Ziyaretçi
Ağaç
Bir dostunum yılbaşı armağanıydı: küçük boy saksı içinde birkaç yaprak, adını bilmediğim bir bitki. Getiren de adını bilmiyordu. Büyüdükçe güzelleşeceğini söylemiş satın aldığı çiçekçi. Öyle de oldu,
Saksıyı evin arkasındaki balkonda bir köseye koyduk, iki günde bir su veriyorduk. Onun orada olduğunu unutuyordum çoğu zaman. Sonra bir gün yardımcım, bitkinin büyüdüğünü, saksı değiştirmemiz gerektiğini haber verdi. Saksısını değiştirdik. Da-ha da büyüdü. Yeni saksı aldık.
Ev değiştirdiğimizde onu kapıdan içeri nasıl sokabildiğimize şaşıranlar oldu. Yeni evde balkon yok-lu. Onu salonda, iki pencere arasındaki duvarın önüne yerleştirdik. Önce yerine alışamadı. Yaprakları sararıp bükülmeye başladı. Güneşten korumak için gündüzleri perdeleri kapadık, geceleri camları açtık. Yavaş yavaş kendine geldi. Benimle birlikte o da yeni eve alıştı. Boylanıyordu günden güne. Yaprakları arasından önce yuvarlaklaşıp dolgunlaşan kahverengi uç-lar çıkıyor, uçların ağızları açılıp küçük, yeşil yavru-lar burunlarını gösteriyor, birkaç gün içinde büyü-yüp birer yelpaze gibi açmaya başlıyorlardı. Gittikçe gövdesi kalınlaştı. Maslak yoluna çıkıp en büyük toprak saksıyı aradık. Bulunca, köklerin yoğunlaşıp sığ-maz olduğu eski saksıyı kırdık, toprağını değiştirdik, yeni saksıya geçirdik. Birkaç içinde gövdesinden ince dallar uzadı, yeşil, taze taze yapraklarla donandı. Boyu tavana ulaştı. O zaman dallarını hırpalamadan, yanlara çekerek tavandan kurtardık. Gövdenin ortasına kocaman bir nazar boncuğu astık. Kırmızı kü-çük çoraplar, renkli pabuçlar, daha bir sürü incik boncukla donattık. O günlerde konuşmaya başladım onunla; yalnızlığımı unutmak için. Yanına koydu-ğum koltukta oturuyordum çoğu zaman. Delice şey-ler yapmaya başlamıştım. Kitap okurken o da dinle-sin diye sesimi yükseltiyordum. Yardımcım basını uzatıp kapılardan bakıyor, bir şeyler homurdanıyordu odalardan birinde kaybolurken. "Deli karı!’ dediğini biliyordum ama, o da sevip kollamaya başlamıştı ağacı.
Dostlarım, ağacın çok çabuk büyüdüğünü, bir gün odayı kaplayıp beni sokak kapısına itip evden atacağını söyleyerek alay ediyorlardı. Kızım, ne za-man salona girse ağacın kocaman dallarıyla üstüne yürüdüğünü, onu korkuttuğunu söylüyor, ağaçtan uzakta oturmaya dikkat ediyordu. Evin içinde böyle bir ağacı nasıl büyütebildiğime şaşıranlar çoktu. Oysa ben fazla bir şey yapmıyordum. Yalnızca dost olmuştum onunla. Sabah kalktığımda biraz konuşuyor-dum. Yeni gelen yavrulara, "Hoş geldiniz," diyor-dum. "Canım, tatlım" diyordum. Yıllardır söyleme-diğim sevgi sözcükleriyle yaklaşıyordum yanına: "Hele bak! Gece ben uykudayken doğmuşsun!" diye yeni tomurcukları yavaşça öpüyordum. Konuklar geldiğinde ağacın çevresini birlikte dolanırken onları yeni dallar, yapraklarla tanıştırıyordum. Kimileri ağa-cın karşısında şaşkın kalıyorlardı. Onu sevenler, dallarının altındaki koltukta oturmaktan hoşlananlar da vardı.
Ağaç benim için bir canlıydı. Aksamları odama çekilirken "Hoşça kal ağaç. iyi uykular!" dediğim, sa-bahları "Günaydın ağaç!" diye selamladığım yoldaşımdı. Sanki yaşamımda ondan başka kimse kalma-mış, herkes birer birer çekip gitmişti. Karşısındaki kollukta içkimi içerken yalnızlığımı, korkularımı, dünyayı saran felaketleri unutarak gülümseyebiliyordum. Dostumdu ağaç. Beni sevdiğini biliyordum. Ge-ce basıp da okumaktan yorulan gözlerimi dinlendir-mek için ışıkları söndürdüğümde; ağaç, ayışığında dışarıdan vuran yan aydınlıkta yapraklan gümüşlen-miş, gövdesi ise siyaha çalan zeytin yeşili alçak dallarıyla Magritte’in yarı karanlık, yarı aydınlık resimleri gibi duvara yapışıp ışıldardı. Kimi zaman hayallere, kimi zaman yarı uyanık ’kuş uykuları’na salardı beni. Küçük serçeler görürdüm dallarında. Yapraklarla gülüşüp beni söyleştiklerini, benden söz ettiklerini duyardım. Yarı uykulu gülümserdim. Kitap dizlerimden düştüğünde sıçrardım yerimde. Kuşlar uçup kaçı-şır, yaprakların fısıltıları susardı. Küstüğü günler olurdu ağacın. Kısa bir süre için çıktığım yolculuklar-dan döndüğümde yerde bir sürü kavruk yaprak bulurdum. Telaşlanır, suyunu, vitaminim artırır, dört dönerdim çevresinde. "Ağaç, yapma, ağaç beni bırak-ma!" diye, Ertesi gün canlanırdı. Çayımı karşısında içerdim. "Merhaba ağaç!" diye, kıvançla selamlardım onu. Yaprakları inceden hışırdayarak kargılık verirdi. Karanlık, düşman bir dünyada ağaç, sevgiydi. Her-kesten uzaklaşmıştım. İnançlarımı yitirmiştim. Yal-nız ağaçla birbirimizi sevdiğimize inanıyordum.
Bir aksam ışıkları söndürmüş önünde duruyor-dum. Dışarıda incecik yarım bir ay, yıldızlar vardı. Sert bir sonbahar rüzgârı bahçedeki ağaçları birbirine vurup tokatlıyordu. Gökyüzünün koyulaşan aksam mavisi içinde, ağaç, eşyalar, hepimiz biraz silinip kaybolmuştuk. İnsanın içini isle kaplayan hüzünlü ak-samlardan biri...
Bunalımlı günlerin, karabasan dolu rüyaların başlangıcıydı. Böyle günlerde köpeklerimle, eşyalarla, en çok da ağaçla konuşurdum ben.
"Ne yapacağımı bilmiyorum, "dedim. "Radyolar" televizyonlar, gazeteler hepsi ölüm, kin, yalan kusu-yor ağaç; bense karşı duramayacak kadar yaşlı, yor-gunum. Usandım. İnsanlardan nefret ediyorum. Ken-di kendimden de. Kimseyi görmek istemiyorum, kimseyi sevmiyorum, sevemiyorum."
Ağaç ilk kez konuştu. Dedi ki:
"Televizyonu açma, gazeteleri okuma, radyoları dinleme. Kitaplarını al, dallarımın altına gel; sakın canına kıymaya kalkma."
Aksam arkadaşlar geldiler. Beni her zaman gittiğimiz küçük meyhaneye götürdüler. Benim için içki-nin en iyi ilaç olduğunu bilirdi onlar. Sarhoş döndüm eve. Ağacı görmedim bile. Gidip kendimi yatağa attım. Sızmışım.
Ertesi sabah kalktığımda saksının yanında, yerde bir sürü ölmüş, sarı yaprak vardı. Dalları üzgün aşağılara sarkmıştı. O. Henry’nin ’Son yaprak’ öyküsü geldi aklıma. Vuruldum. "Öyle olsun ağaç, birlikte ölürüz," dedim.
Yardımcım, öğleye doğru eve geldiğinde ben hâlâ ağacın karsısında oturuyordum. Kucağımda bir sürü kuru, kızıl, uçları yanık yapraklarla.
Kime telefon etti, kimi çağırdı bilmiyorum, biri-leri geldiler, "Sen her zamanki depresif periodlarından birine girdin," dediler. Anımsamıyorum ama ara-bada söylemiştim: "Hayır her zamanki bunalımlarımdan biri değil. Ağaç ölüyor, ben de onunla öleceğim. Çünkü çok mutsuzum," demişim.
Doktor beni karsısında görünce şaşırmadı. Buna-lım başlayıp karabasanlar sıklaşınca ona koşardım. Yakınlarımdan biri, "Ölümden çok söz eder oldu, bir de evindeki ağaca taktı," diye fısıldamış kulağına. Doktor birkaç gün hastanede alıkoydu beni, testler-den geçirdi. Sonunda bedensel hiçbir şeyim olmadığını, her şeyin kafamda olup bittiğim söyledi, içki içmemi yasakladı. Gündüz, gece içmem için yatıştırıcı-lar verdi. Her zamankinden daha bitkin eve döndüm. Uyku ilacının dozunu artırıp yattım o gece. Hemen uyumuşum.
Sabah kapım vuruldu. Uyandım. Yardımcımdı.
"Ne çok uydunuz!" dedi, "Meraklandım. Doktor kötü bir şey mi söyledi yoksa?"
"Domuz gibi sağlıklı olduğumu söyledi," dedim.
Yüzü güldü.
"Haydi kalkın, size bir şey göstereceğim," dedi.
Salona geçtik. Ağacın karsısında durduk. Her yanından fışkıran yaprakları, yeşil birer göz gibi dalla-rın ucunda açmaya hazır tomurcuklarıyla ağaç güler gibiydi yüzümüze.
Yardımcı
"Siz hastanedeyken toprağını değiştirip bol bol su verdim. Bakın nasıl canlandı." Gülüyordu. "Ona durmadan sizin yakında geleceğinizi söylüyordum. İkimiz de sizi bekliyorduk."
Ağaç da ben de iyileşeli çok oluyor. Ağaç yürüyüşünü salonun ortasına doğru sürdürüyor. Beni ne zaman kapıdan dışarı atacak bilmiyorum. Onun sözünü dinleyip arlık televizyonu, radyoyu açmıyorum, gazeteleri okumuyorum. Dallarının altında otu-rup dünyanın en güzel kitaplarını okuyorum. Yıllar-ca önce okuyup unuttuğum ne çok kitap varmış...
Siz şimdi lonesco’dan esinlenip bir şeyler uydurduğumu sanacaksınız. Öyle değil. Ağaç da ben de yaşamaya kararlıyız. Konuşmalarımız sürüyor. İlgisiz-lik yüzünden ne çok dost kaybettiğimi biliyorum. Az kalsın ağacı da kaybedecektim. Sevdiğimiz şeylere yalnız bakmakla olmuyor, görmek de çok önemli.
Ağaçla olan dostluğumu yitirir, birbirimizden uzaklaşırken kim kimi kurtardı bilmiyorum. Bu ne kadar sürer onu da bilemiyorum.
Sponsorlu Bağlantılar
Bir dostunum yılbaşı armağanıydı: küçük boy saksı içinde birkaç yaprak, adını bilmediğim bir bitki. Getiren de adını bilmiyordu. Büyüdükçe güzelleşeceğini söylemiş satın aldığı çiçekçi. Öyle de oldu,
Saksıyı evin arkasındaki balkonda bir köseye koyduk, iki günde bir su veriyorduk. Onun orada olduğunu unutuyordum çoğu zaman. Sonra bir gün yardımcım, bitkinin büyüdüğünü, saksı değiştirmemiz gerektiğini haber verdi. Saksısını değiştirdik. Da-ha da büyüdü. Yeni saksı aldık.
Ev değiştirdiğimizde onu kapıdan içeri nasıl sokabildiğimize şaşıranlar oldu. Yeni evde balkon yok-lu. Onu salonda, iki pencere arasındaki duvarın önüne yerleştirdik. Önce yerine alışamadı. Yaprakları sararıp bükülmeye başladı. Güneşten korumak için gündüzleri perdeleri kapadık, geceleri camları açtık. Yavaş yavaş kendine geldi. Benimle birlikte o da yeni eve alıştı. Boylanıyordu günden güne. Yaprakları arasından önce yuvarlaklaşıp dolgunlaşan kahverengi uç-lar çıkıyor, uçların ağızları açılıp küçük, yeşil yavru-lar burunlarını gösteriyor, birkaç gün içinde büyü-yüp birer yelpaze gibi açmaya başlıyorlardı. Gittikçe gövdesi kalınlaştı. Maslak yoluna çıkıp en büyük toprak saksıyı aradık. Bulunca, köklerin yoğunlaşıp sığ-maz olduğu eski saksıyı kırdık, toprağını değiştirdik, yeni saksıya geçirdik. Birkaç içinde gövdesinden ince dallar uzadı, yeşil, taze taze yapraklarla donandı. Boyu tavana ulaştı. O zaman dallarını hırpalamadan, yanlara çekerek tavandan kurtardık. Gövdenin ortasına kocaman bir nazar boncuğu astık. Kırmızı kü-çük çoraplar, renkli pabuçlar, daha bir sürü incik boncukla donattık. O günlerde konuşmaya başladım onunla; yalnızlığımı unutmak için. Yanına koydu-ğum koltukta oturuyordum çoğu zaman. Delice şey-ler yapmaya başlamıştım. Kitap okurken o da dinle-sin diye sesimi yükseltiyordum. Yardımcım basını uzatıp kapılardan bakıyor, bir şeyler homurdanıyordu odalardan birinde kaybolurken. "Deli karı!’ dediğini biliyordum ama, o da sevip kollamaya başlamıştı ağacı.
Dostlarım, ağacın çok çabuk büyüdüğünü, bir gün odayı kaplayıp beni sokak kapısına itip evden atacağını söyleyerek alay ediyorlardı. Kızım, ne za-man salona girse ağacın kocaman dallarıyla üstüne yürüdüğünü, onu korkuttuğunu söylüyor, ağaçtan uzakta oturmaya dikkat ediyordu. Evin içinde böyle bir ağacı nasıl büyütebildiğime şaşıranlar çoktu. Oysa ben fazla bir şey yapmıyordum. Yalnızca dost olmuştum onunla. Sabah kalktığımda biraz konuşuyor-dum. Yeni gelen yavrulara, "Hoş geldiniz," diyor-dum. "Canım, tatlım" diyordum. Yıllardır söyleme-diğim sevgi sözcükleriyle yaklaşıyordum yanına: "Hele bak! Gece ben uykudayken doğmuşsun!" diye yeni tomurcukları yavaşça öpüyordum. Konuklar geldiğinde ağacın çevresini birlikte dolanırken onları yeni dallar, yapraklarla tanıştırıyordum. Kimileri ağa-cın karşısında şaşkın kalıyorlardı. Onu sevenler, dallarının altındaki koltukta oturmaktan hoşlananlar da vardı.
Ağaç benim için bir canlıydı. Aksamları odama çekilirken "Hoşça kal ağaç. iyi uykular!" dediğim, sa-bahları "Günaydın ağaç!" diye selamladığım yoldaşımdı. Sanki yaşamımda ondan başka kimse kalma-mış, herkes birer birer çekip gitmişti. Karşısındaki kollukta içkimi içerken yalnızlığımı, korkularımı, dünyayı saran felaketleri unutarak gülümseyebiliyordum. Dostumdu ağaç. Beni sevdiğini biliyordum. Ge-ce basıp da okumaktan yorulan gözlerimi dinlendir-mek için ışıkları söndürdüğümde; ağaç, ayışığında dışarıdan vuran yan aydınlıkta yapraklan gümüşlen-miş, gövdesi ise siyaha çalan zeytin yeşili alçak dallarıyla Magritte’in yarı karanlık, yarı aydınlık resimleri gibi duvara yapışıp ışıldardı. Kimi zaman hayallere, kimi zaman yarı uyanık ’kuş uykuları’na salardı beni. Küçük serçeler görürdüm dallarında. Yapraklarla gülüşüp beni söyleştiklerini, benden söz ettiklerini duyardım. Yarı uykulu gülümserdim. Kitap dizlerimden düştüğünde sıçrardım yerimde. Kuşlar uçup kaçı-şır, yaprakların fısıltıları susardı. Küstüğü günler olurdu ağacın. Kısa bir süre için çıktığım yolculuklar-dan döndüğümde yerde bir sürü kavruk yaprak bulurdum. Telaşlanır, suyunu, vitaminim artırır, dört dönerdim çevresinde. "Ağaç, yapma, ağaç beni bırak-ma!" diye, Ertesi gün canlanırdı. Çayımı karşısında içerdim. "Merhaba ağaç!" diye, kıvançla selamlardım onu. Yaprakları inceden hışırdayarak kargılık verirdi. Karanlık, düşman bir dünyada ağaç, sevgiydi. Her-kesten uzaklaşmıştım. İnançlarımı yitirmiştim. Yal-nız ağaçla birbirimizi sevdiğimize inanıyordum.
Bir aksam ışıkları söndürmüş önünde duruyor-dum. Dışarıda incecik yarım bir ay, yıldızlar vardı. Sert bir sonbahar rüzgârı bahçedeki ağaçları birbirine vurup tokatlıyordu. Gökyüzünün koyulaşan aksam mavisi içinde, ağaç, eşyalar, hepimiz biraz silinip kaybolmuştuk. İnsanın içini isle kaplayan hüzünlü ak-samlardan biri...
Bunalımlı günlerin, karabasan dolu rüyaların başlangıcıydı. Böyle günlerde köpeklerimle, eşyalarla, en çok da ağaçla konuşurdum ben.
"Ne yapacağımı bilmiyorum, "dedim. "Radyolar" televizyonlar, gazeteler hepsi ölüm, kin, yalan kusu-yor ağaç; bense karşı duramayacak kadar yaşlı, yor-gunum. Usandım. İnsanlardan nefret ediyorum. Ken-di kendimden de. Kimseyi görmek istemiyorum, kimseyi sevmiyorum, sevemiyorum."
Ağaç ilk kez konuştu. Dedi ki:
"Televizyonu açma, gazeteleri okuma, radyoları dinleme. Kitaplarını al, dallarımın altına gel; sakın canına kıymaya kalkma."
Aksam arkadaşlar geldiler. Beni her zaman gittiğimiz küçük meyhaneye götürdüler. Benim için içki-nin en iyi ilaç olduğunu bilirdi onlar. Sarhoş döndüm eve. Ağacı görmedim bile. Gidip kendimi yatağa attım. Sızmışım.
Ertesi sabah kalktığımda saksının yanında, yerde bir sürü ölmüş, sarı yaprak vardı. Dalları üzgün aşağılara sarkmıştı. O. Henry’nin ’Son yaprak’ öyküsü geldi aklıma. Vuruldum. "Öyle olsun ağaç, birlikte ölürüz," dedim.
Yardımcım, öğleye doğru eve geldiğinde ben hâlâ ağacın karsısında oturuyordum. Kucağımda bir sürü kuru, kızıl, uçları yanık yapraklarla.
Kime telefon etti, kimi çağırdı bilmiyorum, biri-leri geldiler, "Sen her zamanki depresif periodlarından birine girdin," dediler. Anımsamıyorum ama ara-bada söylemiştim: "Hayır her zamanki bunalımlarımdan biri değil. Ağaç ölüyor, ben de onunla öleceğim. Çünkü çok mutsuzum," demişim.
Doktor beni karsısında görünce şaşırmadı. Buna-lım başlayıp karabasanlar sıklaşınca ona koşardım. Yakınlarımdan biri, "Ölümden çok söz eder oldu, bir de evindeki ağaca taktı," diye fısıldamış kulağına. Doktor birkaç gün hastanede alıkoydu beni, testler-den geçirdi. Sonunda bedensel hiçbir şeyim olmadığını, her şeyin kafamda olup bittiğim söyledi, içki içmemi yasakladı. Gündüz, gece içmem için yatıştırıcı-lar verdi. Her zamankinden daha bitkin eve döndüm. Uyku ilacının dozunu artırıp yattım o gece. Hemen uyumuşum.
Sabah kapım vuruldu. Uyandım. Yardımcımdı.
"Ne çok uydunuz!" dedi, "Meraklandım. Doktor kötü bir şey mi söyledi yoksa?"
"Domuz gibi sağlıklı olduğumu söyledi," dedim.
Yüzü güldü.
"Haydi kalkın, size bir şey göstereceğim," dedi.
Salona geçtik. Ağacın karsısında durduk. Her yanından fışkıran yaprakları, yeşil birer göz gibi dalla-rın ucunda açmaya hazır tomurcuklarıyla ağaç güler gibiydi yüzümüze.
Yardımcı
"Siz hastanedeyken toprağını değiştirip bol bol su verdim. Bakın nasıl canlandı." Gülüyordu. "Ona durmadan sizin yakında geleceğinizi söylüyordum. İkimiz de sizi bekliyorduk."
Ağaç da ben de iyileşeli çok oluyor. Ağaç yürüyüşünü salonun ortasına doğru sürdürüyor. Beni ne zaman kapıdan dışarı atacak bilmiyorum. Onun sözünü dinleyip arlık televizyonu, radyoyu açmıyorum, gazeteleri okumuyorum. Dallarının altında otu-rup dünyanın en güzel kitaplarını okuyorum. Yıllar-ca önce okuyup unuttuğum ne çok kitap varmış...
Siz şimdi lonesco’dan esinlenip bir şeyler uydurduğumu sanacaksınız. Öyle değil. Ağaç da ben de yaşamaya kararlıyız. Konuşmalarımız sürüyor. İlgisiz-lik yüzünden ne çok dost kaybettiğimi biliyorum. Az kalsın ağacı da kaybedecektim. Sevdiğimiz şeylere yalnız bakmakla olmuyor, görmek de çok önemli.
Ağaçla olan dostluğumu yitirir, birbirimizden uzaklaşırken kim kimi kurtardı bilmiyorum. Bu ne kadar sürer onu da bilemiyorum.

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv]![hikaye10067 kalp - Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] hikaye10067 kalp](http://ozel.balca.net/resima/ivirzivir/hikaye10067-kalp.jpg)

