Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 76

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.755 Cevap: 1.997
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
22 Mayıs 2006       Mesaj #751
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
YAŞLI ÇINAR VE ZEYTIN GÖZLÜ ÇOCUK

Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.
Sponsorlu Bağlantılar
Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara,
kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler
kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri,
kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk
ışıklarını sulara aksettirdiler.
İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, coşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu. Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşları. Ulu çınarına gitmeliydi. Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu, koştu, koştu.
İlkbaharın kokusunu ciğerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran soluğunu dinlendirdi önce. Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğunun, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle... Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu.

Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut. Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi.


Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı


yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle

konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık.
Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler
geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince
gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir
oyundu sanki.
Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu.
Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne
olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt
bulamıyordu.
Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine
işlediğini hissetti. Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Neredesin zeytin
gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta
değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye
fısıldadı.
Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı
yanından. Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere. Bir umutla
zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu. Umudu, her geçen
gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor,
çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır
doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini issiz bir
çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda
kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu.
Tüm bunlara rağmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve
yalnızdı.
Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak
sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kani
donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa
her şey ayniydi. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep ayniydi. Eksik olan, sadece
zeytin gözlü çocuktu.
Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu,
gelmiyordu. Umudunu neredeyse tamamen kaybediyordu.... ''Umudumu kaybettim ,
umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken
yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben
umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı
yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu... Heybetli gövdesi üşümeye
başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi. Üşüdü üşüdü...Yollara baktı uzun uzun.
Ne gelen vardı, ne giden... Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı
kalmamıştı. Titredi koca çınar. Ürperdi yaprakları tiril tiril. Savurdu kalan
yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, issiz
ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...
Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir
yatak bulup, indiler ovaya doğru. Ardından leylekler döndü yuvalarına,
kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan
etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine
gelmedi.
Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı.
Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar
yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri göğü süslerken, sevgililer buluştular
gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine
sevgi dolu sözler fısıldadılar. Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar
birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları
dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi. Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı
ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!.
Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre
düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda
kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle
açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek isinsin, yer- gök, çocuklar
şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi
tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi.
Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı... Ama zeytin gözlü çocuk
gelmedi.
Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup,
gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin
diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi,
beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan
uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar,
yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardı. O da, zeytin gözlü çocuktu....Bir
daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki can suyu çekildi.
Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından
farksızdı.
Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda'
dan. Elinde bir demet kir papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu.
Zeytin gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir
şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı kırık bir
kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu çınarına? Diriliğine,
yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına neler olmuştu!...Hülyalarına
siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla sarsıla. Çınarın kuru gövdesine
dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş dallarına baktı. Dalından kopan bir
çiçek gibi neden kurumuştu çınarı?... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet
papatyayı çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak, yüreği titreyerek yaşlı
çınara fısıldadı: '' Seni çok seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?''
...Sonra, derinden bir ses duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir
ses. Bu, çınarın sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir
sesti bu. Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın
yakınmalarını:





Yorgun ve yaşlı bir çınarım


Ben dalları fırtınalarda kopmuş




yaslı ve yaşlı bir çınarım

binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız





alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk


hülyalı gülüşler

gözlerinle görmek istiyorum sabahı
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum
umutlu ve şen





ne zemheriler gördüm ben


ne fırtınalar geçirdim

çağının ışığıyla yak beni
çağının ışığıyla sar, üşüyorum





gövdemde kaç balta izi var


kaç kan lekesi alnımda

nice ihanetler gördüm ben
nice zulümler





üşüyorum


alnı gül işlemeli baharlar getir bana

umudu sevda kokan sabahlar
gözlerinle görmek istiyorum yarınları
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum





pınar seslerine kat


başak tanelerine koy

arıt beni günahlarımdan
lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar
kocaman bir yürekle ey çocuk
beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa
bırakma ellerimi n'olur

Bırakma ellerimi.







Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
22 Mayıs 2006       Mesaj #752
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Annesiz Bir Güne Uyanmak
Gece çökünce, uzun beyaz florasanlar ile aydınlatılan koridorlarda, üzerlerine ilaç kokuları sinmiş hasta yakınları, korku, umut ve endişeyle beraber, geceyi sırtlayıp sabaha taşırlardı.
Sponsorlu Bağlantılar

Hastanenin ikinci katında bulunan yoğun-bakım odasındaki sessizlik, karanlığı bile kıskandırmaya yeterdi. Azrail`in sık sık uğradığı bu yerde, umut zincirlerine sarılmış yaşamlar; insanca bir çaba ile sürdürülürdü. Belki anneme bir faydası olur düşüncesiyle, görevlilerin izin verdiği kadar bu odanın önünde beklerdim. Beni terk etmesine izin vermediğim umudumla...

Salı gününü çarşamba gününe bağlayan gece de, yoğun-bakım odasındaki hareketlilik gözüme çarptı. Ses avına çıkmış kulaklarımla, tüm olup biteni anlayabilmek için yaklaştığımda, görevlilerin her zaman yaptıkları gibi yaşam savaşını kaybeden birini, sarıp sarmalayıp, zemin katta bulunan morg odasına götürmek üzere çabaladıklarını gördüm. Ölen kişinin annem olabileceği korkusu, yüreğime oturdu. Üzerine bastığım mermer zemin sanki ayaklarımın altından çekildi, dengem bozuldu ve vücudumun her yeri titremeye başladı. Kendimi biraz olsun toparladıktan sonra görevlilere ; ''bu kez kim?'' diye soracakken, birgün önce hastanenin kantininde çay içip, sohbet ettiğimiz hemşirenin dost elini sırtımda hissettim. —Yaşlı amca!'' dedi. —Bir haftalık yaşam mücadelesi sona erdi. Dayanılmaz acılar çekiyordu. Ölüm belki de kurtuluşu oldu.''

Hemşirenin söyledikleri beni rahatlatmıştı ama her gün birilerinin ölmesi, sıranın anneme de gelebileceği korkusunu üzerimden atmama yetmemişti. Yine de tüm olumsuz düşünceleri beynimin duvarlarından kazımak üzere, hemşireye teşekkür edip yanından ayrıldım.

Hastanenin karşısında bulunan cami minaresinden yükselen ezan sesi; insanları sabah namazına davet ederken, İstanbul sisli bir sonbahar sabahına uyanıyordu.

Sigara içmek için kantine geldiğimde, kardeşlerimin ve babamın ayrı ayrı masalarda oturduklarını, sildikçe yenileri gelen gözyaşlarını, nafile çabalarla birbirlerinden sakladıklarını gördüm. Beni fark ettiklerinde, sorgulayan gözleri suratımdaydı.

İnandırıcılıktan uzak sözcükleri bile bulmamın günbegün zorlaştığı, kimin, kimi kandırdığının bilinmediği, insanca oynanan bir oyunun kim bilir kaçıncı sahnesindeydim. Benimle beraber umut biriktiren bu insanların, morallerini yüksek tutma zorundalığım, beni yalan üreten bir makineye çevirmişti.

Daha fazla beklemeden aklıma gelen yalanları sıralamaya başladım. ''Yoğun bakım odasında bulunan yaşlı amcayı hatırladınız mı? Hani annemin solunda bulunan. İşte o amca iyileşmiş. Ölüm riskini atlatmış olacak ki, yukarı katta bir odaya aldılar. İnşallah annem de iyileşecek! Hep beraber evimize gideceğiz!''

Söylediklerimi onaylarcasına başlarını sallayıp, hep bir ağızdan ''inşallah!'' dediler. Beraber, yoğun-bakım odasının sorumlu doktorunun, hasta yakınlarını bilgilendirmek amacıyla, saat 10.30`da yapacağı görüşmeyi beklemeye koyulduk.

Saati görebileceğim bir masa bulup oturdum. Ismarladığım demli çayımı içerken, bir de sigara yaktım. Zaman genişliyordu, genişledikçe yüreğimden gelen kabul edilmez öfke ve direniş giderek artıyordu. Henüz hayatının baharında olan annem, lanet olası bir odada ölüm-kalım savaşı veriyordu. Şuurunu kaybetmiş, kalbi de bir cihaz yardımıyla çalışıyordu. Sığındığım Allah`a dua etmekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. ''Ya annem ölürse'' düşüncesi, beynimi kemiren kocaman bir kurt oluyor ve her geçen dakika daha fazla kemirgenleşiyordu. Gözlerimde tıkalı olan yaşlar, bir yol bulup akmaya başladı. Ağladım çokça...

Saatler 10.30`u gösterdiğinde, yoğun-bakım odasının sorumlu doktoru, bir sonraki günün getireceklerine kendimizi hazırlamamız gerektiğini söylüyordu. Annemin beyninde oluşan ödem, yaşama şansını neredeyse sıfıra indirmişti.

Günlerdir hastanede uykusuz, sağa-sola koşturan bedenim, doktorun söyledikleri karşısında direncini iyice yitirdi. Göz kapaklarım kendiliğinden kapandı. Eve kiminle geldiğimi, üzerimdekileri çıkartıp, yatağa nasıl uzandığımı hatırlamıyorum. Derin bir uykudan sıçrayarak uyandığımda, kardeşimin -''Hastaneye gitmemiz gerek!'' feryadının yankısı, hastaneye gitmek üzere bindiğimiz taksinin içerisinde bile sürüyordu.

Hastaneye geldiğimde, annemin parmak uçlarından kayan yaşam yıldızı, veda için bekliyordu. Henüz ısısını kaybetmemiş yanağına bir öpücük kondurduktan sonra, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, morg odasından dışarıya çıktım. Adımlarım beni, günlerdir annemi bize bağışlaması için dua ettiğim caminin avlusuna götürdü. Kulağıma fısıldanan, nereden ve kimden geldiğini bilmediğim ''Takdir İlahi'' sözcüğü, beni ne kadar teselli edebilirdi ki?

Aynı gün, ikindi namazına müteakip kılınan cenaze namazından sonra, annemi son yolculuğuna uğurladım.

Ertesi günü, İstanbul yine bir sonbahar sabahına uyanırken, annesiz geçireceğim ilk gün başlıyordu. Canımın yarısının olmadığı...
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
22 Mayıs 2006       Mesaj #753
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
ANZAKLI ÖMERİN HİKAYESİ


1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektro kardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında. İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak "Hayır" manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...” Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
“Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk'üm” İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
“Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ... İngilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaatlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık. ”Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.”
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:
“Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. iyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki, kendi kendime:
Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte”
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
"Bana adınızı söyler misiniz? dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adı vermiş.
Yahu senin adın müslüman adı mı?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
“Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
"Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için , soramadığı için konuşamıyormuş.
Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i Şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı... Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
Beni yalnız bırakma olur mu?
Ne gibi Ömer amca?
Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum.
"Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım.
Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
"Ne yalan söyleyeyim, ağladım."
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
22 Mayıs 2006       Mesaj #754
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Mavi İçinde Bir Mavi Bilmece

Sabah güneşi yüzünü gıdıklamaya başlamıştı yine Angela’nın. Sol yanına dönüp uyumayı küçüklüğünden beri severdi. Çünkü yatmadan önce tuttuğu bütün dilekler o sol yanına kıvrıldığında gerçekleşirdi. Açık pencereden içeri giren rüzgar odanın mavi duvarlarını adımladıktan sonra hafifçe Angela’ya uzanıyor, sarı saçlarını kıpırdatıyordu. Ölümden korkmayan bir sivrisinek, perdenin açılacağı anı beklemekle meşgulken, güzel yüzlü kurbanının gülümsemesini anlayamıyordu. Oysa Angela o anda rüyasında gökyüzünü seyre dalmıştı. Belli belirsiz uçan bir şey havada süzülüyordu. Uçak mıydı, yoksa bir kuş muydu, tam kestiremiyordu; ama yüzündeki tebessüm sivrisineği kızdırmaya başlamıştı. Tam o sırada rüzgar aniden perdeyi sertçe dalgalandırdı. Çıkan ses ve yüzüne düşen yoğun ışık onu uyandırmaya yetmişti. Gözlerini kısa bir süre açtı; sonra tekrar kapattı. Odadaki kokuyu derinlerine çekti. Biraz deniz, biraz keçi, biraz da kekik kokuyordu. Rüyasında da bu kokuları hissettiğini düşündü o an. Güldü bu düşünceye. Rüyasının sonunu göstermeyen güneşe bakmaya çalıştı. Niye bir sabah da kalkmayı unutmuyordu? Ya da neden kendisi gibi esnemiyordu?

Doğruldu yerinden ve koyu maviliğe gitti yeşil gözleri. Sonunu getiremediği deniz bir yanda, üzerinde yaşadığı ada bir yanda... Çoğu zaman olduğu gibi, Tanrı’nın kaleminden çıkan bir noktanın üzerinde yaşamak zorunda olduğu gerçeği sabahın kutsal huzurunu silivermişti yine. Bu sinsi acıyı hak ediyor muydu? Büyük ve bembeyaz bir kağıt üzerinde bir nokta vardı ama; kağıtta başka noktalar, belki harfler, belki de lekeler varken neden kendisi o kahrolası noktadaydı... Bu cevapsız soruyu çok fazla düşünmüştü; oysa kendisini bekleyen işleri de düşünmeliydi. Hemen kahvaltısını yapmalı; sonra keçileri sağmalı; taş fırını yakıp akşamdan hazırladığı hamurları pişirmeliydi.
Yaşlı babasıyla yaşamı sırtlamak on sekizindeki bir kız için gerçekten zordu. Bazen babasının teknesinde ağları atar ve toplardı, keçileri otlatmaya çıkarırdı. Angela’nın en çok sevdiği işlerden biriydi bu. Keçiler adanın en yüksek tepesindeki gür harmanda otlamaktan hoşlanıyordu. Bu arada kendisi de güneşin batışını kutsar, uçsuz bucaksız denizi seyrederken geçen gemileri saymaktan çok hoşlanırdı. Arada sırada babasının teknesiyle komşu adalara balık satmaya gider, karşılığında eve erzak alırdı. Küçük gezilerinde tanıştığı insanlarla konuşurdu, eve geldiğinde maceralarını babasıyla paylaşırdı. Pazar günleri ayin saatini büyük bir merakla beklerdi. Adada yaşayan elli bir nüfustan kendi yaşıtlarını, özellikle de erkekleri, bir arada görebildiği tek yer kiliseydi. Kızcağızın o kadar az kısmeti vardı ki... Zaten adadaki genç erkekler için fazlaca şişmandı. Kendisi gibi tombul, kendine uygun gördüğü yakışıklı tek kahraman adadaki fenerin tam tepesinde yaşar, fenerin kontrolü ve bakımı için para alırdı devletten. Hem yukarıda, hem de paralıydı. Angela için o, belki bu yüzden çekiciydi. Fakat ismini, kilosunu, hatta yüzünü bile bilmediği birileri için yüreğini boş bırakmayı seviyordu. Rodos’ a balık satmaya gittiği bir gün tanışacağı bir delikanlı kendisini yaşadığı noktadan alıp başka bir hayata götürebilirdi. O hep başka bir hayat peşindeyken, gemileri kıskanmakla yetinirdi...
Günün birinde oradan geçen bir gemiye binip görmediği, bilmediği, keçi kokmayan bir dünyaya seyahat etmeyi o kadar arzuluyordu ki... Aslında kendisini özgürlüğe taşıyacak gemiyi çoktan seçmişti. Bir keresinde adanın tepesinde sırt üstü yere uzanmış seyrederken bulutları, gökyüzünden daha koyu bir mavilik fark etti. Gözlerini tekrar tekrar maviliğe odakladı. Fakat bir türlü algılayamıyordu havada uçan şeyi. Mavi içinde bir maviydi bilmecenin adı. Uçak mıydı, yoksa anneannesinin masallarındaki mavi kuş muydu, tam kestiremiyordu. Aradan birkaç saniye geçti ve mavi cisim köşeli bir hal aldı, hemen ardından uzunca bir kuyruk... Gördüğü şeyin bir uçurtma olduğuna adı gibi emindi şimdi ama şöyle bir çevresine bakındığında kimseleri göremedi. Angela uçurtmanın ucundaki ipi büyük bir sabır ve merakla takip etti. Kocaman bir gemi vardı sonunda. Geminin kıç tarafında,uçurtmayı kontrol etmeye çalışan bir gölge fark etti ardından. Hemen ayağa kalktı; hayallerini, kızgınlıklarını, sıkışmışlığını, içinde birbirine dolaşmış ne varsa hepsini boğazında topladı; hayatında ilk ve son olarak bu denli yüksek bir sesle nefesinin tükendiği yere kadar bağırdı: “Heeeeeeeyy!” Yeniden toparlandı; bu sefer ellerini gemideki gölgeyi sarsmak istercesine sallayarak bağırıyordu. Özgürlük ona hiç bu an kadar yakın –belki de uzak- olmamıştı. Yere düşüverdi sonra... Tıpkı yorgun geçen bir günün ardından yatağına düşüşü gibi süzülmüştü aşağı doğru. Çok yorgun olmaktan sıkılmamış mıydı? Uzaklaşmakta olan uçurtmaya doğru küfrederken gözleri, bir yandan tırnaklarıyla deşiyordu toprağı. Mavi uçurtma küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Geride geminin bacasından çıkan siyah, çürük bir çığlık kaldı. Angela o günden sonra tepeye daha sık gelir oldu. Gökyüzünü, güneşin batışını, denizi, gemileri seyretmeye devam etti. Sol yanına dönüp uyumaktansa hiç vazgeçmedi...
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
22 Mayıs 2006       Mesaj #755
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi

YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK
Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.
Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.
O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.
Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.
Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.
Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.
Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!!

onLy - avatarı
onLy
Ziyaretçi
22 Mayıs 2006       Mesaj #756
onLy - avatarı
Ziyaretçi
MAVİ BİR ÖLÜM

Yine sana sesleneceğim...
Senin kim olduğunu hiç bilmeden,senin kim olduğunu en çok bilerek.İsyankar zambakların,çılgın nilüferlerin,dört nala açan kiraz çiçeklerinin dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım.Sarı bir hüzün,kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana.
Sana oklardan değil,yaydan bahsedeceğim;gülün dikenlerinden değil,gülleri ve dikenleri doğurmaktan yorulmayan topraktan söz açacağım.Akan su gelmeyecek kelimelerime.Suyu şefkatle kucaklayan sessiz taşların canını yakan damlaları dillendireceğim.
Yine sana sesleneceğim.Senin kim olduğunu hiç bilmeden,bilmek istemeden.Alaaddin'in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi ve ne dilersem dilememi isteseydi.Hiçbir şey elde etmeyi dilemezdim.Bir şeyden vazgeçmeyi isterdim.Sadece,hayatta bir şeyden vazgeçmem lutfedilseydi bedeli herşeyim olsa bile sana seslenmekten vazgeçmeyi isterdim.Garip değil mi? Sana seslenmekten vazgeçemediğimi,bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belki de.Oysa sana seslenmek,bütün hesaplarımı gördüğüm bu dünyadaki,geride kalmış tek hesap benim için.Bu dünyadaki tek yük,bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek.Kürek mahkumu için kürek neyse benim için de sana seslenmek o.Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu,öbür yandan bileklerimden sızan kanların gönlümü işgale yeltendiği bir rotanın can suyu.Oysa ben sana küreklerden değil gemiden bahsetmek isterdim.Atalarım bana,kadınlara gökyüzünü,gemileri ve yelkenleri anltamayı öğretti.Sen,kürekleri,yağlı urganları,geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun.Sana ellerimle dokunarak,seni gözlerimle okşayarak göstermek isterdim rüzgarla şişen beyaz yelkenleri.Ama senin vaktin yoktu.Ben bunu hiç anlayamadım.Kavmimin kadınları bana öğretmediler ki bazı kadınların güvercinlerden daha çok siyah apoletleri sevebileceğini...
Sana sesleniyorum ve gözlerim bileklerimden parmak uclarıma kadar toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor.Kürekleri bırakmıyorum.Önce yücelttiğin sonra terkettiğin aşkın onuru için kalemi bir an elimden düşürmüyorum...
Ankara kalesinin önünde sana sesleniyorum.Benden kaçıp Cennete gitmek isteseydin,seni Cennetin kapısına kadar ***ürürdüm.Bana gelmen için seni korkutan Cehennem olsaydı Cehennemle konuşurdum,seni ona anlatabilirdim.Oysa sen ne cenneti isteyecek kadar aşk oldun ne de cehennemi isteyecek kadar ayrılık."Seviyorum Seni ama"dedin."Hoşçakal"diye ekledin."Şimdi gitmeye mecburum.Belki yine gelirim,umarım gelirim."son sözün oldu.
Cennetin ve Cehennemin dillerini,savaş naralarını ve aşk şiirlerini,gazellerini ve bolerolarını öğreten atalarım,senin sözlerinin anlamını öğretmediler.Hiçbir şey söylemeden gittin.Ayrılığın dilsiz olduğunu senden öğrendim.Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana ve kalemime ilk defa yaban gözlerle baktım.Yine,yeniden,sadece sana sesleneceğim.Müebbed bir aşk dışında bildiğim tüm duyguları terk edeceğim.
Sana sesleneceğim yine.Seni sadece kuru bir sevgiyle değil,derin bir hüzünle,binlerce yıllık bir gururla ve pervasız bir öfkeyle sevdiğimi duyumsuyor musun? Mütevazi bir sevgiyle değil,küstah bir aşkla sevdim seni.Ben Osmanlı gibi kollarımın yetişemediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken,sen köprülerin ülkesi Venedik'teki son sancağı üşümemek için şal yaptın kendine.Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde.Zaman geçtikçe eksilir demiştin.Oysa atalarımın öğrettiklerine ters düşsse de sana inanırım bilirsin.Zamanla unutursun demiştin. Niye daha derinleşiyor öyleyse? Derinleşiyor özlemin ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanları coşturuyor ayrılık sözlerin.Öflerimin karanlığını aşka katık ederek konuşacağım,bedenim bu dünyayı terk edene kadar.Öyle sanıyorum ki hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için benden uzun yaşayacaksın.Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne.Onların benden geldiğini bir tek sen bileceksin.Küstah bir aşkla seveceğim seni.Ben savaş ve ölümle haşir neşir olan kelimeler dışındakilerini unutmaya gayret edeceğim ömrümün geri kalanında.
Sana sesleneceğim yine.Ben seni Beyrut gibi sevdim ama sana ne mağribi ne de menhetini anlatamadım.Bağdat'ı ve Şam'ı işgale yeltenmişken Venedik'ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı.Sarı bir keder,kızıl bir kibir ve siyah bir isyanla konuşacağım sana,senin kim olduğunu hiç bilmeden.
Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım senin kim olduğunu en çok bilerek.Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terkedeceğim.Müebbed bir aşk,sarı bir hüzün,kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım bu dünyayı terk etme müjdesi gelene kadar.
Hüznü,gururu ve öfkeyi bilseydin keşke...
Hüznümün beni aşan taşkınılığını,grurumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığın,öfkelerimin hiçbir zaman sana ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını anlayabilseydin...Anlatabilirdim sana,seninle yaşanan bir aşktan ayrılığın ölüm bile olsa,
Mavi bir ölüm olacağını...
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
24 Mayıs 2006       Mesaj #757
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi

HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI ?
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....



O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
"Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. O yıllarda
öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."

arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
24 Mayıs 2006       Mesaj #758
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Emanet Ayrılık

Soluk soluğa bedenlerini yatağa bıraktılar. Yorgunluğun verdiği ağırlıkla birbirlerine sarıldılar. Umursamaz ve doyumsuz bir aşkın girdabından kurtulmaya çalışmaksızın nefeslerini tuttular. Konuşmak gibi bir gaf yapmayacaklarını ikiside çok iyi biliyorlardı. Kristalleşmiş gerçekler o kadar acıydı ki, tek bir kelime etseler tüm bu rüya bozulacak ve yaşamları milyonlarca cam parçasına ayrılacaktı..

Genç adam birazdan kalkıp gidecek ve bir daha kimbilir kaç ay sonra görüşeceklerdi. Ayrılığın pul biber acısı, şimdiden dudaklarına işlemişti. Sanki birbirlerini bir daha göremeyecekmişcesine tekrar sımsıkı sarıldılar. Ayrılığın hemen sonrasında derin bir yılan çöreklenecekti yüreklere ve içten içe her gün yiyecekti umutları..

Genç kız hıçkırmaya başladı. Gözleri kapalı, sevdiğine sarılmış sadece ağlayabiliyordu. Gideceğini bile bile " gitme " dedi. İdam edilmeden önce söylenen son arzu gibi geldi bu istek genç adama. Bırakıp gitmek, giyotine başını yerleştirmekten bile daha kolaydı. Dişlerini sıktı, sevgilisinin önünde ağlayamazdı. Gözlerini kapatarak sevdiğine sarıldı, az önce bırakmıştı gözyaşlarını..

İki yaralı, iki sevdalı, aynada yansıyan iki damla hüzün gibi yatakta birbirlerine sarılmış, sorumsuz hıçkırıkların eşliğinde, hüngür hüngür ağlıyorlardı. Saklanacak gözyaşları anlamsızdı. Her bir damla dahada büyütüyordu hasreti. Kasıla kasıla ağladılar, ağladıkça daha çok sarıldılar. Sarıldıkça daha çok ağladılar..

Kızarmış gözleriyle yavaşça yataktan doğruldular. Her yanı zincire vurulmuş bir hasretin, çaresiz iki çift gözü uzun uzun birbirlerine baktılar. Peşinde koştukları umutları tükenecekti elbet. Belki de son buluşmaları olacaktı ve son kendilerini birbirlerinde kaybedişleri. Kırmızıya çalmış sevdanın ağır yükü omuzlarında, akan kanı yüreklerinde, ayağa kalkıp giyinmeye başladılar.

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, genç kızın sevdiğini uğurlamasına engel olamadı. Otobüsün önünde tekrar ve son kez sarıldılar. Gözyaşları yağmurdan ayrıldı, ufak bir gölet oluşturup ikisinide boğdu. Vakit dolmasına rağmen ayrılamadılar. Etraftaki herkes dönmüş genç çifte bakarken, kızgın muavinin sesi ayırdı iki bedeni birbirinden. Bir daha birbirlerini hiç göremeyeceklerini bilemeden ayrıldılar. Hasretle, çileyle, gözyaşıyla geçen senelerin ardından boynu bükük kaldı minik mutluluklar. Son vedanın eli havada kaldı, otobüs hareket ederken bembeyaz bir yağmura emanet etmişlerdi sevdalarını...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
24 Mayıs 2006       Mesaj #759
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Sana Bana Bize Dair

..... Her an aklımdasın. Karşımdaymışsın gibi dokunabiliyorum sana.
Yaşanabilecek en büyük mutluluksun. Senle başlayan ,seninle devam eden, sensizken son bulan bir hayat yaşadığım. Tüm hayat seninle var oluyor.Sevdalıların mesken tutuğu gece sen, umutlarla yüklü dilekler dilenen yıldızlar sen. Varlığın bana bir armağan, günden güne büyüyen bir hayranlık sana duyduğum.

..... Gülümsemen bir güneş, gözlerinde uçsuz bucaksız bir deniz var. Tarifi olmayan, kelimelerin yetersiz kaldığı , yeryüzünde benzetilemessin bir varlığa.Hiç bitmeyen bir serüven.
Bir sonbaharsın.Sonu olamicak bir bahar. Tenin tenimle ,yüreğim yüreğinle. Kurumuş bir sonbahar yaprağı ağacımızın gövdesinden düşerken rüzgarın ordan, oraya sürükleyip sahip çıktığı bir sevda bizimkisi. Senin gözlerinle görebiliyor, senin ellerinle dokunuyorum, senin rüyalarını paylaşıyor, senin hayallerini kurabiliyorum.Zaman geçmiyor seninle her an bir öncekinden daha da özgür, daha da mutlu, daha da güzel.Anlatılmıyor yaşanıyor.

..... Senden öncesi sana ulaşmak için koşulan bir yol, yaşanan herşey sana ulaşabilmek için geçilen bir engel.Geçmişe bakmıyorum aklıma bile gelmiyor seninle başladığım anlar var sadece, bizim için seninle olan ve seninle olucak kocaman bir gelecek var.

.....Sensizlikte evim bir mezar, yaşanan lar üstüme örtülen toprak oluyor. Kimse bizi bizden eden zaman, mesafeler kan kusuyorum, nefret yağdırıyorum.. Ben benden korkar oluyorum o zamanlar beni ben bile tanımıyorum.
Yeşilimden akan bir yağmur ıslatıyor tenimi.Dur durak bilmeyen bir sevda bizimkisi.Adını Sevda ,Aşk ,Sevgi desinler fark etmez.Biz adını içimizde bitmeyen bir masal olarak söyleyelim. En delisinden , en derininden.

.....Öğreneceklerim var öğrendiklerimin yanında sana dair. Bildiklerin var bilmediklerin gibi bana dair. Bir de bilinen , öğrenen bir şey var bize dair.Bu masal son bulmaz sevdamıza ait….
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
24 Mayıs 2006       Mesaj #760
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Dürüstlük Ortadan Kayboldu
Otobüs durağında beklerken; daldığı hayal aleminde turluyor, gelip geçen arabalara aldırmıyordu. Komite sekreterinin arabası, durağı geçince ancak durabilmişti. Parti komite sekreteri camdan başını uzatarak; seslendi. “Kolay gelsin yoldaş. Toplantıya mı?”
“Evet” dedi gazeteci.
“Gazeteciler arılar gibi, daima hayatın hareketli yerinde olurlar. Atla da gidelim” dedi Parti komite sekreteri. Şoför, gazeteciyi, komite sekreterine bahsetmiş olmalı ki, tanışma faslını beklemeden: “Yanılmıyorsam ‘İpin ucu” adlı tenkit yazısını yazan sizdiniz.”
“Evet.”
“Çok güzel bir makale ama, adı yanlış! Makale yonca ve korunga yem üretimi üzerineydi değil mi? Ama böyle başlık atılmaz ki!... Böyle makaleleri komiteyle istişare ederek yazmalısın. Henüz gençsiniz ve bu bölgenin insanısınız. İnsan kendi yöresiyle ilgili daha yumuşak yazmalı… Önemsiz bir hareketimiz için; bir ömür boyu edindiğimiz mevki ve makam itibarımızı sıfıra indirmeniz işten bile değil… Maksat diktatörler gibi cezalandırmak değil, hatayı gösterip düzeltmeye yönelik olmalı değil mi? Siz, parti üyesi misiniz?
“Hayır.”
“İyi… Çalışın. Sizin gibi gazetecileri almayacağız da kimi alacağız” dedi şefkatli bir baba edasıyla. Mevki ve makamını korumak için bu gibi yazar çizer takımını kontrol altında tutmanın bir yolunu bulmalı ve onlar kesinlikle kontrol edilmeliydi.
“Lenin’in belirttiği normlardan çekiniyoruz.”
“Güzel. Fikrinizi söylemekten çekinmeyiniz”
“İnsanlığın manevi zenginliğine sahip olanlar parti üyesi olacaktı. Partinin ne olduğunu, onun amaçlarını kavramayanlar zorla parti üyesi yapılıyor. Partiye girmem diyen mahkemeye veriliyor. Yediği zılgıtta cabası… İnsanların üyeliğe kabule kadar, yetiştirilmesi gerekiyordu. Öncü teşkilatlar, önüne geleni parti üyesi yapıyorlar. Bu partiye zarar verir. İdeoloji ve devrim ruhunu muhafaza etmezsek, ilkeler ihanet etmiş olmaz mıyız?”
“Yoldaş, sizde laf çok fazla… Geniş bir vakitte sohbet ederiz” dedi duvara konuşuyormuş gibi… Bakışlarından başka şeyler düşündüğü belli oluyordu. Toplantı yerine gelmişlerdi. Gelenler idari bina önünde, toplanmaya başlamışlardı. Parti sekreteri araçtan inerek, arkasına bakmadan binaya yürüdü. Gazetecinin yanına yaklaşan makam şoförü:
“Siz gazeteciler, büyüklerin huzurunda her ağzına geleni söyler misiniz?”
“Kime ne söyleyeceğimi sizden mi öğreneceğim?”
Cevabını alan şoför burnundan soluyarak, ne halin varsa gör dercesine bir hareketle aracının başına gitti. Bahçe ortasında, havuz kenarında elli kişilik masa kurulmuştu. Masalarda bir kuş sütü ek*****.
Bir ara önce parti komite sekreteri, Moskova adına bildik bir ağızla, bir yığın kanun hükmünde her tarafı tehdit dolu tebligatları, bir lütuf ve ihsanmışçasına sıraladı. Kendine destek olmasını ve onaylaması içinde mikrofonu reyon müdürüne verdi. O da mevki ve makamını korumak adına, kraldan fazla kralcı gibi; sözler sarf ediyordu. Gelenlerin çoğunluğu, sunulan nimetlerin dışında hiçbir şeye kulak asmıyorlardı.
Parti sekreterinin “Buyurun” ifadesinin arkasından yeme içme faslı başlamıştı. Yörenin en meşhur ses sanatçısı şarkılar okurken; ona eşlik eden rakkaseler bildik oyunlarını sergiliyorlardı. İlerleyen saatlerde, içkiyle çakırkeyif olmuşlar, dikkatler dağılmaya başlamıştı.
Kulbayev elli beş yaşlarında, hayatının kadrini bilen, her bir anı ganimet sayan, başına gelen bahtsız hadiseler artık kafa takmayan, mevki basamaklarını inip çıkan, neyi nasıl yapacağını bilen, bir çok olayı vukuundan önce sezebilen biriydi. Sıkılmaya başlayınca, ortalığın dalgınlığından istifade yerinden kalkarak, ağaçların arasına doğru yürümeye başladı. Genç yazar da bunu bir fırsat bilip arkasından onu izledi. Yanına yaklaşınca Kulbayev döndü, kendine yaklaşana baktı. Onu tanımıştı.
“Sen de mi sıkıldın?”
“Açık, temiz hava iyi gelecek…”
Kulbayev, toprakla öpüşmeye hazırlanan ayva ağacında kendini bularak gösterdi. “Kökünü kurtlar kemirmiş olsa bile, verdiği meyveye bak!” diyordu. Ve Soluklanarak devam ediyordu. “Halkın derdini yazmalısınız. Vaktinize kıyabilirseniz bir de benim derdimi dinleyiniz.”
“Bu dert, sizin gibi bir gazeteciye dert vermez. Sözlerimin arasından hakikatı bulacağınızı ümit ederim. Bundan bin yıl önce de, bundan sonra da ‘Dürüstlük ortadan kayboldu’ diye feryat edecekler. İnsanlar birbirilerini unutabilir, unutulanın yerine de birini koyabilirler. Etrafında hainlik ve iki yüzlülük kol geziyorsa, seni kollayacak insan bulmak şöyle dursun, doğruyu söyleyebilecek adam bile bulamazsın.”
“Kesinlikle bu gün sürdürülen siyasete katılmıyorum. Özellikle tarım politikasına… Kimseler bir şey düşünmüyor. Karnımızın tokluğuna, sırtımızın pekliğine bakıp gurur duyuyoruz. Anlatılan sosyalizm bu değil. Apaçık sosyalizm safsataları ile aldatıldık. Bölgede her şeyin kaderi, bölge sekreterinin ellerine terk edilmiş. Hakkıyla yapsa mesele yok. Bu tip insanlar, etraflarına kendilerinden seviyeleri düşük insanlar ararlar. Bıraksanız bunlar bekçilik bile yapamazlar. Kabiliyetli insanlar onlar için tehlikeli… Çünkü akıllı insanlar karşısında kısa zamanda ahmaklıkları ortaya çıkıyor. Kabiliyetli insanlar ise, haksızlıklar karşısında, ya üzüntüden kendilerini içkiye veriyorlar ya da lüzumsuz şeylerle meşgul olarak ömür tüketiyorlar. Cemiyet kabiliyetli kişilerden mahrum kalıyor. Ahlaki değerler, her geçen gün, edep dairesinden çıkıp gitmektedir. Koltuk için, körü körüne onlara boyun eğmem. Cinayet sayılacak buyruklarını yerine getirmem. Eşeğin kusuru için semerini cezalandırıyorlar. Riyakarlığa, kara kalpliliğe, birbirimizi aldatmaya, ihanetlere alıştık. Emelin hiçbir zaman geleceği olmazmış. Emel prest insan, bir mevkie gelmeye çırpınır, hedefe ulaşmak için her şeyi yapar. Pamuk satın alma merkezlerinde ve fabrikalarında ki rezaleti anlatmaya insanın gücü yetmez. Buralarda her şey mafya kanunlarına göre düzenleniyor. Siz gazeteciler, neden susuyorsunuz? Neden haykırıp bağırmıyorsunuz? Yoksa siz de mi; grand tuvalet giyinip şu ayyaşlar gibi, aciz ve korkak mısınız? Yoksa siz de kendi kendinizden korkuyor musunuz? Bundan hiç vicdan azabı duymuyor musunuz?”
Akan gözyaşlarını elinin tersiyle silerken; çelimsiz omuzları titriyordu. Uzaklara bakarak; konuşmasını sürdürüyordu.
“İşte. Ben bu yanlışlıklarla mücadele etmeye başladım. Yukarıdakiler, akıl almaz şeylerle beni suçladılar. Hapse girip çıktım. Sağlığım bozuldu. Artık yaşamak bile gönlümde yok. Hapisteyken beni yok etmek için emir vermişler ama yerimi bulamayınca, yerime bir başkasını öldürmüşler. Olayı örtbas etmek için de, yüksek Sovyet af komisyonundan ani bir kararla serbest bıraktılar. Mahkeme esnasında, işkence ve hakaretlerini bini bir para etmiyordu. Taşkent havas hapishanelerinde hırsız, eşkıya ve sapıklar arasında her tür azaba katlanmanın ne olduğunu bilir misin?”
“Halbuki, insanları ve hayatı, ne kadar çok severdim. Köprülerin altından çok sular geçti. En kötüsü ise, halk nazarında ve çocuklarımın gözünde itibarımı iki paralık ettiler. Alnıma çalınan bu kara lekeyi kanla temizlemeliyim. Umut ediyorum ki, gelecek nesiller akla karayı bir birinden ayrıt edeceklerdir. Bu sözleri, her önüme gelene söylediğimi zannetmeyin. Nedendir bilmiyorum. Derdimi açıp, dökesim geldi. Sağlığım yerinde değil, Çok yaşayacağımı sanmam. Tek başıma olmama şaşırmayın. İnsanlardan bıktım. Onlara inancım kalmadı. Kendi bahtsızlıklarına gözyaşı dökmekten zevk alıyorlar. Belki gelecekte, büyük bir yazar olacaksın. Sözlerimi halka ulaştırın.”
“Toplum, önce toplumun huzuru için mücadele edenleri harcıyor! Ne iyiliği biliyorlar, ne de kötülüğü… Vaktiyle dostlarımın hatalarını affettim. Ayıplarını sakladım. Onlar için her şeyi göze aldım. İnsanlar arasındaki, insanlık dışı hareketler, ‘Dostluk’ denilen şeyi lügatlerden bile sildiler. Hayatta gerçek dostluk kuramayan insan, kendi çocuklarına nasıl iyi bir baba olabilir? Makamım varken, ağzımdan çıkanı bir inci görürler, benden akıllı olanlar bile, benden tavsiye isterlerdi. Gölgeme selam verirlerdi. Ataların ‘Tanrım, eni dostlarımdan koru, düşmanlarımla baş başa bırak’ sözü ne kadar doğruymuş! Dost bildiklerim başımı yediler. Hayatımın pamuk ipliğine bağlı olduğu günlerde ise beni anlamadılar. Tanrı, her söylenene inanan zavallı bu halka sabırlar versin. Hepimiz çiğ süt emmişiz. Sinirlerimiz çelikten değil… Vicdansızlığın ve kalpsizliğin de bir sınırı olmalıydı. Ama öyle değilmiş… Bu hasletin sınırı yokmuş… Hainler ve riyakarlar millete yol gösteriyorlar gibi görünüyorlar. Ömründe kitap görmemiş bir kişi, sabahtan akşama kadar size felsefe dersi veriyor… Evde karısını idare etmesini beceremeyen bir adam, bir bölgeyi idare etmeye kalkıyor… Oğluna söz geçiremeyen biri, reyonun başına aslan kesilir… Uçkur düşkünü biri, kendini gece gündüz memleket derdini düşünen bir insan gibi gösteriyor…”
“Baştan beri anlattığım hataların temelinde, bu gibi insanların olmadığını kim garanti edebilir? Bir taşını cihana bedel gördüğüm memleketimi ve insanlarını seviyorum. Eğer bir insanda vatan sevgisi yoksa o kişi her an hainlik ve ihanet yapabilir. İnsanlar o hale geldi ki, kendine zulüm ve hainlik edenleri sevmekte, nerede adil ve haktan yana insan varsa; ondan nefret eder hale geldi.”
Bahçedeki sessizlik ve asudelik onu mest etmişti. Konuştukça açılmıştı. Açıldıkça da dertlenmişti. Vişne ağaçları arasında şakıyıp duran bülbüllerden farksızdı. Saatine baktı. Bir buçuk saattir gezinip kalmışlardı. İlerideki Akyar tepesinde ay yükselip kalmış, hava da serinlemişti. Kulbayev’in birden sesi kısılıp, birden durmuş, sağ eliyle sol göğsünü kavramıştı. Gayri ihtiyari başını gazeteciye yasladı. Yüzü bembeyaz olmuştu.
“Beni arabaya götür” dedi. Gelenler dağılmış, etrafta kimse yoktu. Görünürlerde araba falan da yoktu. O arda bağ bekçisi koşarak gelmiş, Kulbayev’i “İçeri götürelim” dedi. Odalardan birine götürüp yatırdılar. Kulbayev :
“Araba gelirse geri gönderin. Galiba, bu halde gidemeyeceğim!… Bir saate kadar kendime gelirim.”
İhtiyara bir şey olmasın bari der gibi, endişeyle yüzüne bakıp duruyorlardı. Seslenirse duyulsun diye kapıyı aralık bırakarak dışarı çıktılar. Dağ tarafından taze ve serin bir hava esiyor, havayı doyasıya ciğerlerine çekerek, geceleyin olanları hatırdan geçirmeye başladı. Bir ömre sığdırılan acıları, çekilen sıkıntıları, düşündü. Geceye damgasını vuran : ‘Dürüstlük ortadan kayboldu’ sözlerini unutamıyordu.

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar