Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 40

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 582.445 Cevap: 1.997
konuralp1980 - avatarı
konuralp1980
Ziyaretçi
19 Mart 2006       Mesaj #391
konuralp1980 - avatarı
Ziyaretçi
Msn Cry Msn Cry Msn Cry Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif
Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür
Sponsorlu Bağlantılar
efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir
acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi.?" diyebildi sadece. Hicranlı bir
suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar
yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp
"Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet
var,
oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir
miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün
olmuyor;
ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona yöneldi..
Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak
istiyorum
kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra
mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen
beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle
döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular,
sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta
bekleyen vakur ve mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini
uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de
Selim
Cebeci. Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam
yirmi üç yıl. Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini
öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama
o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm
anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat
en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım."
Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına
inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi
cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir
mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek
başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi
sıktı
ve "Sizi karşıma ALLAH çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı.
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim Bey gülen
gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince,
profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey
cevap
vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?"
deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken
kapı
çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler
fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken
Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça,
çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların
yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey
yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her
yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki
portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
"Bana
yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt
dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır
oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi. Ona
her
namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki
fotografına
mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer
tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş
oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında
çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı
tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci
cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu
iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet
arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde
biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle
daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, "Selim
Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim."
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes
alarak:
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey
kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem
yapıyordu.
Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin
kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey
yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı
gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet
zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde
gezdirdi, 'Alışacağız.' dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.
Birkaç
gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir
mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da
kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl
yaşayacağız.' diye haykırdı. Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz,
sonra alışacağız.' dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet
okuluna
yazılmıştım.
Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk
günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak
gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi
düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark
edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana
ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat
vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam
oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.'
dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde
ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman
buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma
yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin
üzerinde
de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
'ALLAH borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.' Babamın dediği gibi oldu,
zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok
farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her
birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa
paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. 'Bugün, benim için ne
mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi,
gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize
hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp
yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa o turdu. Cebinden gazeteye
sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde
babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu
gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam,
beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna ***ürdü, kokladı, kokladı.
Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet
kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime
'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır.
Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.'
demiştim. Bugün ise, ALLAH'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye
tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki
çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz
bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar
her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının
hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini
kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir
hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim
Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine has
tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi. O
sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye
girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp
kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun, yıllarca size vermek
istediğimiz
emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında
merakı
iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not
çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil
hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin
son
altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra
imkânlarıma
yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size
borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla
ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili
oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç
gece ağladım onu Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki
değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize
ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında
bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli
duyg****mıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı
gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle
bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi



GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
20 Mart 2006       Mesaj #392
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Çok Acı Çekmişti Bana Geldiğinde

Sponsorlu Bağlantılar
Çok acı çekmişti bana geldiğinde,boynunu bükmüş,dünyadan umudunu kesmişti ne baharın gelişiyle ilgileniyordu nede ofisimin penceresine vuran güneşle,oysa güneş pencereden içeriye usulca süzülürken ışıklarını dokundurduğu her şeye güç veriyordu,neye dokunursa o nesnenin içini ısıtıyor yaşama arzusunu artırıyordu...ama o oralı bile değildi hala boynu büküktü sanki güneşi hiç hissetmiyordu...onunla konuşursam iyi gelebilirdi...

ya daha çok içini acıtırsam diye korkuyordum.Ne çok özlemişti güne merhaba derken üzerine düşen çiğ damlalarıyla yıkanmayı,usul usul esen sabah rüzgarında dans etmeyi ,komşularını. Yerinden,yurdundan, doğduğu topraklardan,ayrılışına üzülüyordu haklıydı köyünün yağmurlarıyla ıslanmak o topraklarda kök salmak her bahar yeniden doğmak onunda hakkıydı...

Biraz su verdim yüzünde küçük bir tebessüm oluştu,yaşama yeniden sarılmak için bahane arıyordu sanki , bir şiir okudum ona , baharın geldiğini anlatabilmek için birden aklıma geldi; ben ney sesine bayılırım belki oda severdi. Canım sıkıldığında, huzur istediğimde,yaşama daha çok bağlanmam gerektiğini düşündüğümde ney dinlerim teybe daha önce yaptırdığım kaseti koydum,ona sormadım bile...bir anda oda ney sesiyle doldu,ben rahatlamıştım o ise irkildi,bir müddet hareketsiz kaldı belli belirsiz boynunu düzeltti yüzünde huzur vardı , ilk defa gözlerimin içine bakıyordu gözleri ışıl ışıldı ani bir hareketle döndü,yüzünü güneşe çevirdi,yüzündeki tebessüm kocaman bir gülümsemeye dönüştü kendimi ilk defa ofisimde bu kadar huzurlu hissediyordum bende gülümsedim.

Bahar sabahlarını severim kendine has bir kokusu vardır,içerisi de havasızdı zaten pencereyi açtım sabahın serinliği odaya doldu,ney sesiyse bütün sokağı dolaştı köşe başını döndü ve duyamayacağım kadar uzaklara gitti arkasından el salladım ve bağırdım umarım duymuştur;gittiğin yerlere huzur götür, sevgi götür...



Unutmayın dünyadaki her canlının ilgiye ve sevgiye ihtiyacı vardır...
hikaye1001729st

pasaklikedi - avatarı
pasaklikedi
Ziyaretçi
20 Mart 2006       Mesaj #393
pasaklikedi - avatarı
Ziyaretçi
sevginin renkleri.......

Ne yazık ki sevgilerin boyları, türleri ve renkleri çok değişiktir. Etrafınızda arkadaşlarınız tarafından beğenilip onaylanmış, ailenizin sevip yanınızda görmek istediği kızlar kırmızı başlıklı kızlardır. Böylesi aşklarda kırmızıdır...

Bir de, bir anda bir çift çocuksu bakışa sahip göze takılmak vardır ki bunlar mavidir...

Kırmızı köşedeki ***sörlere hayatınızı tek kalemde emanet edebilirken, mavi köşedeki sessiz kıza sadece, beyninizin slow şarkılarla yıkanmış gizli romantik köşelerindeki el ele tutuşmalarını, gazete kağıtlarına sararak gizlice uzatabilirsiniz...

Aşk mavidir ve kırmızı çoğu zaman kurtaramamaktadır...

Renk körü olan insanlar, herkesin bildiği gibi kırmızı ve maviyi ayıramamaktadırlar. Bu kişiler kırmızıyı mavi sanıp peşinden büyük bir tutkuyla giderek hayatlarını harcarlar. Bu durum filmin sonuna kadar filmin güzelleşmesini bekleyen ve sonunda hayal kırıklığına uğrayanların durumudur. Maviyi kırmızı sananlar ise ellerindeki son model bilgisayarlarla ceviz kırmaya çalışanlardır.

Bir hayal, ona ulaşılamadığı sürece güzeldir...

Genelde kadınlar hoş ama renk körü yaratıklardır. Renk körlüğü vücuda en az terli terli içilen soğuk su kadar zararlıdır. Dünya üstündeki sizin dostunuz olan kalp mütehassısları sürekli size tek eş, tek arkadaş hatta sürekli aşk önerirler. Bunun sebebi, onların mantıklarının bir kalp üstünde iki aşkın birden var olmasını kavrayamamalarıdır. Oysa ki bir kalp üstünde bilmem kaç tane kapakçık, içinden geçen bilmem kaç litre kan vardır. Ayrıca sıradan kalpli bir insan bile aynı anda hem vatanını, hem ülkesini, hem de kırmızı kutulu meşrubatını sevebilmektedir.

Ben renk ayrımlarını ilk kez, geri sayımın ortalarında yağmurlu ve siyah beyaz bir günde fark ettim...

İnsanlar arasında mini etek, kısa kol ve birbirlerine çamur sıçratma modası hakimdi. İnsanlar kafalarını eğdikleri için gökkuşağının renklerini sadece su birikintilerinden seçebiliyorlardı. O sırada yağmurun iri damlaları üstüme tenezzül etmemekteydi. Bu arada ben, kolumda kırmızı başlıklı kız konuşlandırılmış olduğu halde, beynimin en bastırılmış köşelerine nişan alan gözlerle karşılaştım. Bir an acaba beni sever miydi diye düşündüm? Hemen sonra bilgisayar çağında mucizelere pek rastlanmadığı aklıma geldi.

İnsan kolaylıkla engin maviye veremez kendini. Atamaz kendini giden geminin ardından, serde kırmızı vardır. Zaten yanına gider gitmez konuşulan ilk kelimede kaybolur mavinin büyüsü. Beraber olmayı teklif etmek zaten kolay değildir, çünkü soru eki "mı ve mi" ayrı mı yazılır bunu bilemezsiniz böylesi durumlarda. "Haydi bu son yeniden başlayışım olsun" şeklinde kandırmaya çalışırsınız kendinizi, "yemez".

Hem sonra çılgınlar gibi sevmek fiilinin geniş zamanı var mıdır ki?..

Gelecek zamanda kullanırken ne kadar dikkatli olabilirsiniz ki?..

Başınızdan onunla ilgili bir şey geçmese bile, sık sık onu ilk gördüğünüz yere ihtiyaç duyarsınız. Bu arada kırmızı başlıklı kız boş durmamakta ve size sorular sormaktadır: "Sevgilim senin gözlerin neden böyle başka tarafa bakıyor? Sevgilim senin ağzın neden bu kadar suskun? Sevgilim senin kulakların neden beni duymuyor?" Bu tedirgin sorular silsilesini " O BENİ ETKİLEDİĞİ İÇİN" şeklinde cevaplayamazsınız, böyle cevap verilmez. Çünkü bu aralar kendinizi Pinokyovari bir şekilde dört kapılı gardrop yapılmayı beklerken, ipsiz bir kukla olmuş yarı hammadde gibi hissedersiniz. Etrafınızda sizi insana çevirecek bir peri ya da insancıl düşünce yoktur. Trene bakar gibi gözlerinizi uzaklara kaçırırsınız, uzaklarda, güneşin ufukta kaybolduğu bir yerlerde siz de kaybolur gidersiniz...

Tanrıya inanır mısınız?

İlk bakışta aşka inanır mısınız?

Bir kızın çok yakınlarına kadar yaklaşıp ona bakamamaya inanır mısınız?

Peki o kız için hayatımın geri kalanını çöpe atardım desem bana inanır mısınız?

Aniden gördüğünüz çocuksu gözler yakışıklı prensten daha mi kuvvetlidirler ki hiç öpmeden uyandırırlar sizi uykunuzdan?

Tek eş, tek aşk, tek kadın kelimelerini öyle çok sarf etmişsinizdir ki, tükürdüğünüzü yalayamazsınız. Birileri sizi anlamaya çalışacaklar. Ancak o kadar yorgun olacaksınız ki, onlara neyin ne olduğunu anlatamayacaksınız. Belki son gücünüzle fısıldamaya çalışacaksınız, ancak kimsecikler fısıltınızı duyabilecek kadar yaklaşmayacaklar size. Başınıza kötü bir şey gelirse "biz sana dememiş miydik" diyecekler. Bunu da siz duymayacaksınız...

Mavi bazen dışarıda yağan yağmurdur. Geceleri kırmızı başlıklı kızla geçirilen saatlerde, yağmurun sesini duyarsınız. Size yağmur yağmadığı söylenir. Bulutların hormonal bozukluğu olan "romantik"siz şekillerinden bahsedilir size. Yağmur gökkuşaksız karanlıklar içinde durduktan sonra bile, konuşulanlara, dostlara, kurallara ve yasaklara rağmen elinizi cama koyduğunuzda yağmuru hissedebilirsiniz. Bu açık açık söylenmedikçe kimsede alerji yapmaz ve kimseyi kaşındırmaz. Gözlerinizde biriken yaşların etraftaki insanlar tarafından fark edilmemesi için odanın içinde hemen o anda yağmasını dilersiniz. Mavi rengi taşıdığından haberi olmayan kişilerle kalabalıkta yalnızlık yaşarsınız. Beraber oturduğunuz masaya adını ya da gözlerindeki ifadeyi kazımak istersiniz. Şansızlık bu ya, yanınızda bu iş için yapılmış konvansiyonel bir alet yoktur. Güneş denize vurmakta, deniz güneşe vuramamaktadır. Kendinizi tıpkı antika saatler gibi hissedersiniz. Tik düze, tak düze, tekdüze... İçinizde sürekli zararsız bir akrep taşıyor ve asla rahat edemiyorsunuz. Aynı milin etrafında saatler, günler ve seneler boyu dönüp duruyorsunuz...

Ya bir gün yalnız kalırsam sorusu değildir kırmızı başlıklı kızı bırakmanıza engel olan? Ancak yine de mavi sürgün adına yalnız kalmayı göze alamaz insan. Sonuçta kırmızı başlıklı kızınız siz atla deseniz, kısa bir yolculuktan sonra Amerika Empire State Building binasından atar kendini. Böyle bir insani değil aldatmak, şaşırtmak bile gelmez insanin içinden.

Sonuçta mavi ne kadar güzel olursa olsun bahaneler bulmaya başlarsınız. "Sonuçta o da karbon bazlı bir yaratık" dersiniz.

Sonuç olarak kırmızı başlıklı kıza telefonda sevdiğinizi söylersiniz. Oyuncaklarınızı, hayallerinizi, anlık sevgilerinizi bir kenara atar ve yeni oyunlar arayışına girersiniz...

Yazar : penny wise
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
20 Mart 2006       Mesaj #394
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ayrılığın İlanı

Gidiyor musun diye sorma bana. Gönderen sensin. Ne terk etmeyi istedim seni, ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi. Senin kadar öfkeliyim ben de, senin kadar endişeli...

Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana, ama inandıramadım seni. Sen sorgularken beni kafanda, ben gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla. Bir tek sözün bağlardı beni sana, oysa sen hep susmanın koynunda..

Aşkın içine bir kez girdi mi kuşu, teslim alır bedenleri de. Sütten çıkmış at kaşık değildim ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
O dünya ki, bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında şekillendi. Nasıl da güzeldi. Zaten varsın diye her şey güzeldi ama sen buna inanmadın.

Ah bu sorular... Yaşamak varken sevdayı delice, niye boğarız sorularla? Nasıl ikna edebilirdim seni? Ben "aşk" dedikçe sen "hayır" dedin. Zaten az konuşan sen, olumsuz ne kadar sözcük varsa bulup çıkardın ortaya. Ben bir şey diyemedim.

Ne kadar zarar vermişim sana meğer... Nasıl değiştirmişim seni... Oysa hiç böyle düşünmemiştim. Kimseye zarar vermek istemem ben. Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem. Ama öyle oldu işte... Demek ki gitmelerin zamanı geldi şimdi.

Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı. Ne sevişmelerimiz kalır aklında ne sevda sözlerimiz. "Rahat değilim" diyordun ya, rahat ol artık. Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı. Tedirginliğinin sebebi be kalktı ortadan.

Gidişim yürekten değil, zorunluluktan. Sanma bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım. Sanma ki benden sakladığın dülüşlerini yalancı yüzlerde ararım. Seni de götürürüm yüreğimde. Yokluğunu taşırım.

Bulup bulup kaybettim seni.. Ne yazık ki toz-duman edemedim kuşkularını, ne yazık ki kalamadın bana. Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde. Kokladıkça bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın.

Ne çok tanıdığımız var ayrılığımıza....
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #395
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Bir Aşk Hikayesi

Yıllar süren bir aşk son hızıyla devam ediyordu. Araya çok hasretler, ayrılıklar, dargınlıklar girmişti. Yetmemişti gene de bu aşkı bitirmeye... Tutku öyle çok seviyordu ki; Mert Çetin'i kaybetme korkusuyla yaşıyordu her an! İşten eve,evden işe... Hayat böyle devam ediyordu. Mert Çetin askerdeydi ve bir gün elbet dönecekti...

Günde bir, iki, değil kaç telefon görüşmesi gerçekleşiyordu. İkisinin de korkuları vardı. Bir gün evlenmek istediklerinde Mert Çetin'in ailesi istemeyecekti Tutku'yu ve beraberinde sorunlar başlayacaktı. O zaman Mert Çetin ne yapacaktı?
Tutku ayrılmayı düşündü. Belki ayrılığa alışırım umuduyla....
Fakat her seferinde Mert Çetin böyle bir ayrılığın olmayacağını söylüyordu. Tutku artık Mert Çetin'den ayrılamayacağını anlamıştı. Çünkü onlar yıllarca bu aşkı ayakta tutmak için çok engelden geçmişlerdi ve buna rağmen hala beraberlerdi.
Aylar geçti. Mert Çetin askerliğini bitirdi ve Tutku'suna kavuştu. Tutku havalarda uçuyordu. Sevgilisine sıkıca sarıldı. Mert Çetin Tutku'nun ilk aşkı, tek sevdiği ve artık yedi senelik aşkıydı. Tutku da Mert Çetin'in tabi ki..
Mert çetin bir süre sonra Tutku'yu arayıp sormuyordu artık(!) Tutku aradığında ise çok soğuk konuşuyordu. Tutku bunalıma girmek üzereydi. Onun sevgilisi onu görmeden duramaz, aramamazlık yapmazdı. Gene de onu terketmeyeceğini biliyordu. Kafasını dinlemek hem de Mert Çetin'e hatasını farkettirmek için bir süre uzaklaştı İstanbul'dan...
Geri döndüğünde herşeyin düzeleceğini düşünüyordu.
Evet geri döndü Tutku...
İki gün geçti gelişinin üstünden ve Mert Çetin'i ne gidişi ilgilendirmişti ne de gelişi...

Tutku her gün ölüp ölüp diriliyordu. 18 ay beklemiş ve hep onun üzerine hayaller kurmuştu. Her ayrılmaya kalktığında Mert Çetin onu önlemeye çalışmıştı. Peki şimdi ne olmuştu...

Evet Mert Çetin arayamazdı. Çünkü nişanlanmış ve her anında nişanlışısıyla evlilik hazırlıkları ile geçiriyordu. Bir ay sonra evleneceklerdi. Tutku'nun kırık kalbi, yıkılmış hayalleri üzerine mutlu yuvalarını kuracaklardı..

hikaye1001729am
melish - avatarı
melish
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #396
melish - avatarı
Ziyaretçi
Giderken, Aralarken ve Dönüp Bakarken...


Bir hikaye… Kısa, kısaltılmış, kıssadan hisseler çıkartılmış, yarım bırakılmış, yıpratılmış, yabancılaştırılmış, yapmacıklaştırılmış, yıpratılmış, soğuk, ıssız, kendine ve kendi sevgilerine küs…

Bir hikaye… Uzun, up uzun, sevgi dolu; kardeşlik dolu, sevinç, sempati ve empati dolu.. Vefa dolu, yalansız, riyasız, saf, temiz, uykusuz ama dinç; yok ama var; giden ama uzaklaşmayan, susan ama iletişimi koparmayan…

Bir hikaye… Bir iken bin olan, otururken ayaklanan, uyurken uyanan, uzakları yakın eden, tek başına ağlayan ama hep, hep beraber gülen, Gerçekten gülen, içten gelen, içi-dışı bir. Hatta tüm köşegenleri eşit…

Bir hikaye… Daha çok bir arada kalabilmek, birlikte olabilmek için saatlere dakika, günlere saat eklemiş. Encümen kararı ile haftayı 8 güne çıkartmış. Tamam, encümene kadar çıkamasa da yüreklerde bir olmak için haftayı 8 güne çıkarmış ve hepsini sevgileriyle; sevgilileriyle paylaşmış. Didinmiş, uğramış ama hiçbir zaman yorulmamış…

Bir hikaye… Eti senin, kemiği sokak köpekleri için özenle ayıklanmış.

Bir hikaye… Tatlı

Bir hikaye… Çoğu zaman kırılmış ama hiç kırmamış ya da hep kırmış, hiç kırılmamış, belki de bazen kırılmış bazen kırmış, D) Hiçbiri E) Hepsi

Bir hikaye… 13.392.000 saniye…

Bir hikaye… Yabancısı olduğum bir şey değil yabancılar…

Bir hikaye… Gidişi kat-i, dönüşü beklenilesi, muallâk…

Bir hikaye… Mitsubishi, 336 beygir gücünde. Vur yükü sırtına, vur rampaya bayıra(!)

Bir hikaye… Güneşler açtıkça canlanmış, hiç solmamış…

Bir hikaye… Onunla sevebilen, onunla nefret eden…

Bir hikaye… Dostlarıma, bir zamanlar dostum olanlara, dostluklarını hak edemediklerime ve dost sandıklarıma…

Bir hikaye… İstenmemiş ama yine de terk etmemiş…

Bir hikaye… Hani benim kiraz ağacı altında şıra olan sevinçlerim, umutlarım, ayakkabılarım, mp3 çalarım, gelmeyin üzerime çok feci ağlarım…

Bir hikaye… Unuttuklarım, söylemediklerim, söylemeyeceklerim, söyleyemediklerim, bir zamanlar söylediklerim ama hiçbir zaman zoraki söylemediklerim…

Bir hikaye… Mademki diyor durumumuz budur usta. O zaman bunu kaydedelim…

Bir hikaye… Balık gibi yüzgen, Kuş gibi uçkan, Arı gibi çalışkan, Kristal gibi kırılgan!

Bir hikaye… Nerdesin sevgilim Gel… Gel.. .Gel… Gözlüyorum yolunu…

Bir hikaye… Herkesten bir parça, Bir beni eksik, ben de, şöyle gamzesinden yukarı…

Bir hikaye… Biraz benden, biraz senden, biraz bizden, oradan, buradan azıcık da ucundan…

Bir hikaye… Herkese, her şeye… Kendime itafen…

Bir hikaye… Tutk-i mucizeyi ne desem laf değil işte...

Bir hikaye… Sigarası olan var mı?

***
Giderken, aralıkken kapı hani; hani tam da kapatmak üzereyken arkamdan kapıyı, dönüp son kez bakarken; çoğu zaman sinirlendirdiğim, kırdığım, üzdüğüm, ara sıra gülümsetebildiğim; sevdiklerim, sevgisini hak edebildiklerim, bir zamanlar beni seven lakin şu an kanlı bıçaklı olduklarım... Gidip dönebilmek, dönüp görebilmek ümidiyle helal edin hakkınızı...

alıntıdır
pasaklikedi - avatarı
pasaklikedi
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #397
pasaklikedi - avatarı
Ziyaretçi
Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan'da şöyle bir haber yayılmış:
- Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada akıl öğretiliyormuş.Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:- Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür?Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese kasabanın tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:- Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz.Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı:- Babacığım, okumak gibisi var mıdır? diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun? Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: 'Akıl okulu? Akıl okulu?' Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:- Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim.Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş.

Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuziki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak:- Ey yolcu, nereye gidiyorsun? diye sormuş.İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:- Ben de başkente gidiyorum. demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara:- İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:- Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen.Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:- İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!..Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:- Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya! Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş:- Hayır yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır.

Fakat gel gelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş:- Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz.Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağrılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:- Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş:- Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir attır.Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona:- Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:- Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez.Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, 'Nasıl bilebilirler?' diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca:- Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş:- Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir.Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek:- Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:- Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor?Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş:- Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulunu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir.Adam böylece Akıl Okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan'a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okuluna göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #398
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
hikaye10048 cbk
hikaye10048


BİR BARDAK SÜTÜN HATIRI

Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu
ve okul giderlerini karşılamak için
kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.

O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı.
Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan
yiyecek birşeyler istemeye karar verdi.
Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı.
Yiyecek bir şeyler yerine "Affedersiniz,
bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca.
Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek
kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk,
sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra
"Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?"
diye sordu genç bayana.
Genç bayan, "Borcunuz yok" diyerek,
yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti;
"Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket
karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini
beklemememizi öğretti bize" dedi.
Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten
teşekkür ederim size" dedi. Howard Kelly,
evin önünden ayrıldığı zaman
kendisini yalnızca bedensel olarak değil,
ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.

Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan
bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar
çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar
yapılması için onu büyük kente gönderdiler.

Dr. Howard Kelly, konsültasyon yapması için
çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini
duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da
yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı
ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını
kurtarmak için elinden geleni yaptı.

Uzun süren tedaviden sonra
bayan sağlığına kavuştu. Dr. Kelly,
denetlemesi için önüne getirilen faturaya
şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak
zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi.
Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline.
Açmaya korkuyordu... Hastane faturasını
asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca
bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.
Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş
bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı:
"Hastane giderlerinin tamamı
bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.".


Steve Goodier
Çeviri: Nuray Bartoschek




hikaye10050 cbk

hikaye10050
LEYLÂ ile MECNÛN

Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur.
Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen
bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner,
başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun
(deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve
mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz.
Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür.
Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn,
kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir.
Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de
mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür.
Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir.
Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır.
Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar.
Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın
maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer.
Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir.
Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."

Der, kabri kucaklayarak ölür.
Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında,
Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür.
Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri,
aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."



hikaye10050 cbk

LEYLA ve MECNUN

Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.

Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.

Fuzûlî' nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!

Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş' aleden bellidir.

Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.

Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.

**
Fuzûli' nin 1535' te yazdığı
Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi.
Son düzenleyen Blue Blood; 21 Mart 2006 14:37 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #399
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....
Biri tıpta okuyordu,
>öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere,
bir kere, bir kere
>daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte,
aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç...
Birbirileriyle konuşacak cesareti
>bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar.
İkisi de her sabah
>otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.
Delikanlı arkadaşında
>kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında....
Sırf >birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden
evlerinden çıkıp, şehrin
>öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini,
gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...
>Okullarını bitirince hemen evlendiler.
Mutluydular hem de çok mutlu...
>Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine
sıkı kenetlenmişti ki
>yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar.
Ayın sonunu zor
>getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da
>hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan,
alışkanlıklara yenik düşen, banka
>hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o
hesabı daha da kabarık
>hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren
sevgilerden değildi onlarınki...
>Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça
sevgileri de büyüdü, büyüdü...
>Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı.
Zorlu bir tedavi sürecine rağman
>çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların
bizim olmasını beklemek,
>bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına.
Çocuk yerine, >sevgilerini büyüttüler...
“Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp
>adama ve adma “Hayır, ben senin için ölürüm”
diye yanıt verirdi hep...
>Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,
“Bir tanem,
>kütüphanenin ikinci rafına bak....”
Kütüphanenin ikinci rafında başka bir
>not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine bak ve
seni çok sevdiğimi sakın
>unutma” Mutfaktaki masadan,
salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya
>okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman
bir demet çiçek, kimi zaman en
>sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla
karşılaşırdı...
>Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....
>Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne
kadar yoğun olursa olsun hep
>birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı
bulmasına ama kırklı yaşların
>ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler.
Adam,
>hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde
hasta kabul etmeye başladı. Kadın
>da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel
projelerde görev aldı. Artık
>daha fazla beraber olabiliyorlardı.
Bir gün sahilde dolaşırken, harap
>durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık”
levhası asılı olan. “Ne
>dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama.
“Bu viraneyi yıktırır, harika bir
>ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile.
Kocaman terası olan, martıları
>kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi
yapalım burayı...” “Sen istersin
>de ben hiç hayır diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam. “Amerika’daki tıp
>kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı...
Kaç para olursa olsun,
>burası bizimdir artık....”
>Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde,
ayrılmaları zor oldu
>adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.
>Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında.
Fakat birkaç gün sonra,
>kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu
>görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu.
Onu neşelendirmek için, sahildeki evi
>hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama
hiç beklemediği bir cevap
>aldı: “Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...”
>Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara
daha da acı, daha da
>çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri.
Derdini
>söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm,
biliyorsun, ne olur
>anlat” diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve
>sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki.
Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton
>duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
>Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının
birlikte geçtiği
>arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım”
>diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor.
İş yerimin tam
>karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra
>sarmaş dolaş biniyorlar arabaya....”
>“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca
>yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı... Ertesi gün, öğle
>vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri
>masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı
>hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde
>ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
>Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp,
bazen ağlayarak, bazen ona
>sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı
suratına her şeyi. İnkar
>etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği,
insanların orta yaşa
>geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve
>bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken,
“son bir kez kucaklamak
>isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle...
>İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı.
Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.
>Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen
>yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri
>geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar
yoğun bir duygu olan nefretin
>alması için dua ediyordu.
>Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile,
>kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle
>geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı
“Lütfen, içeri girmeme
>izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın.
Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:
“Hiçbir şey göründüğü gibi
>değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü.
Geçen yıl Amerika’daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik
>ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin
gibi onunla birlikte
>ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için,benden
>sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte
>Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı.
Oysa ilk karşılaştığınız otobüs
>durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına
>inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı
beni aradı, son anda
>yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...” Gözlerinden akan yaşları
>durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta
ölmek istiyordu. Eline
>tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış
>bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta,
“Lütfen bütün notları
>sırayla oku bir tanem” diyordu... Sırayla okudu;
“Seni çok sevdim”, “Seni
>sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru
>söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim”
“Şimdi bana söz
>vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın,
anlaştık mı?” son kağıdı
>eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın...
Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
>“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım.
Kocaman terasta
>martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım....”
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Mart 2006       Mesaj #400
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
hikaye10067 kalp

hikaye10067 kalp


hikaye10067
Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya



daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere,
kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...
Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.
hikaye10067 kalp
Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...
Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de
engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına,
fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor,
anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...
hikaye10067 kalp
"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti
delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri,
sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte,
dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş,
onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi...
Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...
hikaye10067 kalp
Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir,
her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini
kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı
bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı...
Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı,
bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini
seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş,
koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.
Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa,
kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda
değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...
hikaye10067 kalp
Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa
yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek
istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek
istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle
paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir
ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha
ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada...
Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti.
hikaye10067 kalp
Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler
içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü
bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı...
Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...
hikaye10067 kalp
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve
görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini
açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler ek*****...
hikaye10067 kalp
Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir
türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu...
Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.
Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu
uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu...
Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama
ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor.
hikaye10067 kalp
Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün
onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan
kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi.
O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi
görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine
dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
hikaye10067 kalp
Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti.
Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne
olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı.
Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı
atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı.
Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip
oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.
hikaye10067 kalp
"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını
bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her
günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu...

Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da
hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce
ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında
olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime,
sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek
bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim.
Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye...
Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan
gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken
yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi
bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi
sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da
sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak
olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir
sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim...


SEVGİLİN


hikaye10067 kalp


hikaye10067 solalt


Ülkenin birinde iki gerçek dost yaşarmış.
Birinin malı, ötekinin malı gibiymiş.
Anlaşılan o ülkede dostluk, bambaşkaymış...

Bir gece ülkede herkes dalmış derin uykulara.
Orada güneş battı mı, fırsat bu fırsat der,
uykunun tadını çıkarırmış millet.

Gece yarısı bizim dostlardan biri, fırlamış yatağından,
koşmuş doğru dostunun evine.
Uyandırmış hizmetçileri tatlı uykularından...

Dostu, yukarıdan duymuş sesini. Hemen kaptığı gibi
kılıcını, kesesini, koşmuş dostunun yanına...

"Hayrola!" demiş, merak içinde, soluk soluğa...
"Sen, kolay kolay uyandırmazsın kimseyi,
uykuyu da seversin üstelik.
Kumarda kaybettiysen; al şu keseyi.
Evini bastılarsa; işte buradayız ben ve kılıcım.
Haydi gidip haklarından gelelim.
Yalnız yatamaz mı oldun yoksa???
Benim güzel cariyeyi al git öyleyse..."

"Yok a canım." demiş dostu... "Ne o, ne de bu.
Rüyamda biraz düsünceli gördüm seni...
Sakın başı dertte olmasın deyip koştum.
Kusura bakma dostum!"

hikaye10070 1
Gerçek bir dostu olmak ne güzel bir şey!
Derdini açmanı beklemez bile...
Kendi bulup söylemek ister, belki sen çekinirsin diye.
Sevdiği insanın üstüne titrer,
bir düşten, bir hiçten nem kapar.

hikaye10070 1
Son düzenleyen Blue Blood; 21 Mart 2006 15:46 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar