Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 48

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 574.736 Cevap: 1.997
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
11 Nisan 2006       Mesaj #471
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
MERHABA

Sponsorlu Bağlantılar

Merhaba gülen gözlü arkadaşım!
Dudağındaki tebessümü kaybetmemişsin daha. Ne güzel dünyaya gülen gözlerle bakabilmek ve insanlara tebessümler saçabilmek senin gibi.
Biliyorum, üzülüyorsun donuk gözlerle karşılaşınca... Ne yapalım arkadaşım! Herkes senin gibi olamaz... Aslında bütün insanlar senin gibi olmalı. Bilseler bir tebessümle neler yapabileceklerini. Bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı, bir tebessümle nasıl görebileceklerini, sıkıntılarla dolu bir insana nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler... Gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi Ve sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım sıkıntılarla dolu bir insana, nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler ve gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi. Sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım. Saf ve hiç beklentisi olmayan bir çocuk gibi...
Hayır arkadaşım! Sevgi,sadece sevgiliye duyulmaz. Sevgi evrenseldir Hiç kimse altın yığınları gibi kasasına kilitleyemez onu, Onun yeri kalplerdedir Onun yeri bir bahçıvanın ellerindedir, sevgi tohumları saçabilmek için... Evet,sevgi her yerdedir Yeter ki sen onu bulmak iste. Sevgiyi bulmak kolay, zor olan onu elinde tutabilmekte.
Unutma arkadaşım! Sevgiyi duyabilmekle de is bitmiyor. Sevgiyi göstermek de gerekiyor. Hayat kısa arkadaşım, bugün olan yarin yok! Sevgiyi göstermek beklemeye gelmez, yarin çok geç olabilir. Elindekini kaybetmeden kıymetini bilmeli. Simdi koş sevdiğinin yanına.. Önce ona gülen gözlerle sımsıcak bir gülümse ve "seni seviyorum" deyiver, içinden gelen en sıcak sesinle Bu senin gibi bütün canlılara karşı sonsuz bir sevgi duyan bir insan için hiç de zor değil.. Bu yalnızca, yüreğinin buz kapladığını zanneden insanlara biraz zor gelecekte. Ama onlar da senin gösterdiğin cesareti gösterdiklerinde, kalplerinde sevgi kıpırtılarını hissettiklerinde ve ağlamayı öğrendiklerinde, inan her şey onlar için ve bütün insanlar için daha güzel olacak.
Hayat çok kısa arkadaşım ve bu dünyadaki hiç bir şey kırılan kalplere değmez

Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
11 Nisan 2006       Mesaj #472
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Ölümsüz Aşk

Sponsorlu Bağlantılar

Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:
- Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:
- Bir aya kalmaz geçer, demişti.
Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."









Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
12 Nisan 2006       Mesaj #473
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yürekte gizlenen Aşk

Ayhan, koltuğunun altına aldığı kitaplarla, Lisedeki ilk gününe başladı. Dev yapılı Lise binasının, büyükçe bahçe kapısından adımını içeriye attığı anda, yüreğine bir burukluk çöküverdi. Orta öğrenimini Kırşehir’de tamamlayan Ayhan, memur olan babası ile birlikte Yerköy’e geldi ve Lise tahsiline burada devam etmek zorundaydı. Burukluğu, Lisede hiç kimseyi tanımıyor, okulu fazla bilmiyordu. Merdiven basamaklarını çıktı, avluya ulaştığında herkes kendi havasındaydı. Etrafına bakındı, bir grup bahçenin kenarındaki alanda voleybol oynuyor, kimisi gruplar halinde bahçede olta atıyorlardı. İki bölümden oluşan Lise binasının bir bölümü Ortaokul olarak kullanılıyordu, eski sarı bir bina. Diğer 5 katlı bina Lise binasıydı. Ayhan bir sağa bir sola baktı, sonra Lise binasının giriş kapısının önünde duran boş banka oturup, koltuğunun altından dizlerinin üzerine koyduğu kitaplarını karıştırmaya başladı.
Öylesine dalmıştı ki, önünden gelip geçenleri görmüyor, yanına yaklaşanları fark etmiyordu. Yanına birisinin oturduğunu sezinledi, kafasını kaldırıp bakmaya niyetlendiği anda omuzunda bir el sıcaklığı hissetti, kafasını kaldırdığını da ‘Merhaba’ diyen güzel, aynı zamanda da tanıdık bir yüz ile karşılaştı.
Ayhan, karşısında Hülya’yı görünce hem şaşırdı, hem sevindi, ilk soruyu hemen yöneltti:
-Merhaba, ne yapıyorsun burada?
-Burada okuyacağım, sen ne yapıyorsun
-Bende burada okuyacağım
-Çok sevindim, ben de hiç arkadaşım olmayacak diye korkuyordum
-Benim korkumda aynıydı
Hülya, Ayhan’ın öğretmeninin kızıydı. Aynı mahallede oturuyorlardı. Altı ay kadar önce sömestre tatiline girildiğinde öğretmenini tayini çıkmış, Hülya da Kırşehir’den ayrılmıştı. Ayhan, ‘öğretmenim nasıl?’ diye sordu, Hülya ‘İyi’ diye karşılık verdi ve konuşmaya yeniden başladılar.
-Öğretmenim de burada mı?
-Yok o Çiçekdağı ortaokulunda
-Sen neden orada devam etmedin?
-Bilmiyorum, annem öyle istedi. Evimiz burada, annem hergün okula gidip geliyor.
-Baban nasıl?
-......
-Babana bir şey mi oldu yoksa?
-Yok olmadı. Sadece annemden ayrıldı. Zaten Kırşehir’den ayrılmamızın nedeni de annem ile babamın ayrılmasından dolayı
-Üzüldüm, babanla görüşüyor musunuz?
-Yok görüşmüyoruz, o Kırşehir’de kaldı, biz buraya yerleştik
Konuşmaları devam ederken, zil çaldı. Birlikte banktan kalktılar, okulun bahçesinde toplanıp, sınıflara dağıldılar. Hülya ile Ayhan aynı sınıfa düşmüşlerdi.
Aradan iki yıl geçti, Ayhan ile Hülya birbirlerinden hiç ayrılmadılar. Her ikisi de lise son sınıfa kadar gelmişlerdi. Ayhan ile Hülya birbirlerini hergün görüyorlar, birbirlerinin evlerine gidip, geliyorlardı. Her şeyi paylaşıyor, birbirlerine hiç yalan söylemiyorlardı.
Okulun artık son günleri gelmişti. Sınıf arkadaşlarıyla birlikte pikniğe gittiler. Ayhan ile Hülya, arkadaşlarından ayrılıp, piknik alanındaki çam ağaçlarının birisinin altına gidip, ileriye dönük planlar yapmaya başladılar.
Ayhan söze başladı:
-Üniversite formunu doldurdun mu?
-Evet doldurdum, ya sen?
-Bende odldurdum
-Sınava nerede gireceksin?
-Ankara ve Yozgat’ı yazdım, ya sen?
-Ben de
-Çok iyi desene ikimizde aynı yerde sınava gireceğiz
-Evet aynı yerde sınava gireceğiz
-Peki kazanırsan hangi okula gitmeyi düşünüyorsun?
-Edebiyat fakültesi veya hukuk düşünüyorum
-Bende
-Peki hangi okulu tercih edeceksin?
-Erzurum veya Antalya, ya sen?
-Ben de
-O zaman sınavda biraraya gelelim, ikimiz de aynı formları dolduralım
-Tamam
Ayhan ile Hülya, çok iyi arkadaşlardı. Birbirlerine saygı duyuyor, bir an bile birbirlerini görmeseler gözlerine uyku girmiyordu. Ayhan, Babasının rahatsızlığı nedeniyle birlikte Ankara’ya gitti. Sabaha karşı komşularının taksisi ile gitmiş, akşam saatlerinde de tekrar geri dönmüşlerdi. Ayhan, bir taraftan babasının rahatsızlığına üzülüyor, diğer taraftan da Hülya’yı merak ediyordu. Hemen Hülya’nın evine koştu, evin önüne geldiğinde cama doğru baktı, Hülya ile göz göze geldi. Yan pencerenin açıldığını bile görmediler. Ayhan, açılan pencereden yükselen sesle irkildi, döndü, pencerede öğretmenini gördü. Öğretmeni ‘Gelsene Ayhan, niye orada dikiliyorsun, aç kızım kapıyı’ diyerek, Ayhan’ı içeriye davet etti. Ayhan henüz öğretmenine cevap vermemişti ki Hülya’yı kapının önünde buldu. İçeriye girdiler, gecenin geç vaktine kadar sohbet ettiler. Hülya’nın annesi çok anlayışlı bir kadındı. Biri öğrencisi, diğeri kızı. Aralarındaki duygusal yaklaşımı çok iyi anlıyor, iyi anlaşmalarından ötürü de seviniyordu.
Fatma öğretmen, için iyi bir fırsattı bu, her ikisi de belirli bir yaşa gelmiş, nasihat etme zamanı gelmişti. Öyle de yaptı. Çocukları karşısına aldı, ‘Bakın çocuklar’ diye söze başladı.
-Sizler gençsiniz, önünüzde uzun bir zaman dilimi var. Gençliğinizin kıymetini bilin. Birbirinizi yeterince tanımaya çalışın. Evlilik falan düşünmeyin.
Fatma öğretmenin sözünü, Ayhan ve Hülya aynı anda bozdu:
-Ama biz sevgili değiliz, sadece arkadaşız!
-Biliyorum arkadaşsınız, ama sözümü kesmeden dinleyin
Ayhan, ‘Ama biz’ diyerek tekrar atıldı, Hülya arkasından:
-Sen bizi yanlış anlıyorsun!
-Hayır yanlış anlamıyorum. Sonra siz benim ne anladığımı düşünüyorsunuz ki?
Ayhan Hülya ile göz göze geldi, her ikisi de sustu. Fatma öğretmen uzun uzun anlattı. Her iki gençte uzun uzun ses çıkartmadan dinledi. Ayhan saatine baktı, ‘’Ooo çok geç olmuş, eve gitmem gerekir’’ deyip, kalktı. Hülya ile annesi Ayhan’ı uğurladı.
Annesi kapının önünden ayrıldı, Hülya, Ayhan karanlığa karışıncaya kadar arkasından baktı, sonra kapıyı kapatıp, odasına çekildi. Yatağına uzatıp, düşünmeye başladı. Annesinin söylediklerinden hareketle ‘’Ayhan benim için ne anlam ifade ediyor?’’ diye kendi kendisine sormaya başladı.
Bu sırada Ayhan da, öğretmeninin söylediklerini düşünerek, aynı soruyu ‘’Hülya benim için ne ifade ediyor?’’ sorusunu kendisine yöneltti. Ayhan, evlerine geldi, kapıyı kendi anahtarıyla açıp, odasına geçti, üzerine çıkartmadan yatağa uzandı.
Ayhan ve Hülya sabaha kadar uyuyamadı, kendilerini sorgulayıp durdular. Sabah ezanı okunuyordu ki, Ayhan da Hülya da bir sonuca varıp, ‘’Biz birbirini çok iyi anlayıp, seven iki arkadaşız’’ deyip, derin bir uykuya daldılar.
Öğle saatlerinde uykudan uyanan Ayhan ve Hülya, gecenin vermiş olduğu zihinsel yorgunluğu bedenlerinde de hissederek, yataklarından kalktılar. Her ikisi de aynı saatlerde, ayrı mekanlarda aynı şeyleri düşünerek, yorgunluklarını atıp, rahatlayabilme adına duş almaya karar verdiler.
Ayhan, duşa girdiğinde aklından bir türlü çıkartamadığı Hülya’yı hayal etmeye başladı. Ama Hülya’yı bir türlü gözlerinin önüne getiremedi. Hülya’ya karşı herhangi bir istek duyup, duymadığını kontrol etmeye çalıştı, nafile. Aynı şeyleri Hülya da düşündü, Ayhan’a karşı bir şey hissetmediği kanaatine vardı.
Ayak üstü bir şeyler atıştırıp, sokağa fırladı Ayhan, aynı anda Hülya da sokağa çıktı. İlçe parkına doğru yöneldiler, parkın kapısında karşılaştıkları ana kadar düşünceli ve yorgun görüntülerinin yerini birden gülümseme aldı. Selamlaşıp, birlikte parka girdiler, bir masaya oturup, uzun süre birbirlerine hiç konuşmadan baktılar. Sessizliği bozan Hülya oldu.
-Ayhan! Benim hakkımda ne düşünüyorsun?
-Sen ne düşünüyorsan ben de onu düşünüyorum
-Benim ne düşündüğümü ne biliyorsun ki?
-Biliyorum, çünkü sende benden farksızsın?
-....
-Yalan mı?
-Evet doğru, farksızım
-Sabaha kadar annenin anlattıklarını düşündüm
-Bende düşündüm ama sonuç çıkartamadım
-Bende çıkartamadım
-Ne olacak peki?
-Bilemiyorum, sence ne olacak?
-Ben de bilmiyorum
Bir an durakladılar, düşünmeye başladılar. Son yine sessizliği bozan taraf Hülya oldu.
-Ayhan! Bana karşı neler hissediyorsun?
-Yine başladın
-Başlamadım, gerçekten bana karşı neler hissediyorsun?
-Bilmiyorum, düşünüyorum hissettiklerime anlam veremiyorum. Seni görmeden yapamıyorum. Seninle olduğum her an beni mutlu ediyor, rahatlatıyor. Sürekli seni düşünüyorum. Senin başarılı olmanı istiyorum. Sana destek olmak istiyorum. Çok şey istiyorum, senin adına. Ama seninle farklı bir ilişki içerisinde olmayı düşündüğüm zaman olmuyor. Seni hayal edemiyorum. Seni öpmek istiyorum ama yapamıyorum. Seninle birlikte olmak, sevişmek istiyorum ama yapamıyorum. Sanki seni lekeleyecekmişim gibi geliyor. Çon anlamsız duygu ve düşüncelerim var. Bilemiyorum işte.
-......
-Sustun?
-Susmadım düşünüyorum
-Neyi düşünüyorsun?
-Söylediklerini
-Yanlış anlama
-Yanlış anlamadım, çünkü aynı şeyleri bende düşünüyorum, istiyorum, sonuç alamıyorum
-Anladım. Peki her şeyi zamana bırakalım
-Bence de. En iyisi her şeyi zamana bırakalım
Ayhan ve Hülya, birlikte parktan kalkıp, evlerinin yolunu tuttular. Her ikisinin içerisinde de anlam veremedikleri farklı duygular vardı. Duygularına bir anlam veremeseler de, birbirleri hakkında ne düşündüklerini bilmenin huzuruyla evlerinin kapısının önüne geldiler, bir an duraklayıp arkalarına bir süre baktıktan sonra, kapıyı açıp evlerine girdiler.
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
12 Nisan 2006       Mesaj #474
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Bir AŞK Masalı

Binlerce renk renk çiçeğin açtığı, bitkilerin bittiği, sürü sürü kuşların geçtiği, pırıl pırıl suların aktığı, çeşit çeşit hayvanların barındığı bir dağın yamacında güzeller güzeli Dilara adında bir kız yaşarmış. Her sabah kalkar huzur ve esenlik içinde türküler, şarkılar söylermiş… Kiraz dudaklarından tane tane mutluluk dökülürmüş yamaçlara…

Dilara her sabah uyandığında dağlara bakıp yüreğini bin çeşit renkle nakış nakış işler, güneşin rengiyle sevgisini, umudun mavisiyle umudunu süsler, çağlayan sulara, esen rüzgarlara bakıp bakıp sevinç pırıltılarını serpermiş gözlerinden…

Henüz bakir doğası insanlar tarafından kirletilmemiş, bozulmamış; yalanın, dolanın, kokuşmuşluğun hiç uğramadığı bir yermiş burası... Dilara’nın sevgisi yeryüzündeki çiçeklerin renkleri gibiymiş… Baharın sevgilisi, nisanın ilk aşkı, masumluğun sultanı, suların saflığıymış Dilara’nın güzelliği…

Nisanın ilk gözağrısıymış Dilara… Baharın ilk öpücükleri değdimi narin kirpiklerine, uyanıverirmiş tüm çim – çiçek, börtü - böcek..

Hoyrat rüzgarlar inzivaya çekildiğinde, bahar rengi ılık ılık meltemler sararmış ince belini Dilara’nın, incecikmiş yüreği de tıpkı beli gibi… İpekten teni varmış, gün ışıdımı pırıltılar dans edermiş saçlarında, pırıl pırıl suların üzerine vuran güneş ışıkları gibi…

Dilara her sabah erkenden kalkar çiçeklerle koklaşır, laleleri okşar, kuşlarla, kelebeklerle konuşur, dağ tepe demeden güneşe gülümseyerek mutlu bir şekilde kuzularının peşinde dolaşır dururmuş... Her seher bereket tohumları ekilirmiş dağların doruklarına, umut umut yeşerip halaya dururmuş çiçekler her bahar Dilara’nın güzelliğinde...

Bir gün hiç beklemediği bir anda karşısına genç bir adam çıkıvermiş, şiirler okumuş ay ışığında, şarkılar söylemiş, masallar anlatmış Dilara’ya. Sık sık buluşmuşlar... Sevdalanmış sonra Dilara, bırakmış kendini kollarına genç adamın hiç bir kötülük düşünmeden, başlamış rüyalarda, masallarda yaşamaya...

Çiçekleri, kuşları, kelebekleri bırakıp gece gündüz genç adamın hayaliyle yaşamaya başlamış... Sevdası yeryüzüyle, gökyüzünün sevdası kadar büyük; suyla, çiçeğin aşkı kadar da masum ve temizmiş... Sonra sevdasını açmış büyüklerine Dilara, hoş karşılamışlar kızlarının sevdasını, evlenmelerine izin vermişler... Davul zurna eşliğinde üç gün üç gece düğün olmuş, halaylar çekilmiş, inlemiş dağ taş...

Bir seher vakti uyandığında canından bir parça eksilmiş gibi irkilmiş Dilara. o canı gibi sevip bağlandığı adam buralardan sıkıldığını, kendisini unutmasını isteyip bir kağıt parçası bırakarak çıkıp gitmiş... Oysa aynı adam her sabah uyanır uyanmaz “sen dünyanın en güzel varlığısın, seni ölümüne seviyorum”diye övgüler dizermiş Dilara’nın gözlerinin içine bakarak... O zaman bütün yeryüzü, gökyüzü Dilara’nın olurmuş...

Çünkü dünyada ki; tek güzel Dilara değilmiş, her yerde kandırılacak dünya güzeli yüzlerce Dilara bulunurmuş yüzsüzler, yalancılar, sahtekarlar için...

O gün ilk kez ağlamış Dilara, mavi mavi pınarlar akmış gözlerinden. Ceylan gözleri o gün ilk kez üzgün bakmış dağlara... Aylarca belki döner umuduyla uçan kuştan, esen yelden haber beklemiş, dalgın dalgın bakmış sulara... Ama ne gelen olmuş ne de giden...

Huzuru ile beraber mutluluğu, sevinci de parçalanmış. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına yankılı kayalara haykırmış içindeki ateşi... Bazen sessizce solumuş bir hazan yaprağı gibi, içi kanamış her baktığında dağların doruklarına... Gözpınarlarından akan damlalar bir nehir gibi süzülerek Munzur suyunun esrarengizliğine karışmış.... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi uçmak istemiş masmavi gökyüzüne ama uçamamış...

Uçuşan düşlerini önüne katıp götürmüş yüreğindeki fırtına, geride bir kırık ömür, yorgun gecelere asılı birkaç tebessüm kalmış yalnızca.

Bir hazan çiçeği gibi solmuş günden güne Dilara. Derin okyanuslar dökülmüş yapraklarından her ağladığında.. Sevdanın kor yangını düşmüş yüreğine bir kez…

Bir zamanlar tan kızıllığı yamaçlara vurduğunda rüzgarın şarkısını söylermiş, dağlar, pınarlar, kayalar Dilara’nın yüreğinde. Bir dağ çiçeği gibi yaprağına sığınırmış üşümemek için Dilara... Ama artık suskunmuş dağlar…

Yağmurun gözyaşlarına karıştığı bir gece dönmüş yüzünü ve bırakmış kendini kayalardan aşağı ölmek istemiş Dilara...

Yalancıların, sahtekarların, acıların var olduğu bir dünyada yaşamak istememiş...

Bütün çiçekler kendi dillerince konuşmuş, üzüntülerini haykırmış dağlara… Ağlamış rüzgarlar; Bir tek laleler boyun büküp susmuş Munzur’da… Yüreğini açıp ses vermemişler… Suskunluğunda saklamışlar sırlarını, sevgileri söyleyemeyecekleri kadar çok şey anlatmış dağlara… Bu yüzdendir ki; Munzur’da bütün laleler boynu büküktür… Hep narin, ince, suskun ve asil durur…

Sonra zaman geçmiş, gözyaşları betonlaşmış, çiçekler kokusunu yitirmiş, o güzelim dağlar kötülüklere esir düşmüş... Kayalar ağlamaya başlamış her gece... Ay ve yıldızlar doğmamış bir daha o kayaların üstüne, kuşlar uçmamış, her gece rüzgar esmiş çığlık çığlığa. O gün bu gündür ‘Çığlık kayası’ olarak kalmış ismi...

O günden bu güne sevginin, masumluğum,
temizliğin timsali olarak hala onun sevgisi konuşulur oralarda. Kimi kez onu “Çığlık kaya”nın başında sevgilisini seslerken geyiklerin içinde görüldüğünü söylerler, kimileri bir pınarın başında geyiklere su içirirken.

Herkes yok olmuş, yalan olmuş, masal olmuş ama o hep var olmuş, dünya döndükçe de var olacak dağlar kızı Dilara...
İşte böyle olmuş, böyle anlatılmış yıllar yıllı bu dağ masalı...

Bir dağ başıydı sevdası
sevdalanmıştı bir kez Dilara
kardelenler kadar aktı sevdası
kar kadar masum ve temiz
ve de,
sevmişti bir kez delicesine...

Ve sonunda terk edildi
sevgi bilmezlerce
bir sevda sözü geride kaldı
bir de dağ gibi sevdası
bakamadı kimsenin yüzüne Dilara
vefâ sözü, sevdâ sözü yalan oldu
hergün çıkıp yükseklere
gidenin yoluna baktı
belki gelir diye
bir soluk resim elinde
gelenden geçenden
sual etti sevdiğini
sonunda, tükendi umudu
dayayıp rüzgarlara başını
ateşlere bağrını verip
bıraktı kendini kayalardan aşağı...

kara haber çabuk ulaştı obalara
dağlara kor düştü
ölüm vurdu hançerini
kutsal aşkın yüreğine

Sevgisi efsane oldu
sevgisi destan oldu
dolaştı dilden dile

Yıllar yılları kovaladı
mevsimler mevsimleri
herkes unutuldu
bir dilara unutulmadı
bir de sevdası...

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
13 Nisan 2006       Mesaj #475
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış. "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor.

- "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?" diye soruyor...Sonra anlatmaya başlıyor:

- "Sevgi üç türlüdür!.."

Birincinin adı "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar..

Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin,istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar..

- "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.

Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar..

- "Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.." İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değilmi?..

İkinci türe geçiyoruz: "Çünkü" türü sevgi... Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır".

Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.." "Seni seviyorum.Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..

- " Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.

Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.

"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor.

Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.. Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu.. Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği.."İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir.

Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı.. Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını.. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş..

Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor..

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."Ve işte sevgilerin en gerçeği!.

* * * "Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" *** diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu.. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgide değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birşey olduğu için" değil, "Birşey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi..

Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.."Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile..

- " Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanızda,olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin" diyor.

- "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome..

- "Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."

- "Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:

- "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi.. "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."

Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor..

Anlatıyor.. Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.. Hani nerede?.. Hepsi o.. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
13 Nisan 2006       Mesaj #476
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI ?

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
13 Nisan 2006       Mesaj #477
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
PAMUK ŞEKERİ

Yagmur yagıyordu. hüzün, sevincimin gölgesi
oluyordu.Otobüs camına düsen yorgun damlalar,
karanlık ev suretleri ciziyordu, bakıslarıma.
Gözlerimi kapadıgım vakit, annemin sahte gü-
lümsemesi konuk oluyordu hayallerime. Agla-
maya sevdalı sesim, titrek bir veda edebilmisti,
o sahte gülümsemeye..
Karanlık sokaklarda, minicik evler görüyordum.
gece lambaları yanıktı çogunun. Belli ki yagmurdan
korkan minik cocuklar vardı. Ne garip büyüsemde,
hala korkuyordum gök gürlemesinden. Üstelik
annemde yoktu, pamuk sekerimde... Tek basıma
damlalarla artık dost..
İcimdeki yaralı kuslar vardı. Hayata kırgındım ilk
kez. Gurbetin kollarında, ninni dinlemeye asina de-
gildi kulaklarım...
Gözlerimi actıgımda, hala yagmur yagıyordu. Ama;
tanıdıgım damlalar coktan gitmisti. yapayalnızdım.
yabancı bir rüzgar havada
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
13 Nisan 2006       Mesaj #478
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
İhtiyar Adam Ve Yaşlı Karısı

İhtiyar adam ker*** damın içinde gezinip durdu. Duvardaki eşinin resimlerine takılıp kaldı gözleri bir süre, derin bir iç çekti…

”Hey gidi Ferhat Ali heyy! Hey gidi günler! Nerede o daldan dala atlayan gençlik yılları, tuttuğunu koparan, o mutlu baharlar, mutlu yazlar, nerede etrafında fır dönenler? Şimdi şu evde tek başına, kimsiz, kimsesiz. Sesine ses veren yok. Ölsen kim duyar?”
Aynaya baktı bir süre, avurtları çökmüş, alnında derin çizgiler. Saçı, sakalı uzamış, yüzü kırış kırıştı. Gözlerinde derin ve korkunç bir hüzün vardı.
Yaşadığı mutlu günleri düşündü Ferhat Ali. Eşi Gülizar geldi gözlerinin önüne. Yüzünde acı bir ifade belirdi. Göz çukurlarından yanaklarına doğru damla damla yaşlar süzüldü biribiri ardına …

Bir ömür bütün güzellikleri birlikte soluklamışlardı, birlikte göğüs germişlerdi zorluklara. Üzüldüklerinde beraber ağlamışlardı, sevindiklerinde beraber gülmüşlerdi.
Çocukları olmamıştı ama bütün dedikodu ve beraberliklerini bozmak isteyenlere inat daha çok perçinlemişlerdi sevgilerini. Neler yaşamamışlardı ki hayatta, bu yalan dünyada neler görmemişlerdi ki.

Ayırmaya kalktıklarında kimse onların yüreğini yakan tertemiz sevdalarını düşünmemişti. Oysa onların sevdaları her şeyin üstünde, evlilikten de öteydi. Söz vermişlerdi sevdalarına, daha önemlisi biribirilerine.

Gülizar’sız hayat yoktu ihtiyar adam için, onsuz yaşayamazdı, bu Gülizar için de öyleydi. Sevgilerini içlerine gömüp biribirini bırakamazlardı. Aldırış etmemişti kimsenin sözüne ihtiyar adam, ayrılmamıştı Gülizar’ından. Çünkü yaşarsa onun için yaşayacaktı, sevdası için yaşayacaktı. "Çocuğu olmuyorsa salt Gülizar mı suçluydu belki kabahat kendisindeydi de."

Her defasında İsraf ettikleri, kaybettikleri güzellikler karşısında birbirilerinin gücüne inanarak, sarsılmaz sevgilerinin sağlamlığına dayanarak üstesinden gelip sürdürmüşlerdi hayatını.

En zor koşullarda bile sevgiyi, mutluluğu kazanma ve perçinleme yolunda hep aynı rüyayı görmüşlerdi, hep aynı sızıları duymuşlardı yüreklerinde, aynı pişmanlıkları yaşamışlardı.
Bedenleriyle değil, yürekleriyle aynı yolu yürümüşlerdi. Hiç ihanet etmemişlerdi yüreklerine... Hiç ihanet etmemişlerdi sevgilerine...

...
- İki ihtiyar yalnız kalınca tek bir şey söylemeden biribirine bakakaldılar:
Yüreği kan ağlıyordu ihtiyar adamın. Yaşlı kadın gözleri açık hiç kıpırdamadan yatağına büzülmüş yatıyordu. İhtiyar adam bu ölümüne sevdiği kadının yanına uzandı. Yaşlı kadın boynunu uzatıp yüzünü okşayan eline değdirdi. “Zavallı hayat arkadaşım benim artık ikimizde de iş kalmamış” deyip derin bir iç geçirdi ihtiyar adam...

İhtiyar adam hayat arkadaşını bekleyen büyük acıyı düşünüyordu... Şimdiden bu acıyı yüreğinin taa derinlerinde duyuyordu. Perişan durumuna, yaşlılığına, çektiği acıya yanıyor, elinden bir şey gelmediği için de kahroluyordu. İlk kez yüreği bu kadar sancıyordu.... İlk kez bu kadar çaresiz hissediyordu kendini. Doktorların bir kaç aylık ömrü kalmış demelerine karşın, inanmak istemiyordu bi-türlü bu sonuca. Ölüneceksede beraber öleceklerdi...

Dışarda durmadan şimşekler çakıyordu, sessizliği bozan bu gürültüyü duymuyorlardı bile. Anılarına gömülmüşlerdi her ikisi de. Gözlerini alabildiğine uzanan karşı dağlara dikmişlerdi. Sönmeye yüz tutmuş anılar uyanıyordu her ikisinin belleğinde, çok gerilerde kalmış mutluluk günleri canlanıyordu.

Dalgınlığı dağılmıştı yaşlı kadının, ince bir hüzün soluk yanağından bükülüp dudağının kıvrımına iniyordu. Yüzünün inceliğini, solukluğunu okşadı, elmacık kemiğindeki soluk çillerini öptü ihtiyar adam. Yaşlı kadının gözlerinden iki damla yaş süzüldü. “Öyle yalnız ve çaresiziz ki Ferhat Ali, bizden başka kimse yok içimizde biliyor musun” dedi yaşlı kadın..

Ortalık kararmıştı. Günün, en bahtiyar insanlarını bile az çok gamlandıran bir saatti. Yıllarca her şeyini paylaştığı ve kalbinden bir parça demek olan bir insanı ölüme terketmek kolay değildi.

Bütün soruları yanıtsız bırakıyordu ihtiyar adam, ağzını bıçak açmıyordu. Zar zor elindeki bastona yaslanarak kalktı yerinden, iki bardak çay doldurup geri geldi . Yaşlı kadın bir kaç adım ötede kıpırtısız yatıyordu, eski bir yatağın içinde kıvrılmış olarak küçücük bedeniyle...

İhtiyar adam geçmişteki bütün bu güzelliklerin kıymetini ise Gülizar’ın hasta düştüğünde daha iyi fark etmişti. O ulaşılmaz temiz sevgileriydi ki; gönülleri arasında yıkılmaz köprüler kurmuş. Gözlerine fer, gönüllerine ve ruhlarına aydınlık katmıştı, kapılar açmıştı mutluluklarına.

Hayat yolunda yalpaladıkları, sarsıldıkları olmamış mıydı? Olmuştu. Çok defa uçurumun kenarından dönmüşlerdi ama bütün bu engeller ve zorluklar vız gelmişti sevgilerinin gücüne.

Ama şimdi öylemiydi, zaman rüzgâr olmuş, yaprak gibi savuracaktı onları. Güçleri yetmiyordu, her birini bir yana düşürecek, ayıracaktı biribirinden.

-Yaşlı kadın her gün biraz daha hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Seven kalbi belliki artık bu hastalığa daha fazla dayanamayacaktı. Ker*** evinin o küçük odasında hergün biraz daha solmaktaydı. Gözü yaşlı, boynu bükük bir şekilde ölümü bekliyordu...

Gözlerini kapadı yaşlı kadın, bu küçük odada yalnız kaldığında gözyaşı dökmekten bıkmıştı...
Yinede engel olamıyordu pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. İhtiyar adamı düşündü ne yapacaktı zavallı yapayalnız bu dünyada, hastalanınca kim bir sıcak çorba verecekti. Yaşlı kadın kendi ölümünden çok kocası evin deliğinde yapayalnız ve kimsesiz kalacağına içi yanıyordu.

"Bu dağ başında yapayalnız, kimsesiz yaşlı bir ihtiyar, tek başına nasıl yaşardı? Kim ekmeğini, aşını pişirir." Bunu düşünmek bile içini burkuyordu.Yaşlı kadın hep bunları düşünüyordu.
Kocası evden çıktığı zaman hep aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...

“Eskiden köy ne kadar kalabalık, ne kadar canlıydı, yaz akşamları, harman günleri, hele güz ayları düğün düğün üstüne olurdu. Kış ayları her akşam bir yerde toplanıp köy yaşlılarınca hikayeler, masallar anlatılırdı. Şimdi köy ıpıssız, bizim gibi bir kaç yaşlı kimsesizden başka kimsecikler kalmadı. Kimileri büyük şehirlere, kimileri avrupa’lara gidip yerleşti. Buraları terk edenler, bir gün geri dönüp gelirler mi bilmem?

-İhtiyar adam, usulca yaşlı kadının başına dokunup bir öpücük kondurdu alnına: “Gülizar kadınım uyan ben geldim” Değirmende sıra beklemekten eve geç kalmıştı.
Yaşlı kadın, hafifçe silkinerek gözlerini açtı, yerinde doğrulmaya çalıştı ama doğrulamadı.
Elinin tersiyle ağzını kapayıp esneyerek: “Ben de seni beklerken uyuya kalmışım. Bu gün bana bir hal oldu. Durduğum yerde dalıp dalıp gidiyorum”.

Yaşlı kadın, başını yastığa dayayıp, karşısında ayakta duran ihtiyar adama dalgın dalgın gülümsüyordu. Eliyle yanında yer göstererek: “Otursana canımın direği” dedi.
Karısının biraz daha iyi olduğunu görünce İhtiyar adamın yüzündeki yorgunluk, endişe ve gerginlik geçti. Ama yaşlı kadının yanaklarında ağır bir hastalığın zehrinden yeni uyanmış insanlara mahsus bir solukluk dalgalanıyordu.

İhtiyar adam, belini tutarak bastonuna dayanıp oturdu yatağın bir ucuna.
Yaşlı kadının içine bir şeyler doğmuştu sanki. “Bu beraber son gecemiz belki. Belki de son gülüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. Sıkı tut ellerimi bırakma Ferhat Ali.” Yıllar yılı birlikte sevindiği, kahır çektiği, kahır çektirdiği eşinin sıkıca tuttu elini İhtiyar adam... Parmaklarının arasında hafifce okşadı güçsüz ellerini.
“Ne kadar acı çekip, ne kadar çabuk yaşlanıyoruz, ne kadar az yaşıyoruz değil mi Ferhat Ali?.
Çekip giderken kime ve nereye bırakacağız anılarımızı, sığar mı bu daracık yere?” diyordu.

Dalıp gitmişti yine ihtiyar adam. Kar altında bir dağ köyü gibiydi şimdi anıları, tavana asılıp kalmıştı gözleri. Gözlerini kapattı, duman duman hüzün çöktü üzerine.
Şimdi anlıyordu ki bir kurşun kalem, bir de silgi gerekliydi yazıp yazıp silmek için kanayan yerlerini, bu kısacık ömründe. Yıllarca yazdığı şiirleri Gülizar özenlice saklamıştı. Yine de arada sırada bir şeyler karalamayı severdi.

Geç saatlerde yaşlı kadının rengi sapsarı kesilmişti. Göz kapaklarını zar zor açıyordu, tekrar elini uzattarak bir şeyler söylemek istedi yaşlı kadın ama söyleyemedi, dili ağırlaşmıştı... Dudakları titredi, gözleri doldu, içten bir bakış attı eşine. Salt acıydı bakışları, konuşmak istedi konuşamadı.

O cıvıl cıvıl hep yaşama sevinci dolu, her şeye rağmen kendisini teselli etmeye çalışan Gülizar’ı bumuydu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu ihtiyar adam. Eli ihtiyar adamın elinde öylece uykuya dalmıştı yaşlı kadın.

Sabah bir telaşla uyandı ihtiyar adam, yaşlı kadının nefesini dinledi. Yüreğinden bir şeyler koptu. O kocaman dev gibi adam küçük çocuklar gibi sarsıla sarsıla ağladı. Yorgun… Örselenmiş, ama içi Gülizar’ın sevgisiyle dolu yüreği paramparçaydı şimdi…

“Vay benim kara yazgım vay!... Ne olacak şimdi benim halim! Bu daracık yerde tek başıma ne yaparım, kiminle bölüşürüm anılarımı... Kiminle bölüşürüm acılarımı... Bırakıp gitme beni. Vay benim başıma... Vay ki, vayyy...‘’

........
-Arada günler geçmiş, dalıp gitmişti harman yerinde ihtiyar adam. O arada bir sivrisineğin eline sokmasıyla kendine geldi. Düşüncelerinden sıyrıldı. “Sızlanmayı bırakıp işe bakmalı gayrı, şimdi iş zamanı...” “Çalışmasam bu değirmen dönmeyecek, hem hazır para çabuk suyunu çeker. Zor günlerde elinin altında biraz para olmalı ki, Hasta olursan ilâç, kefen paran olsun hiç değilse, ele güne karşı rezil olmayasın.” Deyip kendi kendine konuştu.

İhtiyar adam derin bir yalnızlık duygusuna kapıldı. Taşlı yolda ayaklarını sürükleyerek dağ yoluna doğru yöneldi. Tasalı bir yürek ve karmakarışık düşüncelerle koca bir dünyada yapayalnızdı artık.

Sevmişti Gülizar’ını, hiç kimsenin anlayamayacağı, sevemeyeceği , hiç düşünmeden uğruna canını verebileceği kadar çok. Uykularını paylaşmışlardı geceler boyu, uykusuzluklarını.

Askere gittiğinde hep Gülizar’ını düşlemişti, ışıl ışıl gözlerini nereye gitse, ne yapsa hep yanında taşımıştı. O dünyalara sığmayacak aşklarını küçücük yüreklerine sığdırmışlardı. Hep bir gün kavuşacağı günün hayaliyle avutmuştu kendini. Ayrı geçen her gününü yaşanmamış sayardı.

Gökyüzü zifiri karanlıkken , zorlu bir dünyada bile onlar hep el ele sevdanın, sevincin içineydi. Hep birlikte olmaktı temennileri, düşleri. Beraber yaşayıp beraber ölmekti.
Hep pembe düşlerle yaşamışlardı, içinde sevginin, saygının bolca olduğu, içinde sadece ikisinin bulunduğu, sakin, sade, gösterişten uzak bir dünyaları vardı.

Bu kısacık ömürlerinde en güzel geceleri,günleri en güzel sevinçleri paylaşmışlardı.
Sevmeyi, özveriyi ondan öğrenmişti ihtiyar adam. Yüzü gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğretmişti ona. Yaşamanın onunla güzel olduğunu göstermişti. Şimdi onsuz yaşamanın ne kadar mutsuz ve anlamsız olduğunu düşünüyordu ihtiyar adam.

“Hep birlikte olmalıydık biz”, diyordu “öyle güzeldi hayat. Söz vermiştik birbirimize , sözümüzü tutamayacağımızı bile bile. Feleğe söz geçiremedik, her inlediğinde yüreğim hançerlendi benim. Çiçeğimdi o , incinirse boynu bükülür diye dokunmaya dahi kıyamazken, o amansız hastalık halden hale sokmuştu onu.”

İşte hayat nasıl onları bir araya getirdiyse, öylece ayırmıştı yollarını. Günler günleri kovalamıştı, aylar ayları, yıllar yılları. Ve hasreti her gün biraz daha derinleşmişti. “Acıdır, sonsuza dek koptuğunu anlamak; ama dayanmak gerek, ayağını toprağa basmak gerek yine de”diyordu ihtiyar adam...

İhtiyar adamın gözleri yaşarmıştı. Günün ışıkları sakalında takılıp bir kaç damla gözyaşını ışıldatmıştı. İhtiyar adam başını kaldırıp güneşin doğuşuna baktı bir süre. Uzakta bir kuş sürüsünün havalanışını gördü. “Uçun” diye geçirdi aklından, gidin dilediğiniz yere. .. Kanatlarınız yoruluncaya dek uçun!...

Can sıkıntılarını yüreğine doldurduğu acılı günleri yaşıyordu ihtiyar adam. Akşam olurken simsiyah kederler çöküyordu üstüne. İçinde biriktirdiği mutlu yıllardan teselli arıyordu.

Sağ eliyle yanaklarını ıslatan yaşlarını silip oturduğu yerden ayağa kalkarak bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye koyulmuştu… Her ne kadar ağlamamaya çalışsa da, ağlamaktan kan çanağına dönmüştü gözleri. Yüreğini paylaştığı, bir ömür beraber yaşadığı Gülizar’ı yoktu artık…

Yürürken Gülizar’ı düşünüyordu hep ve ihtiyar adam zaman zaman, kendini o mutlu günlerde buluyor, içinde hiç bir acı ve ümitsizlik hissetmiyordu sanki...

Ağlıyor ve arkasına bakmadan yürüyordu… Evine mi? Köyüne mi? Hayır...
Gidiyordu işte gözyaşlarını geride bırakarak.... Darmadağın olan yüreğini vurup sırtına gidiyordu. Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası biliyordu...

Derin bir göğüs geçirdi; dönüp son kez evine baktı ve dönmemek üzere yürüdü Munzur’a doğru. ..
Ardında sevdiği kadını ve binlerce hatırasını bırakarak…

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
13 Nisan 2006       Mesaj #479
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
GÜLLER VE GÜNLER

Merhaba canım,
Beş ay... koskoca beş ay geçti, sen gideli...
Nasıl mı geçti?..
Onu bir de bana sor, bir de bana!..
Sadece beş ay mı geçti sanıyorsun?
Daha Neler geçti neleeer?

Mesela, beraber kutlayamadığımız ilk yılbaşı da geçti... Çam ağacı alıp, birlikte süsleyemediğimiz, dallarına hediyeler asamadığımız, evimizi konfeti ve balonlarla donatamadığımız, şampanyalar patlatamadığımız, geriye doğru "on... dokuz... sekiz... yedi..." diye birlikte sayamadığımız, geriye sayma işlemi bittiğinde, ışıkları açıp, sevinç çığlıklarıyla birbirimizi saramadığımız ve uzun uzun öpüşemediğimiz ilk yılbaşı da geçti...

Ben, ne mi yaptım bu yılbaşı gecesi? Bir tane kırmızı gül alıp vazomuza yerleştirdim. Sadece o gece değil, her gece evimize geldiğimde; ona uzun uzun bakıp seni ve seninle yaşadıklarımızı anımsadım dakika dakika, saniye saniye... Zamanla o gül soldu ama, ben onu atmadım. Ta ki senin doğum gününe kadar...

Sensiz seninle olduğum; senin ilk doğum günün de geçti... Hatırlar mısın; bazen arkadaş grubumuzla, bazen ailemizle birlikte, bazen de baş başa kutladığımız doğum günlerini?.. İşte, onlardan birini bu yıl yapamadım, yapamadık. ‘Ne’ mi yaptım senin doğum gününde? Pasta da almadım, hediye de. Ama, sana yine bir tane kırmızı gül aldım. Eskisinin yerine vazoya onu yerleştirdim. Sonra geçip karşısına oturdum ve ona bakıp bakıp içtim...

Geceyarısına doğru, içimden bir ses, seni dışarılarda bir yerlerde bulabileceğimi söyledi. Hemen attım kendimi sokaklara, içimdeki o sesin itmesiyle... Dolaştım, köşe bucak seni aradım durdum sokaklarda. Hem de, bulamayacağım gerçeğiyle!..

Seni sokaklarda bulamadım, ama vazgeçmedim: bu kez, şişelerde aramaya başladım seni, birinden çıkar gelirsin diye... ama gelmedin, gelemedin. Hiç farkında olmadan sabahı bulmuşum bilmediğim bir yerlerde. Sabahın sisli ışıklarıyla düşe kalka, eve geldim. Yorgun değil ama yıkık gözlerle gülüne bakarken, masada sızmışım...
İzleyen günlerde de her akşam eve geldiğimde yine gülüne, uzun uzun bakıp seni ve seninle yaşadıklarımızı andım...

Zamanla, doğum gününde aldığım o gül de soldu, ama ben onu da atmadım. Ta ki 14 Şubat gelinceye kadar. 14 Şubat Sevgililer Günü’ydü değil mi? Bu sevgililer günü, beraber olamadığımız ilk sevgililer günü olacaktı ne yazık ki!..
Kırmızı güllerin havalarda uçuştuğu, küçük ya da büyük ama, o anlamlı hediyelerin takdim edildiği, aşk dolu öpüşlerin ve hayran hayran bakışların doruğa ulaştığı, kaç sevgililer günü kutlamıştık ki topu topu? Sadece dört tane mi? Dört tane değil canım; dört tanecik. Dört-ta-ne-cik...

Nasıl da öperdin beni. Nasıl da sarardın uzun kollarınla tüm benliğimi... Halının üstünde yuvarlanmıştık bir keresinde çocuklaşarak, hatırladın mı?.. Karşılıklı rakip olarak oynadığımız oyunlarda nasıl da hep beni yendikten sonra; “üzülme, büyüyünce sende beni yenersin” derdin, gözlerimden öperek, unuttun mu?.. Şimdi; beni, ne kollarıyla saran var, ne de sevgiyle öpen; oyunlarda yenileceğim bir kimse bile yok...

İçim acıyor, içim!.. En çok sevdiğin ve önem verdiğin özel günlerden biri olan sevgililer gününü; içimi buruk bir hüznün, gözümü yaşların kapladığı bir güne çevirdin ya... inanamıyorum, bunu bana nasıl yaptın?.. Yine de bir bildiğin vardır, diye düşünüyorum. Çünkü, senin her zaman bir bildiğin olmuştur.

Peki; bu sevgililer gününde ben, ne mi yaptım? Yine bir tane kırmızı gül alıp doğum gününde aldığım o solmuş gülün yerine vazoya yerleştirdim. Ve ardından, ona bakıp bakıp içmeye devam ettim. Halen, her akşam eve geldiğimde yine ona bakıp bakıp içiyor ve ona bakarken sızıyorum sandalyenin üstünde, uyanıyorum halının üstünde...

Ama, güllerin için hiç üzülme, senin her gülüne çok iyi bakıyorum canım, çok iyi... Çünkü, onların hepsi, senin o çok sevdiğin özel günlerin gülleri...

Sevgililer gününde aldığım o gül, şimdi hâlâ canlı!.. Ama biliyorum ki; bir süre sonra o da solacak ve ben, onu da atmayacağım. Ne zamana kadar mı? Tabi ki 8 Mart Kadınlar Günü’ne kadar. Aynı uygulamayı, o gün de yapacağım. Çünkü sen, özel günleri çok sever ve çok önem verirdin... Bayılırdın özel günlere...

En zoruma gideni de işte bu ya; her solan çiçeğin yerine benzerini ve hatta aynısını da hemen hemen her çiçekçide bulmak mümkün iken, senin bir başka örneğini, benzerini bulabilmek mümkün mü? Sen benim her şeyimdin, şimdi sensiz ben; hiçşeyim!..

Hani sen hep derdin ya; “Güller; günler için, Günlerse; sevgililer içindir,” diye.. Evet doğru, çok doğru. Güller de var günler de!.. Peki sevgili nerede?.. Neredesin?.. Sevgilisiz günlerin ne önemi, ne özelliği kalıyor ki?.. Niçin hâlâ bu günler var ki?..
Kim için var ki?..
Sevgilisiz yılbaşı gecesi nedir; nedir, takvimden koparılan bir yapraktan başka?..
Aynı doğum günün gibi,
Aynı 14 Şubat gibi,
Aynı 8 Mart gibi...
Ne anlamı var ki; artık bu günlerin, ne anlamı?..
Niçin hâlâ her yıl geliyor bu günler?.. Niçin? Kim için?

Bir türlü kabullenemiyorum, çok zoruma gidiyor. Ama yine de, beni sensizliğe mahkum ettiğin için sana hiç kızmıyorum. Hem sana nasıl kızabilirim ki?.. İnsan hiç ‘canına’ kızabilir mi?..

Her şeye rağmen, yine de mutluyum. Hem eskisinden daha da çok mutluyum şimdi. Çünkü, sana olan aşkım sen gittikten sonra daha da büyüdü; “Aşkı büyük kılan, ayrılıklardır” sözünü haklı çıkarırcasına... Peki, neden bu sözü haklı çıkarmak görevi de bize düştü, neden? Neden, her bir şeyleri biz yapıyoruz, biz yaşıyoruz, başkalarına öğretmek, hatırlatmak için?..

Biliyorum; sen bir daha hiç yanımda olmayacaksın, olamayacaksın. Bedenini kaçırmayı başardın benden. Ya aşkını?..
Bak; unutkanlık... unutkanlık, sadece bana özgü bir şey değilmiş... Bazen, sen de, her bir şeyleri yanına alman gerektiği halde, bir şeyleri unutarak, bir yerlere gidebiliyormuşsun işte!.. Bu unutkanlığın için, teşekkürler.
Sana söz veriyorum; bu unutkanlığını, hiç unutmayacağım. Onu, senin emanetin olarak sonsuza dek saklayacağım...

Peki, ben ne mi yapıyorum hâlâ buralarda? Seni aramaya devam ediyorum. Seni hiçbir yerde bulamayacağıma inandığım an, senin nerede olduğunu ve sana nasıl ulaşacağıma inandığım andır ki, o an sana koşacağım. İşte, o zamana kadar bekle beni. Benim için değil, unutkanlığına kavuşmak için bekle. Seni unutkanlığınla baş başa bırakmak için geleceğim sana!..

Bir de; 'Güller ve Günler'e yeniden anlam kazandırmak için. Çünkü, onlar, sensiz o kadar anlamsız ki!..
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
14 Nisan 2006       Mesaj #480
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Ölmeyen Sevgi

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller...
Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...
Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.
Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti..
Onları hiç bir şey ayıramazdı...
Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...
Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...
Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?
İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...
Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.
Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...
Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dans ediyorlardı havada.
Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??...
Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.
Sevdiğine bir şey olamazdı.
Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.
Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı.
7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı...
Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...
Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...
Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı..

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar