Arama

Medya Haber - Sayfa 5

Güncelleme: 13 Ekim 2017 Gösterim: 570.607 Cevap: 1.864
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
14 Nisan 2006       Mesaj #41
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bugün bu sütunda uzun zamandır kafamı meşgul eden, itiraf edeyim yazıya da nasıl dökeceğimi bilemediğim bir konuyu nihayet yazmak istiyorum.

Sponsorlu Bağlantılar
Türkiye son yirmi gündür yine Güneydoğu ya da Kürt meselesine kilitlenmiş durumda; zira bölgede maalesef yine kan akmaya başlamış bulunuyor. Bugüne dek soruna çeşitli açılardan yaklaşıldı, çeşitli öneriler ortaya atıldı, bu önerilerin önemli bir bölümü farklı düzlemlerde yerine getirildi; ama 1984 Eruh baskını ve sonrasında yaşanan o acı olaylara sanki yirmi iki sene sonra tekrar geri döndük. 1984 konjonktürü ve 2006 konjonktürü, bu farklı konjonktürlerin iç ve dış ilişkileri muhakkak ki çok değişik; ama bölgede değişmeyen şu ki yine ister güvenlik güçlerimiz olsun ister Kürt çocukları olsun bizim yurttaşlarımız ölüyor.
Sorunun çözümüne ilişkin en genel hatları ile iki farklı öneri kümesi ortaya atıldı; bunlardan birincisi, ekonomik dengesizliklere vurgu yapmak ile birlikte, meselenin özünün teröre ilişkin olduğuna dayalı görüş idi ve çözümün de güvenlik güçlerinin terörün kökünü kazımasına dayandığını ifade ediyor idi. İkinci görüş ise teröre karşı güvenlik güçlerinin rolünü ihmal etmemekle birlikte sorunun nihai çözümünün kimlik politikalarından ve demokratikleşmeden geçtiğini öne sürüyor idi. Yaşadığımız son seneler iyi hatırlanır ise aslında her iki önerinin de önemli ölçüde yaşama geçirildiğini görüyoruz. Özellikle 90 sonrası silahlı PKK militanları üzerine çok yaygın bir şekilde gidildi ve terör bir süre için önemli ölçüde geriletilebildi.
Demokratikleşme adımları önemli
1999 Helsinki Zirvesi sonrası ise Kürt yurttaşlarımıza yönelik kimlik politikaları ve demokratikleşme alanında azımsanmaması gereken adımlar atıldı; 80’li yıllarda “Kürt” sözcüğünün telaffuzu dahi zor iken bugün devlet kurumu olan TRT’den Kürtçe yayın yapılıyor ve daha da önemli olmak üzere özel kesim Kürtçe televizyon yayınına başladı, vs. Demokratikleşme sürecinin yeterli olduğunu kimse iddia edemez; ama gelinen noktanın da küçümsenmemesi gerekiyor. Ancak ne teröre karşı verilen önemli silahlı mücadele ne de demokratikleşme alanında yaşanan gelişmeler ülkemizin tekrar geçtiğimiz yirmi günü yaşamasına engel olamadı. Güvenlik önlemleri ve demokratikleşme adımları çözüme ciddi bir katkıda bulunamamış ise meselenin tekrar tekrar düşünülmesi ve özellikle de meselenin uluslararası konjonktür ile ilişkisinin yeniden ele alınması gerekiyor.
Bundan sonra yazacaklarıma yönelik elimde güçlü bir kanıt yok, yani yazdıklarım ağırlıklı olarak spekülatif olacak; ama bu tür egzersizlerin yapılmasının sorunun çözümüne katkıda bulunabileceğini düşünüyorum. Yavaş yavaş PKK meselesinin uluslararası politik dengeler ile ilişkisinin ve özellikle Irak, İran ve Suriye, belki de genel olarak Ortadoğu meselesi ile çok güçlü bağına daha fazla inanmaya başlıyorum; bugüne dek meselenin orta vadede kimlik politikalarındaki liberalleşme, demokratikleşme ve Türkiye’nin AB sürecinde kalıcı bir biçimde çözüleceğine güçlü bir inancım var idi.
Bugün yine daha liberal kimlik politikalarının ve demokratikleşme sürecinin sorunun çözümü için gerekli koşul olduğunu biliyorum; ama gerekli koşulun yanına yeterli koşulun da konabilmesi için uluslararası konjonktürün öneminin arttığını da gözlemliyoruz. PKK meselesi ve daha genel olmak üzere Güneydoğu meselesi üzerinden bir ya da birkaç süper gücün Türkiye’ye mesaj verdiğini ve bu mesajın iyi algılanmadığı sürece sorunun daha da ağırlaşabileceğini seziyorum. Süper güçlerin kim olduğu, ne mesaj vermek istedikleri önemli; ama bence meselenin özünü pek etkilemiyor; zira önemli olan mesajın içeriğinden çok bunun Ankara tarafından iyi algılanabilmesi.
Türkiye’nin söz konusu mesajın içeriği doğrultusunda uluslararası platformda bire bir pozisyon alması şart değil; ama ilk yapılması gereken, mesajı kimin verdiği ve ne istediği konusunda kafa yormak. Anlaşılan o ki söz konusu mesaj ya da mesajlar görmezlikten gelindiği sürece Kürt meselesi ve buna bağlı olarak da terör meselesi daha uzun seneler bizim başımızı ağrıtacak. İşte diplomasinin ve pazarlık yapabilme yeteneğinin tam da bu alanda devreye girmesi gerekiyor; bugüne dek bizlere daha güçlü pazarlık yapmamız gerektiği söylenen (içerideki şahinler tarafından) alanlar genellikle hukuk devletine geçişimizin koşulları idi ve kanımca hukuk devleti için pazarlık çok anlamlı ve yararlı değil ve terörün tekrar baş kaldırmasının altında demokratik reformların yattığını iddia etmek çok zekice değil.
Bize iletilen mesajları iyi değerlendirir ve bu mesajların ileticileri ile gerçekten iyi bir pazarlık yapıp vicdani olarak kabul edilemeyecek şeyler yapmaksızın mesaj sahipleri ile yan yana gelebilir isek kanımca ancak o zaman Kürt meselesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan terör felaketi kalıcı olarak çözüm yoluna girebilecek. Şunu asla unutmayalım: Kopenhag siyasal kriterleri doğrultusunda gerçekleştirilen açılımlar, kimlik politikalarında atılan adımlar ciddi bir devletin zaten, ortada sorun olsa da olmasa da, yapması gereken, hatta çoktan yapmış olması gereken dönüşümler.
Olayların asıl çıkış nedeni farklı...
Bu alanda atılan adımlar ile Kürt meselesi arasında pozitif ya da negatif bir bağ kurmaya çalışmamak gerek; teröre karşı alınacak önlemleri de yine aynı ciddi ve etkin devlet kavramı kapsamında düşünmek gerekiyor. Meselenin uluslararası boyutu ve yavaş yavaş düzlemine girdiğimiz 2007 genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile olan biten arasındaki ilişki kanımca Kopenhag siyasal kriterleri ile olan ilişkiden çok daha fazla. Batı ve Orta Anadolu kent ve kasabalarına gelen her şehit cenazesinin malum bir partinin (bu düzenlemede malum partinin bir gönüllü katkısı olduğu kanısında değilim) ilk genel seçimde barajı aşma şansını nasıl güçlendirdiği, yani TBMM’nin ilk genel seçimde 2002’de olduğu gibi iki partili oluşmayacağı, sağdan en azından iki partinin Meclis’e gireceği ortada. Pazartesi günü Ümit Fırat’ın Neşe Düzel ile Radikal’de yaptığı röportajda söylenenler kanımca konuyu iyi özetliyor idi; Türkiye-AB ilişkilerini germek isteyenler Batı illerine daha çok cenaze gelmesi için ellerini ovuşturuyorlar. En önemli konu bu oyunlar karşısında AKP’nin nasıl bir tavır alabileceği...
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
15 Nisan 2006       Mesaj #42
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Terörle Mücadele Yasası yürürlükte

Sponsorlu Bağlantılar

Medya Haber

İngiltere'de geçen aylarda parlamento tarafından oylanarak kabul edilen, terörü övmenin ve terör eylemlerine basın yayın yoluyla destek vermenin de suç sayıldığı yeni terörle mücadele yasaları bugün yürürlüğe giriyor.
Terörle ilgili her türlü eğitimi vermenin de suç olarak kabul edildiği yeni düzenlemeler, nükleer tesislerin bulunduğu kamuya kapalı bölgelerde gezmenin bile terörist eylem kabul edilmesini öngörüyor.
Parlamento ve Lordlar Kamarasında görüşüldüğü sırada büyük tartışmalara yol açan yeni yasal düzenlemenin sınırlarının çok geniş tutulduğunu düşünen bazı Lordlar Kamarası üyeleri de bu duruma karşı çıktı. Lordlar Kamarasının çok sayıda üyesi, yasanın ifade özgürlüğünü zedeleyeceği yolunda görüş bildirdi ve yasa Lordlar Kamarası tarafından, yeniden görüşülmek üzere beş kez parlamentoya geri gönderildi.
Başbakan Tony Blair ise 7 Temmuz bombalı eylemlerini destekleyen ve bunları öven insanların durdurulması için yasal düzenlemenin hayati olduğunu savundu.
Yeni yasa, polise, terör zanlılarını 28 güne kadar gözaltında tutma ve sorgulama hakkı da tanıyor. Blair hükümeti tarafından hazırlanan yasa taslağında bu süre 90 gün olarak belirlenmiş, ancak parlamentodaki tartışmalar sonucu süre 28 güne indirilmişti.

Sosyal Güvenlik tek çatı altında


Medya HaberTBMM Genel Kurulu'nda, sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştiren Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu Tasarısı kabul edildi.
Kanuna göre, Emekli Sandığı, BAĞ-KUR ve SSK kaldırılarak, bunların yerine "Sosyal Güvenlik Kurumu" oluşturulacak. Kurum; yönetim kurulu, genel kurul ve başkanlıktan meydana gelecek.
Kurumun en yüksek karar organı olan yönetim kurulu, 10 üyeden oluşacak. Başkan ve başkan yardımcısı dışındaki yönetim kurulu üyelerinin görev süresi 3 yılla sınırlanacak.
Genel Kurul, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı veya müsteşarının başkanlığında, çeşitli bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından, sendika temsilcilerinden ve çeşitli kamu kurumu niteliğindeki en üst meslek kuruluşları tarafından görevlendirilecek temsilcilerden oluşacak. Genel Kurul, 3 yılda bir toplanacak.
Sosyal Güvenlik Kurumu'nun ana hizmet birimleri; Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü, Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürlüğü, Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü, Hizmet Sunumu Genel Müdürlüğü, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı ile Aktüerya ve Fon Yönetimi Daire Başkanlığı'ndan meydana gelecek.
Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü, kurumun prim tahsilatını yapacak.
Kanuna göre, Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu kurulacak. Sosyal güvenlik politikaları ve uygulamaları konularında görüş bildirecek olan Kurul, Milli Savunma, İçişleri, Maliye, Sağlık bakanlıkları, DPT ve Hazine müsteşarlıklarının temsilcileri, bazı kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum örgütlerinin başkanlarından oluşacak.
SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın merkez ve taşra teşkilatlarında kadrolu olarak görev yapan personel, mevcut statüleri ile her türlü taşınır ve taşınmaz mal varlıkları, tapuda bu kurumlar adına kayıtlı olan taşınmazları ve hizmet binaları, araç, gereç, malzeme, demirbaş ve taşıtları, alacakları, hakları, borçları, iştirakleri, dosyaları, yazılı ve elektronik ortamdaki her türlü kayıtları ve diğer dokümanlar kuruma devredilecek.



Türkiye'de işsizlik yok!


Medya HaberAnkara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Zafer Çağlayan, "Türkiye'de işsizlik yoktur. Var diyenlere inanmıyorum" dedi.
Tekstil ve konfeksiyon sektörünün Türkiye'de bir küçülme yaşadığını belirten Çağlayan, Türkiye'nin lokomotif sektörü olan tekstil ve konfeksiyon sektörünün içinde bulunduğu durumdan çıkarılmasını ve özel olarak gözetilmesi gerektiğini kaydetti.
Türkiye'de mesleki eğitime yönelinmemesinin yanlış olduğunu kaydeden Çağlayan, sanayi olarak yaşadıkları en büyük sıkıntılardan birisinin konusunda yeterli bilgi ve beceriye sahip eleman bulamamak olduğunu bildirdi. Bu sorununun giderilmesi için mesleki eğitimin şart olduğuna dikkat çeken Çağlayan, Türkiye'de imam hatipliler ile mesleki eğitim konusunun birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi.
"Türkiye'de işsizlik yoktur. Var diyenlere inanmıyorum. Neden? Vasıflı eleman bulmakta güçlük çektiğim için" diyen Çağlayan, kıdem tazminatı ve istihdamın önündeki engellerin de kaldırılması gerektiğini söyledi. Çağlayan, "bir sendika başkanı çıkıp, (Çağlayan işçinin alacağına gözünü dikti) dese de ben bunları söylemeye devam edeceğim. Göz dikenin de gözü çıksın" dedi.



Mystic@L - avatarı
[email protected]
Ziyaretçi
15 Nisan 2006       Mesaj #43
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Sinemanın devleriyle muhteşem final

Fransa'nın efsanevi starları Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu, İstanbul Film Festivali'nin kapanışında onur ödülü aldı

amagALİN TAŞÇIYAN

25.Uluslararası İstanbul Film Festivali, son derece başarılı bir programın ardından dün gece Fransa'nın efsanevi starları Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu'nun onur ödülü aldığı törenle sona erdi.
Sinemada her biri birer başyapıt niteliğindeki filmlerde eşsiz performanslar veren Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu, yaptıkları konuşmalarda Türkiye'de sinemanın bu kadar canlı olmasını övdü. Ödül töreninin ardından aslında İKSV'nin çabalarıyla kapanışa getirilen Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu onuruna Fransız Sarayı'nda Fransa Büyükelçisi tarafından bir yemek verildi. Yemek öncesi Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu, basına poz vermekten kaçındı.

Ödüller aynı filmlere
Festivalde hem uluslararası hem ulusal yarışmalarda jüri ve eleştirmenlerin ödülleri aynı filmlere verildi.
Festivalin Prestijli Altın Lale Ödülü Michael Winterbottom'un yönettiği, "Uyduruk Bir Öykü" adlı filmin oldu. En İyi Türk Filmi olarak ise Reha Erdem'in yönettiği "5 Vakit" seçildi. FIPRESCI ödülleri de aynı filmlere değer görüldü.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Nisan 2006       Mesaj #44
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
pasaport Pasaportların değiştirilmesiyle ilgili yıllardır süren çalışma nihayet sona eriyor. Üzerine çip yerleştirilecek ve barkod sistemine uygun hale getirilecek olan yeni pasaportlar, 2007 yılının başından itibaren kullanılmaya başlanacak. Rengi de değişen ve birden fazla güvenlik katmanı olan pasaportların sahtesinin yapılması mümkün olamayacak.
Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından pasaportların değiştirilmesiyle ilgili başlatılan proje, bu yıl sonunda tamamlanıyor.
Önümüzdeki yılın başından itibaren kullanılmaya başlanacak olan pasaportlara çip konulacak. Pasaportu alacak kişiyle ilgili tüm bilgiler çipe yerleştirilecek. Artık pasaport bürolarında, pasaportlarla ilgili bilgiler, bilgisayar ortamında tutulacak. Yeni pasaportlar barkod sistemine uygun hale getirilecek. Özellikle turizm sezonunda ve belli dönemlerde havaalanlarındaki yoğunluk ortadan kalkacak. Pasaport görevlileri giriş ya da çıkış yapan kişilerin pasaport bilgilerini bilgisayara işlemek yerine, yeni pasaportları optik cihazlardan geçirecekler. Yeni düzenleme sayesinde giriş ve çıkışlarda herhangi bir engeli bulunmayan kişilerin havaalanlanlarında pasaport kontrolünden kaynaklanan bekleme süreleri ortadan kalkacak.
DİJİTAL İMZA...
Yeni pasaportlarla birlikte kırtasiye işlemleri de azalıyor. Pasaport almak için sadece nüfus cüzdanı yeterli olacak. Pasaport almak isteyen kişilerin bürolarda stüdyo ortamında dijital fotoğrafları çekilecek, bu fotoğraflar pasaport defterine yapıştırma yerine bir yazıcı ve laminasyon cihazıyla yerleştirilecek. Pasaport almak isteyen kişilerden formlara atılan ıslak imzanın yanı sıra dijital imzalar da alınacak. Vatandaşların ped üzerine atacakları imza, dijital olarak pasaportlara işlenecek.
Pasaportların defter kısmında güvenlik katmanları olacak. Bir çok aşamalı planlanan güvenlik katmanlarında yer alan figür ve resimler, morötesi ya da kızılötesi ışınlarla görülebilecek. Böylelikle pasaportların sahtesini yapmak mümkün olamayacak. Yapılması durumunda kontrollerde hemen tespit edilebilecek.
Pasaportların boyutu küçülürken, AB ülkelerinde kullanılan ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) standardı, pasaportlarda esas olacak.
LACİVERT PASAPORT, BORDO OLACAK
Kamuoyunun ''lacivert pasaport'' olarak bildiği umuma mahsus pasaportların rengi, yeni pasaportlarla birlikte bordo olacak. Hizmet pasaportunun gri olan rengi ile hususi pasaportların yeşil olan rengi ise muhafaza edilecek. Diplomatların kullandığı pasaportların renginin değişip değişmeyeceğine de Dışişleri Bakanlığı karar verecek.
Yeni pasaportlar artık 10 yıllık olarak alınabilecek. Önümüzdeki yılın başında kullanılması planlanan pasaportların yanı sıra, daha önceden verilen pasaportlar da süresi içinde kullanılabilecek. Halen en fazla 5 yıllık alınabilen pasaportlar nedeniyle en son verilen pasaport esas alınarak yeni pasaportlara tümüyle geçiş dönemi, 5 yılda tamamlanabilecek.
Öte yandan 2007 yılı başından itibaren kullanılması planlanan pasaportların defter bölümüyle ilgili ihale de tamamlandı. Buna göre, defter bölümü, Merkez Bankası, Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğü tarafından basılacak.
Bu arada, yeni pasaportlara konulması düşünülen çip sisteminin uygulaması konusunda incelemeler yapmak üzere Emniyet Genel Müdürlüğü Yabancılar Daire Başkanlığı'ndan bir heyet, Malezya'ya gitti. Heyet, Malezya'daki çip uygulamasıyla ilgili araştırma yapıyor. Bu sistemin ihalesi ile yeni pasaportlarda kullanılacak barkod ve laminasyon cihazlarının ihalesinin, önümüzdeki günlerde tamamlanması bekleniyor. Yeni pasaportlarda yapılması planlanan çip uygulaması, vatandaşların parmak izinin alınması ve göz taraması gibi biyometrik sisteme uygun olarak tasarlanıyor. Parmak izi alınması ya da göz taraması yapılabilmesine yürürlükteki mevzuatın izin vermediğini belirten yetkililer, bunun için yasa değişikliği yapılması gerektiğini kaydettiler.
Mystic@L - avatarı
[email protected]
Ziyaretçi
16 Nisan 2006       Mesaj #45
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
İKİ MANKENİN 'TRAVESTİ' DAVASI!..
Aysu Baceoğlu, duruşmaya katılmadığı için hakkında polis zoruyla getirilme kararı çıkarıldı.Meslektaşı Şenay Akay’a "Travestiye benziyor" dediği iddiasıyla 2 yıl 8 aya kadar hapsi istenen Aysu Baceoğlu, mahkeme tarafından istenen mal beyanında, eski bir manken olduğunu ve ihtiyaçlarının ABD’deki akrabaları tarafından karşılandığını beyan etti.
Aysu Baceoğlu, duruşmaya katılmadığı için hakkında polis zoruyla getirilme kararı çıkarıldı. İki manken arasındaki davaya geçen yıl Aysu Baceoğlu’nun bir röportaj sırasında meslektaşı hakkında "Şenay’ın çok erkeksi hatları var. Zaten kendisi sürekli traş oluyor. Travestiye benzer bir hali var" sözleri sebep oldu. Şenay Akay, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na verdiği şikayet dilekçesinde "Best Model of The World" unvanıyla mankenlik yaptığını belirterek "Mesleğime ve aynı zamanda insanların cinsel tercihlerine de saygısızlık etmiştir. Kendisinin cezalandırılmasını istiyorum" demişti.

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Nisan 2006       Mesaj #46
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Terörün felsefesini kavramadan terörle mücadele yapılamaz. Halkı sindirmek için uygulanan şiddet eylemleri bir yandan yılgınlık havası oluştururken, diğer yandan da örgüt mensuplarına moral vermek ister. Şiddet şiddeti doğurdukça terörü planlayanlar kıs kıs güler. Gayet iyi bilir ki terör, eylemler sadece vatandaşa umutsuzluk aşılamaz; aynı zamanda da devletin adalet ve hakkaniyet ilkelerini de yerle bir eder. Dengesi bozulmuş bir güvenlik sisteminin terörle mücadelede ölçüsü şaşabilir ve sıradan insanlar da mağdur duruma düşebilir...

Kuşkusuz, terör örgütlerinin en önemli kozlarından biri medya. O olmadan “ses getirici eylem” yapmak imkânsız hale gelmiştir artık. İşte tehlike burada! Dikkatsizce yapılan yayınlar, medyanın terör örgütlerine alet olmasına sebep olabilir. Terörün planlayıcıları medyaya böyle uğursuz bir rol biçmiştir. Medya, o rolü oynamadan da terör olaylarını haberleştirebilir; yeter ki hadiselere soğukkanlı yaklaşabilsin ve meslekî kuralları sorumluluk içinde işletebilsin. Son dönemde PKK, kanlı eylemlerle yeniden gündeme geldi. “Niçin” sorusunun cevabı meçhul. “Neden şimdi” sorusunun karşısında mide bulandıran kuşkular var. Terör ihalesinde halkı tahrik edecek her unsur tepe tepe kullanılıyor. Mesela hemen her gün bir asker şehit edilerek, al bayrağa sarılı tabutlar Anadolu’nun dört bir yanına gönderiliyor. Ortaya çıkan vahim manzara insanlık duygusunu yitirmemiş her ehl-i vicdanı derinden derine yaralıyor. Babasız kalmış yavrular, yiğidini kaybeden eşler, yüreğine kor düşen babalar, feryadıyla arş-ı azamı sarsmaya namzet analar... Meselenin bu yüzü çok vahim, çok üzücü. Ancak şu gerçeği de unutmamak gerekiyor: Yüreğimizi dağlayan o cenaze törenlerini olabildiğince duygu yüklü görüntülerle sunmak; bu yolla öfkeyi, nefreti, hatta şiddeti doğuracak infiale zemin hazırlıyor. Bu mahzun manzara karamsarlığa neden oluyor. Terör örgütlerinin de istediği bu değil mi? Bazı televizyon kanallarının bu konulardaki tutumunu -meslekî bakımdan- doğru bulmak imkânsız. Her terör eylemi haber değeri taşır; bunda kuşku yok. Ancak bunun veriliş biçimi sosyal sorumluluğu da yanında getirir; bunda da kuşku yok. Terör eylemlerinin tahrik edici bütün unsurlarıyla verilmesi ve bu yolla sosyal dokunun intikam duygusuna kilitlenmesi daha büyük felaketlere yol açacağı gibi; terör örgütlerinin işine gelecek bir gelişmeyi de tetikleyecektir. Çok dikkatli olmak gerekiyor; “terörle mücadele edelim” ya da “terörün çirkin yüzünü gösterelim” derken teröre alet olma durumuna düşmemek şart...

Amerika üzerinden Türkiye’yi dövmek
Bazı meslektaşlarımız için hükümeti Amerika üzerinden dövmek adeta alışkanlık haline geldi. Her fırsatta hükümetin kredisini tükettiği, itibarını kaybettiği, Amerika ile mesafenin açıldığı söyleniyor. Yapılan analizlere bakıldığında bir gerçeğin sırıttığını rahatlıkla görmek mümkün: Türkiye-ABD ilişkilerini bu kadar negatif ele alanların neredeyse tamamı, iç siyasetin amansız hesaplarına binaen “Türkiye’yi defterden silme” eğrisine kaptırıyor kendini.
Hatırlanacağı üzere tezkere krizinden sonra deniyordu ki: “Washington, Türkiye ile ilişkileri bitirdi. Kırmızı telefonlar artık hep meşgul çalacak ve ilk fırsatta ABD, AK Parti’den bunun hesabını soracak.” Bu tez o kadar çok işlendi ki, bir varsayım olmaktan çıkıp muhkem bir kaziye haline geldi. Ne zamana kadar? Dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve “Şahinler kanadının beyni” olarak bilinen Richard Perle’ün Türk televizyonlarına açıklama yaptığı ana kadar sürdü bu propaganda. “Amerika’yı desteklemek Türkiye’nin çıkarınadır” açıklaması yapmadığı için TSK’yı, hükümete destek vermediği için CHP’yi ve sonra AKP’yi suçluyordu Amerikalılar. Anlaşıldı ki tezkerenin faturası sadece AK Parti’ye kesilmemişti...
Hamas ziyareti de bir bakıma öyle oldu. Bizim medya yeri göğü inlete dursun, ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, “ABD için mesajlar önemli. Anladığım kadarıyla Türk yetkililer gerekli mesajları iletmiş.” deyiverdi. Günlerce sürdürülen “ABD rahatsız” tezine de açıklık getiren Büyükelçi, görüşmeden haberdar edildiklerini söyledi ve basına yansıyan tepkilerin Amerika hükümetinin resmî görüşü olmadığını ifade etti. Türkiye-ABD krizinin hiç de yazıldığı ya da söylendiği kadar derin bir hesaplaşmaya dayanmadığı anlaşılıyordu. Durum böyleyken medyadaki feryad u figan ne anlama geliyordu? İç siyasetin ringinde ***s dansı yapmak için dış politikanın aktörlerinden mi medet umuluyor? Bunu anlamak çok zor. Çok zor; çünkü dış politikanın kendine mahsus ağırlığı, ciddiyeti ve stratejisi vardır. Bunu görmezden gelenler, iktidarı sallayalım derken ülkelerine zarar verebilir.
Son günlerde de benzer bir telaş var. Bir think-tank (düşünce kuruluşu) toplantısında konuşulanlar üzerinden çok büyük laflar ediliyor. Adı üstünde “düşünce tankı”; “askerî tank” değil. Beyin fırtınası adına söylenen doğru-yanlış her sözü, resmî-gayri resmî her düşünceyi iki ülke ilişkisinin zembereği haline getirmek ne derece akıl kârı? Ya da bir Demokrat Parti milletvekilinin eleştirisini Washington’un resmî görüşüymüş gibi birinci sayfalara taşımak gerçekten de gazetecilik kriterlerine uygun mu? Tabii ki söylenen her söz, yapılan her yorum belli bir değer ifade ediyor; ancak her açıklamadan “iki ülke arasında baş gösteren kriz” beklentisi yanlıştır... Demek istiyorum ki; Türkiye-ABD ilişkileri öyle bir çırpıda silinip atılacak bir konu değildir. Tarihî gerçek şudur: Ne Amerika, Türkiye’yi bir kalemde gözden çıkarabilir; ne Türkiye, Amerika’yı. Bu sadece ABD için değil; diğer ülkeler ile olan ilişkiler için de geçerlidir. Hal böyleyken Türkiye’de görev yapan bir hükümeti (velev ki AK Parti yerine bir başkası olsun) diğer bir ülke üzerinden pataklamanın mantığı olamaz. Böyle bir tutum, millî bir duruşu, siyasî bir bakışı ifade etmiyor. Varsa bir eleştirin, yol gösteren analizlerle ufuk aç; ufuk aç ki, bu ülkenin bakış açısı dar kalıplara hapsolmasın. İç siyasetin dinamizmi başka gerçeklere bina edilmeli; dışarıdan preslenmeye değil.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
18 Nisan 2006       Mesaj #47
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bir haftadır kamuoyu Cumhurbaşkanı Sezer’in Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmayı tartışıyor.

Aslında tartışmaya hiç gerek yok, aynı mekânda kısa bir süre önce Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün özgürlükçü konuşması ile Sezer’in yasaklayıcı laflarını yan yana koyun; aradaki farkı göreceksiniz. Hatta buna da gerek yok; Sezer’in yıllar önce söylediği özgürlükçü sözlerle bugün konuştuklarını karşılaştırın ve “hangi Sezer?” deyin; her şey ortaya çıkacaktır. Belki de cumhurbaşkanlığı insanları değiştiriyor. Yıllarca dindar kitleleri, Kur’an’dan ayetler ve Hz. Peygamber’den hadisler naklederek ikna eden Süleyman Demirel’i halk, Köşk’e çıktıktan sonra anlamakta zorluk çekti. Son olarak, Sezer’in irtica çıkışına destek veriyordu Süleyman Bey ve “dinî konularda kısıtlama” talep eden Sezer’in konuşması için “tamamı çok güzeldi” diyordu.
Özal’ın ‘değişim’ farkı burada ortaya çıkıyor. O, kendini sürekli yeniledi; ama değişim çarklarına boyun eğmedi. Yanlışlar da yaptı kuşkusuz; ancak kimse onun iyi niyetinden şüphe duymadı. O yüzden bağrına bastı, onu bayraklaştırdı adeta. Ekonomide attığı adımlar önemliydi; ancak o, her şeyi ekonomiden ibaret görmüyordu. Öyle olsaydı Turgut Bey’in adı “iyi bir teknokrat” olarak geçecekti tarihe. O sadece zeki bir teknokrat olmayı da kabul edemezdi, akıllı bir bürokrat kalmayı da. Siyasete nâm olsun diye girmemişti. Projeleri vardı, hayalleri vardı. Türkiye demokrasinin kıblesi, düşünce özgürlüğünün kalesi olmalıydı. Yasaklar, anti demokratik uygulamalar kalkmalıydı ortadan; zira despotizmin hiçbir şekli yakışmıyordu bu ülkeye.
Cesurdu Özal. Başbakanlık yaptığı dönem, askerî rejimin gölgesi altındaydı. Devletin başındaki insan darbeyle gelmişti. O bu duruma aldırmadı. Siyasî dehası, inanılmaz uyumu ve en önemlisi iradeye bağlı cesaretiyle Türkiye’yi yeni bir döneme taşıdı. Çatışmadı; ancak teslim de olmadı. Anti demokratik taleplere boyun eğmedi; ancak devlet yönetimini bir inatlaşmaya da kilitlemedi. Halkın tamamını kucakladı; kucaklayacağım derken kendi özünden de uzaklaşmadı. Kâbe’de namaz kılacak, hatta bakanların önüne geçip onlara imamlık yapacak kadar dindar; Cem Karaca’yı Türkiye’ye davet edecek ve siyasi yasakları ortadan kaldıracak yolu açacak kadar demokrattı. 141.-142 ve 163. maddeleri kaldırırken öyle bir toplumsal mutabakat sağladı ki en anti demokratik ittifaklar bile bu sosyal talebe boyun eğmek zorunda kaldı.
Pazar günkü mevlitte Kocatepe Camii tıklım tıklım dolmuş, vatandaş yer bulamayınca bahçeye taşmış. Şu muhteşem sevgiye bakın lütfen. Aynı coşku dün onun mezarı başındaydı. On binlerce insan akın akın Özal’ın kabri başına geldi ve dualar etti. Yaşlısıyla genciyle, işçisiyle patronuyla bir cemm-i gafir vardı Topkapı’daki anıt mezarda. Her partiden insan vardı aralarında. “Dört eğilim”in her biri, mahzun törende yeniden buluşmanın buruk sevincini yaşıyordu belki de. Birlik ve dirlik havası hâkimdi Özal’ın etrafında. Vefat ettiğinde de milletçe aynı manzaraya şahit olmuştuk. Gözyaşlarıyla uğurlanan 8. Cumhurbaşkanı halkın gönlünde taht kurmuştu. 13 yıl önceki pankartlar bugün gibi aklımızda. Cenazeye “Sivil Cumhurbaşkanı”, “Dindar Cumhurbaşkanı”, “Demokrat Cumhurbaşkanı” pankartlarıyla katılmıştı halk. Bu bir özlemdi. Aynı zamanda bir talep. Aradan bunca yıl geçmiş, halk aynı duygu ve düşünce ile Özal’ın kabrine koşuyor. Yine aynı özlem, yine aynı talep. Özal’ı doğru anlamak için halkın ona nazar ettiği pencereden bakmak gerekir. A. Necdet Sezer’in de, Süleyman Demirel’in de, Tayyip Erdoğan’ın da, Deniz Baykal’ın da Turgut Özal portresine halkın gözünden bakması şart. Milyonlarca insan niçin her geçen gün Turgut Bey’i daha bir derinden özlüyor? Herkes Çankaya’nın yeni sahibi üzerine konuşuyor. İsimler o kadar da önemli değil belki de. “Halk nasıl bir cumhurbaşkanı istiyor?” sorusunu yöneltip; “sivil, demokrat, dindar, özgürlükçü” gibi vasıfları alt alta yazmak varken, isimler savaşına girmenin kime ne faydası var ki!
Mystic@L - avatarı
[email protected]
Ziyaretçi
18 Nisan 2006       Mesaj #48
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
TARKAN'DAN BAYAN HAYRANLARINI ÜZECEK HABER...

Tarkan, "Baba olmayı düşünüyorum. Benden de iyi baba olur, arkadaş gibi. Bilge de çok iyi bir anne olur. Çok iyi yemek yapıyor, hoşgörülü, bilgili" dedi. Şarkıcı Tarkan albüm tanıtımı için gittiği Almanya'dan İstanbul'a döndü.

THY'nin tarifeli uçağıyla saat 20.00 sıralarında Köln'den İstanbul'a gelen Tarkan, Almanya'da albümüne yoğun ilgi olduğunu söyleyerek, " İlginin yoğun olması çok heyecan vericiydi. Çok mutlu oldum. Hatta izdiham oldu" dedi.

Gazetecilerin "Türkiye'de sence star var mı" sorusu üzerine, Türkiye'de birçok starın olduğunu belirten Tarkan, "Sezen Aksu var. Zaten o bizim kraliçemiz. Ben Sibel'i severim. Çok iyi söyler. Kibariye çok iyi söyler. Orhan Gencebay kla*****r. Her zaman tam bir stardır. Pop müzikte ise Mustafa iyi şarkılar yazıyor. Serdar iyi şarkılar yazıyor. Kenan var, o da iyi. Herkesin stili farklı" dedi.

Tarkan kendi stili ilgili bir soru üzerine de, "Benim stilim de sizce farklı değil mi? Herkesin kendine ait bir üslubu var, tarzı var bence. Ben daha oryantalim. Bana megastar denildiği için teşekkür ederim. Bunu ben demedim, siz bana yakıştırdınız" şeklinde konuştu.

Sibel Can'ın kendisine "Dişi Tarkan" demesini de değerlendiren Ünlü Popçu, " Sibel öyle diyorsa doğrudur. Ben Sibel'i çok seviyorum, çok şeker buluyorum. Çok iyi de söylüyor. O ne derse doğrudur. Sibel Can müziği ile sanatı ile bir yerlere gelmeye çalışıyor. Onun dışında polemiklerle bir yerlere gelmeye çalışanlar zaten geçici oluyorlar, görüyoruz" yorumunu yaptı.

Tarkan, basın mensuplarının "Çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz" şeklindeki sorusuna ise gülerek " Evet baba olmayı düşünüyorum. Benden de iyi baba olur, arkadaş gibi. Bilge de çok iyi bir anne olur. Çok iyi yemek yapıyor, hoşgörülü, bilgili" yanıtını verdi.

Sevgilisi Bilge Öztürk'ün barda kavga etmesi hakkındaki haberleri de değerlendiren Tarkan, " O haberler yanlış aktarıldı. Bir tane dengesiz bara gelip kavga çıkarmış. Ayrıca Bilge'nin olayla bir ilgisi yok. Bilge benim yanımda idi. Bilge'nin kardeşleri oradaydı. O bar Bilge'nin mekanı. Beni bile o bara almazlar ama Bilgeyi alırlar" diye konuştu.


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
20 Nisan 2006       Mesaj #49
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
ecevit

ANASOL-M iktidarı döneminde Bülent Ecevit, Başbakanlığı Hüsamettin Özkan'a bırakmasını isteyen komutanın ismini açıkladı.
ANASOL-M iktidarı döneminde Bülent Ecevit, Başbakanlığı Hüsamettin Özkan'a bırakmasını isteyen komutanın Kara Kuvvetleri eski Komutanı emekli Orgeneral Atilla Ateş olduğunu açıkladı. Ecevit bu konuda Ateş Paşa'nın Hüsamettin Özkan ile Bodrum'da bir yatta buluştunu söyledi. Ateş Paşa, Suriye sınırına giderek bölücü başı Abdullah Öcalan'ı bu ülkeden isteyen general olarak biliniyor. Ateş'in 28 Şubat sürecinde darbe yapma girişimine de karşı çıktığı öne sürülmüştü. ANASOL-M Hükümeti Başbakanı Ecevit, kendisine çekil diyen komutanı İnternethaber isimli web sitesi yazarı Behiç Kılıç'a açıkladı. Söz konusu röportajda Ecevit, kendisine Cumhuriyet tarihinin önemli komplolarından birinin yapıldığını anlattı. 2. Irak Savaşı öncesinde ABD Başkanı George Bush ile Irak eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin konusunda ters düştüğüne dikkat çeken Ecevit'e göre söz konusu olay, DSP'nin bölünmesinden bir yıl önce meydana geldi. Ecevit'e göre Hüsmettin Özkan Bodrum'a çağrıldı ve plan kendisine duyuruldu. Ancak, Özkan duyduklarını Ecevit'e anlatmadı. Eski Başbakan, askerlerin neden böyle bir harekete yöneldikleri hakkında ise konuşmak istemedi.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
20 Nisan 2006       Mesaj #50
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Türk gümrüklerine ABD kontrolü250007SmallPictureTürkiye ve ABD arasında imzalanan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesine ilişkin anlaşma çerçevesinde ABD'nin gümrüklere panel x-Ray cihazı yerleştireceği belirtiliyor. Dışişleri Komisyonu'nda tartışmalara yol açan anlaşmanın, ABD'ye gümrükleri tek yanlı kontrol imkanı tanıdığı ifade ediliyor.

Dışişleri Komisyonu'nda dün Türkiye ile ABD arasında imzalanan kitle imha silahları ile füze fırlatma sistemlerinin yayılmasının, kötü niyetli kişilerin eline geçmesinin önlenmesine ilişkin anlaşma ele alındı.

CHP'liler, anlaşmanın 'hem kimyasal amaçlı hem de kitle imha silahı yapımında kullanılan malzemelerin denetiminin' tek yanlı olarak ABD'ye bırakılması anlamına geldiğini öne sürdü.
"TÜRKİYE BU CİHAZLARI ALAMAYACAK KADAR ACİZ Mİ?"
Amerika'nın bu malzemenin denetimi için gümrüklere panel X-ray cihazı yerleştirmesinin
öngörüldüğü anlaşmanın "onur kırıcı" olduğunu belirten CHP'liler, Dışişleri Bakanlığı yetkililerine "Bu cihazların maliyeti nedir, Türkiye bunu alamayacak kadar aciz mi" sorusunu yönelttiler.
"BEDELİNİ BİLMEDEN NASIL ANLAŞMA YAPIYORSUNUZ?"
Dışişleri temsilcisi ise "bilmiyoruz" karşılığını verince CHP'li vekiller, "Bedelini bilmeden nasıl anlaşma yapıyorsunuz" diye tepki gösterdi.
CHPli Onur Öymen, Ufuk Özkan ve Halil Akyuz, bu anlaşmanın hiçbir NATO ülkesiyle yapılmadığına dikkat çekerek, "Bu düzenlemeyle ABD'ye tek yanlı gümrükleri kontrol imkanı tanıyorsunuz. Ayrıca bu anlaşmayla, Türkiye'nin kitle imha silahlarının geçiş merkezi olduğunu kabullenmiş oluyorsunuz" görüşünü de dile getirdiler.
DIŞİŞLERİ: BİZİM ÇALIŞMAMIZ SONUCU ANLAŞMA YUMUŞATILDI
Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ise, "Biz bu anlaşma üzerinde 1.5 yıldır çalışıyoruz. Daha sert hükümler vardı, bizim çalışmamız sonucu yumuşatıldı" diye kendilerini savundu.
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

28 Ekim 2016 / ThinkerBeLL İletişim Bilimleri
20 Ekim 2015 / Finn and Jake Genel Mesajlar
24 Ekim 2008 / CrasHofCinneT Bilgisayar
18 Kasım 2010 / ThinkerBeLL X-Sözlük
21 Şubat 2010 / ThinkerBeLL Bilim ww
Etiketler: Medya Haber