Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 73

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.223 Cevap: 1.997
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #721
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ağaç

Sponsorlu Bağlantılar

Bir dostunum yılbaşı armağanıydı: küçük boy saksı içinde birkaç yaprak, adını bilmediğim bir bitki. Getiren de adını bilmiyordu. Büyüdükçe güzelleşeceğini söylemiş satın aldığı çiçekçi. Öyle de oldu,
Saksıyı evin arkasındaki balkonda bir köseye koyduk, iki günde bir su veriyorduk. Onun orada olduğunu unutuyordum çoğu zaman. Sonra bir gün yardımcım, bitkinin büyüdüğünü, saksı değiştirmemiz gerektiğini haber verdi. Saksısını değiştirdik. Da-ha da büyüdü. Yeni saksı aldık.
Ev değiştirdiğimizde onu kapıdan içeri nasıl sokabildiğimize şaşıranlar oldu. Yeni evde balkon yok-lu. Onu salonda, iki pencere arasındaki duvarın önüne yerleştirdik. Önce yerine alışamadı. Yaprakları sararıp bükülmeye başladı. Güneşten korumak için gündüzleri perdeleri kapadık, geceleri camları açtık. Yavaş yavaş kendine geldi. Benimle birlikte o da yeni eve alıştı. Boylanıyordu günden güne. Yaprakları arasından önce yuvarlaklaşıp dolgunlaşan kahverengi uç-lar çıkıyor, uçların ağızları açılıp küçük, yeşil yavru-lar burunlarını gösteriyor, birkaç gün içinde büyü-yüp birer yelpaze gibi açmaya başlıyorlardı. Gittikçe gövdesi kalınlaştı. Maslak yoluna çıkıp en büyük toprak saksıyı aradık. Bulunca, köklerin yoğunlaşıp sığ-maz olduğu eski saksıyı kırdık, toprağını değiştirdik, yeni saksıya geçirdik. Birkaç içinde gövdesinden ince dallar uzadı, yeşil, taze taze yapraklarla donandı. Boyu tavana ulaştı. O zaman dallarını hırpalamadan, yanlara çekerek tavandan kurtardık. Gövdenin ortasına kocaman bir nazar boncuğu astık. Kırmızı kü-çük çoraplar, renkli pabuçlar, daha bir sürü incik boncukla donattık. O günlerde konuşmaya başladım onunla; yalnızlığımı unutmak için. Yanına koydu-ğum koltukta oturuyordum çoğu zaman. Delice şey-ler yapmaya başlamıştım. Kitap okurken o da dinle-sin diye sesimi yükseltiyordum. Yardımcım basını uzatıp kapılardan bakıyor, bir şeyler homurdanıyordu odalardan birinde kaybolurken. "Deli karı!’ dediğini biliyordum ama, o da sevip kollamaya başlamıştı ağacı.
Dostlarım, ağacın çok çabuk büyüdüğünü, bir gün odayı kaplayıp beni sokak kapısına itip evden atacağını söyleyerek alay ediyorlardı. Kızım, ne za-man salona girse ağacın kocaman dallarıyla üstüne yürüdüğünü, onu korkuttuğunu söylüyor, ağaçtan uzakta oturmaya dikkat ediyordu. Evin içinde böyle bir ağacı nasıl büyütebildiğime şaşıranlar çoktu. Oysa ben fazla bir şey yapmıyordum. Yalnızca dost olmuştum onunla. Sabah kalktığımda biraz konuşuyor-dum. Yeni gelen yavrulara, "Hoş geldiniz," diyor-dum. "Canım, tatlım" diyordum. Yıllardır söyleme-diğim sevgi sözcükleriyle yaklaşıyordum yanına: "Hele bak! Gece ben uykudayken doğmuşsun!" diye yeni tomurcukları yavaşça öpüyordum. Konuklar geldiğinde ağacın çevresini birlikte dolanırken onları yeni dallar, yapraklarla tanıştırıyordum. Kimileri ağa-cın karşısında şaşkın kalıyorlardı. Onu sevenler, dallarının altındaki koltukta oturmaktan hoşlananlar da vardı.
Ağaç benim için bir canlıydı. Aksamları odama çekilirken "Hoşça kal ağaç. iyi uykular!" dediğim, sa-bahları "Günaydın ağaç!" diye selamladığım yoldaşımdı. Sanki yaşamımda ondan başka kimse kalma-mış, herkes birer birer çekip gitmişti. Karşısındaki kollukta içkimi içerken yalnızlığımı, korkularımı, dünyayı saran felaketleri unutarak gülümseyebiliyordum. Dostumdu ağaç. Beni sevdiğini biliyordum. Ge-ce basıp da okumaktan yorulan gözlerimi dinlendir-mek için ışıkları söndürdüğümde; ağaç, ayışığında dışarıdan vuran yan aydınlıkta yapraklan gümüşlen-miş, gövdesi ise siyaha çalan zeytin yeşili alçak dallarıyla Magritte’in yarı karanlık, yarı aydınlık resimleri gibi duvara yapışıp ışıldardı. Kimi zaman hayallere, kimi zaman yarı uyanık ’kuş uykuları’na salardı beni. Küçük serçeler görürdüm dallarında. Yapraklarla gülüşüp beni söyleştiklerini, benden söz ettiklerini duyardım. Yarı uykulu gülümserdim. Kitap dizlerimden düştüğünde sıçrardım yerimde. Kuşlar uçup kaçı-şır, yaprakların fısıltıları susardı. Küstüğü günler olurdu ağacın. Kısa bir süre için çıktığım yolculuklar-dan döndüğümde yerde bir sürü kavruk yaprak bulurdum. Telaşlanır, suyunu, vitaminim artırır, dört dönerdim çevresinde. "Ağaç, yapma, ağaç beni bırak-ma!" diye, Ertesi gün canlanırdı. Çayımı karşısında içerdim. "Merhaba ağaç!" diye, kıvançla selamlardım onu. Yaprakları inceden hışırdayarak kargılık verirdi. Karanlık, düşman bir dünyada ağaç, sevgiydi. Her-kesten uzaklaşmıştım. İnançlarımı yitirmiştim. Yal-nız ağaçla birbirimizi sevdiğimize inanıyordum.
Bir aksam ışıkları söndürmüş önünde duruyor-dum. Dışarıda incecik yarım bir ay, yıldızlar vardı. Sert bir sonbahar rüzgârı bahçedeki ağaçları birbirine vurup tokatlıyordu. Gökyüzünün koyulaşan aksam mavisi içinde, ağaç, eşyalar, hepimiz biraz silinip kaybolmuştuk. İnsanın içini isle kaplayan hüzünlü ak-samlardan biri...
Bunalımlı günlerin, karabasan dolu rüyaların başlangıcıydı. Böyle günlerde köpeklerimle, eşyalarla, en çok da ağaçla konuşurdum ben.
"Ne yapacağımı bilmiyorum, "dedim. "Radyolar" televizyonlar, gazeteler hepsi ölüm, kin, yalan kusu-yor ağaç; bense karşı duramayacak kadar yaşlı, yor-gunum. Usandım. İnsanlardan nefret ediyorum. Ken-di kendimden de. Kimseyi görmek istemiyorum, kimseyi sevmiyorum, sevemiyorum."
Ağaç ilk kez konuştu. Dedi ki:
"Televizyonu açma, gazeteleri okuma, radyoları dinleme. Kitaplarını al, dallarımın altına gel; sakın canına kıymaya kalkma."
Aksam arkadaşlar geldiler. Beni her zaman gittiğimiz küçük meyhaneye götürdüler. Benim için içki-nin en iyi ilaç olduğunu bilirdi onlar. Sarhoş döndüm eve. Ağacı görmedim bile. Gidip kendimi yatağa attım. Sızmışım.
Ertesi sabah kalktığımda saksının yanında, yerde bir sürü ölmüş, sarı yaprak vardı. Dalları üzgün aşağılara sarkmıştı. O. Henry’nin ’Son yaprak’ öyküsü geldi aklıma. Vuruldum. "Öyle olsun ağaç, birlikte ölürüz," dedim.
Yardımcım, öğleye doğru eve geldiğinde ben hâlâ ağacın karsısında oturuyordum. Kucağımda bir sürü kuru, kızıl, uçları yanık yapraklarla.
Kime telefon etti, kimi çağırdı bilmiyorum, biri-leri geldiler, "Sen her zamanki depresif periodlarından birine girdin," dediler. Anımsamıyorum ama ara-bada söylemiştim: "Hayır her zamanki bunalımlarımdan biri değil. Ağaç ölüyor, ben de onunla öleceğim. Çünkü çok mutsuzum," demişim.
Doktor beni karsısında görünce şaşırmadı. Buna-lım başlayıp karabasanlar sıklaşınca ona koşardım. Yakınlarımdan biri, "Ölümden çok söz eder oldu, bir de evindeki ağaca taktı," diye fısıldamış kulağına. Doktor birkaç gün hastanede alıkoydu beni, testler-den geçirdi. Sonunda bedensel hiçbir şeyim olmadığını, her şeyin kafamda olup bittiğim söyledi, içki içmemi yasakladı. Gündüz, gece içmem için yatıştırıcı-lar verdi. Her zamankinden daha bitkin eve döndüm. Uyku ilacının dozunu artırıp yattım o gece. Hemen uyumuşum.
Sabah kapım vuruldu. Uyandım. Yardımcımdı.
"Ne çok uydunuz!" dedi, "Meraklandım. Doktor kötü bir şey mi söyledi yoksa?"
"Domuz gibi sağlıklı olduğumu söyledi," dedim.
Yüzü güldü.
"Haydi kalkın, size bir şey göstereceğim," dedi.
Salona geçtik. Ağacın karsısında durduk. Her yanından fışkıran yaprakları, yeşil birer göz gibi dalla-rın ucunda açmaya hazır tomurcuklarıyla ağaç güler gibiydi yüzümüze.
Yardımcı
"Siz hastanedeyken toprağını değiştirip bol bol su verdim. Bakın nasıl canlandı." Gülüyordu. "Ona durmadan sizin yakında geleceğinizi söylüyordum. İkimiz de sizi bekliyorduk."
Ağaç da ben de iyileşeli çok oluyor. Ağaç yürüyüşünü salonun ortasına doğru sürdürüyor. Beni ne zaman kapıdan dışarı atacak bilmiyorum. Onun sözünü dinleyip arlık televizyonu, radyoyu açmıyorum, gazeteleri okumuyorum. Dallarının altında otu-rup dünyanın en güzel kitaplarını okuyorum. Yıllar-ca önce okuyup unuttuğum ne çok kitap varmış...
Siz şimdi lonesco’dan esinlenip bir şeyler uydurduğumu sanacaksınız. Öyle değil. Ağaç da ben de yaşamaya kararlıyız. Konuşmalarımız sürüyor. İlgisiz-lik yüzünden ne çok dost kaybettiğimi biliyorum. Az kalsın ağacı da kaybedecektim. Sevdiğimiz şeylere yalnız bakmakla olmuyor, görmek de çok önemli.
Ağaçla olan dostluğumu yitirir, birbirimizden uzaklaşırken kim kimi kurtardı bilmiyorum. Bu ne kadar sürer onu da bilemiyorum.
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #722
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi


Sponsorlu Bağlantılar


Sevda Uğruna Ölüm

Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş
ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide
ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes
nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü
renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk
haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...
Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.

Omuzları bir küçük kız çocuğun
şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya
içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum
demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından
sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu
günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında
buluverir kendini.
Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda
kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki
başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,

esenler de yetmiyormuş gibi.
Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle
barışık ve yaşadığına memnun.

Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,
mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta
olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk
oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.

Oynadıkları oyunun
tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının
gelmesini.

Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına
şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet
geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.

Uyku tutmaz bekleyişlerde
ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..
Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.

Birbirlerini gerçekten merak ederler.
Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden
bile sorumlu tutmaya başlar kendini.

Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el
üstünde tutarlar anlayacağınız.

Günler, aylar geçer...
Hayaller ekranlara sığmaz olur.
Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak
sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete
dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık
bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.

Bulut adam sorar durmadan ;
-N’olacak şimdi...
Kadın, adam kadar cevapsız...
“Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum”
Artık sorgulamalar başlar duyguları ...

”Bu nedir?...Bunun adı ne..?”
Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..
Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese
sevda denen şey olmaz zaten.
İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.
Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,
onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.
Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından
bakmaktadır.
Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin
kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...
“Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.”
Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan
budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm
anıdır bu.Verilen son nefestir sanki..
“Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler
nefes almak için.
Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..
Bunu ikisi de bilirler.
Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan
“Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal”
Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları
gezinir kadının
“Hoşçakal”
Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.
Ve
KADIN ÖLÜR...

arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #723
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Ekim’de Bekleyiş

Suyu görünce yeşeren, yeşerdikçe çoğalan ekinler gibi büyüyor içimdeki özlemler. Hasretim arttıkça kan toplanıyor beynime. Kocaman yüreğimle koşuyorum düşlerime, sonsuzluğa. Kavurucu yaz sıcakları ortasında reyhan rengi yalnızlığımı bilemekteyim. “Neden gittin?” yakarışlarımı duymazdan geldin, gittin o uzak diyarlara. İnadınla bilinmezlere gömüldün sessizce, çığlık çığlığa. Götürdüğün anıların ağırlığı hiç mi acıtmadı yüreğini? Ardında bıraktığın, çam ağaçlarının sert, dikenli yapraklarıydı bu Temmuz ortasında. Hayal gözlerinle, hayal bir geleceğe bıraktın beni, öyle soğukta, yalınayak, ezilmiş benliğimle. Hani yorgunluğumu atmak için yalnız bırakmıştın ya beni?.. Daha yorgun yarınlara. Çocukça salınacağımız parksız çocuk bahçelerinde seninle yan yana, yapayalnız dolaşmıştık çalı çırpılar arasında, el ele. Yıkadık yüreğimizi duygu nehirlerinde ağladık, çırpındık, ama boşuna.
Koşacağım günleri beklemekteyim. Bulutların arkasında umutsuzluğumun yıkıldığı anı beklemekteyim, umudun kucağına atılacağım anı. Beklentilerinin içine gömüleceğim anı düşlemekteyim, sahipsiz kimliğimle ve bütün acılara inat koşacağım eskisi gibi buruk ama hazin kendimle ulaşılmaza. Beni, bensizlikte boğulmuşluğunla karşılayacaksın, biliyorum. Bir efsanenin bitmemiş sonunda, seninle uzakta da olsa mutluluğa soyunmayı beklemekteyim, hasretinle. Akıl almaz bir sevdanın en onulmaz noktasında sana ulaşmanın sancısıyla uyanacak mıyız dersin sahipsiz sabahlara? Yaşam denen o karmakarışık dehlizlerde buluşacağız belki; sigarada, bir bardak çayda, gülen gözlü çocuğumuzda biz olarak, güzel bir gelecekte... Yitirilmiş ama bulunacak bir kayıp gibi buluşacağız. Bilinçsizce bulunacak bir kayıp gibi kavuşacağız diye gözlerim ışıldamakta benim.
Koyu bir sensizlik gölgesinde varolacakla yaşamaktayım düşlerimde, umudumda. Nisan yağmurları yağacak koyu bulutların arkasından bir sonbahar sabahında. Serçeler anlatıyor buluşacağımızı, uçarak telaşla gökyüzünde. Birbirini kovalayan, ağustosa inat ötüşleriyle seni müjdeleyen serçeler götürecek beni, sana. Mutluluk gözyaşları süzülecek yanaklarımızdan, ama kimse bilmeyecek, vakitsiz bir sonbaharın kapısında olduğumuzu.
Bir yazı devirmekle geçiyordu günlerim. Onca çirkinliklerin onca ihanetlerin kavurucu sıcaklığında bir Harranlı kadının mağrurluğu ile geçirmekteyim bu son yaz ihaneti günlerini. Bitecek, diye umutlanarak serinliğe uzanacağım sıcak yaz günlerinin inadına; ama endişesiz, kaygısız, rahatlamış yaz akşamlarına veda etmenin hüznünü de taşımaktayım tüm ağırlığıyla.
Kuşlar ötüşmüyor; her yan, sıcağın yapışkanlığı altında kilitlenmiş, kımıldamıyor. Buharlaşmaya başlayan pislikler, gökyüzüne savrulmakta harmandaki buğday başakları gibi. Sonbaharın yüklü yağmur bulutlarına kavuşmak için gün saymaktayım sabırsızlıkla. Sabırdan sıkıldım, sabırsızlığı sevmekteyim nedense... Kaç yaz geçirdik yanarak, ateşe basar gibi zıpladık durduk o sıcaklarda, cayır cayır. Umudumu Eylül’ün sarıya çalan yapraklarının Ekim’de dökülüşüne bağladım acı sarı fiyonklarla. Yüreğimi, yakan yazın o yalancı duygularından sıyırıp sonbaharın umut böceklerine saklamaktayım şimdilerde. O sararmış, ömrü bitmiş yapraklar dökülecek bir bir ya da rüzgarların etkisiyle birbirine girerek havada uçuşarak dökülecek. Ve kendi ayaklarımla duygularımın ezikliği altında yürüyeceğim, saçlarım rüzgarlarda özgürce savrula savrula. Dumanlanmış başım açılacak ve rahatlayacağım diz boyu güzelliklerle.
Ağustos, ekime dayanırken ardında sıcaklarını bıraktı, farkında olmadan. Değişen çok şey gibi ekimin o serin, az güneşli, duygu yüklü bulutları kaplayacak yeryüzünü. Kısa yaşam yolculuklarımı hayallerimle aldatacağım ama kimselere zarar vermeden. İyi sarılacağım ekimde, önce kendime, sonra da sana sevgili dost. Sen de o acıya bulanmış umudu bekliyorsan. Acaba içinde bir umut çiçeğinin büyümesini bekleyen var mı şu an, sabırla? Yalnızlık insana yakışmıyor ki! Bana hiç yakışmaz. Yalnız, sevgisiz, kimsesiz yaşamak olur mu bu koca dünyada? Bir dost bir post, yetecek bana, gerisi boş, diye geçirmekteyim içimden. Haksız mıyım? Kim yalnız direnebilir bu koca dünyaya, yaşama? Kendimle, sevgimle, anlayanımla yürüyeceğim zor bir dünyanın tünelinden, ama onurluca ve dostça. Seninle. Arayışlarımı, sevgimi karşılıksız bırakmayan bir dost olabileceksen sen...
Acılarım sona erecek ekim parklarında, çocuk sesleriyle dinlenecek ruhum. Bir parkta gözlerim arayacak çok uzaklarda olan birini... Yalnız, yapayalnız benle olmak isteyen birine uzanacağım habersizce bir akşam üzeri. İhanetlerin ötesinde seninle, sana ulaşacağım bir ekim akşamında. Belki bir Sirkeci treniyle, belki de bir Mavi trenle, belki de bir kağnıyla Anadolu’nun harman yerinden, kim bilir... Hasretle sarılmalısın bana, sevgiyle kokmalısın. Bense... Utangaç, ezik ama aldırmaz sarılmalıyım sana. Gülüyorum; gülme şimdi, hadi oradan, deme. Sarılırım sımsıkı, dostsan, dostça bağrına basacaksan eğer? Yan yana düşmeliyiz senle, arkamızda ekim güneşi ve duygu fırtınalarıyla; soğuk esen akşam denizini izlemeliyiz, batmaya yüz tutan güneşle. Yan yana yürüyerek girsek dost evimizin tahta kapısından. Geri çekilsem bir adım, kapıyı açsan. Sonra doğru soğuk mutfağa koşsam, diyorum, sen perdeleri çekerken.
Özledik, hem de çok. Yalan değil, kaç yıl döktük geçmişe, buz gibi özlemlerle yanan uyanık hain gecelere. Konuşmayacağım artık eskisi gibi. Neden mi? Zaman unutturdu desem konuşmayı? Acımasızca, hain... İnat, geçmiş yıllarda kaldı; tüm özlem filizlerim büyümeden sessizliğin ortasında, yalnızlığımla kaldı. İşte bundan unuttum konuşmayı! Geriye kalan, anlamlı bir dostluk karşında neye yararsa... Acelesi olmayan, kimsenin beklemediği sakin biri var şimdi yanı başında. Geçmiş daha mı güzeldi, diye düşünüyorsan eğer... Her zaman ki gibi sessiz, kaçamak bakıyorsun yüzüme. Ben böyle istemiyorum seni! Daha sevecen bakmalısın ki, sevinsin yaralı yüreğim. Daha duygulu olmalısın ki duygulansın ruhum, essin, bir an da olsa. Oysa esmeyeli yıllar oldu ruhumda sevda yelleri, değil mi? Yediğimiz şamarları arkamıza alsak... Uzanabilsem, diye geçiriyorum içimden, yorgunluktan ölmüşüm anlasana dercesine. Bir yer minderine yastıksız uzanabilmek keyfine razıyım, o tezek kokan köy evlerinde. Sen, karşımda, istediğim gibi... Yeniden doğayım yeryüzüne. Sığınayım o limana sessizce, duygu çalkantıları arasında ve uykusuz kalayım, umurumda mı? Uyuyamam. Yağmur vurmakta cama. Bilirsin, severim buğulanmış camın ardından hem seni hem dışarıyı seyretmeyi. Çay, elimde; aklım bir yerlerde, bilinmez mesafelerde, ya da bir heyecanla nefes nefese.
Desem ki, son söz olarak, “Seni seviyorum.” Yanaklarım kızarmış, utanmışım ama demişim işte. Acı, fırtınalı, kavurucu yaz sıcaklarının terkedilmiş, yalnız günlerinin acısına, en fazla bir gece… Ama ‘arkadaşça, dostça’ yaşasak nasıl olurdu? Elimi uzatabilsem bir mitoloji tanrıçası gibi sana, sen de bir tanrı gibi tutsan beni, korusan, sıcaktan dili damağı kurumuş efsane sevdalara inat. Hiç gözümü kırpmadan sabahın ilk gün ışığı vursa uykusuz gözlerime. Aramızda bir kapı, sadece aralık ve oradan içeri sızan müzik, güneş ışığına dolanmış. Hafif, dinlendirici, huzurlu bir güne başlangıç dansı, gün ışığıyla rüzgarın bana uzattığı bir demet sevgi yanı başımda.
Yan yana, tüm sahte sevgilere inat soyunsak güzelliklere. Nasıl mı? Bir gülümseyen yüz bulanmış onca yaşama, sevginle saygın anlatsa seni bana, beni de sana, diyorum. Darmadağınık saçlarımla, buruk bir ‘günaydın’ dökülse dudaklarımdan.
Cümlelerinle dokunsan ya da bölünmüş bir elmayla yaklaşsan.
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #724
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya
daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere,
kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...
Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.
hikaye10067 kalp
Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...
Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de
engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına,
fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor,
anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...
hikaye10067 kalp
"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti
delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri,
sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte,
dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş,
onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi...
Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...
hikaye10067 kalp
Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir,
her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini
kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı
bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı...
Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı,
bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini
seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş,
koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.
Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa,
kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda
değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...
hikaye10067 kalp
Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa
yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek
istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek
istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle
paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir
ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha
ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada...
Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti.
hikaye10067 kalp
Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler
içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü
bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı...
Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...
hikaye10067 kalp
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve
görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini
açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler ek*****...
hikaye10067 kalp
Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir
türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu...
Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.
Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu
uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu...
Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama
ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor.
hikaye10067 kalp
Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün
onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan
kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi.
O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi
görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine
dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
hikaye10067 kalp
Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti.
Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne
olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı.
Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı
atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı.
Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip
oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.
hikaye10067 kalp
"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını
bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her
günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu...

Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da
hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce
ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında
olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime,
sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek
bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim.
Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye...
Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan
gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken
yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi
bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi
sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da
sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak
olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir
sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim...
SEVGİLİN
hikaye10067 kalp
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #725
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Başarmak

Mücadele etmek, evet hayatın gerçekleriyle savaşmak, doğruları, yalanları görmek bunları başarmak ne kadar kolay ya da ne kadar zor bilemiyoruz. Kim bilir belki de içimizde bilenler vardır. Ama benim söyleyeceğim, bunları yaşamadan bilemiyoruz.
Mücadele etmek zorundayız çünkü yaşamak, yaşatmak bizim görevimiz. İsteklerimiz vardır,
ideallerimiz, hedeflerimiz ulaşmak istediğimiz hep bir yerler, bir şeyler vardır. Bazen hayatın bizi hedeflerimize ulaştırmasını bekleriz oysa hayat bize vermekte olan yükünü sırtımıza çoktan vermiş
Şimdi bizim o yükü bıkmadan usanmadan büyük bir sabırla taşımamız, yerine ulaştırmamız gerekiyor. Hayat, biz insanların önüne bir kuru ekmeği sunmuş Şimdi ise o ekmeğin yanına katığı bulmak bizim görevimiz. Çalışıp mücadele ederek zorlukları aşarak, aklımızı kullanarak yapmalıyız. Hiçbir şey bizim istediğimiz gibi gitmiyorsa yada başarılı olamıyorsak suç hayatta değil bizde demektir. Sonuç ne olursa olsun iyi veya kötü bizler yılmadan usanmadan çalışmalıyız, umudumuzun tükenmesine izin vermemeliyiz. Başarmak, başarmak ve başarmak....

"Yüreğim yılma, yumurtada tüylenir, uçar dar kabuğunu kırıp"
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #726
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
BİR MASAL GİBİ
Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için
hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm..
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye
acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri
yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu...

Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi
yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu
bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için
zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.
Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda,
özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael"
diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için
onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak
devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima
seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..

Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun
yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez
hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine
bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını
vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat
ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi.
"Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar
Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.."
dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi..
"Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma
"Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum.

"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden
aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip
ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin
adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş..
Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan
bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim
kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce
yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak
için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..

Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde"
dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses;
"Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu
ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş
saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl
ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip..
Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi,
"Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle
seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu
meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm
diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz
ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak
sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden..
"Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım.

Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız
"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç
değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..
Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran
hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın
cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde
görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten..
Üç kere ben buldum, koridorlarda..

"Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım
tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında
kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.
Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet
bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş
sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum."
"Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim.
İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum."
"Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım.
Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi?
Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun
telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım."
Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu
öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup
geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."

Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı.
Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..
Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah"
dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini
ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
"Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..
Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael
Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar.
Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı..
"Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması
gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır."

***
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar.
Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?

Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael
beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık
bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de
lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı..
Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi…

Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan
76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında
keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği
sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı
yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #727
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yatak


Şimdiki gibi aklımda.

Ben, o yıl orta okulun üçüncü sınıfında, bizim Durmuş Ali de ikincideydi. İkimizin de parası yoktu. Köyde, onun bu dul anası, benim bir dul anam vardı. Onlar da kendilerine zar zor geçindirebiliyorlardı.

Durmuş Ali'nin umudu, parasız yatılıdaydı. İmtihana girmiş, yüzde yüz kazanacağından emindi. Bana gelince ben, bir umutsuzluk içinde yuvarlanıyordum. Nereye gitsem, ne yapsam? İki yıldır geceleri çalıştığım fabrika, bu yıl beni almıyordu. Talebeleri fabrikada çalıştırmak yasakmış! Neden yasakmış, bir türlü anlayamıyordum. Bu yıla kadar ne güzel, çalışıp okumuştum.

Beş parasız... Başımı sokacak bir ağaç kovuğu bile yok! Kocaman şehrin ortasında yalnız, yapayalnızım. Sarılacak bir dalım da yok! İçerime de dayanılmaz bir keder, bir hınç.
Durmuş Ali ile bir zaman istasyonun önündeki sıtma ağaçlarının altında geceledik. Sonra olmadı. Bu böyle sürüp gidemezdi. Bekçiler de rahat vermiyorlardı. Sonra da okula gitmek zorundaydım. Biz okula gidince, meydanda kalan yataklarımızı çalmazlar mıydı?

Çok iyi bir arkadaşım vardı, Yusuf, Beni çok severdi. Sıtma ağaçlarının altında gecelediğimizi nasılsa öğrenmiş.

Bir gün utana utana:

"Bizim damın üstünde yatsanız", dedi.

Deli gibi sevindik. Durmuş Ali ile kucaklaşıp öpüştük.

Durmuş Ali bir:

"Allaaaaaaaaaaaaaaş..." çekti. "Yaşadık be abi... Bir günün beyliği de beylik.

Biliyorduk ki, dam üstünde güzün yağmurları başlayıncaya kadar yatabilirdik. Sonra, sonrasına Allah kerim.

Yatakları hemen, istasyondan alıp eve getirdik. Yusufların evi, Pazar yerinin yanında bir tek odaydı. Yatakları dama serdik.


Bekçi korkusu yok bir şey yok. Damın üstünde bir ev sıcaklığı, bir baba ocağı sıcaklığı...

Bunca sıkıntıdan sonra yatacak bir yerimiz vardı, işte. Şu hayat dedikleri de ne güzel şey!

Akşam yemeğimizi yer yemez hemen damın üstüne damlıyor, yataklara girip yorganları boğazımıza kadar çekiyorduk. Geceleri biraz soğuktu ama, gökte kocaman, ışıltılı yıldızlar vardı. Hep yıldızlara bakardık. Bazı geceler de gökyüzünü yıldızlarla döşeli bulurduk. O zaman sevincimize payan yoktu. Ve bizler umutla doluyduk. Sıkıntılardan, acılardan sonra gelecek güzel günlerin, daha olacağına inanıyorduk. Bu umutlar, bu hayaller benimdi. Ben söylerdim. Durmuş Ali, dinler ve onaylardı.

Durur, durur:

"Öyle değil mi Durmuş?" derdim.

"Heyye abi," derdi. "Sabahlar karanlıklardan sonradır".

Bu l'fı da benden öğrenmişti.

Serin dam üstü, ışıklı, iri yıldızların geceleri, sokağın sabahlara kadar süren gürültüsü, bizim umutlarımız, hayallerimiz tam bir ay, kasım başına kadar sürdü.

Sonra... Sonra o bel'lı o karanlık, bir kara çul gibi, kapkaranlık Çukurova yağmurları başladı.

Hava biraz bulutlandı mıydı, okulda Durmuş Ali bir araya gelir, birbirimize sokulur: ikimiz birden:

"Allah be! Allah be! Etme n'olursun" derdik.

Ya bir de yağmur çiselemeye görsün, o zaman bizim yüreklerimizde kıyamet kopardı. Durmuş Ali hemen, okuldan eve fırlar, yatakları damın saçağının altına indirir, koşa koşa geri gelirdi.
Yağmurlu günlerde, eve, yani saçağın altına gece yarısından sonra, ortalıktan el ayak çekilince gelir, usulcacık yataklarımıza girerdik. Saçak altında yattığımızı elâlemin görmesinden bir utanır, bir utanırdım ki biterdim. Durmuş'u derseniz, o oralı bile olmazdı.

Bazen erken uyanamazdım. Birden uyanırdım ki, arkadaşımın anası, öteki komşular uyanmışlar, avluda dolaşıyorlar. O zaman ben yorganı başıma iyice çeker, yatağın içine büzülür, büzülür, yok olurdum. Yanımda, yönümde ayak sesleri duydukça küçülür, küçücük kalırdım. Ayak sesleri kesilince hemen yataktan fırlar, giyinir, kaçardım, o gün ben giyinirken birinin bana baktığını sanmışsam akşama kadar başım döner, kendime gelemezdim.

İçinde yattığım yatağa dönüp de bir türlü bakamıyordum. Bakmayı içim götürmüyordu. Yatak, saçağın dışından fırlayan çamurlara belenmişti.

Gene geç uyandığım bir sabah, giyinip kaçarken, arkadaşımın annesiyle göz göze geldik. Aksaçlı bir başta, kocaman açılmış acıyan gözler... Yıllar geçti, o gözlerin ağırlığı daha üstümde... Bin yıl yaşasam da, o gözler öyle, öylecene bakıp duracak.

Sabahleyin okulda Durmuş Ali'ye:

"Ben o eve bir daha gitmeyeceğim" dedim.

Şaştı:

"Neden be abi?" dedi. "Nerede kalacaksın?"

"Gidemem".

"Yapma be, abi! Nerede yatacaksın? Neden yani?"

Durmuş ne etti eyledi de beni o gün eve götüremedi. O gün, daha başka günler gidip istasyondaki kanepelerin üstünde geceledim.

Bir ara yağmurlar durur gibi etti.

Durmuş Ali bir gün:

"Abi" dedi, "Yatakları dama çıkardım, gel artık!"

gittim.

Birkaç gün sonra, bir ikindi üstü bir yağmur boşandı, gök delinmiş gibi... Durmuş fırladı ama, yetişememiş, yataklar çıpıldak su.

Bir otel bilirdim, eskiden birkaç gün yatmıştım. Otel deyince... Gariplerin yatağı. Güzel Yurt Oteli... Oteller o zamanlar çok ucuzdu... Bir yatak elli kuruş... Gel gör ki elli kuruş!...

K'tip, yatağımız olduğu için, koridorda, geceliği on kuruşa yatmamıza razı oldu.

Daracık koridora iki oda kapısı açılıyor. Yatakları kapının önüne serdik. Biz de yatakların dışına çömeldik. Hiç konuşmuyoruz. Belimizi duvara vermiş, duruyor, birbirimize de hiç bakmıyoruz.

Gece yarısını buldu. Yataklar önümüze serili duruyor. Uykumuz geliyor, gözlerimizden uyku akıyor ama, yataklara girilmez ki... Gözümüz yataklarda, içimizde hasret, rahat bir yatak, bir uyku hasreti...
Yarı sersem, yarı uykulu...

Aşağıdan bir ayak sesi geldi. Gece yarısı bir hayli aşmış. Gözümü açtım, merdivenden iki genç kadın göründü. Yataklara basmamağa çalışarak kapıyı açtılar. Kadınların ince, uzun boylusu içerden geri çıktı. Bizlere hayretle bakıp içeri girdi. Sonra geri çıktı. Hap bakıyordu. Girdi. En sonunda gelip durdu: konuşmadı. Sonra birden bana:

"Bir kibritiniz var mı?" dedi.

Çıkarıp verdim. Gözleri hayretle açılmıştı. Sigarasını yaktıktan sonra bir sigara da bana uzattı, almadım. Israrda etmedi.

"Bu yataklar sizin mi?" dedi.

"Bizim".

"Vakit çok geç yatsanıza!..."

Ampulün sönük ışığında, bereket, yatakların ıslaklığı belli olmuyordu.

Ben:

"Hiiiiç... Uykumuz gelmiyor da..."

Durmuş Ali'ye döndü. O uyuyordu.

Dürttüm. Durmuş uyandı. Dürttüğümü kadın da gördü.

"Yatsanız iyi edersiniz".

Durmuş Ali:

""Is..." dedi.

Sertçe ağzını kapattım. Kadın huylandı.

"Bir şey mi söyleyecekti çocuk?"

"Patavatsızın biridir de..."

Kızgın söylemiş olacağım ki, kadın odasına gitti. Arkasından baktım. Gözlerimde, incecik bir bel hayali kaldı.

Durmuş Ali'ye usuldan:

"Kadın güzeldi", dedim. "Amma da iyi ha!"

İçerden kadının kahkahası geldi. Ben buna içerledim.

"Güzel ama, bunlar pis karılar" dedim. "Pis olmasalar ne işleri var otelde!..."

Sonra hiç konuşmadık. Yüreğimizde derdimiz, yatağımız da ıslak olmasaydı, Durmuş Ali ile bu kadın üstüne kim bilir ne laflar eder, ne hayaller kurardık.

Uyumuşuz.

Gecenin saat üçü mü dördü mü, ne, kapının gıcırtısıyla gözlerimi açıyorum. Bakıyorum ki, kadın gecelik gömleğiyle, merdivenden iniyor. Az sonra da gelip, gene karşıma dikiliyor... Her yanı açık saçık, göğsü dışarıda. Çırılçıplak denecek kadar çıplak. Gözlerinde bir kızgınlık ve uykusunun mahmurluğu var. Gene öyle açılmış gözlerle bakıyorum. Bir ara hırsla gözlerimi kapadım ve bir zaman açmadım. Sonra açtım ki, kadın daha öylecene duruyor.

İçimden, "Ne durmuş bakıyor öyle? Pis, bu pis domuzlar, hep böyle bakarlar işte. Kendisine ne oluyor uyumuyorsak! Ne karışıyor? Salla bir yumruk çenesine" geçti.

Kadın:

"Kibritinizi verir misiniz?" dedi.

Çıkarıp verdim.

Gidip içerden sigarasını alıp yatkı. Bir tane de bana uzattı. Bir de canım sigara istiyordu ki:

"Ben sizin sigaranızı istemem" dedim.

Kadının yüzünde hoş, fakat beni çıldırtan bir gülümseme dolaştı:

"Neden küçük bey?"

"Ben küçük bey değilim. İçmem işte. Size ne yani? İçmem işte."

"Ha," dedi. "Sahiden siz niçin yatmazsınız? Yataklarınız da serilmiş işte..."

kekeledim:

"Biz mi? ne?"

"Bakın çocuk uyumuş, Neden yatmıyorsunuz?"

"Uyumuyoruz. Uyumayacağız işte. Canımız uyumak istemiyor!"

"Neden?"

Varır yatağa bakar, yaş olduğunu anlar diye de deli oluyordum.

Deli gibi bağırdım:

"Yatmıyoruz işte. Yatmayacağız".

Kadın:

"A...a...a..." dedi. "Ne bağırıyorsun öyle? Ben bu çocuğa acıdım, oracıkta uyumuş da... yazık... üşür..."

"Kalk ulan! dedim. "Kalk" Sersem gibi burada uyuyacağına".

Çocuk neye uğradığını bilemedi, gözlerini tekrar yumdu. Başı önüne düştü. Gene dürttüm.

Başımı kaldırıp da kadının yüzüne bakamıyordum ya, gözlerinin üstümde olduğunu, öldürürcesine üstümde, bana baktığına emindim.

"Kalk ulan, kalk da yatağına gir, orada uyu!"

Oğlan uykulu uykulu burnunu kaşıyıp beceriksizce soyunmaya başladı.

"Sahiden de" dedi, "Ben neden burada uyumuşum?"

Elinden tutup yatağına soktum,

Durmuş, duyulur duyulmaz bir sesle:

"Abi be, ne de soğuk!"

"Yat ulan" dedim, "Şimdi ısınırsın".

Kadın başımdan gitsin diye, ben de hızlı hızlı ******p yatağa girip yorganı başıma çektim.

Alaylı bir sesle:

Âllah rahatlık versin".

Kapı kapındı. Arkadan da bir kahkaha geldi. Var gücümle dişlerimi sıktım.

Yatak su gibiydi. Tenimden buz gibi bir ürperti geçti. İçim bir üşüdü ki... Yorganı başıma, bacaklarımı karnıma çekip, bir topak oldum.

Durmuş Ali yorganımı çekti.

"Abi be," dedi, "Abi be!" Donuyorum abi be! Vıcık vıcık!"

Ben büzülmüştüm. Hırsımdan dişim dişimi yiyor.

"Abi be, sana diyorum abi be! Donuyorum be!"

Yorganı üstünden hışımla attım.

"Ne var ulan? abi be, abi be! Yat geber işte!"

Tekrar yorganı üstüme çektim. İçimde soğuk bir ürperti. Sanki bir yığın yılanı getirip çıplak tenime sarmışlar.

"Abi be... Vallahi üşüyorum. Üşümekten ölüyorum... Vıcık vıcık... Su... Abi be! Sana diyorum be!"

Ben, birden yataktan fırladım. Giyindim. Ali de öyle yaptı. Gene gittik köşeye oturduk. Sudan çıkmış gibi ıslanmıştık.

Ama yüreğimde korku, ya kadın şimdi çıkıverir de, bizi gene böyle görürse!

Durmuş Ali'ni dişleri birbirine çarpıyordu. Ben de titriyordum.

Ya kadın şimdi çıkarsa?
Ali'nin elinden yakaladığım gibi:

"Yürü parka kadar koşalım, ısınırız".

Parka kadar koştuk. Asfalt cadde ıpıssızdı. Oradan istasyona koştuk. Yüreğimiz küt küt atıyordu. Isınmıştık ama, sıtma ağacının altında biraz bekleyince yeniden üşümeye başladık.

İstasyon meydanının ortasında birkaç salepçi duruyor, bir insan kalabalığı da salep içiyordu.

Sıcak salep bardaklarının buğulandığını görür gibi oldum. Elim cebime gitti ama... nafile...

Durmuş da salep bardaklarına gözlerini dikmişti.

Kendimde olmadan içimi çekmişim. Durmuş da içini çekti.

Daha gün doğmamıştı ya, usul usul şafağın yerleri ışıyordu. İki büklü olmuş, tir - tir titriyorduk.

Durmuş Ali, bir ara bana döndü. Birden aklıma gelmiş gibi:

"Abi be" dedi. "Sahiden, o ıslak yataklara biz ne diye girdik?"
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
19 Mayıs 2006       Mesaj #728
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Cırcır Böceği

Genç bir çiftçi hayatında ilk defa New York'a gitmişti . Gökdelenlerin yüksekliği ve insanların çokluğundan şaşkına dönmüştü . Kalabalık bir bulvarda yürürken , kulağına aşina bir cırcır böceği sesi geldiğini zannetti . Durdu ve dikkatle dinledi . Evet , bu bir cırcır böceğiydi . Ses büyük bir mağazanın önündeki çalıların arasından geliyor gibiydi . Bunun üzerine bu büyük çalı kümesine yönelip bakınmaya başladı . Bir mağaza görevlisi dışarı çıkıp " Yardımcı olabilir miyim ? " diye sordu . " Hayır , teşekkür ederim " dedi genç adam .
" Sadece şurada bir cırcır böceğinin sesini duyduğumu sandım . "
" Hayır " dedi görevli , "New York'ta bulunmaz ." Genç çiftçi cırcır böceğini buluncaya kadar cırlak sesi takip etti , nihayet onu bir kuytuda bularak eline aldı ve "Tamam , işte burada" dedi .

Genç adam bu çalının önünden her saat binlerce insan geçmesine karşılık cırcır böceğini duyanın bir tek kendisi olmasına çok şaşırmıştı . Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atıp bir çeyrek çıkardı ve havaya attı . Paranın kaldırıma vurduğu anda çıkan ses üzerine , düşen bozukluğu aramak için yürümekte olan tam 24 yaya durdu ! Genç çiftçi bu çelişkiyi bir türlü anlayamadı ...

Psikologlar genç adamın şahit olduğu olay için bir kelime kullanırlar . Buna algıda seçicilik denir , ve belli şeyleri görmek ve belli sesleri duymak için kendimizi eğitiriz anlamına gelir ...

Gökyüzüne bakıp kuşları algılayın ,
Kırlara gidip çiçekleri algılayın ,
Çocuklara bakıp saflıklarını , güzelliklerini algılayın ,
Ağaçlara bakıp dallarını , yapraklarını algılayın ,
Hayvanlara bakıp doğallıklarını algılayın ,
İnsanlara bakıp güzelliklerini ( mutlaka güzel tarafları vardır ) algılayın .
Algıladığınız yalnız para sesi olmasın ...
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
20 Mayıs 2006       Mesaj #729
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Mavi Gül



Yıllarımı duygusallıktan uzak ve bağlanmaktan korkan erkeklere aşık olarak tükettim. Evlenmek istiyordum. Radikal bir değişikliğe gitmem gerektiğinin farkındaydım.
Bir gün dua etmeye karar verdim. "Tanrım, doğru birini nasıl bulacağımı bilmiyorum. Yalvarırım, kutsal sevgilimi benim için sen seç ve ikimizi de bu birlikteliğe hazırla. Ve Tanrım, onu benim için seni seçtiğini anlayabilmem için de bana mavi bir gülle gelmesini sağla."
Beş ay boyunca kutsal sevgilimin bana o gün geleceği umuduyla yaşadım. Hep o günün doğru gün olduğunu düşündüm. Her gün kontrolü elimden biraz daha bıraktım ve beni seven Tanrıya kendimi biraz daha açtım. Her gün etrafta mavi bir gül aradım.
Beni kullandığını düşündüğüm son erkek arkadaşımı terkettikten on iki gün sonra Alan Cohen'in konuşma yaptığı bir iletişim ağının yemeğine gittim. Cohen,insanları etkimiz altına alabilme gücümüzden söz etti. Bu beni öyle etkiledi ki, katılımcıları bu tür egzersiz yapmaya davet ettiğinde hiç düşünmeden atladım. O anda yüzden fazla insan partner bulmak için birbirine karıştı.
Herkes sessizdi. Genç ve mavi gözlü bir adam karşımda durdu. Elele tutuştuk ve birbirimizin gözlerine bakmaya başladık. Egzersiz gereğince, "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordum. Birkaç dakika boyunca koşulsuzca bana sevgi verdi. Sonra o bana "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordu ve bende ona sevgimi verdim. Birbirimize başka hiç bir şey söylemedik.
Egzersiz bitti ve yerlerimize oturduk. Şaşkınlık içindeydim. Birkaç dakika sonra genç adam yanıma geldi ve kendini tanıttı. Adının David Rose (Rose Türkçe'de gül anlamına geliyor) olduğunu söyledi. O anda tanrımın bana mavi gözlü gülümü gönderdiğini anladım.
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
20 Mayıs 2006       Mesaj #730
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Mavi İçinde Bir Mavi Bilmece


Sabah güneşi yüzünü gıdıklamaya başlamıştı yine Angela’nın. Sol yanına dönüp uyumayı küçüklüğünden beri severdi. Çünkü yatmadan önce tuttuğu bütün dilekler o sol yanına kıvrıldığında gerçekleşirdi. Açık pencereden içeri giren rüzgar odanın mavi duvarlarını adımladıktan sonra hafifçe Angela’ya uzanıyor, sarı saçlarını kıpırdatıyordu. Ölümden korkmayan bir sivrisinek, perdenin açılacağı anı beklemekle meşgulken, güzel yüzlü kurbanının gülümsemesini anlayamıyordu. Oysa Angela o anda rüyasında gökyüzünü seyre dalmıştı. Belli belirsiz uçan bir şey havada süzülüyordu. Uçak mıydı, yoksa bir kuş muydu, tam kestiremiyordu; ama yüzündeki tebessüm sivrisineği kızdırmaya başlamıştı. Tam o sırada rüzgar aniden perdeyi sertçe dalgalandırdı. Çıkan ses ve yüzüne düşen yoğun ışık onu uyandırmaya yetmişti. Gözlerini kısa bir süre açtı; sonra tekrar kapattı. Odadaki kokuyu derinlerine çekti. Biraz deniz, biraz keçi, biraz da kekik kokuyordu. Rüyasında da bu kokuları hissettiğini düşündü o an. Güldü bu düşünceye. Rüyasının sonunu göstermeyen güneşe bakmaya çalıştı. Niye bir sabah da kalkmayı unutmuyordu? Ya da neden kendisi gibi esnemiyordu?

Doğruldu yerinden ve koyu maviliğe gitti yeşil gözleri. Sonunu getiremediği deniz bir yanda, üzerinde yaşadığı ada bir yanda... Çoğu zaman olduğu gibi, Tanrı’nın kaleminden çıkan bir noktanın üzerinde yaşamak zorunda olduğu gerçeği sabahın kutsal huzurunu silivermişti yine. Bu sinsi acıyı hak ediyor muydu? Büyük ve bembeyaz bir kağıt üzerinde bir nokta vardı ama; kağıtta başka noktalar, belki harfler, belki de lekeler varken neden kendisi o kahrolası noktadaydı... Bu cevapsız soruyu çok fazla düşünmüştü; oysa kendisini bekleyen işleri de düşünmeliydi. Hemen kahvaltısını yapmalı; sonra keçileri sağmalı; taş fırını yakıp akşamdan hazırladığı hamurları pişirmeliydi.
Yaşlı babasıyla yaşamı sırtlamak on sekizindeki bir kız için gerçekten zordu. Bazen babasının teknesinde ağları atar ve toplardı, keçileri otlatmaya çıkarırdı. Angela’nın en çok sevdiği işlerden biriydi bu. Keçiler adanın en yüksek tepesindeki gür harmanda otlamaktan hoşlanıyordu. Bu arada kendisi de güneşin batışını kutsar, uçsuz bucaksız denizi seyrederken geçen gemileri saymaktan çok hoşlanırdı. Arada sırada babasının teknesiyle komşu adalara balık satmaya gider, karşılığında eve erzak alırdı. Küçük gezilerinde tanıştığı insanlarla konuşurdu, eve geldiğinde maceralarını babasıyla paylaşırdı. Pazar günleri ayin saatini büyük bir merakla beklerdi. Adada yaşayan elli bir nüfustan kendi yaşıtlarını, özellikle de erkekleri, bir arada görebildiği tek yer kiliseydi. Kızcağızın o kadar az kısmeti vardı ki... Zaten adadaki genç erkekler için fazlaca şişmandı. Kendisi gibi tombul, kendine uygun gördüğü yakışıklı tek kahraman adadaki fenerin tam tepesinde yaşar, fenerin kontrolü ve bakımı için para alırdı devletten. Hem yukarıda, hem de paralıydı. Angela için o, belki bu yüzden çekiciydi. Fakat ismini, kilosunu, hatta yüzünü bile bilmediği birileri için yüreğini boş bırakmayı seviyordu. Rodos’ a balık satmaya gittiği bir gün tanışacağı bir delikanlı kendisini yaşadığı noktadan alıp başka bir hayata götürebilirdi. O hep başka bir hayat peşindeyken, gemileri kıskanmakla yetinirdi...
Günün birinde oradan geçen bir gemiye binip görmediği, bilmediği, keçi kokmayan bir dünyaya seyahat etmeyi o kadar arzuluyordu ki... Aslında kendisini özgürlüğe taşıyacak gemiyi çoktan seçmişti. Bir keresinde adanın tepesinde sırt üstü yere uzanmış seyrederken bulutları, gökyüzünden daha koyu bir mavilik fark etti. Gözlerini tekrar tekrar maviliğe odakladı. Fakat bir türlü algılayamıyordu havada uçan şeyi. Mavi içinde bir maviydi bilmecenin adı. Uçak mıydı, yoksa anneannesinin masallarındaki mavi kuş muydu, tam kestiremiyordu. Aradan birkaç saniye geçti ve mavi cisim köşeli bir hal aldı, hemen ardından uzunca bir kuyruk... Gördüğü şeyin bir uçurtma olduğuna adı gibi emindi şimdi ama şöyle bir çevresine bakındığında kimseleri göremedi. Angela uçurtmanın ucundaki ipi büyük bir sabır ve merakla takip etti. Kocaman bir gemi vardı sonunda. Geminin kıç tarafında,uçurtmayı kontrol etmeye çalışan bir gölge fark etti ardından. Hemen ayağa kalktı; hayallerini, kızgınlıklarını, sıkışmışlığını, içinde birbirine dolaşmış ne varsa hepsini boğazında topladı; hayatında ilk ve son olarak bu denli yüksek bir sesle nefesinin tükendiği yere kadar bağırdı: “Heeeeeeeyy!” Yeniden toparlandı; bu sefer ellerini gemideki gölgeyi sarsmak istercesine sallayarak bağırıyordu. Özgürlük ona hiç bu an kadar yakın –belki de uzak- olmamıştı. Yere düşüverdi sonra... Tıpkı yorgun geçen bir günün ardından yatağına düşüşü gibi süzülmüştü aşağı doğru. Çok yorgun olmaktan sıkılmamış mıydı? Uzaklaşmakta olan uçurtmaya doğru küfrederken gözleri, bir yandan tırnaklarıyla deşiyordu toprağı. Mavi uçurtma küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Geride geminin bacasından çıkan siyah, çürük bir çığlık kaldı. Angela o günden sonra tepeye daha sık gelir oldu. Gökyüzünü, güneşin batışını, denizi, gemileri seyretmeye devam etti. Sol yanına dönüp uyumaktansa hiç vazgeçmedi...

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar