs Heyeti üyeleriyle toplantılar yapmış, Kurultay’da sunulacak tezleri incelemiştir. Her ne kadar, Atatürk’ün günlük çalışmalarının not edildiği Nöbet Defteri’nde bu konuda bir bilgi bulunmamaktaysa da, Gazi’nin dil konusuna verdiği önem dolayısıyla verilen bilginin doğru olduğuna inanıyoruz.

21 Eylül 1932:


Gazi’nin emri üzerine Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğince Sofya’da yaşayan Ermeni Dil Bilgini Agop Martayan’a (Ata’nın isteği üzerine TDK’de görev alarak 1936-1978 yılları arasında çalıştı. Soyadı, Ata tarafından “Dilaçar” olarak verildi.) I. Türk Dili Kurultayı’na yetişmek üzere vize verilmesi hakkında Dahiliye (İçişleri) Vekili (Bakanı) Şükrü Kaya’ya bir telgraf yazıldı ve Agop Martayan Kurultay’a katıldı.

22 Eylül 1932:


Gazi, Dolmabahçe Sarayı’nda I. Türk Dili Kurultayı’nı düzenleyen TDTC Teşebbüs Heyeti üyelerinden Ruşen Eşref (Ünaydın), Ragıp Hulûsi (Özdem), Ruşenî (Barkın), Ahmet İhsan (Tokgöz), Hasan Âli (Yücel), Celâl Sahir (Erozan), İhsan (Sungu), Ahmet Cevat (Emre), Reşat Nuri (Güntekin) ve Prof. Dr. Saim Ali (Dilemre) Beylerle görüştüler. Bu görüşmelerde Kurultay hazırlıklarının gözden geçirildiği kesindir.

24 Eylül 1932:


I. Türk Dili Kurultayı’nı düzenleyen kurul üyeleri ve bazı dil bilginleri, Gazi’nin başkanlığında saat 15.00’te Dolmabahçe Sarayı’nda toplandılar. Saat 15.00’te başlayıp gece yarısına değin süren toplantıda iki gün sonra başlayacak olan Kurultay’da sunulacak tezler gözden geçirildi. Başkan Sâmih Rifat Bey yine yataktaydı. Son gücünü açılış gününe saklıyordu. Toplantıya Ruşen Eşref (Ünaydın), Ragıp Hulûsi (Özdem), Ruşenî (Barkın), Ahmet İhsan (Tokgöz), Hasan Âli (Yücel), Celâl Sahir (Erozan), İhsan (Sungu), Ahmet Cevat (Emre), Reşat Nuri (Güntekin), Dr. Saim Ali (Dilemre) ve Sofya’dan Gazi’nin isteği üzerine gelen Ermeni dil bilgini Agop Martayan (Dilaçar) katıldılar.

26 Eylül 1932:


Cumhurbaşkanı, Kurucu ve Koruyucu Başkan Gazi Mustafa Kemal, 13.30-19.00 saatleri arasında, Dolmabahçe Sarayı’nda çalışmalarına başlayan I. Türk Dili Kurultayı’nın açış toplantısında hazır bulundular. Kurultay açış konuşmalarını ve oturumda sunulan Sâmih Rifat Bey'in “Türkçenin Ari ve Sami Lisanlarla Mukayesesi” başlıklı konferansını dinlediler.

27 Eylül 1932:


Gazi Mustafa Kemal, konuğu ABD Genelkurmay Başkanı Gen. Mc Arthur’la birlikte saat 14.00-18.00 arasında I. Türk Dili Kurultayı çalışmalarını izlediler. Ahmet Cevat (Emre), Prof. Dr. Saim Ali (Dilemre) ve Agop Martayan (Dilaçar)’ın tezlerini ve tartışmalarını dinlediler. Ayrıca, Ruşen Eşref (Ünaydın) ve Celâl Sahir (Erozan) Bey'le bir süre görüştüler.

28 Eylül 1932:


Gazi Mustafa Kemal, saat 14.00’ten itibaren Kurultay toplantı salonunu teşrif ederek; Mehmet Saffet, Hakkı Nezihi, Artin Cebeli ve Prof. Yusuf Ziya (Özer) Beylerin tezlerini dinlediler. Ayrıca TDTC yöneticilerden Ruşen Eşref (Ünaydın) ve Celâl Sahir (Erozan) Beylerle görüştüler.

29 Eylül 1932:


Gazi, öğleden sonra (14.00-18.00) Dolmabahçe Sarayı’ndaki Kurultay toplantı salonunda Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), Sâmih Rifat (Horozcu) ve Hasan Âli (Yücel) Beylerin tezlerini dinlediler.

1 Ekim 1932:


Öğleden sonra 14.00’te Kurultay toplantı salonunu teşrif ederek; Köse Raif Paşaoğlu Fuat, Abdullah Battal (Taymas), Bedros Zeki (Usman) Beylerin tezlerini ve tartışmalarını dinlediler. Ayrıca, TDTC yöneticilerinden Kurultay düzenleyicilerinden Ruşen Eşref (Ünaydın), Ruşenî (Barkın), Hasan Âli (Yücel), Ali Canip (Yöntem), Celâl Sahir (Erozan), Ahmet Cevat (Emre) Beylerle de bir süre görüştüler.

2 Ekim 1932:


Gazi, Niyazi Ahmet Banoğlu’nun yazdığına göre bugün de Dolmabahçe Sarayı’nda Kurultay çalışmalarına katıldılar. Dil tartışmalarını dinlediler. O gün, Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Faik Âli (Ozansoy) Beyler tezlerini sunmuşlardır. Hüseyin Cahit Beyin tezi tartışma yaratmıştır. Hasan Âli (Yücel), Ali Canip (Yöntem), Fazıl Ahmet (Aykaç), Dr. M. Şükrü (Akkaya), Sâmih Rifat (Horozcu), Sadri Etem (Ertem) ve Namdar Rahmi (Karatay) söz alarak bu tez üzerinde görüşlerini açıklamışlardır.

3 Ekim 1932:


Gazi, öğleden sonra (14.00-18.00) Kurultay toplantı salonunu teşrif ederek Halit Ziya (Uşaklıgil), Ahmet Cevat (Emre), Ali Canip (Yöntem), Reşat Nuri (Güntekin) Beylerin tezlerini dinlediler. Ayrıca; Kurultay’ı düzenleyenlerden Ahmet İhsan (Tokgöz), Ali Canip (Yöntem), Ahmet Cevat (Emre), Prof. Dr. Saim Ali (Dilemre), İhsan (Sungu) ve Ruşenî (Barkın) Beylerle bir süre görüştüler.

4 Ekim 1932:


Öğleden sonra (14.00-19.00) Kurultay çalışmalarını takip ederek; Prof. Dr. Saim Ali (Dilemre), İhsan (Sungu), Ruşenî (Barkın), Ahmet İhsan (Tokgöz), Fuat (Köprülü), Besim (Atalay) Beylerle, Mediha Muzaffer Hanımın tezlerini dinlediler. Toplantıdan sonra Celâl Sahir (Erozan), Ruşenî (Barkın), Ahmet İhsan (Tokgöz), Falih Rıfkı (Atay), Prof. Yusuf Ziya (Özer), Besim (Atalay) Beylerle görüştüler. Gazi’nin, Kurultay’ın günlük çalışmalarının ardından Kurultay düzenleyicilerinin bazılarıyla yaptığı görüşmelerde o günkü çalışmaları değerlendirdiği görüşündeyiz.
Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 14:55
19 Ekim 2010 17:01   |   Mesaj #5   |   
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam

5 Ekim 1932:


Gazi Mustafa Kemal, öğleden sonra (14.00-16.00) Kurultay’ın son oturumunda hazır bulundular. Tüzük değişikliği ve program çalışmalarını izlediler. Seçimlerden önce salondan ayrıldılar. Kurultay kapandıktan sonra Boğaziçi’nde tekneyle bir gezinti yapıp 20.00’de Dolmabahçe Sarayı’na döndükten sonra Kurultay’da TDTC Umumî (Genel) Merkez Heyetine (Kuruluna) seçilen Başkan Sâmih Rifat (Horozcu), Genel Yazman (Umumi Kâtip) Ruşen Eşref (Ünaydın), Sayman (Muhasip) Besim (Atalay), Celâl Sahir (Erozan), Ahmet Cevat (Emre), Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), Hâmit Zübeyr (Koşay), Hasan Âli (Yücel) ve İbrahim Necmi (Dilmen) Beylerle Maarif Vekili Dr. Reşit Galip (Baydur) Beyi, ayrıca Kurultay düzenleme kurulundan Ali Canip (Yöntem) ve Ruşenî (Barkın) Beyleri kabul ettiler. Bu kabulde, Gazi’nin Merkez Heyeti üyelerini tebrik ettiği, başarılar dilediğini tahmin etmek güç olmasa gerek. Ayrıca, Kurultay’ın değerlendirilmesinin yapıldığını da bu tahmine ekleyebiliriz. Gazi, aynı gün, Kurultay’ın tamamlanması dolayısıyla Başbakan İsmet (İnönü) Bey'e bir telgraf göndererek; “Kurultay’ın değerli çalışmasından, yüksek duygular ortaya koymasından ne kadar sevindiğini” bildirmişlerdir. Telgrafta ayrıca Kurultay’ın kapanışında İsmet Bey'in adı geçince çok alkışlandığı da belirtilmiştir.

Sponsorlu Bağlantılar

6 Kasım 1932:


Gazi, Çankaya Köşkü’nde, TDTC Fahri Başkanı ve Maarif Vekili Dr. Reşit Galip (Baydur), TDTC Genel Merkez Heyeti Üyesi ve Kol Başkanlarından Ruşen Eşref (Ünaydın), Ahmet Cevat (Emre), Hâmit Zübeyr (Koşay), Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), İ. Necmi (Dilmen), Celâl Sahir (Erozan), Naim Hâzım (Onat) ve Besim (Atalay) Beyleri kabul edip görüştüler, muhtemelen yemek yediler. Falih Rıfkı Atay da o gün Köşk’teydi. Ata’nın sofrası bir akademik tartışma alanıydı. Bu yemekte Türkçe ve yapılması gerekenler konusunun konuşulduğundan hiç şüphemiz yok.

4 Aralık 1932:


TDTC’nin ağır hasta olan Başkanı Sâmih Rifat (Horozcu) Bey'in 3 Aralık 1932 günü İstanbul’da vefat etmesi üzerine Kurucu ve Koruyucu Başkan Gazi Mustafa Kemal, TDTC Başkanlığına bir başsağlığı mektubu gönderdiler.

21 Aralık 1932:


Gazi, SSCB Ankara Büyükelçiliği tarafından kendisine armağan edilen dille ilgili 23 kitabı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin bir yazısıyla TDTC’ye gönderdiler.

4 Ocak 1933:


Gazi, saat 17.00’de TDTC’nin Ankara Vakıf Apartmanı sırasındaki Anadolu Kulübünden devralınan binasına gelip Genel Merkez Kurulu (Umumi Merkez Heyeti) toplantısına başkanlık ettiler. Bu toplantıya; Millî Eğitim (Maarif) Bakanı Dr. Reşit Galip (Baydur)’in yanı sıra Ruşen Eşref (Ünaydın), Besim (Atalay), İ. Necmi (Dilmen), Celâl Sahir (Erozan), Ahmet Cevat (Emre), Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), Hâmit Zübeyr (Koşay), Hasan Âli (Yücel) Beyler ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinden Âfet (İnan) Hanım katıldılar. Toplantıda alınan kararların en önemlisi, tüzüğe göre fahriî başkan konumundaki Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in başkanlığı gelecek kurultaya kadar asaleten yürütmesi oldu. Millî Eğitim Bakanlarının TDK Başkanlığını yürütmesi uygulaması öylesine benimsendi ki, tüzük değişikliği yapılarak 1936 (III. Kurultay)'dan itibaren 1951 yılı olağanüstü kurultayına değin devam etti.

7 Mart 1933:


TDTC Genel Merkez Kurulu, Kurum binasında Gazi Mustafa Kemal’in başkanlığında toplandı. Toplantıda Arapça ve Farsça kelimelere karşılık bulunması için bir dil anketi açılmasına karar verildi. 8 Mart gününe de sarkan toplantıya TDTC Başkanı ve Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip (Baydur), Ruşen Eşref (Ünaydın), İ. Necmi (Dilmen), Besim (Atalay), Celâl Sahir (Erozan), Ahmet Cevat (Emre), Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), Hâmit Zübeyr (Koşay), Hasan Âli (Yücel)’in yanı sıra CHP Genel Sekreteri Recep (Peker) ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Yusuf Hikmet (Bayur) Beyler de katıldılar. Alınan karar uyarınca dil anketi açılıp birçok Arapça ve Farsça kelimeye Türkçe karşılık bulundu.

23 Mart 1933:


Gazi, TDTC Başkanı ve Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip (Baydur) ve Genel Merkez Kurulundan Besim (Atalay), Ahmet Cevat (Emre), Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), Hasan Âli (Yücel), Naim Hâzım (Onat) ve Hâmit Zübeyr (Koşay) Beyleri Çankaya Köşkü’nde kabul edip görüştüler. Bu görüşmede TDTC’nin çalışmaları ve dil anketi uygulamasının konuşulduğu muhakkaktır. O gün ayrıca, S. Maksudî (Arsal), Hasan Cemil (Çambel), ve Yusuf (Akçura) ile de bir süre görüşmüşlerdir.

2 Nisan 1933:


Çankaya Köşkü’nde gece Gazi Mustafa Kemal’in başkanlığında TDTC Genel Merkez Kurulu ve bazı üyeler toplandılar. Toplantıya; TDTC Başkanı ve Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip (Baydur), Genel Yazman Ruşen Eşref (Ünaydın), Sayman Besim (Atalay), Prof. Ragıp Hulûsi (Özdem), Ahmet Cevat (Emre), Celâl Sahir (Erozan), İ. Necmi (Dilmen), Hâmit Zübeyr (Koşay), Naim Hâzım (Onat), Prof. Yusuf Ziya (Özer), Yusuf (Akçura) ve Sadri Maksudî (Arsal) katıldılar. Bu toplantıda dil anketi çalışmaları üzerinde durulduğunu tahmin ediyoruz.

27 Temmuz 1933:


Genel Yazman Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey'in başkanlığında toplanan TDTC Genel Merkez Kurulunun dil anketi değerlendirme toplantısına bir ara Gazi de gelmiş, çalışmaları incelemiş, memnuniyetini bildirerek üyeleri teşvik etmişlerdir.

17 Ağustos 1933:


Yalova’dan İstanbul’a dönen Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı’na gelen TDTC Genel Merkez Kurulu üyeleriyle bir toplantı yaptılar. Bu toplantıyla ilgili Anadolu Ajansının haberi şöyledir:
“Türk Dili Tetkik Cemiyeti Umumi Merkez Heyeti, bugün Umumi Kâtip (Genel Yazman) Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey'in reisliği altında Dolmabahçe Sarayı’nda toplanarak iki celse (oturum) yapmıştır.
Cemiyetin hami (koruyucu) reisi Gazi Mustafa Kemal, Cemiyetin müzakere etmekte olduğu odayı, yanlarında Muallim Âfet (İnan) Hanım, Meclis Reisi Kâzım (Özalp) Paşa, Hikmet (Bayur, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri) olduğu hâlde lütfen teşrif ederek uzun zaman toplantıya riyaset (başkanlık) ettiler.”
Bu toplantıda dil anketine gelen cevaplar üzerinde çalışıldığına şüphe yoktur. Çünkü, aynı konudaki toplantılar, 23 ve 24 Ağustos 1933 günleri de sürdürülmüştür.

23 Ağustos 1933:


TDTC Genel Merkez Kurulu, Genel Yazman Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey'in başkanlığında Dolmabahçe Sarayı’nda toplanarak dil anketi çerçevesinde Arapça ve Farsça kelimelere bulunan Türkçe karşılıklar üzerinde çalışmıştır. Gazi’nin bu konuya verdiği önem ve çalışmaları yakından izlemesi dolayısıyla bu toplantının ve devamının Dolmabahçe Sarayı’nda yapıldığı açıktır. Toplantılar; 24, 26 ve 31 Ağustos 1933 günlerinde de sürdürülmüştür. Sarayda, TDTC’nin bir çalışma odası bulunmaktaydı. Toplantıyla ilgili bilgi Anadolu Ajansı kanalıyla kamuoyuna verilmiştir.

12 Ağustos 1934:


TDTC Genel Merkez Kurulu ve II. Kurultay Merkez Bürosu üyeleri Dolmabahçe Sarayı’nda biri sabah, diğeri öğleden sonra iki toplantı yaptılar. Gazi Mustafa Kemal, öğleden sonraki toplantıya başkanlık ettiler. Toplantıda, 18 Ağustos 1934 tarihinde sarayda toplanacak olan II. Türk Dili Kurultayı’nın hazırlıklarını gözden geçirdiler. Toplantıya TBMM Başkanı Kâzım F. (Özalp), Genel Yazman İbrahim Necmi (Dilmen), Sayman Besim (Atalay), Naim Hâzım (Onat), Hasan Âli (Yücel), Ahmet Cevat (Emre), Ali Canip (Yöntem) ve Prof. Dr. Saim Ali (Dilemre) katıldılar.

18 Ağustos 1934:


Kurucu ve Koruyucu Başkan Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan II. Türk Dili Kurultayı’nı 14.00’te teşrif edip 18.00’e değin çalışmaları izlediler. Millî Eğitim Bakanı Abidin (Özmen) Bey'in açış konuşmasını, Genel Yazman İ. Necmi (Dilmen) Bey'in iki yıllık çalışma raporunu dinleyip, yeni program taslağının müzakerelerini takip ettiler. Ahmet Cevat (Emre) Bey'in tezinin birinci bölümünü dinlediler.

19 Ağustos 1934:


Gazi, öğleden sonra 14.00’te II. Kurultay toplantı salonunu teşrif ederek akşama değin yapılan konuşmaları dinlediler. Ahmet Cevat (Emre), Prof. Dr. Saim Ali (Dilemre), Doç. Ahmet (Caferoğlu) Beylerin tezlerini ilgiyle takip ettiler. Doç. Ahmet (Caferoğlu) “Rus Dilinde İlk Türk Dili Yadigârları” başlıklı tezini sunarken konu dışına çıkan sözler söyleyince Gazi, salonu terk ettiler. Bunun üzerine Kurultay Başkanı TBMM Başkanı Kâzım F. (Özalp), konuşmacının sözünü keserek kendisini kürsüden indirdi.

20 Ağustos 1934:


Gazi, 14.00-18.00 saatleri arasında II. Türk Dili Kurultayı’nda hazır bulunup sunulan tezleri dinlediler. Bugün, Naim Hâzım (Onat), Yusuf Ziya (Özer) Beyler tezlerini sundular.

21 Ağustos 1934:


Gazi, 14.00-18.00 saatleri arasında II. Kurultay çalışmalarını izlediler. Prof. Dr. Reşit Rahmeti (Arat), Tahsin Ömer, Dr. Şevket Aziz (Kansu), Prof. Meşçeninov ve Prof. Dr. W. Friedrich Carl Giese ve Agop Martayan (Dilaçar)’ın tezlerini dinlemişlerdir.

22 Ağustos 1934:


Gazi, 14.00-18.00 saatleri arasında II. Kurultay’da yapılan konuşmaları dinlediler. Bugün; Hakkı Nezihi, Prof. Salih Murat (Uzdilek), Prof. Aleksandr N. Samoiloviç, Harp Akademisi Komutanı Korg. Ali Fuat (Erden) tezlerini sundular.

23 Ağustos 1934:


Gazi, saat 14.00’te II. Kurultay’ın toplandığı salonu teşrif ettiler. Saat 15.30’da Kurultay sona erinceye değin çalışmaları izlediler. Komisyonların sunulan tezler hakkındaki raporlarını dinlediler.

26 Eylül 1934:


Gazi Mustafa Kemal, yanında Başbakan İsmet (İnönü) Bey olduğu hâlde saat 17.30’da Ankara Halkevi’ni teşrif edip locasından TDTC’ce düzenlenen II. Dil Bayramı toplantısını izleyip saat 19.30’da Çankaya Köşkü’ne döndüler. Aynı gün; TDTC Başkanı ve Millî Eğitim Bakanı Abidin (Özmen) ve TDTC üyelerinden Besim (Atalay), Naim Hâzım (Onat) ve Velet Çelebi (İzbudak) Beylerle görüştüler.

Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 14:57
9 Kasım 2010 14:25   |   Mesaj #6   |   
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam

31 Ocak 1935:


Atatürk, akşamüstü TDTC yönetici ve üyelerinden bir grupla Dolmabahçe Sarayı’nda bir toplantı yaptılar. Basına yansımayan bu toplantıya kimlerin katıldığı ve hangi konuların görüşüldüğü bilinmiyor. Ancak, TDTC çalışmalarıyla o günlerin güncel konusu Arapça ve Farsça kelimelere Türkçe karşılıklar bulunması üzerinde durulduğu söylenebilir.

15 Nisan 1935:


Atatürk, 14 Nisan gecesinden başlayarak uyumaksızın Çankaya Köşkü’nde dil bilginleriyle birlikte Türkçeyle ilgili incelemeler yaptılar. Bu çalışmaya TDTC Genel Merkez Yönetici ve Kol Başkanlarından İbrahim Necmi Dilmen (Genel Yazman) Naim Hâzım Onat, Ahmet Cevat Emre, Hasan Âli Yücel, İsmail Müştak Mayakon ve Üye Reşat Nuri Güntekin katıldılar.

12 Temmuz 1935:


Atatürk, TDTC’nin kuruluşunun 3. yıl dönümü dolayısıyla Genel Yazman İ. Necmi Dilmen’in saygı ve teşekkürlerini bildiren telgrafını cevaplandırdılar. Çektikleri telgrafın başında “Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Sekreterliğine”, hitabı bulunmaktadır. Telgrafta; “Kurumun üç yıl içinde büyük işler yaptığı, Kurum çalışanlarının bununla övünmeleri gerektiği” belirtilerek başarılar dilenmektedir.

26 Eylül 1935:


Atatürk, 3. Dil Bayramı dolayısıyla TDTC’nin çektiği telgrafı cevaplandırdılar. “TDK’nin verimli çalışmasını sevinçle andığını belirterek Dil Bayramı'nı kutladığını” bildirdiler. Tamim Telgraf ve Beyannameler, kitabında telgraf tarihi yanlış olarak 21 Eylül yazılmıştır. III. Kurultay'dan önce TDK adı kullanılmaya başlamıştır.

1 Kasım 1935:


Atatürk, TBMM yasama yılını açış konuşmasında Türk Tarihi ve Türk Dili Tetkik Cemiyetlerinin çalışmalarından; “Türk tarih ve dil çalışmaları büyük inanla beklenilen ışıklı verimlerini şimdiden göstermektedir” diye söz etmişlerdir.

25 Kasım 1935:


Atatürk, Cenevre'de bulunan Afet İnan'a yazdığı mektuba, Çankaya'daki sofrasında "dil dersleri" sırasında çekilmiş bir fotoğrafı, 25.XI.1935 tarihini atarak imzalayıp göndermişlerdir.

12 Ocak 1936:


Atatürk, saat 17.00’de Çankaya Köşkü’nde DTCF öğretim üyeleriyle TTK ve TDTC üyelerine bir çay verdiler. Aynı gün, ayrıca TDTC Başkanı ve Kültür (Millî Eğitim) Bakanı Saffet Arıkan, TDTC Genel Yazmanı İ. Necmi Dilmen’le dilci ve edebiyatçılardan Prof. Fuat Köprülü, Prof. Yusuf Ziya Özer, İhsan Sungu, Abdülkadir İnan ve İsmail Müştak Mayakon’u da kabul edip görüştüler.

22 Ağustos 1936:


Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'nda Türk Tarih Kurumunun III. Türk Dil Kurultayı dolayısıyla verdiği çayda, dil bilginlerine şu sözü söylemişlerdir: "Dünya dil âlimlerinin Türk âlimleriyle beraber çalışmaları, dil ilminin şimdiye kadar halledemediği birçok güçlüklerin hallini kolaylaştıracaktır."

24 Ağustos 1936:


Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan III. Türk Dili Kurultayı’nın açılış törenini şereflendirdiler. Açılış oturumunda bir konuşma yapan Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı Âfet (İnan), Atatürk’ten naklen şunları söyledi:
“Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumunun kendinden ayrılmaz eşidir. Bu iki kurum, birlikte yükselmesi, birbirini tamamlaması icabeden iki aydın abidedir.”
Atatürk, açış konuşmalarını, TDK çalışma raporunu ve Prof. Yusuf Ziya Özer’in tezini dinlediler. Kurultay’ın o günkü çalışması 17.30’da sona erdi. III. Kurultay’da ağırlıklı olarak Güneş Dil Teorisi ele alındı.

25 Ağustos 1936:


Atatürk, saat 14.00-18.00 arasında III. Türk Dili Kurultayı’nın çalışmalarını izlediler. İbrahim Necmi Dilmen ve Vecihe Kılıçoğlu (Hatipoğlu)’nun tezlerini dinlediler. Aynı gün TDTC Başkanı ve Kültür (Millî Eğitim) Bakanı Saffet Arıkan’ı da kabul edip bir süre görüştüler. Bu kabulde Kurultay çalışmaları üzerinde de durulduğunu söyleyebiliriz.

26 Ağustos 1936:


Atatürk, saat 14.00-18.00 arasında III. Türk Dili Kurultayı’na zaman ayırarak Hasan Reşit Tankut ve Sabahat Türkân’ın tezlerini dinlediler.

27 Ağustos 1936:


Atatürk, saat 14.00-18.00 arasında III. Kurultay çalışmalarını izlediler. Naim Hâzım Onat, Ahmet Cevat Emre, Prof. Abdülkadir İnan ve İsmail Müştak Mayakon’un tezlerini dinlediler. O gün, ayrıca TDTC Başkanı ve Kültür (Millî Eğitim) Bakanı Saffet Arıkan, Prof. Dr. Saim Ali Dilemre, Hasan Reşit Tankut, Ahmet Cevat Emre ve İ. Müştak Mayakon’la da görüştüler. Bu görüşmelerde Kurultay’da ileri sürülen görüşlerin değerlendirildiğinden şüphe yoktur.

28 Ağustos 1936:


Atatürk, bugün de saat 14.00-18.00 arasında III. Kurultay çalışmalarını izlediler. Agop Dilaçar, Dr. Mehmet Ali Ağakay ve İ. Hâmi Danişment’in tezlerini dinlediler.

29 Ağustos 1936:


Atatürk, saat 14.00-18.00 arasında III. Kurultay çalışmalarını izlediler. Yabancı dil bilginlerinin (Prof. Anagnastopulos, Prof. J. Deny, Prof. Dr. W. F. C. Giese, Dr. Miatef, Prof. Dr. M. Hilaire Barenton, Prof. Sir Denisson Ross, Prof. Bartalini, Prof. Okubo, Prof. Dr. A. Zajaczkowski, Prof. A. N. Samoiloviç ve Dr. Herman F. Kvergic) konuşmalarını dinlediler. Aynı gün, dil bilginlerinden Prof. Fuat Köprülü, Ahmet Cevat Emre, Abdülkadir İnan, Ruşen Eşref Ünaydın, Prof. Yusuf Ziya Özer’le bir süre görüştüler.

5 Eylül 1936:


Atatürk, öğleden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda TDK yöneticilerinden İbrahim Necmi Dilmen, Hasan Reşit Tankut, Ahmet Cevat Emre ve Dr. Mehmet Ali Ağakay’la bir süre çalıştılar. Bu toplantıda Atatürk’ün TDK’de görevlendirdiği ve soyadını bizzat verdiği Agop Dilaçar (Martayan) ve Avusturyalı dilci Dr. Herman Kvergic de bulundu. Toplantıda, Kurultay’ın değerlendirildiği, yeni dönemde yapılacak çalışmalar üzerinde durulduğundan şüphe yoktur.

13 Eylül 1936:


Atatürk, saat 16.30’da Florya Deniz Köşkü’nden Dolmabahçe Sarayı’na gelerek TDK’nin toplantısına başkanlık ettiler. Bu toplantı, III. Kurultay’da seçilen yeni Genel Merkez Kurulu üyeleriyle yapılmış olmalıdır. Basına herhangi bir bilgi yansımamıştır. Kurucu ve Koruyucu Başkan, aynı gün TDK Genel Yazmanı İ. Necmi Dilmen ve dil bilginlerinden Dr. Mehmet Ali Ağakay ve Agop Dilaçar’la da görüşmüşlerdir.

28 Eylül 1936:


Atatürk, 4. Dil Bayramı dolayısıyla halktan ve çeşitli kuruluşlardan gelen telgraflara Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği vasıtasıyla ve Anadolu Ajansı kanalıyla teşekkür etmişlerdir.

29 Eylül 1936:


Atatürk, 4. Dil Bayramı dolayısıyla TDK Genel Yazmanı İ. Necmi Dilmen’in telgrafını cevaplandırmış; teşekkür ederek TDK’nin Dil Bayramı’nı kutlamış ve çalışmalarında başarılar dilemişlerdir.

19 Ekim 1936:


Atatürk, öğleden sonra 15.50’de TDK’nin Ankara Ulus semtindeki binasına gelmiş, bir saat kadar yöneticilerle görüşmüşlerdir. Ata’nın yanında Bilecik Milletvekili Salih Bozok da bulunmaktaydı. Genel Yazman İbrahim Necmi Dilmen, üyelerden Hasan Reşit Tankut, Uzman Abdülkadir İnan ve Avusturyalı dil bilgini Dr. Herman F. Kvergic tarafından karşılanmışlardır. Gazetelere göre bu görüşmeden sonra Köşk’e, Nöbet Defteri’ne göre de Orman Çiftliği’ne gitmişlerdir. O gün, ayrıca TDK yönetici ve üyelerinden İbrahim Necmi Dilmen (Genel Yazman), Ahmet Cevat Emre, Hasan Reşit Tankut ve İsmail Müştak Mayakon’u Çankaya Köşkü’nde kabul ederek görüşmüşlerdir.

1 Kasım 1936:


Atatürk, TBMM yeni yasama yılını açış konuşmasında Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmalarından övgüyle söz etmiş, “bu kurumların az zaman içinde ulusal akademiler hâlini almasını” temenni ettiğini söylemişlerdir.

1936-1937 kış ayları:


Atatürk, bir geometri kitabı yazarak geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulmuşlardır. Bu terimler, okul kitaplarına girmiştir.
Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 14:58
4 Aralık 2010 15:57   |   Mesaj #7   |   
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam

12 Mart 1937:


Atatürk, saat 16.30’da TDK’nin Ankara Ulus semtindeki binasına gelerek saat 23.00’e değin Terim Kolu üyeleriyle çalıştılar. Daha sonra bazı Terim Kolu üyeleriyle birlikte Çankaya Köşkü’ne dönüp yemekte de tartışmalarını sürdürdüler. Atatürk’ün Nöbet Defteri’ne göre; o gece Köşk’e gelenler Hasan Reşit Tankut, Dr. Mehmet Ali Ağakay, Naim Hâzım Onat, Abdülkadir İnan ve İsmail Müştak Mayakon’du.

31 Mart 1937:


Atatürk, Çankaya Köşkü'nde sinüs ve kosinüs terimlerinin gelişimini söğüt çubuklarıyla TDK yöneticilerine açıklamışlar, bu açıklamanın bir anı olmak üzere bronz levha dökümü yapılmıştır. Bu bronz levha, TDK Kitaplığında sergilenmektedir.

27 Eylül 1937:


Atatürk, 5. Dil Bayramı dolayısıyla TDK Genel Yazmanı İbrahim Necmi Dilmen’in kendisine çektiği tebrik ve şükran telgrafını cevaplandırarak; “TDK’nin hakkındaki duygularından çok mütehassis olduğunu belirterek kurumun değerli çalışmalarında başarılarının devamını” dilemişlerdir. Telgraf tarihi, Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri’nde 29 Eylül olarak gözükmekteyse de Türk Dili Bülteni’nin 23-26. sayfalarındaki özgün yayımında 27 Eylül’dür.

1 Kasım 1937

:

Atatürk, TBMM yeni yasama yılını açış konuşmasında, Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmalarını övmüş; “bu kurumların değerli ve önemli birer bilim kurumu durumuna geldiğini” söylemişlerdir.

13 Temmuz 1938

:

Atatürk, TDK'nin altıncı kuruluş yıl dönümü dolayısıyla TDK Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen'in telgrafını cevaplandırmışlardır.

5 Eylül 1938:


Atatürk, durumunun ağırlaşması üzerine vasiyetini yazmışlardır. Vasiyetinin 6. maddesinde Türkiye İş Bankasındaki hisselerinin gelirinden her yıl Türk Tarih ve Dil Kurumlarına eşit miktarlarda pay tahsis etmişlerdir. Vasiyet, 6 Eylül 1938 günü İstanbul 6. Noterine teslim edilmiş, Atatürk’ün vefatı üzerine 28 Kasım 1938 günü açılmıştır.

26 Eylül 1938:


Atatürk, 6. Dil Bayramı dolayısıyla TDK Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen'in radyoda yaptığı konuşmayı dinleyerek takdirlerini İstanbul Radyosu kanalıyla bildirmişlerdir.

27 Eylül 1938:


Atatürk, 6. Dil Bayramı dolayısıyla TDK Genel Yazmanı İbrahim Dilmen’in çektiği telgrafı cevaplandırmış; “kendisine karşı gösterilen temiz duygulardan çok mütehassis olduğunu belirterek Kurumun verimli çalışmalarında sürekli başarılar dilemişlerdir.”

Aynı gün Dil Bayramı dolayısıyla yurdun her tarafından kendisine gönderilen kutlama telgraflarına, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin hazırladığı teşekkür cevabı Anadolu Ajansı aracılığıyla kamuoyuna duyurulmuştur.

1 Kasım 1938:


Atatürk, Başbakan Mahmut Celâl Bayar’a okutturduğu TBMM yeni yasama yılını açış konuşmasında Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmalarından övgüyle söz etmişlerdir.
Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 14:59
Misafir
13 Ekim 2011 19:30   |   Mesaj #8   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

Türk Dil Kurumunun Kuruluşu


Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932′de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur.

Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun “Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lenguistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın” adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934′te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936′daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.

Türk Dilinin Doğuşu


Her şeyden önce dil, kişiler arasında en etkin, en doğal ve sürekli iletişim aracıdır. Aynı zamanda bilimsel, dinsel ya da felsefeye ilişkin her türlü düşüncenin de taşıyıcısıdır. Öte yandan kültürü oluşturan en önemli öğe olduğu gibi, kültürü elde etmenin, öğrenmenin araçlarından biri niteliğini de taşımaktadır. Bütün bunların dışında da dil, toplumu, ulusu oluşturan ve ulusallığı sağlayan ana etkenlerden biri olarak da önem taşımaktadır.

Türkçe, yeryüzünde konuşulan dillerin ayrıldığı 5 büyük gruptan Ural-Altay-Dilleri arasında yer almaktadır. Dil sınıflamasında göze çarpan en belirgin nokta, Türk dilinin, Türklerin İslamiyet’i kabulden sonra en çok etkilendiği Arapça ve Farsça ile köken bakımından hiçbir yakınlığı bulunmamaktadır. Dolayısıyla Avrupa’da konuşulan dillerin, kendi gruplarında bulunan Latince ile olan akrabalıklarına benzer bir yakınlığı Türkçe Arapça ve Farsça arasında kurmaya olanak yoktur.

Hangi kökende gelirlerse gelsinler, dillerin başlangıçtaki niteliklerini, söz varlıklarını olduğu gibi sürdüremedikleri görülmektedir. Çünkü dil de her kültür öğesi gibi zamanla değişime uğramak durumundadır. Bu değişim, toplumdan kaynaklanan gereksinmeler ve yönlendirmeler ile diller arasındaki etkileşim ve ilişkide bulunulan toplumlarda geçerli olan dillerin etkisinden kaynaklanır.

Türk Dilinin Tarihi


Türkçe’nin, tarihin ilk dönemlerinden başlayarak Türklerin konuştukları bir dil olduğu bilinmektedir. Ancak buna ilişkin belgelerin yokluğu o dönemlerdeki dilin özelliği ve söz varlığı üzerinde fazla bilgi edinmemize olanak bırakmamaktadır. Türkçe’ye ilişkin ilk yazılı belge 581’de Soğotça yazılmış Bugut yazıtıdır. VII. Yüzyılda yazılmış Orhon Yazıtları ise, Türkçe’nin oldukça gelişmiş bir yazı dili düzeyinde olduğunu göstermektedir.

Türklerin o yüzyıldan başlayarak İslamiyet’e girmeleri, dili de, iki yabancı dilin Arapça ve Farsça’nın etkisi altına sokmuştur. İslamiyet’i kabul ettikten sonra kurulan Türk devletlerinde bilim ve ibadet dili olarak Arapça, sanat dili olarak da Farsça kullanılmaya başlanmıştır. Çok geçmeden resmi yazışmalarda da Arapça ve Farsça’nın yeğlenmesi, büyük çoğunluğunu oluşturan halkın okuyamadığı, anlayamadığı bir resmi dil sorununu da doğurmuştur.

Anadolu’daki Arapça ve Farsça baskısı, Osmanlı Devleti’nde üç alanda geçerli dil olarak Türkçe’nin kullanılması resmi dil sorununu belirli ölçüde gidermişti: sarayda, divanda ve şer’i mahkemelerde Türkçe kullanılması bilimsel yapıtlardan bir kısmının Türkçe yazılmasını da desteklemişti. Ne var ki bu durum XVI.yüzyıl ortalarına kadar sürmüş, o dönemde dilde yeniden bir ikiliğe yönelinmişti. Osmanlıca denen Türkçe-Arapça-Farsça karışımı yapay dil yazı dili yaratılırken Türkçe ikinci plana itilmiş ve üstelik “ayağı çarıklı kaba Türkler”in konuştuğu dil olarak aşağılanmıştı.

Yazı ili ile konuşma dili arasındaki ayrılık giderek artarken, kültürel ve toplumsal gereksinmeler XIX.yüzyılda dilin önemini ve dilde çözülmesi gereken büyük sorunlar bulunduğunu ortaya çıkarmıştı. Tanzimat döneminde değişim zorunluluğu nedeniyle öğretim yönünden çağın çok gerisinde kalmış olan medreseler dışında yeni okullar açmak ve dış dünyadaki bilimsel gelişmeleri içeren yapıtları Türkçe’ye çevirmek yoluna gidilmişti. Ancak açılan meslek okullarında okutulacak nitelikte terkçe kitaplar bulunmadığı ve zengin bir dil sayılan Osmanlıca’nın çevirilerde bilimsel terimleri karşılamaktan uzak olduğu görülmüştü. Bu yüzden 1827’de açılan Tıbbiyede öğretimin Fransızca yapılması öngörülmüştü.

Gerçekten de karma Osmanlıca bir bilim dili olamamış, yalnızca bir yazım ve şiir dili olarak kalmıştı. Yabancı yapıtların çevirilerine girişildiğinde o dildeki kavramların ve terimlerin Osmanlıca’da karşılıkları bulunamamıştı. Bu durumda yeni sözcükler türetme zorunluluğu duyulmuştu. Ancak bu türetmelerde Türkçe’nin değil de Arapça’nın söz varlığından yararlanılması, Osmanlıca’ya yeni terimler kazandırırken dile bir dizi yeni Arapça sözcüğün girmesine de neden olmuştu.

Yazı dilinin aldığı biçim ve içerik, yalnız öz dilleri Türkçe olmayan Osmanlı uyrukluların değil, imparatorluğun kurucusu Türklerin bile devlet dairelerinde işlerini gördürmelerini ve yürürlüğe konulan yasaları, verilen kararları anlamalarını olanaksız kılmıştır. İşte bu ortam içimde yüzyılın sonlarına doğru dildeki ikiliği olabildiğince azaltmak gerektiği anlayışı yerleşmeye başlamıştır.

İmparatorluktan ulusal devlete geçildikten sonra ulusal bütünlüğü sağlamak ve çağı yakalamak için dil sorununu da çözmek artık kaçınılmaz olmuştu. Bunun için izlenecek yollar da belliydi. Ya yasal bir düzenlemeye baş vurulabilir, ya da sorunu belli bir sürede çözüme ulaştırabilecek bir örgütlenme sağlamak gerekiyordu. Henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken, 23 Ağustos 1923’te TBMM’ne verilen Türkçe Kanunu adını taşıyan bir yasa önerisinde, her türlü yazışmanın Türkçe yapılması zorunlu tutuluyor, yabancı sözcükler kullananların da cezalandırılmaları isteniyordu.
Ancak dil konusunda bağlayıcı bir yasa çıkarmanın hukuk kurallarıyla bağdaşmadığı düşünülerek bu öneri kabul edilmemişti. Böylece bir örgüt kurma yöntemi tek çıkar yol olarak ortaya çıkmıştı.

Türk Dil Kurumunun Oluşumu


Dil konularıyla uğraşacak bir kurul oluşturulması, 1926’da Milli Eğitim Bakanlığı kuruluş yasası görüşülürken gündeme gelmişti. Yeni Türk abecesinin saptanması için kurulan Alfabe Komisyonu’na aynı zamanda Dil Heyeti adı verilmişti. Bununla abecenin dil çalışmalarına geçişte ilk aşama olduğu anlatılmak istenilmişti. Gerçekte de Dil Kurulu yeni abeceyi saptadıktan sonra dağıtılmamış, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak dil çalışmalarını sürdürmesi istenmişti. Kurul öncelikle bir Yazım Kılavuzu yayımlamış, arkasında bir Türkçe sözlük hazırlamaya koyulmuştu. Ancak bu kurulun çalışmalarının politikacılar tarafından eleştirilmesi ve kurulun iş göremez hale gelmesi sonucu yeni ve bağımsız bir örgütün kurulması yoluna gidilmiştir.

Türk Tarih Kurumu’nun başarılı çalışmaları da dikkate alınarak Atatürk’ün önerisiyle ona benzer bir dil derneğinin kurulması uygun görülmüştü. 12 Temmuz 1932’de hepsi de milletvekili olan dört ünlü yazar ve düşünürün başvurusuyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Derneğin amacı; Türk dilini incelemek ve elde edeceği sonuçları yayıp yaygınlaştırmak olarak belirtilmiştir.

Türk Dili Kurumu’nun üye sayısı Türk Tarih kurumu gibi sınırlı tutulmamıştı. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda ilk genel kurula dileyen her Türk vatandaşının katılabileceği açıklanmıştı. On gün süren ve 917 delegenin katıldığı bu kurultayda dilde devrim mi, evrim mi sorunu enine boyuna tartışılmış ve çoğunluk görüşü devrim üzerinde yoğunlaşmıştı. Türk Dili Tetkik cemiyeti adı 1936’da toplanan III. Kurultayda Atatürk’ün isteğiyle ve Türk Tarih Kurumu adına uygun olarak Türk dil Kurumu olarak değiştirilmiştir.
Derneğin amacı, Türk dilini, ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek ve ikinci olarak da Türk dilini, çağdaş uygarlığın önümüze getirdiği tüm gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek olarak belirtilmiştir.
Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 15:01
nimet97
13 Ekim 2011 19:46   |   Mesaj #9   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

Atatürk Dönemindeki Çalışmalar


Türk Dil Kurumu, Atatürk döneminde ve ondan sonra da çeşitli siyasal dalgalanmalara karşın çalışmalarını kuruluşunda saptanan amaçlar doğrultusunda sürdürmüştür. Bunun sonucunda da konuşma dili yazı dili arasındaki uçurum giderilmiş, Türkçe, büyük oranda özleştirilmiş bir bilim ve kültür dili düzeyine çıkarılmıştır.
Bu birinci kurultaydan sonra, yukarıda zikredilen kollar vasıtasıyla kurultayın tespit ettiği programın yönetim kurulu uygulanmaya başlanmıştır. Ülkede bir dil seferberliği başladı. Amaç,Türkçe’yi yabancı dillerin egemenliğinden kurtarmak;yeni kavramları karşılayacak bir kültür dili yaratmaktı.

Bu amacı gerçekleştirmek için yapılan girişimlerin tümüne birden Dil Devrimi denildi. Çalışmalar hızlandı. Bir söz derleme kılavuzu hazırlandı. Kurulan derleme örgütleri ile on dokuz ayda 30.000 fişlik söz derlendi. Türkçe, halkın diline yönetilmeye çalışıldı.

İkinci dil kurultayı, birincisinden iki yıl sonra, 18-23 Ağustos 1934’de yine Dolmabahçe sarayında toplandı. Bu kurultaya da yerli ve yabancı çok sayıda bilgin katıldı. Kurultayda, Türkçe’nin dünya dilleri arasındaki yeri ele alındı.
Bütün terimlerin Türkçe köklerden türetilmesi, türetilecek bu öz Türkçe kelimelerin de okul kitaplarına girmesi kararlaştırıldı. Ancak, zorunlu hallerde batıda kullanılan bilimsel ve teknik terimlerin,yaşayan yabancı dillerden değil, bunların temeli olan eski dillerden alınarak fonetiğinin Türk gramerine tespitinin uygun görüldüğü bildirildi. Birçok matematik terimleri okul kitaplarına bundan sonra girmiştir. Yeni bu kurultayda,iki yıl içinde yapılan uygulamaların toplu bir değerlenmesi de yapıldı. Eksiklik ve karışıklıklar üzerinde duruldu. Bir yabancı kelime yerine önerilen değişik karşılıkların durumu görüşüldü.buların hangisinin uygun olduğu gösterir bir kılavuz hazırlanması gereksinimi belirlendi. Tarama Dergisi’ndeki Türkçe sözcükleri gözden geçirip Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu adıyla bir sözlük meydana getirildi. Buna eş olarak bir de Türkçe’den Osmanlıca’ya Cep Kılavuzu hazırlandı bunlar o günler için oldukça yararlı sayılacak çalışmalardı. Yazı dilinin Türkçeleşmesi gittikçe hızlanıyor ve yaygınlaşıyordu.

İkinci kurultaydan sonra yine söz derleme ve gramer çalışmalarına devam edilmiş, bir yandan da kitap tarama ve folklor araştırmalarına girişilmiştir. Yine bu yılın diğer önemli bir olayı da Soyadı Kanunu’nun çıkarılmasıdır. Bu kanun, dil devriminin gelişimini etkilemiştir. O zamanlar, alınacak soyadlarının Türkçe olmasına dikkat ediliyordu. Bu durum çok sayıda öz Türkçe kelimenin ortaya çıkmasına yaradı. Yine kurultayı takiben din dilini Türkçeleştirme çalışmaları başladı. Türkçe’nin Arapça’nın etkisinde kalmasının başlıca nedenlerinden biri de ibadet dilinin Arapça olmasındandı.ibadet dilinde yapılacak değişiklik halkın Arapça ile olan zorunlu bağını ortadan kaldıracaktı. Böylece de Arapça’nın Türkçe üzerindeki etkisi iyice zayıflayacaktı. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Kuran’ın Türkçe çevirisi bu düşüncenin ürünü olan uygulamalardır.
Bu kurultay sonrasının başlıca konularından biri de Türk dilinin eskiliğini kanıtlamak çabalarıdır. Bu çaba esas itibariyle Türk tarihine karşı uzun yıllar süren kayıtsızlığa bir tepki olarak, milli bilinci kuvvetlendirmek amacıyla doğmuştur. Türkçe kelimeleri, Arapça, Farsça dilleriyle açıklamak alışılageldik bir yöntemdi. Adeta buna bir tepki olarak bir çok kelimenin Türkçe olabileceği kanıtlanma çabalarına girişilmiştir.

Düzenlenen III. Kurultaydan sonra bazı dilciler bu dönem için, dil devriminin ikinci evresi, ya da dil felsefesi adını vermişlerdir. Bu kurultay esas olarak Güneş Dil Teorisi üzerinde durdu. Aslında, Güneş Dil Teorisi özleşme ile ilgili değildir. Ancak bir dilin nasıl doğup geliştiğini araştırmayı amaçlamaktadır. Bu yolla, Türk dilinin eskiliği ve başka dillere kaynaklık ettiği görüşü savunulacaktır. Yine bu teorinin doğuşunda, Türk milletinin çok eski bir millet olduğunu kanıtlama çabası ve isteğinin rol aldığı bir çeşit tepkiden doğduğu, daha doğrusu bir moral güç yaratılmak istenildiği açıktır. Kısacası, bilimsel olmaktan, bir dil felsefesi geliştirmekten çok, politik bir içerik taşımaktadır ve o devrin tarih görüşünün de yansımasıdır.
Kuram buna göre geliştirilir. Bu kurama göre Türk dili tarihten önceki çağlarda var olan bir dil idi. Bir çok sözcükler göçler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Bunun için Batı etimoloji sözlüklerinde kaynağı belirtilmeyen sözcükler Türkçe olabileceği varsayılmıştır. Böylece dilimize giren bir çok yabancı kelimenin de Türkçe olduğu zamanla ortaya çıkacaktır. Güneş Dil Teorisi aslında yukarıda belirtildiği gibi tarih felsefesinin, tarih görüşünün, dil konusundaki bir yansımasıdır; Milli dilin eskiliğini ve köklülüğünü belirtmeye çabalıyordu.

Türk Dil Kurumu varlığını ve çalışmalarını, değişen siyasal koşullar ve dönemlerde, zaman zaman sert eleştirilere karşın 1982 yılına kadar sürdürdü. Bu yıllar içinde giderek olgun bir kimliğe kavuşan Türk Dil Kurumu, dil ve edebiyat alanında çok sayıda eserler yayımladı. Anıt eserler sayılacak Türk dilinin Derleme ve Tarama Sözlükleri, Türkçe Sözlük, Yazım Kavuzu, yetmiş kadar terim sözlüğü başta olmak üzere bilimsel bir çok eser yayımlamıştır. Ulusal ve uluslar arası kongreler düzenlenmiş, edebiyat alanına, sosyal bilimlere katkılarda bulunmuş, Türk Dili Dergisi’ni yıllarca aksatmadan çıkartmış, Divan-ı Lügat-ı Türk ve benzeri bir çok eski Türkçe kaynağı yayımlamış bilimsel saygınlığı olan bir kuruluştu. Türkçe’nin bugünkü düzeyine gelmesinde başlıca rolü oynamıştır. Dernek statüsündeki bu kurumun maddi kaynağı, özel hukuk kurallarına göre düzenlenen Atatürk’ün vasiyetnamesinde kuruma bırakılmış gelir idi. 1982 anayasasına konan bir hüküm ile bu kurum ve benzeri statüdeki Türk Tarih Kurumu’nun kaldırılması öngörülmüştür. Daha sonra çıkartılan bir yasa ile bu kurum kapatılmış ve devlete bağlı resmi konumda, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu kurulmuştur.

Türk Dil Kurumunun Amacı


Türk Dil Kurumu başlangıçtan beri çalışmalarını iki ana eksen üzerinde yürütmüştür:
1. Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak;
2. Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak.

Atatürk’ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlanmış; 1940′larda yayın hayatına çıkabilen Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır. Daha sonra birçok cilt hâlinde ortaya çıkacak olan Tarama ve Derleme Sözlüğü’yle ilgili çalışmalar da Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Tarama Sözlüğü, 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerinin taranmasıyla; Derleme Sözlüğü, Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelerin derlenmesiyle oluşturulmuş büyük sözlüklerdir. Çağdaş Türkçenin grameri, sözlüğü, imlâsı ve terimleriyle ilgili çalışmalar da Atatürk tarafından ilgiyle izlenmiştir.
Türk Dil Kurumunun kuruluşuyla birlikte çağdaş Türkçede çok hızlı bir arılaştırma akımı da başlamıştır. Bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 güzüne kadar sürmüş; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu olmuş ve özellikle 1960′tan sonra Türk Dil Kurumu bu akımın öncülüğünü yapmaya devam etmiştir. 1980′den sonra tartışmalar durulmuş, bilimsel çalışmalar hız kazanmıştır.
Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır. Bu miras bugün Türkiye’nin en büyük bankalarından biri olan Türkiye İş Bankası sermayesinin %28,9′unu oluşturmaktadır.

Türk Dil Kurumunun yapısıyla ilgili ilk önemli değişiklik 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda yapılmıştır. Atatürk’ün sağlığında Millî Eğitim Bakanının Kurum başkanı olmasını sağlayan tüzük maddesi 1951′de değiştirilmiş; böylece Kurumun devletle bağlantısı koparılmıştır. İkinci önemli yapı değişikliği 1982-1983 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 1982′de kabul edilen ve şu anda da yürürlükte olan Anayasa ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, bir Anayasa kuruluşu olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınmış; böylece devletle olan bağlar yeniden ve daha güçlü olarak kurulmuştur.
Atatürk, 1 Kasım 1936′da Türkiye Büyük Millet Meclisinin V. dönem 2. yasama yılını açış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun geleceği ile ilgili dileklerini şu sözlerle dile getirmişti:
Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddî ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. (Alkışlar)Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddî Türk tarih belgeleri, dünya kültür tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim.

Atatürk’ün bu dileği dikkate alınarak her iki kurum da böylece akademik bir yapıya kavuşturulmuştur.
Bugün Türk Dil Kurumu, 20′si Yüksek Öğretim Kurumu; 20′si Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 asıl üyeye sahiptir. Üyelerin büyük çoğunluğu Türk üniversitelerinde çalışan Türkologlardır. Başbakanın önerisiyle Cumhurbaşkanınca tayin edilen Kurum Başkanı ve 40 asıl üye Bilim Kurulunu oluşturur. Kurumun bilimsel çalışmaları bu kurul tarafından plânlandığı gibi yönetim işlerini üstlenen Yürütme Kurulu ile bilimsel çalışmaları yürüten Kol ve Komisyonların üyeleri de bu kurul tarafından seçilir.

Bilimsel çalışmaları yürüten kollar şunlardır:
1. Sözlük Bilim ve Uygulama Kolu,
2. Gramer Bilim ve Uygulama Kolu,
3. Dil Bilimi Bilim ve Uygulama Kolu,
4. Terim Bilim ve Uygulama Kolu,
5. Ağız Araştırmaları Bilim ve Uygulama Kolu,
6. Kaynak Eserler Bilim ve Uygulama Kolu.

Türkiye Türkçesinin çağdaş sözlüğünü sürekli geliştirerek yayımlayan ve Genel Ağ ortamında sürekli güncelleyen Türk Dil Kurumu, İmlâ Kılavuzu’nu 2000 yılında yayımlamış olup, 2004 yılında İlköğretim Okulları için İmlâ Kılavuzu’ nu yayımlamıştır. 1998 yılı içinde 9. baskısı çıkmış olan Türkçe Sözlük’te 75.000 civarında kelime yer almıştır.
Son dönemde, yılda 30-40 bilimsel eseri yayın dünyasına kazandıran Türk Dil Kurumunun üç süreli yayını da bulunmaktadır. Güncel dil konularını ve geniş kitlenin anlayacağı dilde yazılmış araştırmaları içine alan Türk Dili dergisi ayda bir yayımlanmaktadır. Altı ayda bir yayımlanan Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi; Kazak, Kırgız, Tatar vb. Türk topluluklarının dil ve edebiyatlarıyla ilgili araştırmalara yer verir. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten ise tamamen bilimsel araştırmaları içine alır ve yılda bir sayı yayımlanır.

Türk Dil Kurumunun Projeleri


Türk Dil Kurumunda şu anda, üç proje yürütülmektedir:
1. Türklük Bilimi (Türkoloji) Alanında Yabancıların Eserlerinin Türkçeye Çevrilmesi Projesi,
2. Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması Projesi,
3. Mühendislik Terimleri Sözlüğü Projesi.

Kurumumuzun biten projeleri ise şunlardır:
1. Türkiye Türkçesi Sözlükleri Projesi,
2. Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri ve Şiveleri Sözlüğü ve Grameri Saha Araştırması Projesi,
3. Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri Grameri Projesi,
4. Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların Albümü Projesi.
Türk Dil Kurumu 800′e ulaşan yayını, 40 Bilim Kurulu üyesi, 17 uzmanı, 56 çalışanı ve zengin bir araştırma kütüphanesiyle Türkiye’nin saygın bilim kuruluşlarından biri olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 15:02
22 Aralık 2011 17:26   |   Mesaj #10   |   
ocean97 - avatarı
VIP ''I'm. What I'm ?''

TDK ve TTK

TÜRK DİL KURUMU


Her şeyden önce dil, kişiler arasında en etkin, en doğal ve sürekli iletişim aracıdır. Aynı zamanda bilimsel, dinsel ya da felsefeye ilişkin her türlü düşüncenin de taşıyıcısıdır. Öte yandan kültürü oluşturan en önemli öğe olduğu gibi, kültürü elde etmenin, öğrenmenin araçlarından biri niteliğini de taşımaktadır. Bütün bunların dışında da dil, toplumu, ulusu oluşturan ve ulusallığı sağlayan ana etkenlerden biri olarak da önem taşımaktadır.

Sponsorlu Bağlantılar
Türkçe, yeryüzünde konuşulan dillerin ayrıldığı 5 büyük gruptan Ural-Altay-Dilleri arasında yer almaktadır. Dil sınıflamasında göze çarpan en belirgin nokta, Türk dilinin, Türklerin İslamiyet’i kabulden sonra en çok etkilendiği Arapça ve Farsça ile köken bakımından hiçbir yakınlığı bulunmamaktadır. Dolayısıyla Avrupa’da konuşulan dillerin, kendi gruplarında bulunan Latince ile olan akrabalıklarına benzer bir yakınlığı Türkçe Arapça ve Farsça arasında kurmaya olanak yoktur.
Hangi kökende gelirlerse gelsinler, dillerin başlangıçtaki niteliklerini, söz varlıklarını olduğu gibi sürdüremedikleri görülmektedir. Çünkü dil de her kültür öğesi gibi zamanla değişime uğramak durumundadır. Bu değişim, toplumdan kaynaklanan gereksinmeler ve yönlendirmeler ile diller arasındaki etkileşim ve ilişkide bulunulan toplumlarda geçerli olan dillerin etkisinden kaynaklanır.

Türkçe’nin, tarihin ilk dönemlerinden başlayarak Türklerin konuştukları bir dil olduğu bilinmektedir. Ancak buna ilişkin belgelerin yokluğu o dönemlerdeki dilin özelliği ve söz varlığı üzerinde fazla bilgi edinmemize olanak bırakmamaktadır. Türkçe’ye ilişkin ilk yazılı belge 581’de Soğotça yazılmış Bugut yazıtıdır. VII. Yüzyılda yazılmış Orhon Yazıtları ise, Türkçe’nin oldukça gelişmiş bir yazı dili düzeyinde olduğunu göstermektedir.

Türklerin o yüzyıldan başlayarak İslamiyet’e girmeleri, dili de, iki yabancı dilin Arapça ve Farsça’nın etkisi altına sokmuştur. İslamiyet’i kabul ettikten sonra kurulan Türk devletlerinde bilim ve ibadet dili olarak Arapça, sanat dili olarak da Farsça kullanılmaya başlanmıştır. Çok geçmeden resmi yazışmalarda da Arapça ve Farsça’nın yeğlenmesi, büyük çoğunluğunu oluşturan halkın okuyamadığı, anlayamadığı bir resmi dil sorununu da doğurmuştur.
Anadolu’daki Arapça ve Farsça baskısı, Osmanlı Devleti’nde üç alanda geçerli dil olarak Türkçe’nin kullanılması resmi dil sorununu belirli ölçüde gidermişti: sarayda, divanda ve şer’i mahkemelerde Türkçe kullanılması bilimsel yapıtlardan bir kısmının Türkçe yazılmasını da desteklemişti. Ne var ki bu durum XVI.yüzyıl ortalarına kadar sürmüş, o dönemde dilde yeniden bir ikiliğe yönelinmişti. Osmanlıca denen Türkçe-Arapça-Farsça karışımı yapay dil yazı dili yaratılırken Türkçe ikinci plana itilmiş ve üstelik “ayağı çarıklı kaba Türkler”in konuştuğu dil olarak aşağılanmıştı.

Yazı ili ile konuşma dili arasındaki ayrılık giderek artarken, kültürel ve toplumsal gereksinmeler XIX.yüzyılda dilin önemini ve dilde çözülmesi gereken büyük sorunlar bulunduğunu ortaya çıkarmıştı. Tanzimat döneminde değişim zorunluluğu nedeniyle öğretim yönünden çağın çok gerisinde kalmış olan medreseler dışında yeni okullar açmak ve dış dünyadaki bilimsel gelişmeleri içeren yapıtları Türkçe’ye çevirmek yoluna gidilmişti. Ancak açılan meslek okullarında okutulacak nitelikte terkçe kitaplar bulunmadığı ve zengin bir dil sayılan Osmanlıca’nın çevirilerde bilimsel terimleri karşılamaktan uzak olduğu görülmüştü. Bu yüzden 1827’de açılan Tıbbiyede öğretimin Fransızca yapılması öngörülmüştü.
Gerçekten de karma Osmanlıca bir bilim dili olamamış, yalnızca bir yazım ve şiir dili olarak kalmıştı. Yabancı yapıtların çevirilerine girişildiğinde o dildeki kavramların ve terimlerin Osmanlıca’da karşılıkları bulunamamıştı. Bu durumda yeni sözcükler türetme zorunluluğu duyulmuştu. Ancak bu türetmelerde Türkçe’nin değil de Arapça’nın söz varlığından yararlanılması, Osmanlıca’ya yeni terimler kazandırırken dile bir dizi yeni Arapça sözcüğün girmesine de neden olmuştu.

Yazı dilinin aldığı biçim ve içerik, yalnız öz dilleri Türkçe olmayan Osmanlı uyrukluların değil, imparatorluğun kurucusu Türklerin bile devlet dairelerinde işlerini gördürmelerini ve yürürlüğe konulan yasaları, verilen kararları anlamalarını olanaksız kılmıştır. İşte bu ortam içimde yüzyılın sonlarına doğru dildeki ikiliği olabildiğince azaltmak gerektiği anlayışı yerleşmeye başlamıştır.

İmparatorluktan ulusal devlete geçildikten sonra ulusal bütünlüğü sağlamak ve çağı yakalamak için dil sorununu da çözmek artık kaçınılmaz olmuştu. Bunun için izlenecek yollar da belliydi. Ya yasal bir düzenlemeye baş vurulabilir, ya da sorunu belli bir sürede çözüme ulaştırabilecek bir örgütlenme sağlamak gerekiyordu. Henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken, 23 Ağustos 1923’te TBMM’ne verilen Türkçe Kanunu adını taşıyan bir yasa önerisinde, her türlü yazışmanın Türkçe yapılması zorunlu tutuluyor, yabancı sözcükler kullananların da cezalandırılmaları isteniyordu.
Ancak dil konusunda bağlayıcı bir yasa çıkarmanın hukuk kurallarıyla bağdaşmadığı düşünülerek bu öneri kabul edilmemişti. Böylece bir örgüt kurma yöntemi tek çıkar yol olarak ortaya çıkmıştı.

Dil konularıyla uğraşacak bir kurul oluşturulması, 1926’da Milli Eğitim Bakanlığı kuruluş yasası görüşülürken gündeme gelmişti. Yeni Türk abecesinin saptanması için kurulan Alfabe Komisyonu’na aynı zamanda Dil Heyeti adı verilmişti. Bununla abecenin dil çalışmalarına geçişte ilk aşama olduğu anlatılmak istenilmişti. Gerçekte de Dil Kurulu yeni abeceyi saptadıktan sonra dağıtılmamış, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak dil çalışmalarını sürdürmesi istenmişti. Kurul öncelikle bir Yazım Kılavuzu yayımlamış, arkasında bir Türkçe sözlük hazırlamaya koyulmuştu. Ancak bu kurulun çalışmalarının politikacılar tarafından eleştirilmesi ve kurulun iş göremez hale gelmesi sonucu yeni ve bağımsız bir örgütün kurulması yoluna gidilmiştir.
Türk Tarih Kurumu’nun başarılı çalışmaları da dikkate alınarak Atatürk’ün önerisiyle ona benzer bir dil derneğinin kurulması uygun görülmüştü. 12 Temmuz 1932’de hepsi de milletvekili olan dört ünlü yazar ve düşünürün başvurusuyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Derneğin amacı; Türk dilini incelemek ve elde edeceği sonuçları yayıp yaygınlaştırmak olarak belirtilmiştir.

Türk Dili Kurumu’nun üye sayısı Türk Tarih kurumu gibi sınırlı tutulmamıştı. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda ilk genel kurula dileyen her Türk vatandaşının katılabileceği açıklanmıştı. On gün süren ve 917 delegenin katıldığı bu kurultayda dilde devrim mi, evrim mi sorunu enine boyuna tartışılmış ve çoğunluk görüşü devrim üzerinde yoğunlaşmıştı. Türk Dili Tetkik cemiyeti adı 1936’da toplanan III. Kurultayda Atatürk’ün isteğiyle ve Türk Tarih Kurumu adına uygun olarak Türk dil Kurumu olarak değiştirilmiştir.

Derneğin amacı, Türk dilini, ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek ve ikinci olarak da Türk dilini, çağdaş uygarlığın önümüze getirdiği tüm gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek olarak belirtilmiştir.
Türk Dil Kurumu, Atatürk döneminde ve ondan sonra da çeşitli siyasal dalgalanmalara karşın çalışmalarını kuruluşunda saptanan amaçlar doğrultusunda sürdürmüştür. Bunun sonucunda da konuşma dili yazı dili arasındaki uçurum giderilmiş, Türkçe, büyük oranda özleştirilmiş bir bilim ve kültür dili düzeyine çıkarılmıştır.
Bu birinci kurultaydan sonra, yukarıda zikredilen kollar vasıtasıyla kurultayın tespit ettiği programın yönetim kurulu uygulanmaya başlanmıştır. Ülkede bir dil seferberliği başladı. Amaç,Türkçe’yi yabancı dillerin egemenliğinden kurtarmak;yeni kavramları karşılayacak bir kültür dili yaratmaktı.
Bu amacı gerçekleştirmek için yapılan girişimlerin tümüne birden Dil Devrimi denildi. Çalışmalar hızlandı. Bir söz derleme kılavuzu hazırlandı. Kurulan derleme örgütleri ile on dokuz ayda 30.000 fişlik söz derlendi. Türkçe, halkın diline yönetilmeye çalışıldı.

İkinci dil kurultayı, birincisinden iki yıl sonra, 18-23 Ağustos 1934’de yine Dolmabahçe sarayında toplandı. Bu kurultaya da yerli ve yabancı çok sayıda bilgin katıldı. Kurultayda, Türkçe’nin dünya dilleri arasındaki yeri ele alındı.
Bütün terimlerin Türkçe köklerden türetilmesi, türetilecek bu öz Türkçe kelimelerin de okul kitaplarına girmesi kararlaştırıldı. Ancak, zorunlu hallerde batıda kullanılan bilimsel ve teknik terimlerin,yaşayan yabancı dillerden değil, bunların temeli olan eski dillerden alınarak fonetiğinin Türk gramerine tespitinin uygun görüldüğü bildirildi. Birçok matematik terimleri okul kitaplarına bundan sonra girmiştir. Yeni bu kurultayda,iki yıl içinde yapılan uygulamaların toplu bir değerlenmesi de yapıldı. Eksiklik ve karışıklıklar üzerinde duruldu. Bir yabancı kelime yerine önerilen değişik karşılıkların durumu görüşüldü.buların hangisinin uygun olduğu gösterir bir kılavuz hazırlanması gereksinimi belirlendi. Tarama Dergisi’ndeki Türkçe sözcükleri gözden geçirip Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu adıyla bir sözlük meydana getirildi. Buna eş olarak bir de Türkçe’den Osmanlıca’ya Cep Kılavuzu hazırlandı bunlar o günler için oldukça yararlı sayılacak çalışmalardı. Yazı dilinin Türkçeleşmesi gittikçe hızlanıyor ve yaygınlaşıyordu.

İkinci kurultaydan sonra yine söz derleme ve gramer çalışmalarına devam edilmiş, bir yandan da kitap tarama ve folklor araştırmalarına girişilmiştir. Yine bu yılın diğer önemli bir olayı da Soyadı Kanunu’nun çıkarılmasıdır. Bu kanun, dil devriminin gelişimini etkilemiştir. O zamanlar, alınacak soyadlarının Türkçe olmasına dikkat ediliyordu. Bu durum çok sayıda öz Türkçe kelimenin ortaya çıkmasına yaradı. Yine kurultayı takiben din dilini Türkçeleştirme çalışmaları başladı. Türkçe’nin Arapça’nın etkisinde kalmasının başlıca nedenlerinden biri de ibadet dilinin Arapça olmasındandı.ibadet dilinde yapılacak değişiklik halkın Arapça ile olan zorunlu bağını ortadan kaldıracaktı. Böylece de Arapça’nın Türkçe üzerindeki etkisi iyice zayıflayacaktı. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Kuran’ın Türkçe çevirisi bu düşüncenin ürünü olan uygulamalardır.
Bu kurultay sonrasının başlıca konularından biri de Türk dilinin eskiliğini kanıtlamak çabalarıdır. Bu çaba esas itibariyle Türk tarihine karşı uzun yıllar süren kayıtsızlığa bir tepki olarak, milli bilinci kuvvetlendirmek amacıyla doğmuştur. Türkçe kelimeleri, Arapça, Farsça dilleriyle açıklamak alışılageldik bir yöntemdi. Adeta buna bir tepki olarak bir çok kelimenin Türkçe olabileceği kanıtlanma çabalarına girişilmiştir.

Düzenlenen III. Kurultaydan sonra bazı dilciler bu dönem için, dil devriminin ikinci evresi, ya da dil felsefesi adını vermişlerdir. Bu kurultay esas olarak Güneş Dil Teorisi üzerinde durdu. Aslında, Güneş Dil Teorisi özleşme ile ilgili değildir. Ancak bir dilin nasıl doğup geliştiğini araştırmayı amaçlamaktadır. Bu yolla, Türk dilinin eskiliği ve başka dillere kaynaklık ettiği görüşü savunulacaktır. Yine bu teorinin doğuşunda, Türk milletinin çok eski bir millet olduğunu kanıtlama çabası ve isteğinin rol aldığı bir çeşit tepkiden doğduğu, daha doğrusu bir moral güç yaratılmak istenildiği açıktır. Kısacası, bilimsel olmaktan, bir dil felsefesi geliştirmekten çok, politik bir içerik taşımaktadır ve o devrin tarih görüşünün de yansımasıdır.
Kuram buna göre geliştirilir. Bu kurama göre Türk dili tarihten önceki çağlarda var olan bir dil idi. Bir çok sözcükler göçler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Bunun için Batı etimoloji sözlüklerinde kaynağı belirtilmeyen sözcükler Türkçe olabileceği varsayılmıştır. Böylece dilimize giren bir çok yabancı kelimenin de Türkçe olduğu zamanla ortaya çıkacaktır. Güneş Dil Teorisi aslında yukarıda belirtildiği gibi tarih felsefesinin, tarih görüşünün, dil konusundaki bir yansımasıdır; Milli dilin eskiliğini ve köklülüğünü belirtmeye çabalıyordu.

Türk Dil Kurumu varlığını ve çalışmalarını, değişen siyasal koşullar ve dönemlerde, zaman zaman sert eleştirilere karşın 1982 yılına kadar sürdürdü. Bu yıllar içinde giderek olgun bir kimliğe kavuşan Türk Dil Kurumu, dil ve edebiyat alanında çok sayıda eserler yayımladı. Anıt eserler sayılacak Türk dilinin Derleme ve Tarama Sözlükleri, Türkçe Sözlük, Yazım Kavuzu, yetmiş kadar terim sözlüğü başta olmak üzere bilimsel bir çok eser yayımlamıştır. Ulusal ve uluslar arası kongreler düzenlenmiş, edebiyat alanına, sosyal bilimlere katkılarda bulunmuş, Türk Dili Dergisi’ni yıllarca aksatmadan çıkartmış, Divan-ı Lügat-ı Türk ve benzeri bir çok eski Türkçe kaynağı yayımlamış bilimsel saygınlığı olan bir kuruluştu. Türkçe’nin bugünkü düzeyine gelmesinde başlıca rolü oynamıştır. Dernek statüsündeki bu kurumun maddi kaynağı, özel hukuk kurallarına göre düzenlenen Atatürk’ün vasiyetnamesinde kuruma bırakılmış gelir idi. 1982 anayasasına konan bir hüküm ile bu kurum ve benzeri statüdeki Türk Tarih Kurumu’nun kaldırılması öngörülmüştür. Daha sonra çıkartılan bir yasa ile bu kurum kapatılmış ve devlete bağlı resmi konumda, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu kurulmuştu.
Son düzenleyen Safi; 11 Temmuz 2016 15:04
Cevap Yaz
paneli aç