Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 5 Şubat 2017  Gösterim: 5.909  Cevap: 5

Atatürk İlkeleri - Temel İlkeler - Laiklik İlkesi

Misafir
10 Nisan 2008 15:13       Mesaj #1
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Türkiye'de laiklik.

Ad:  laiklik1.jpg
Gösterim: 448
Boyut:  50.8 KB

Halifelikle sultanlığı birleştiren teokratik Osmanlı monarşisi, Tanzimat döneminde değişik din ve mezheplerden uyruklarına yasa önünde eşitlik hakkı tanımakla birlikte yıkılana değin din kurumu ve ideolojisiyle iç içe geçmiş bir devlet olma niteliğini korudu. Bununla birlikte, II. Abdülhamid döneminde eğitimin, II. Meşrutiyetle de ulusçuluk akımının ve pozitif bilim düşüncesinin gelişmesi laiklik yolundaki arayışların serpilmesine zemin hazırladı. Bir bölümüyle Balkan ülkesi olmanın ve Batı Avrupa’ya yakınlığın sağladığı temas olanakları da, özellikle büyük kentlerin sosyal ve kültürel yaşamında laik değerlerin yerleşmesine yardımcı oldu. Öte yandan, şer’i hukuk dışında dünyevi kaynaklı örfi hukukun geniş bir uygulama alanı bulduğu Osmanlı topraklarında özellikle Tanzimat’tan sonra laik temelli yeni yasaların çıkarılmasına hız verilmişti. Bu süreç II. Meşrutiyet’te daha da gelişti.

Sponsorlu Bağlantılar
Türkiye’de ulusal devlet ve Cumhuriyet dönemindeki laiklik atılından bu tarihsel mirastan da yararlandı. Ama yeni atılımlar eskileri çok aşan bir sıçrayış niteliğini kazandı. Bir yandan bağımsızlık savaşının ulusal irade ve ulusal egemenlik temelinde oluşan demokratik karakteri, bir yandan da teokratik OsmanlI monarşisinin başı olan halife sultanın olumsuz tutumu, yeni Türk devletinin laik (ulusal) egemenlik anlayışına dayanması için elverişli bir zemin hazırladı. Kurtuluş Savaşı’nın ve yeni rejimin önderi Mustafa Kemal de (Atatürk) gerek yetişme biçimi, gerekse geleceğe dönük tasarıları bakımından köklü bir laikleşmenin temsilcisiydi. Öte yandan, kurtuluş sonrasında siyasal iktidarı ellerinde tutan Kemalist güçlerin, özellikle de Mustafa Kemal’in toplumsal saygınlığı başka konularda olduğu gibi laikleşme alanında da ileri adımlar atılabilmesine yardım ediyordu. Bütün bunların yanı sıra, İslam dininin Batı’da görülen devletten ayrı, bağımsız, kurumlaşmış bir din örgütüne yer vermeyişi, laikleştirme hareketinin örgütlü ve güçlü bir engelle karşılaşması olasılığını azaltıyordu. Sonuç olarak ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma ekseninde gelişen yeni politikalar devlet, hukuk ve kültürle ilgili alanlarda laikleştirici reformlarla uygulamaya kondu.

Devlet yapısının laikleştirilmesi egemenlik hakkının sahibi ve kullanılışıyla ilgiliydi. Kurtuluş Savaşı günlerinde Amasya Tamimi, Erzurum (Bakınız Erzurum Kongresi) ve Sivas kongreleri (Bakınız Sivas Kongresi), TBMM’nin kuruluşu ve 1921 Anayasası’nın kabulü gibi gelişmeler egemenlik hakkının kayıtsız şartsız tek sahibi olarak “millet”i ortaya çıkarmıştı. Bu durum, tanrısal kökenli teokratik egemenlik anlayışının büyük bir darbe yediğini gösteriyordu. Savaşın kazanılmasından sonra saltanatın kaldırılması (1922), cumhuriyetin ilanı (1923), siyasal-dinsel varlığı anlamsızlaşan halifelik kurumuna son verilmesi (1924), aynı yıl Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması devletin temel yapısının laikleştirilmesi anlamına da geliyordu. 1924 Anayasası’nda devletin dininin İslam olduğunu belirten hükmün anayasadan çıkarılması (1928), daha sonra da CHP programındaki laiklik ilkesinin anayasaya konması (1937) bu gelişmeleri tamamlayan halkalar oldu. (Batı’da laikleşmeye öncülük eden Fransa’da bile laiklik ancak 1945’te anayasa ilkesi olacaktı.)

Türkiye’de laiklik klasik Batı modelinden ayrılan önemli bir özellik göstererek devlet dışında özerk bir din örgütlenmesine izin vermedi. Cumhuriyet yönetimi din ve devlet ayrımını benimsemekle birlikte din işlerinin yürütülmesini kendi denetimi altında tuttu. İslam dininde Hıristiyanlıktaki gibi özerk örgütlenme geleneğinin bulunmaması, genellikle siyasal otoriteye yapışık ve hatta OsmanlI örneğinde görüldüğü gibi ona bağımlı kalması Türk laikliğinde devletin dini denetimi altına almasını kolaylaştırdı. Ama asıl önemli etken yalmz devleti değil toplumu da laikleştirmeyi amaçlayan Cumhuriyet yönetiminin, dinin, yenileşme atılından önüne dikilmesine engel olmak konusunda gösterdiği kararlılıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı’na devlet örgütü içinde yer verilmesi gibi (1924) Batı’nın klasik laiklik anlayışına ters düşen bir tercih, dini toplum işlerini düzenleyen bir güç olmaktan çıkarma, onu inanç ve ibadete indirgeme ve bireysellik alanına itme programının da parçasıydı.

Türkiye’de laikleşmenin bir başka önemli boyutunu da hukuk alanında gerçekleştirilen köklü değişiklikler oluşturdu. Dinsel buyruklara uygun kural koyma yükümlülüğünden kurtarılan TBMM’nin kabul ettiği yeni yasalarla (Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu vb) kamu hukuku ve özel hukuk tümüyle laik temellere oturtuldu. Bu arada yargı birliğini bozan Şeriye mahkemeleri de kaldırılarak (1924) gerek hukuk sistemi, gerekse adli örgütlenme alanında laik bir hukuk düzenine geçildi. Kültürel konularda ise temel hedef dinsel dogma ve önyargılardan arındırılmış “laik” yurttaş yetiştirilmesiydi. Laiklik temelinde birleştirilen bir milli eğitim politikası (Tevhidi Tedrisat Kanunu, 1924) bunun en önemli aracı oldu. Medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve tarikatların yasaklanması (1924-25), giyim kuşamla ilgili değişiklikler ve özendirmeler, kadın haklan, dil ve alfabe yenileştirmeleri de toplumsal kültürü ulusallaştırma ve laikleştirme çabalannm birer parçasını oluşturdu.

Türkiye’deki laiklik uygulaması kendi özünde birtakım zorlukları taşıyordu. Birincisi İslam dini, din ve devlet ya da din ve dünya işleri ayrımına yabancıydı. Yalnız inanç ve ibadeti değil, toplumsal ve dünyevi ilişkileri de ayrıntılı kurallara bağlayan bir dinin dünyevi alandan uzaklaştırılarak bireylerin vicdanlanna itilmesi kolay değildi. Ayrıca Batı’da Sanayi Devrimi, kentleşme ve burjuvazinin yükselişi gibi olgularla birlikte yürüyen laikliğin, azgelişmiş bir tarım toplumunda kökleşebilmesinin büyük zorlukları vardı. Bu olumsuz etkenlere karşılık kilise benzeri bir kurumun ve Batı’daki gibi bir ruhban tabakasının bulunmayışı, ayrıca radikal laikleştirme programını uygulayan genç rejimin hiç değilse ulusallığı konusunda kamuoyunda bir kuşkunun olmayışı ise kolaylık sağlıyordu. Türk laikliğinin zorluğu kadar sürekliliği de bu olumlu- olumsuz etkenlerce belirlendi.
Çok partili düzene geçilince laiklik uygulamasında yeni verilerle karşılaşıldı.

Siyasal alandaki liberalleşmenin yol açtığı esnekliklerin yanında genel oy mekanizması da dinin siyasal alana geri dönmesine ve siyasal amaçlarla kullanılmasına olanak verdi. 27 Mayıs 1960 hareketine giden yolda 1950’lerde laiklikten verilen ödünler önemli rol oynadı. Buna tepki olarak, laikliği Cumhuriyet’in temel nitelikleri arasında sayan 1961 Anayasası dinin kişiler ve partiler tarafından siyasal amaçlarla kullanılmasını ve devletin temel düzeninin dinselleştirilmesini önleyici kural ve yasaklar getirdi. Bu arada, laiklikle de yakından ilgisi bulunan devrim yasalarının anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceği de hükme bağlandı.

Laikliği Cumhuriyet’in temel ve değiştirilemez niteliklerinden sayan 1982 Anayasasında da benzer düzenlemeler yer aldı. Örneğin, kimsenin devletin temel düzenini din kurallarına dayandırma ya da çıkar sağlama amacıyla dini ve dinsel duyguları kötüye kullanamayacağı (m. 24), siyasi partilerin tüzük ve programlarının laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı (m. 68) belirtildi. Bunların laikliğe aykırı faaliyette bulunmaları ve din duygularını sömürmeleri Siyasi Partiler Kanunu’ndaki ayrıntılı hükümlerle de yasaklandı. Bu kurallara uymayan partilerin Anayasa Mahkemesince temelli kapatılması benimsendi. Öte yandan, devrim yasalarının anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceği (m. 174), siyasi partilerin bunlara aykırı etkinlikte bulunamayacağı kabul edildi. Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı ise görevlerini laiklik ilkesi doğrultusunda yerine getirecekti (m. 136).

Anayasa laikliğin bireysel özgürlüğü ilgilendiren yönünü de din, vicdan ve ibadet özgürlükleri biçiminde güvence altına aldı. Kimsenin ibadete, dinsel törenlere katılmaya, inançlarını açıklamaya zorlanamayacağını, bunlardan ötürü kınanamayacağını ve suçlanamayacağını hükme bağlarken dinsel tören ve ibadetleri 14. maddede gösterilen çerçeve içinde serbest bıraktı. 1982 Anayasasının din kültürü ve ahlak öğretimini ilk ve orta öğretim düzeyinde zorunlu dersler arasında sayması ve bu derslerin uygulamada aldığı biçimler ise, laikliğin özünü oluşturan “devletin herhangi bir dinin savunucusu ve yayıcısı olmaması” ilkesiyle kişilerin vicdan özgürlüğünü zedeler nitelikte görülerek eleştiri ve tepkilere yol açtı. Bu hükmü, Diyanet İşleri Başkanlığfnın “milletçe dayanışma ve bütünleşme”ye hizmet etme görevine değinen anayasa hükmü ile (m. 136) birlikte ele alan bazıları ise, 1980 askeri rejiminin ve 1982 Anayasası’nın din kurumundan ve dinsel inançlardan toplumu birleştirici bir güç olarak yararlanma politikası güttüğü görüşünü ileri sürdüler.

Türk Ceza Kanunu'nun, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ya da hukuki temel düzeninin kısmen de olsa dini inançlara uydurulması amacıyla örgütlenme ve propagandayı yasaklayan 163. maddesi, 12 Nisan 1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan öteki maddelerle birlikte yürürlükten kaldırıldı.

kaynak Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 5 Şubat 2017 16:00


Misafir
10 Nisan 2008 15:33       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Türkiye’de laiklik.
Türkiye’de tarihsel ve toplumsal nedenler, laiklik uygulaması konusunda farklı bir siyasal tercihe yol açmıştır. Devlet, dinin özerk bir biçimde örgütlenmesine izin vermemiş, kendi yapısı içinde aldığı Diyanet işleri başkanlığı kurumu ile din hizmetlerinin devlet tarafından karşılanmasına çalışılmıştır. Bu yolla, dinsel faaliyetlerin devlet denetimi altında tutulması, din kurumunun yeniden toplumsal ve siyasal bir güç olarak kamusal hayata girmemesi sağlanmak istenmiştir. Bu açıdan Türkiye’de laiklik, din ve devlet işleri ayrılığını kabul eden, ama devlete dinsellik alanına giren konularda geniş bir denetim ve müdahale yetkisi tanıyan, dolayısıyla dinin özerk örgütlenmesine ve faaliyetine olanak bırakmayan bir özellik taşımaktadır Bu durum, ulusal devlete geçiş, ulusal egemenlik ilkesinin yerleşmesi ve çağdaşlaşma atılımlarıyla yakından ilgili bir tercihin sonucudur.

OsmanlI devleti dinsel (teokratik) nitelikliydi. Yalnız devlet hayatı değil, toplumsal hayat da din kurallarıyla çevrelenmişti. Tanzimat'tan sonra başlayan gelişmeler, hukuk ve eğitim alanında dindışı ya da din ötesi unsurların da (şeriye mahkemelerinin yanında nizamiye mahkemeleri, medreselerin yanında laik okullar vb.) benimsenmesini sağladıysa da, OsmanlI devletinin son günlerine kadar dinsel olanla dinsel olmayan unsurların birlikteliğinden doğan ikilik son bulmadı. Ulusal kurtuluş savaşı’nın, "kayıtsız şartsız ulusal egemenlik" ilkesini benimsemesiyle, dinsel egemenlik anlayışı da ilk önemli sarsıntıya uğramış oldu. 1921 Anayasası, bu ilkeyi ön plana almasının yanı sıra, bir “devlet dini"nden söz etmemesiyle de dikkati çeker. Kurtuluş savaşt’nın başarıya ulaşmasından sonra saltanatın (1922) ve hilafet kurumunun (1924) kaldırılması, yalnız ulusal egemenlik yolunda bir ilerlemeyi değil, aynı zamanda devlet sisteminin laikleştirilmesi ve dünyasallaştırılması yolunda da bir atılımı temsil ediyordu.

Buna karşın, 1924 Anayasası ilk biçimiyle devletin dininin İslam olduğunu bildirmişti. Ancak bu durum, yalnız devlet yapısında değil, hukukta ve eğitimde de bir dizi laikleştirme girişimlerine engel olmadı. 1924’te Şeriye ve evkaf vekâleti kaldırılarak, İslam diniyle ilgili işlerin ve hizmetlerin görülmesi işi, Başbakanlık’a bağlı Diyanet işleri bakanlığı’na verildi. Bu kurul, genel idare içinde yer alan ve dinsel hizmetleri sağlamakla görevli, sıradan bir idari bölümden başka bir şey değildi, dinsel bir niteliği ve üstünlüğü yoktu. Bundan başka, OsmanlI döneminin dinsel ya da yarı dinsel nitelikli hukuk sistemini birleştiren, laiklik temeli üzerine yeni bir hukuk birliği oluşturan yasalaştırma işlemlerine girişildi. Çağdaş gelişmelerin gerektirdiği hukuki kuralların, daha çok, batılı ülkelerden alınarak konduğu bu dönemde, birçok yeni yasa, eskinin dinsel ya da yarı dinsel kökenli hukuk yapısının yerine, yeni bir laik hukuk sistemi oluşturdu. Bunların en önemlileri, Türk medeni kanunu ve Borçlar kanunu, Hukuk ve ceza yargılamaları usul kanunları, Ceza kanunu, İcra iflas kanunu, Ticaret kanunu ile idare hukuku alanını düzenleyen yasalardır. Böylece, “alma” (iktibas) yoluyla girişilen bu yeni yasalaştırma eylemleri, hukukun laikleştirilmesini de mümkün kıldı.

Bu arada eğitim sisteminde de laikleştirme yönünde önemli adımlar atıldı. 1924’te Öğretimin birleştirilmesi yasası. (Tevhidi tedrisat kanunu) kabul edilerek, eğitim ve öğretimdeki ikiliğe son verildi, laiklik temeli üzerinde öğretim birliği sağlandı. Bundan sonra bütün ulusal eğitim politikası ve ders programları laik, dünyasal ve rasyonel ilkeler ışığında yeniden düzenlendi.
Laikleştirme reformları, Cumhuriyet döneminin özünü oluşturuyordu. Bu gelişmeler, çok geçmeden anayasal düzeyde de yansımıştır 1928'de yapılan bir anayasa değişikliği ile, “devletin dininin dini İslam” olduğu yolundaki kural, anayasadan çıkartıldı. 1937 anayasa değişikleriyle de, CHP'nin ilkeleri arasında yer almış olan laiklik, bir anayasa kuralı durumuna getirildi. 1961 Anayasası, laikliği daha sağlam güvencelere bağladı ve dinsel duyguların siyasal amaçlarla kötüye kullanılmasına karşı önlemler öngördü (özellikle siyasal partiler açısından).

Ayrıca devrim yasalarının anayasaya aykırı olarak anlaşılamayacağını hükme bağladı. Diyanet işleri başkanlığı, bir anayasa kurumu olarak metinde yer aldı. 1982 Anayasası da bu ilkeleri korumuş, ayrıca laikliğin anayasanın değiştirilmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkeler arasında olduğunu belirtmiştir. Ancak aynı anayasanın, "din kültürü ve ahlak öğretimi” adı altında din derslerini ilköğretim ve ortaöğretim için zorunlu hale getirmesi ise, hem laiklik hem de din ve vicdan özgürlüğü ilkesi açısından önemli sorunlar yaratmış, örneğin müslüman olmayan öğrencilerin bu derslerden muaf .tutulması için 1989'da bir kararname çıkarmak gerekmiştir.

Kaynak: Büyük Larousse

Son düzenleyen Safi; 5 Şubat 2017 02:56
17 Haziran 2010 16:27       Mesaj #3
The Unique - avatarı
Üye

LAİKLİĞİN AŞAMALARI :


  • Saltanatın kaldırılması ( 1 Kasım 1922 ilk Laikliğe adım)
  • Halifeliğin kaldırılması ( 3 Mart 1924, laikliğe geçiş)
  • Seriye ve Evkaf vekaletinin kaldırılması. (3 Mart 1924)
  • Medreselerin kapatılması. (3 Mart 1924)
  • Tevhidi Tedrisat Kanunu'nun kabulü (3 Mart 1924)
  • Tekke ve Zaviye'nin kapatılması (30 Kasım 1925)
  • Medeni Kanun'un kabulü. ( 17 Şubat 1926)
  • hAnayasa'dan laikliğe aykırı maddelerin çıkarılması. (10 Nisan 1928)
  • Laiklik ilkesinin anayasaya konması. ( 5 Şubat 1937)

Laiklik


En etkili ve önemli ilke kesinlikle bu ilkedir. Aslında bu sözcüğün anlamı din ile siyaseti ve dolayısıyla da din ile kamu yaşamını birbirinden ayırmaktır. Osmanlı Imparatorluğu zamanında siyaset dinin emrine sokulmuştu. Hatta bazan din de siyasetin emrine sokulabiliyordu. Bunun böyle olmasındaki tarihsel neden, Islam dininin kurucusunun hem siyasî ve hem de dinî lider olmasından ve bunun yıllardan beri bir gelenek haline getirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Akla hemen şu soru gelebilir:
Mustafa Kemal’in kamu yaşamıyla dini birbirinden ayırması kararı nereden kaynaklanmıştır?
Burada bir din düşmanlığından sözetmek tamamen yanlış olur. Çünkü Laiklik din karşıtı bir ilke değildir.
Din, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır. Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dîne, daha doğrusu kutsal kitaba göre değil, Anayasaya, yasalara ve kurallara göre yapılır.
Devlet yaşamında, hukukta, aile yaşamında, kültürde, eğitimde v.s. artık laiklik ilkesi ana temeldir. O’nu bu karara iten amaç dinî değil, siyasîdir. Bunun gerçekleşmesi için de önce siyasetin dinin emrinden kurtarılması zorunluydu. Mustafa Kemal henüz genç bir subayken şu kanaate varmıştı:
"Mevzuatını ve hareket tarzını Kuran’dan ve hadisten alan bir devlet, bilimin ve çağdaşlığın gerisinde kalır."
Bir ülkenin, çağı yakalamış olan ülkelerle boyölçüşebilmesi, onların arasında sürekli olarak sesini duyurabilmesi, o ülke yurttaşlarının aklını kullanmasına ve bilime öncelik vermesine engel teşkil eden kurum ve kuralların ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilirdi. Mustafa Kemal bu gerçeği gözönünde bulundurmuş ve bazı çağdaşlık değerlerini – savaşta düşmanı olmasına karşın – Batılı ülkelerden almıştır.
O, 1924 yılında yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir:
"Dünya yüzündeki her şey için, maddî ve manevî her şey için, yaşam için ve başarı için en doğru yol gösterici bilimdir, tekniktir. Bilimin ve tekniğin dışında yol gösterici aramak, düşüncesizliktir, bilgisizliktir, yanlıştır."
Bilime ve tekniğe öncelik verme konusunda asıl engeli oluşturan Hilafet, Halife‘nin şahsında siyasî ve dinî temsilcilik bulmuştu. Bunu ortadan kaldırma planı, hem yurt içinde ve hem de yurt dışında karşıt güçlerin direnişiyle karşı karşıya kalmıştır.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, dış güçlerin bu konudaki planlarının Türkiye’nin içişlerine karışmak olduğunu saptayarak, 1 Kasım 1922‘de Saltanatın kaldırılmasında olduğu gibi, enerjik bir şekilde Hilafet yanlılarına karşı çıkması sonucu, 3 Mart 1924‘te Hilfet’in kaldırılması büyük bir çoğunlukla gerçekleştirilmiştir.


Böylece, Şeyhülislamlık, dinî mahkemeler ve fetva usulü, dervişlik nişanı, medreseler de kaldırılmıştır.

1928 yılında, Anayasa’daki "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dini İslamdır" maddesi kaldırılmıştır. Böylece din ve mezhep ayrılığını kurumlaştıran yasalara son verilmiş ve önce devlet laikleştirilmiştir. Yani, laik devlet, bundan böyle meşruluğunu ne Tanrı’dan ne de kişiden alacaktır; ancak ve sadece ulusal yönetimden alacaktır; planlanan devrimler birer birer gerçekleştirilecektir: Eşit haklar, uygarlığa giden yolun açılması, eğitim birliğinin sağlanması, tek evlilik, vb.


Özellikle Latin harflerinden oluşan yeni Türk alfabesi üç amaca hizmet edecektir:
  1. Yazı ve Konuşma dilinin herkes için aynı olması
  2. Sesli harfler açısından zengin olan Türk diline en uygun yazı çeşidinin seçilmiş olması
  3. Dünyanın büyük bir bölümüyle iletişimin kolayca sağlanabilmesi
Bu yenilikler olağanüstü bir tempoyla ama sadece okulda değil, okul dışı alanlarda da gerçekleştirildi. Mustafa Kemal’in eğitim ve öğretime verdiği önem o kadar açıktırki, kendisi bizzat yeni harflerle dersler vermiştir.
Türk Dilinin yabancı sözcüklerden arındırılması 1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu ile akademik bir seviyede de desteklendi. Bir yıl önce de Türk Tarih Kurumu gerçekleştirilmişti. Bu kurumlar gerek kültürel kimlik ve gerekse ulusal kimlik bakımından da önemli görevler yapmışlardır ve Mustafa Kemal’in özel vasiyetnamesinde yer almışlardır.

Laik devlete giden yolda en büyük engellerden birini Şeriat mahkemeleri oluşturmuştur. Bu mahkemelerin kaldırılmasından sonra, Türk Medenî Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu çıkartılarak, devletin temeli Batı Hukuk Sistemine oturtulmuştur.

Bundan böyle, Türkiye Cumhuriyeti’nde bireylerin ilişkisini, yurttaş-devlet ilişkisini düzenleyen hükümlerin yasalaştırılması TBMM’ne, uygulaması da T.C. hükümetine ait olmuştur.

Artık her bakımdan özgürlüğüne kavuşturulan bir toplumun fertlerinin dış görünüşüyle de uygar olması gerekirdi. Bu nedenle Türk toplumu, fes, sarık, çarşaf, peçe gibi dinsel olduğu sanılan baş ve beden giysilerinden de kurtarıldı.
Son düzenleyen Safi; 5 Şubat 2017 02:54
5 Şubat 2017 15:08       Mesaj #4
Safi - avatarı
SMD MiSiM
LAİKLİK
Ülkemizde 18. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleriyle birlikte toplumsal yaşayışın ve devlet düzeninin işleyişinde ikili bir durum ortaya çıktı. Bir yanda İslam dininin gereklerine göre uygulamalar yapılıyor, öte yanda çağdaşlaşma amacıyla batılı anlayışa göre işler yürütülüyordu. Özellikle 19. yüzyılda bu ikilik daha da belirginleşti. İslam dininin gereklerine göre öğretim yapan medreselerin yanında çağdaş eğitim anlayışına göre kurulmuş okullar açıldı. Hukuk alanında da hem İslam hukukuna göre yargılamalar yapılıyor, hem çağdaş hukuk anlayışına göre kurulmuş mahkemeler görev yapıyordu. Padişah ise hem bütün Müslümanlar'ın halifesi, hem de Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan başka dinlerden olan yurttaşların hükümdarı durumundaydı. Bu ikili durum Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar sürdü.

Gerek toplumsal gereksinmeler, gerek devlet yönetiminde karşılaşılan güçlükler ülkemizde de laikliğin benimsenmesini gerektiriyordu. 3 Mart 1924'te kabul edilen bir yasayla Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bütün öğretim ve eğitim kurumları Maarif Vekâleti' ne (Eğitim Bakanlığı) bağlandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla (Öğretimin Birleştirilmesi Yasası) din eğitimi ya da dinsel temellere göre eğitim yapan okullar kapatıldı. Ardından Seriye ve Evkaf Vekâleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) kaldırılarak din işleriyle ilgili olarak Diyanet İşleri Bakanlığı kuruldu. 1924'te halifeliğin kaldırılması, 1925'te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, Türkiye Cumhuriyeti'nin laikleşme yolunda attığı öteki adımlardır. Gene 1926'da yürürlüğe giren Medeni Kanun ile hukuk alanında da laiklik ilkesi geçerli kılındı. 1928'de çıkarılan yeni bir yasayla anayasanın ikinci maddesinde yer alan "Türk Devleti'nin dini, İslam dinidir" cümlesi çıkarıldı.

1931'de rejimin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin yeni programında laiklik altı okla simgelenen ilkelerden biri olarak yer aldı.
1933'te okul programlarından çıkarılan din dersleri, 1949'da ilköğretim, 1956'da ortaöğretim programlarına "seçmeli ders" olarak yeniden kondu. Din dersleri 1982 Anayasasıyla ilk ve ortaöğrenim kurumlarında zorunlu dersler arasına girdi.

kaynak: Temel Britannica
5 Şubat 2017 15:10       Mesaj #5
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Laiklik, "din" in kendisini değil, din adına baskı ve zorbalığın devre dışı bırakılmasıdır; uzun bir evrim süreci içinde, koşulların zorlamasıyla doğmuştur. Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dîne, daha doğrusu kutsal kitaba göre değil, Anayasaya, yasalara ve kurallara göre yapılır. Din, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır.
"Din bir vicdan sorunudur. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karsı değiliz. Biz sadece, din işlerini devlet ve ulus işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz."
Mustafa Kemal, birçok çağdaş değeri kendileri ile zamanında karşı karşıya gelmiş ve savaşmış olmasına karşın Batılı ülkelerden almış; bunun sebebini ise çağı yakalamanın gelişmiş ülkelerde olduğu gibi akıl ve bilimin kullanılabilmesine engel teşkil edecek kurum ve kuralların ortadan kaldırılması ile mümkün olabildiğini göz önünde tutmasıdır.
Laiklik, devletçilik dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır:
  • Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz, gerçek bir özgür seçim de.
  • Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inananların oluşturduğu ümmettir.
  • Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile genellikle yapılamaz.
  • Halkçılığın ön koşuludur; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel "seçkin" lerin düşünceleri önemlidir.
Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında, sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması ve yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması ilkelerine bağlamaktadır.
3 Mart
1924 tarihinde Şeriye Vekaleti'ni kaldıran yasanın 4. maddesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti'nde insanlar arası ilişkileri düzenlemek üzere kanun yapmak yetkisi yalnızca TBMM'ndedir. hükmü artık dine dayanılarak yasa yapılamayacağının belki dolaylı, ama açık bir anlatımıydı. Atatürk'ün;
  • Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.
  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.
özdeyişleri de onun laiklik anlayışının uzantılarıdır.

Sözleri
  • “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)”
  • “Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)”
  • “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)”
5 Şubat 2017 16:33       Mesaj #6
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Lâiklik:


  1. Laiklik devlet ve din işlerinin birbirinden ayrılması; devletin din ve vicdan özgürlüğüne karışmaması demektir. Atatürk dinin iman ve ibadetle sınırlı kalmasını istemiş devlet işlerine dinin karıştırılmasını devlet işlerinde akıl ve bilimin öncülüğünü benimsemiştir. Lâiklik din ve devlet işlerini ayırdığı gibi dinler ve mezhepler arasında eşitliği sağlamıştır. Kimse inançlarından dolayı başkasını kınayamaz yada cezalandıramaz.
  2. Atatürk’ün ödün verilmemesini istediği iki ilkeden biridir laiklik.
  3. Lâikliğin gereği olarak yapılan inkılaplar:
  • Saltanatın kaldırılması
  • Halifeliğin kaldırılması
  • Şer’iye ve Evkâf Vekâleti kaldırılması
  • Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesi
  • Tekke, zâviye ve türbeler kapatılması
  • Medeni Kanunun kabul edilmesi
  • Kıyafet alanında yapılan yenilikler
  • 1928’de anayasadan “devletin dini İslam’dır” maddesinin çıkarılması
  • 1937’de Laiklik ilkesinin anayasaya girmesi


Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:

Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç