Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 61

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.358 Cevap: 1.997
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #601
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Ah Bu İstanbul Anıları

Sponsorlu Bağlantılar
Geçenlerde 15 yıllık muhitim Ortaköy'de, Mecidiye Camii’nin kıyısında Emirgân’ın şöhretiyle yarışan çay bahçelerinin önünden geçtim. Gezinirken Sözde entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu, Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı, bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan uçan cisimlerden konuşuyorlardı yine. Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki bir sesle irkildim.
Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe! Ne bir siyaside yarısını gördüm bu titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım 60 yaşlarında yoksulluğun yıpratmak için uğraştığı, fakat pek de bir şey koparamadığı çehresiyle bir adam, yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal satıyor. Asker kantinlerinde bile tek tük kalmış kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de çok hoş bir kız, bir bankın üzerine oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım vatan hizmetim biter bitmez yanındayım" tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk heykelli... İşte öyle kartlar.
Tam adama para yerine alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım “Amca bir yanlışlık olmalı buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park filan satılır. diyecektim.
Sesi tekrar yükselince niyet ettiğim girişimden dolayı utandım. Sattığı maldan o kadar emin bir büyük tüccarın edası, kendine güvenin granitten heykeli gizliydi seste. Sahibine mıknatıs gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı bir bayanın okyanusu transatlantikle geçerken lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına gelmişti. Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü sese kapıldım:
-Türk bayrağı resimleri getirdim almak istemez miydiniz?
-Türk askerinin resimleri var bir bakmaz mısınız?
-Sevgili Türk çocukları! Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz. Uludağ manzarası. Hem de Bursa Kültür parkın resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde, dördü de güzel!
Hemen gittim en albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini başkalarına satsın diye. Maksadım bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya getirdim biraz da sürükleyerek.
-Bey amca sen bu Türkçe eğitimini nerde aldın? Diye sordum.
-Ben Türkçe öğretmeniyim.
Nerelisin amca?
-Türk aleminin, Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana Razgradlı Şükrü derler .
Kırçıl kaşları, seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı yanımıza. ısrar edip Bir çay ısmarlayabildim. Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği için.
Razgradlı Şükrü yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin en arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı mübarek seslerinden daha mübarek, daha vokalli daha canlı. Çay bahçesinin bütün masaları dinliyor, dinlemek zorunda kalıyor o mübarek sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok sevdiği mallarını bol bol alan kendisi gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben de bir on tane daha satın alıyorum kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan bu coşkun kişiyi tanımaya çalışıyorum.
-Razgradlı Şükrü bu kartpostalları alanlar var mı?
-Kıymetini bilenler alıyorlar be yav!
-Sen öğretmenim demiştin burada mı orda mı?
-Yok be! Hapse tıktılar Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl Bulgaristan'da öğretmenlik yaptım. Sonra da bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım yani!
-Yaş haddinden emekli olsaydın Türkiye'de...
-Bir yılın daha var dediler. Milli eğitimden sordum.
-Gel senin yaşını büyültelim tek celsede. Emekli ol!
Razgradlı Şükrü bana selam verdiğine pişman olmuş gibi baktı. Kaşlarını çattı. Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı. Ben de hakikaten korktum. Masum bir insana hakaret etmiş kadar pişman oldum.
-Sen ne diyosun be yav! Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene!
-Fakat sen zaten toplam otuz yıl yapmışsın vazife.
-Olsun o başka bu başka!
-Peki çoluk çocuk nerde? Bulgaristan'da mı burda mı?
-A be zindanda yattım, çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl evleneyim. Evlenmeye fırsatım olmadı benim.
-Peki nerde kalıyorsun?
-Gültepe'de bir otelde...
-Kazancını ne yapıyorsun?
-Para biriktirebilirsem Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman insanlar. Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler benim. Çat pat da öğrenmişler Türk radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli orda.
-Bundan sonra evlenirsin, pomak kızları güzel olur.
Yüzünde o çok evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş insanların hasreti yandı söndü. Bizans tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla anlatılan ışık düşmüş saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran Pomak kızları, canlandı gözümde.
-Bizden geçti artık.
- Kısmet diyeceksin.
- Doğru kısmet! Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında cümle alem onların mutluluğuna katkıda bulunmak için yarışır.
- Peki sana şimdilik bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer bulalım. Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle bir yer ayarlarım. İstediğin kadar kalırsın! Sen yine kartpostal sat, ama yattığın yere para verme.
- Olmaz be! Ne tadı kalır ki o zaman? Çalışıyorum ben! Hem de geziyorum yurdumu! Ne tadı kalır o zaman!
Ben de kızıyorum bu sırada...
-Be Razgradlı Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın. Yatacak yer bulurum. Ne tadı var bedelini ödemeden barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da sen Rodoplar'da daha çok öğretsen Türkçe'yi...
-Olmaz be yav! Ben zaten öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği? Nerde var böyle iş? Bak hem geziyorum, hem para kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe öğret!
O mırıldanır gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle be yav diyor fakat yüksek sesle konuştuğu zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman Sertkaya’dan dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan şiir dersi almış bahtiyar talebeler kadar pürüzsüz İstanbul aksanıyla, Ankara radyosu titizliğiyle konuşuyor..
Razgratlı Şükrü kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum fakat cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi Baba” ‘sı aklıma geliyor.
"Ya hamiyetim olmasaydı, ya param olsaydı!
“Dur” diyorum “otur, bana adresini telefonunu ver” Adres Gültepe'de bir otel. Telefonunu vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum. “Var ama ben elimi sürmem.” “Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş telefonu, yıllarca zindanda yatmış. “Burası Türkiye burda öyle şeyler olmaz” diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye yeminli olduğunu söylüyor. O konuda takıntı oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun kalemle kendi yaptığı Türk Dünyası haritasını çıkarıyor. Rodoplar, Üsküp, Kafkasya, hepsi var.
- Bak burada söylüyorum ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası büyük kurultayı Bulgaristan'da yapılacak. Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da Türk olduklarını hatırlayacaklar!
1989’dan sonra Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından örnekler veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı... Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür, bütün memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla boş bulunuyorum:
- Ben Türkçe'nin aşığı Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen çağımızın Yunus Emre'sisin!
- A be zaten ben Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor.
Ne söylesek uyuyor. Neredeye akraba çıkacağız.
Razgratlı Şükrü kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum. Cebimdeki bütün parayı usülünce veriyorum fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük masrafını karşılamaz. Koluna giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan bakışları altında diğer çay bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık bir göz arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım diye. Razgradlı Şükrü Mişon kalfa’nın iskelenin karşısında 150 yıl önce Mecideye camii yapılırken çaldığı malzemeyle diktiği rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş heybetli binanın kara gölgesine karışıp gidiyor.
Mişon Kalfa’nın Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı sahipsiz kalmış bu mülk, hakkındaki söylentileri bilip de bakınca bana on beş yıldır bembeyaz güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi gibi gelirdi.
Kondakçı Metin de ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki birine birlikte yardım etmiştik. Mehmet Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir oldu.
***
Razgratlı Şükrü tıpkı Balkan güneşi altında yalım yalım yanarak Varna açıklarından geçip, İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen, dokunsa Nazım Hikmet’in elini yakacak bir vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy; Forsa Koca Memiş’in tutsaklık adası gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor bana. Refik Halit’in eskicisinin minicik Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında bırakıp gittiği gibi gür sesini ve erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine hayran bıraktırarak, boğazıma ıpıl ıpıl kaynağı belirsiz sızıları, diken gibi çakıp gidiyor.
***
Gurbette insana para ile sağlık gerek. İkisi de zayıf Şükrü de. Keşke çok parası olsa... Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol bol gezse, daha çok Türkçe öğretse mübarek Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara, daha çok şiir okusa böyle gezerken... Bunun için parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de para ile sattığı kartpostalları Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış. Birkaç balya fazla götürse... Hastalanırsa ilaç alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden alıp onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden geçirse! Türkiye'den emekli olsa! Belki evlenir uygun bir hanımla...
Her gün yüz kişiyle selamlaştığımız Ortaköy'de şöyle birkaç kuruş borç alacak, böyle anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar yok! Ömer Çalışkan, Apaçi Çetin, Son yıllarda kasket çiğnemeye başlayan kebapçı Aliihsan yok!
***
Bendeki bu telaş niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a, Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen, makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne paralar verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim de olsun isterdim uzak diyarlarda bir tuğla, bir taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy iskelesinde sızıp kalmış Can Yücel'i, kayıkcıyı evinden uyandırıp karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim kaç sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı deliler, Sosyalist deliler, sarhoşlar. Türkçe'nin delisini hiç görmemiştim.
İşte Türkçe'nin delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz böyle olunurmuş!
1997’lere ait bu hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi kimseye anlatılmadan yüreğimde saklanmış. Durdum durdum da bir yerde rastladığım Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ gibi Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın Yunus Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi ağlıyorum. İnternet kahvesinde çevremdekilere aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu gibi iplik iplik ağlıyorum. Neye gelmiştim ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben neyin ve ne yaptım Türkçe için. Kendi kendime diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte böyle olunur.
***
Eğer sizler güzel, pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda kimilerimiz için çoktan modası geçmiş bayraklı, askerli, nişanlılı resimlerle dolu kartpostallar satan birini görürseniz, ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp bir kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa bizim Razgradlı Şükrü'dür. Rodoplardaki fütühatı için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü gibi, size de mutlaka uğrayacaktır. Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği haritalarıyla birlikte Türkçe'nin delisi nasıl olunur gösterecektir. Size!
Ya da yalancı gündelik işler beni bağlamasa, Razgrad'da, Rodoplar'da Gültepe'de Şükrü'yü şıp diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce anlamları ben de bakıp bakıp bulmaya çalışıp, mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği mavi zirveli Rodop dağlarının gelin duvağı gibi bulutları altında, kudurmuş yeşillikler arasında unutulmuş köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına karışırdım.

arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #602
arwen - avatarı
Ziyaretçi
aldatma

Sponsorlu Bağlantılar


onunla internet ortamında tanışmıştık. İşin en ilginç yanı o bir İtalyandı. Bense Türk...
yarım yamalak ingilizcemizle anlaşmaya çalışıyorduk. Artık birbirimize o kadar alişmiştik ki birbirimize ne söylediğimizi okuduklarımızdan anliyorduk.
Aramızda mesafeler yanlızca ülkeler arası değildi. İkimizde evliydik. Benim eşim başka şehirde çalışıyordu. Eşimi asla aldatmayı düşünmedim çok mutlu bir evlilik değildi benimkisi ama yinede düşünmedim. Her genç kız gibi birsürü hayalle evlenmiştim eşimle...
ama dedigim gibi hayallerle yaşanmıyor hayat. Maalesef herşeyi kabul etmeyi öğreniyorsun. insanları oldukları gibi.. hiç beklentisi olmadan... ama yinede kendimi aldatacak bir eş ruhunda görmüyordum. yani hayran budalasi onla olmaz bunla olur gibi telaşlarım yoktu. ihanet ise bana yaban geliyordu. ama yanlızdım..
eşimin en büyük özelliğide ne yazıkki benden esirgediği ilgisiydi. oysa ben ilgiyi ve ilgi göstermeyi çok severim..ama bende ki ilgi göstermeyide unutturdugunu itiraf etmeliyim..
işte böyle günler içinde internetteki bir ingilizce mektup sayfasına bir mesaj yazdım..
yanlizligimi paylaşacak arkadaşlar ariyorum ama oldukçada mutlu bir evliliğim var diye de yazmiştim. O kadar çok mail aldim ki..
ama onun maili çok yalın gelmişti. çok içten di yanlizca dostçaydı..
kendini anlatiyordu eşini işini..
bende kendimden bahsediyordum..bu şekilde yazışmaların ardından
bir anda ilişkimiz farkli bir boyuta kaydi..
o kadar duygusaldi ki artik o maillerle yatıp onlarla kalkiyordum.. ayni sey onun içinde geçerliydi..sanki birlikte günümüzü yaşıyorduk.. birlikte yagmurun altında yürüyor, birlikte yemek yapiyorduk, ikimizde açtik duygusalliga..
kendimi mutluluk denizinde hissediyordum..
sonu ne mi oldu ayrildim..
bugun ayriligimizin 2. günü ve o maillerini yollamaya devam ediyor..
ama ben hayirsiz eşimi aldattigim düşüncesiyle onu bıraktım...


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #603
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
.: Melekler :.

İki Gezgin Melek, geceyi geçirmek için oldukça varlıklı bir ailenin evinin
kapısını çalmışlar. Aile, pek kaba bir üslupla,meleklere yatacak yer olarak koca malikanenin konuk odalarından birini vermek yerine, soğuk bodrumundaki küçük bir köşeyi göstermiş.Melekler buz gibi odanın soğuk ve sert zemininde kendilerine yatacak bir yer hazırlamaya çalışırken, Yaşlı Melek duvarda bir delik görmüş ve kalkıp deliği onarmaya girişmiş. Genç Melek, Yaşlı Meleğe bu hareketinin nedenini sorunca, Yaşlı Melek hafifçe gülümsemiş: Herşey, her zaman, göründüğü gibi değildir... Sabah malikaneden ayrılan melekler,
gece bastırınca bir kez daha kalacak yer bulmak umuduyla, bu defa çok fakir bir çiftçi ailesinin kapısını çalmışlar. Son derece misafirperver olan fakir karı koca, sofralarında ne var ne yoksa meleklerle paylaştıktan sonra, onlara rahatça uyumaları için kendi yataklarını vererek yanlarından ayrılmışlar. Sabah güneş doğduğunda, melekler zavallı karı kocayı gözyaşları içinde bulmuşlar: Yegane geçim kaynakları olan tek inek de tarlalarının ortasında cansız yatmaktaymış.Genç Melek bu sefer iyice öfkelenerek Yaşlı Meleğe
isyan etmiş: Bunun olmasına nasıl izin verebildin ?! O varlıklı kaba adamın herşeyi vardı ama sen kalktın ona yine de yardım ettin. Bu iyi yürekli fakir ailenin ise o tek inekten başka hiçbir şeyleri yoktu; buna rağmen onu bile paylaşmaya gönüllü oldular. Ama sen o ineği deyitirmelerine izin verdin!? Bunun üzerine Yaşlı Melek,
Genç Meleğe dönerek
cevabı vermiş: Herşey, her zaman, göründüğü gibi değildir. O zengin malikanenin bodrumunda kaldığımız gece, duvardaki deliğin dibinde külçe külçe altın saklı olduğunu farkettim. Malikanenin sahibi bu kadar açgözlü olduğu için ve kendisine verilmiş şans sayesinde edindiği
zenginliğin bir parçasını bile paylaşmaya yanaşmadığı için, ben de o deliği öyle bir kapatıp mühürledim ki artık arayıp bulsa da açamaz.Ve devam etmiş: ?Sonra, dün gece biz çiftçi ailesinin yatağında uyurken, Ölüm Meleğinin o çiftçinin karısını almaya geldiğini gördüm. Ben de onun yerine Ölüm Meleğine ineği
verdim.Yaşlı Melek,gülümseyerek bir kez daha eklemiş:Herşey, her zaman, göründüğü gibi değildir. Bazen,işler istediğimiz gibi sonuçlanmadığında, aslında bizim de başımıza gelen tam da budur işte. Eğer inanıyorsanız, yapmanız gereken şey sadece, her sonucun her zaman sizin lehinize olduğuna güvenmektir.
Bunun böyle >>>>>>olduğunu,ancak belirli bir zaman sonra öğrenebilecek olsanız bile Bazı insanlar, Hayatımıza girerler Ve çabucak çıkarlar...Bazıları ise, Dostumuz olur Ve bir süre orada kalırlar...Yüreklerimizde O güzel ayak izlerini bırakarak.. Ve bu, İyi bir dost kazandığımız için, Bir daha asla Eskisi gibi olmayacağız demektir!
Dün, tarih oldu.Yarın, bir gizemdir.Bugün ise bir armağan.Bu yüzden İngilizcede present, hem şu an hem de armağan anlamına gelir!Bence bu çok özel bir şey ...
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #604
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Acı


Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #605
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
.: CENNET GÖZLÜM :.

bundan 2 yıl önceydi çok sevdim çokkkkkkk anlatamam o cennet gözlerine vuruldum başta alay edip dalga geçtigim adama aşık olmuştum sanki damarlarımdan akan kan yüregimdeki bir dag olmuştu sadece o vardı hayatımda tek o bütün erkekler kardeşim abim olmuştu kimseye bakamaz görmez oldum o gözler anlatamam bu duyguyu yaşamalısınız neyse birgün benim arkadaşlarımla gittigim bir kafe vardı oraya takılıyorduk ve ben hergün onu görme umuduyla giderdim oraya her gün kalbim yerinden çıkardı yüzüm kızarır saçmalaardım bir gün o kafeye başkasıyla geldi o an sanki dünya başıma yıkıldı sustum hiç birsey yapamadım onu okadar sahiplenmiştimki sanki bana aitti sadece aşk işte neyse zaman geçti ve o birgün geldi açıldı konuştuk dertleştik bana 10 aydır bekledigim şeyleri söyledi o an sevinçten öle bilirdim inanın sonra ben onu hergün daha çok sevdim daha çok günler günleri kovalarken ben o cennette mutluydum ama çok sürmedi o mutluluk sadece ben mutluymuşum bu aşkta ben hergün bu aşkı içime sıgdıramaz ken o na olan aşkı hergün haykırırken o bana birgün bu aşk bitti sana karşı içimde hiç birsey kalmadı dedi oan ölmek istedim olmaz olamz o bana bunları söylüyemez dedim ben gözlerim doldu ama aglama kızım dedim kendime o ise etrafa bakıyor hiç birsey olmamış gibi davranıyordu aşkımız bitmişti ben hala onu çok seviyorum hala onun için göz yaşı döküyorum ve geçenlerde başkasıyla sözlendigini ögrendim o artık başkasının ona mutluluklar diliyorum bu gözler ve bu kız o cennette var oldu orda yaşadı orda mutlu oldu şimdi gülmüyorum ben biliyormusun ama sen mutlu ol be güzel gözlüm onu bilmek bile mutlu eder beni şimdi bende gidiyorum hayatından ama bir seyi bil seni hep beklerim hep severim seni seviyorummmmmmmmm hacım
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #606
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
GÖLGE OYUNU...
Seneler geçecek yavaş yavaş, kimbilir belki de geçmeyecek. Kimbilir belki de yaşadığın her gün bir sene gibi gelecek sana belki de seneler sora baktığında yaşadığın yıllar bir gün gibi gelecek sana...
Bir ruya göreceksin bir gece en savunmasız bebekler gibi uyurken...
Bir çiçek bahcesinde bulacaksın kendini bir anda, rengarenk. En parlak heveslerin kabaracak bir anda, sonsuza kadar koşmak isteyeceksin o bahcede ve başlayacaksın koşuşturmaya çılgınlar gibi, tam yorulmaya başlamışken uzaktan kıpkırmızı bir gül göreceksin heyecanlanacaksın bir anda koşmak isteyeceksin ama yorulduğun için durup nefes almaya karar vereceksin. Nefeslenirken gülün yavaş yavaş uzaklaştığını göreceksin... Hemen koşmaya başlayacaksın tekrar, ama sen koştukca gül yaklaşacağına uzaklaşacak, paniğe kapılacaksin... Mantığın dur diyecek ama kalbin bi kere yörüngesine girmiş olacak o gülün... Karşı koyamayacaksın... En son güçsüzlükten yere düşeceksin, nefes nefese kalmış olarak,gülün arkasından tuhaf bir duyguyla bakarken bir anda rüzgar serinletecek sırtını... Son bir dermanla fırlayacaksın yerinden ve tekrar koşmaya başlayacaksın... Güle yetişeceksin bir anda, yakalayacaksın... eline alacaksın koparıp.Ve bir anda etrafındaki çiçeklerle bezenmiş bahce,ışığından yoksun çiçeklerin büktüğü gibi boynunu bükecek...
O canlı renkler bir anda yerini ıssız bir karanlığın sessizliğine dönüşecek... Güle bakacaksın ama elinin boş olduğunu farkedeceksin...
Korkuyla uyanacaksın uykundan, bir anda etrafına bakacaksın ve sıcacık yatağnda olduğunu farkedecksin. Derin bir nefes alacaksın rahatlayarak. Bir bardak su içmek için kalkacaksın yatağından.
Odanın ışığını yaktığın anda en korkutucu kabusların gerçekliğiyle karşılaşacaksın bir anda, duvarlarındaki bütüp portrelerin artık siyah beyaz olduğunu, camının kenarındaki çiçeklerin hepsinin solduğunu, ve dahası duvarların sanki üstüne üstüne geliyo olduğunu sezeceksin, Bağıracaksın ama ne annen duyacak sesini ne de başkası... Bunun bir kabus olduğunu düşüneceksin ve kollarını cimciklemeye başlayacaksın
oysa çimciklerdiğin yerlerin morarmak yerine ıslandığını, ağladığını göreceksin. Sırılsıklam olacak kolların... Kendini toparlamaya çalışmak için radyoru açacaksın en sevdiğin kanalı ve radyoda en sessizliklerin sesini duyacaksın ve en aydınlıkların karanlığı çökecek ruhuna masanın üzerinde duran şişeryi farkedip bir bardak içkide arayacaksın sessizliğin içindeki sesi, karanlıkdaki aydınlığı ama bulamayacaksın... Bulabildiğin tek yılların hüznünde kaybolan demetlerce gül olacak, kıymetini bilmediğin..
Dışarı çıkacaksın sonra, hemen kapının önünde minicik şirin bir köpek göreceksin sana bakıyor olacak.. Onun eski köpeğin olduğunu hatırlayacaksın, ölen köpeğin olduğunu ve tekrar irkileceksin ve köpek bir anda gözden kaybolacak...
En kalabalık bildiğin caddelere çıkacaksın, sokaklarda insanlar yürüyor olacak ama hiçbiri seni farketmeyecek...Birinin karşısına geçeceksin, bakarmısınız diyeceksin oysa o bakmayacak, duymayacak bile seni... Kimse ama kimseye duyuramayacaksın sesini ve bir köşeye sinip bekleyeceksin korkuyla...
En kalabalıklarda en yanlızlıkları yaşayacaksın...
Yağmur başlayacak bir anda ama ıslanmadığını farkedeksin bu sefer... Bulutların bile sana küstüğünü anlayacaksın ve sebebini bulamayacaksın bir türlü...
Beynin en derin köşelerinde bir can çekiştiğini, bir yıldızın söndüğünü, bir de gülün solduğunu hissedecceksin...
Sonra bir anda herşey olması gereken haline dönecek... Heryer aydınlanacak ve insanlar seni farkedecek...
Tam bunun sevincini yaşarken garip bir şey farkedeceksin...
Etrafta çok güzel bir ışık olmasına rağmen gölgelerin olmadığını...
İçindeki sevinç yaşamak isterken delice korkun ağır basacak ve ezevek sevincini tekrar...
Caddeyi boydan boya gezeceksin ama tek bir gölge bile göremeyeceksin...
Caddenin sonunda yıkık bir bina göreceksin...
Herşeyi göze alacaksın ve kırık kapısından yavaşca içeri gireceksin... Ama bu sefer kapının ağlarcasına çıkardığı ses korkutmayacak seni...
Uzuncaa bir yol göreceksin karşında, yürüyeceksin,
Sonra bir anda karşıda bişeylerin kıpırdadığını göreceksin ...
Yaklaştıkca sana doğru koştuğunu ve bunun bir gölge olduğunu anlayacaksın...
yaklaştıca gölgeye suratı şekillenmeye başlayacak ve bir an duraklayacaksın...
askGölgenin yüzünü tanıyacaksın ve korkarak başını yere çevireceksin...
Yerde kendi gölgeni göreceksin ve cesaretlenip koşan gölgeye baktığında orda kocaman bir boşluk içinde kaybolacak bakışların...
Tekrar yere bakacaksın ve gölgeni göreceksin...
Ama zaten az olan ışığın gittikce daha da güçsüzleştiğini, gölgenin ise kaybolduğunu.....
Işık iyice zayıflayacak ve sönecek.... Cebindeki tek kibriti yakacaksın sebebpsizce gölgeni görebilmek için.
Gölgenin arkanda olduğunu farkedeceksin, arkanı döneceksin ama gölge hala arkanda olacak...
Sinirlenecek, öfkeleneceksin...
Ve kibrit sönecek.... Gölgeni seyredemeden sönecek....

Yaşadığım herşeyi yaşayacaksın, bana yaşattıklarının sende tadına bakacaksın...

Ve oyunun son perdesi de sona erecek...

Perde kapanacak...
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #607
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Anka Kuşu

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
asla_asla_deme - avatarı
asla_asla_deme
VIP Never Say Never Agaın
8 Mayıs 2006       Mesaj #608
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Itiraflara soyundum. Evet seni gerçekten çok ama çok seviyorum.
Gözlerine dalip gittigimde beni benden alip götüren masumiyetin,
Saf ve kendine has güzelligin.
Ask sarkilarini severek dinleten sihrin ve gözlerimin içini güldüren sevecen marifetin.
Hosnutum. Hatta mutlu. Ama buruk.
Ben içten ve inanabilecegin kadar hos sevebilirim seni.
Su anda yakin oldugum kadar hiç sana yakin olmadim belki de.
Gün geçtikçe daha da yakinlasiyorum uzaktan da olsa.
Sende kesfettigim her bir tepenin zirvesinde bir sonraki tepeyi görüyorum.
Ve onunda zirvesine varmak üzere tekrar yola çikiyorum.
Her yolculukta bugüne kadar ne kadar uzak ve yanlis yönlere gittigimi görüyorum.
Sende dogruyu buldugumu hissettikçe ve sinirsizligini kesfettikçe
bir kere daha tamamen sende olmanin keyfine variyorum.
Dogru olan her tarifle ve anlatamadigim bir tabirle seni seviyorum.
Ask demiyorum. Ölümlü olmasi korkutur beni.
Sana gelene kadar askti. Artik sinirsiz ve gerçek sevgi. Doyumsuz sevgi.
Gözlerimi yasartabilecek kadar aci olan ne olabilir sende?
Aci mutluluk yada baska birsey? Ne dersen de! Tarifsiz o kadar çok duygu varmis ki sende...
Deli düsüncelerimi saptiran, sinir düsmanimi yaktiran,
tek bir resme saatlerce baktiran, Bir damlayla aglatmaktan öte bir hissi tattiran,
yok canimdan sönmüs küllerimle beni tekrar yaktiran,
Uykumda sayiklattiran, hep benden öte inanmaya korktugum herseyi bana inandırarak
yasatan ilk ve tek kisisin. Sensin!
Zayifliklarim ve hatalarimdan korkma.
Içtenligimi yansıtamamamın suçluluk duygusunu bana yasattirma.
Unutma ki sen bir yikinti aldin.
Yillarca kalbini emanet ettikleri tarafindan satilmis birini aldin.
Insanlik sevgisine ve hayata güvenini yitirmis zor bir insani aldin.
Gelgitlerden yorgun bir dalgaya kucak açtin!
Uçsuz bucaksiz denize son umutla bakip ta gözlerini yummus ve
zifiri karanliktan ayrim yapamadan kapattigim gözlerime yansiyan bir isiksin sen.
Kaybetmeme arzusuna ve hirçinligina bulandigim los tebesümlerimin aynasisin sen.
Daralmis umutlarimin içinde kivranirken bulabildigim tek çikis noktamsin sen.
Sona ermeyen izdirabimla çöllerden çikamazken tek bir damla
halinde dudagima damlayan yandigim o tesadüfsün sen!
Varligim ve yoklugumsun!
Kokuna bulanip ta uykusuz kalmak.
Benden artan o güzel uykuya dalmisken sana bakmak.
Sana kizmak... Seni kizdirmak...
Görmüyormus gibi yaparak aslinda her an seni gözlemek.
Farkini her hareketinde bir kere daha çözmek.
Senden ileri gidememek. Beni dize getiren bir tutku oldugunu görmek.
Sana sarilmak. Seni simsiki sarmak.
Sevinçli hayallerimde haber verecegim ilk kisi olarak seni düsünmek.
Senin için dua etmek. Aglamak... Öylesine güzel ve tarifsiz hos...
Oynamaktan deli zevk aldigim deli arkadasim.
Içkisiz masalarda kendimi kurtardigim anlayisli ve hararetli dostum.
Evcilligimi hos bulan biricik evcilim.
Sorumsuzlugumda bana kaslarini çatan çekindigim.
Sevginden simariyorsam eksik kalan yanlarimin farkli taskinligindandir.
Beni kaybetme! Seni kaybetmeyecegim!
Korkuyorum ve korkumun hep bu sekilde tazelenmesini diliyorum.
SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM
Şeytan Yaşamak İçin Her Şeyi Yapar....
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
8 Mayıs 2006       Mesaj #609
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Aşk Masum Değil

Sadece bir anlık konuşmadan sonra nedensiz buluşma bağladı yine
birbirimizi bize.Hiç anlamadık sebeplerini.Nedenlerini soramadan ellerimiz
birbirine çoktan kenetlenmişti.Sanki hiç kopmayacakmış gibi.Aklımdan
çıkmayan o hasret günleri,çektiğim çileler,haykırdığım isyanlar hiç biri
unutulmadı.O aylar boyunca ağladığım gecelerin hesabını kim verebilir
ki?kim beni o eski deli dolu günlerime döndürebilir ki?Aşk mıydı beni böyle
divane eden yoksa bu sadece onda mı gizli?Zaman sanki benimle birlikte o
vazgeçilemez aşkımı da alıp götürdü.Sürüklendim bir uçtan bir uca.Gelip de
elimden tutanım hiç olmadı.sevdim diye mi çektim bu acıları bunca
zaman.Hani sevip sevilmek çok güzeldi.Mutlu ederdi insanı;yetmiyor işte
mutlu olmak yetmiyor.Kimseler fark etmeden eriyip gidiyorsun ama nedenini
ne sen ne de başkası bilmiyor.Zaten kimsede öğrenmek istemiyor yalan
mı?Hayatımı mahvettiler,yaşarken öldürüldüm.sevdiğimin ardından en zayıf
noktamdan yakalandım.Giden sevgili yüzünden bitip,tükenmek çok kolaymış
meğersem,ölüm bir harekete bakarmış.Bunları anladın sevince.Her gün daha
fazla tükenen bir beden gördüm o aynanın karşısında.Halbuki bakılmaya
kıyılmayan kaç masum yüz verdik topraklara.Yine bilinmedi kıymet yine
anlamadılar değerlerini.Bu kedere bu derde aşk mı diyorlar?Sevgimi bunları
bize yaptıran.Kimler bu sözlerimden utanacak acaba?bunlara rağmen
anlayan yok beni değil mi?Ben yine mutlu olabilirim geçici bir süre.Ya
onlar acılarıda sevinçleride mezara gömülenler hiç anlamı yok.Aşkın azabı
kör hançerle kalplere yazılmış çoktan.Sonu yok ne benim için ne çekenler
için ne de aşk uğruna.Mezara Girenler İçin.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Mayıs 2006       Mesaj #610
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
MASAL

TATLI CADI!!

Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı
kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi
için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir:

KADINLAR NE İSTERLER?

Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak,
kralın fazla bir tercih şansı yoktur.
Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır
ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz.
Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir.
Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.
Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.
Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı,
en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir.
Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler
ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar,
krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli
olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar.

KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR
İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER.

Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın
hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür.
Nihayet şövalye için en kötü an yani,
gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde
karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür.
Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?".
Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım.
Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri
son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri
son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum.
Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin".
Şövalye çok kısa bir süre düşünür.
Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa
gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı?
Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver
lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."
Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana
seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem.
Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve
saygılıbiri olarak gözükeceğim".
sonuç ?

KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL...
İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN...
HERZAMAN CADIDIRLAR ... Msn Happy)))
AMA TATLI...

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar