Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 125.044|Cevap: 140|Güncelleme: 6 Aralık 2016

Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler

Mesaja atla
1 Haziran 2010 17:02   |   Mesaj #21   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Evrenin Rengi

U.K Schmidt Teleskobu'nun 6.4 derecelik açıyla kare bir gökyüzü parçasını kaydedebilen tek bir 35.6 ya 35.6 cmlik filmi, yüzlerce megabayt degerinde veri içeriyor.Daguerrenin 150 yıl önce çektiği ilk Ay fotoğrafıyla baslayan astronomide fotoğraf kullanımı, araştırmalar için önemini hala koruyor.Son on yıl içerisinde çoğu gözlemcinin , yük koşulu aygıtlar (charged-coupled-devices/CCD) ve fotoğraftan çok daha iyi ışık toplayan elektronik dedektörler kullanmaya başlamasıyla astronomide fotoğraf kullanımı azalmaya başlamıştı. Yinede, CCD'ler fotoğrafın birçok niteliğini özellikle de geniş alanların ince ayrıntılı ve dogru renklerini kağıda resmetme üstünlüğünü aşamıyorlar. Kısa bir süre önce,Anglo-Australian Gözlemevinde çektiğimiz renkli resimler bunu bir kez daha belgeledi. Kullandığımız teknik, iskoçyalı fizikçi James Clerk Maxwelin (1831-1879) yaklaşık 100 yıl önce geliştirdiği tekniğin geliştirilmiş bir biçimi.
Sponsorlu Bağlantılar

Elektronik görüntü ile karşılaştırıldıgında fotoğrafın en önemli üstünlüklerinden biride ,örnegin. Avustralyadaki U.K Schmidt teleskobun geniş görüş alanı gibi neredeyse sınırsız bir alanda, fotoğraf camlarının yüksek rezolusyonlu, ince görüntüler yakalayabilmesi. Oysa en büyük CCD ler ancak birkac santimetrekarelik bir alanda ölçüm yapabiliyorlar.
Fotoğraf çekimi bu yüzden yakın gökada ve nebulalar gibi yaygın astronomik nesnelerin görüntülerini kayıt etmek için daha üstün bir yöntem olmayı sürdürüyor.
Üstelik fotograf kağıdı , çok sayıda görsel bilgiyi birarada barındıracak bütünlügü olan bir ortam. U.K Schmidt teleskobunun 6.4 derecelik açıyla kare bir gökyüzü parçasını kaydedebilen tek bir 35.6 ya 35.6 cmlik filmi, yüzlerce megabayt degerinde veri içeriyor.

Renkli goruntuler, astronomik bir fotografta saklanan bilgiyi , sezgimize açık ve çekici bir biçimde sunuyor.Gercekten de bulutsu, gökada ve yıldızların renklerini ölçmenin, bunların yapı ve fiziksel durumlarını anlamamızda önemli bir yeri var. Yinede aslına bakılırsa arastırmacılar astronomik nesnelerin çoğunda gizlenen renkleri açıga çıkarmanın değerini kavramakta gecikmişler. Astronomların çoğu rengi hala ölçülmesi kolay fakat film üzerine aktarımı pek olanaklı olmayan soyut bir kavram olarak görüyor.

Geleneksel renkli filmlerin kısıtlılıgı astronomların renkli fotografla ilgilenmelerini sürekli engellemiş.modern filmlerde mavi yeşil ve kırmızıya gümüş tuzu tabakasından oluşan üç fotoğraf tabakası bulunuyor. Bu tabakalar film banyo edildiğinde mavi,sarı ve magenta renkler yaratıyorlar. Böyle filmler başka nesneler için kullanışlı olsada, uzak gök nesnelerini gerçek renkleriyle görüntülemekte başarılı değiller.

Renkli filmler, gündüz boyunca güneş ışığının ayrıştırdığı elektron ve iyonların yeniden birleşmesinin atmosferin üst katlarında yarattığı zayıf fakat her yana yayılan ışıltısından, gece gögünün hava pırıltısından (night sky air glow) olumsuz sekilde etkilenir. Hava parıltısı fotoğraf filmlerini yavaş yavaş sislendirerek duyarlılıklarını azaltır. Üstelik, kimi bulutsular, ışığı renkli filmlerin iyi kayıt edemediği, kesintili belli renk ve dalga uzunluklarında yayarlar. Ve nihayet renkli filmler, fotoğraf ortamının duyarlılığını arttırmak için astronomların genellikle kullandıkları karmaşık aşırı duyarlılaştırma işlemlerini de gerektiği gibi karşılayamaz.

İşte bu sorunlardan kaçınmak için,Maxwell'in renkli görüntü oluşturmadaki saygın tekniğine başvurduk.Maxwell, görmenin doğasını araştırırken, kırmızı,yeşil ve mavi ışıkla resmi çekilen bir nesnenin rengini, olduğu gibi elde edebileceğini kanıtlamıştır. Ortaya çıkan negatiflerden, daha sonra kırmızı, yeşil ve mavi filtrelerden beyaz perdeye yansıttığı, siyah beyaz üç saydam (diapozitif) elde etti. Maxwell perde üzerine yansıtılan görüntüleri üstüste koyarak, 1861 de Londra Kraliyet Ennstitüsünde şaşkınlıktan dona kalmış bir seyirci topluluğuna dünyanın ilk renkli fotoğrafını gösterdi.

Biz maxwell yönteminin yenileştirlmiş bir türü ile üç ayrı siyah beyaz filmle, renkli fotoğraf çekiyoruz. Görüntüyü bu yolla elde etmek, renkli filmlerin bir çok kısıtlamalarına son verdiği gibi, teleskobun siyah beyaz negatiflerini pozitif filmlere dönüştürme aşamasında, bir çok karanlık oda teknikleri kullanmayada uygun.

Bu tekniklerin en değerlisi, kimi astronomik negatiflerin geniş kontrast dizisini yitirmeksizin ince ayrıntıları yumuşatmak için, bulanık pozitif fotoğraf kullanan keskin olmayan maskedir (unsharp masking). Fotoğraf güçlendirme (photographic amplification) olarak bilinen başka bir yöntemde, görüntünün silik bölümlerini içermeye eğilimli fotoğraf emülsiyonunun üst tabakalarını seçerek aydınlatır. Aynı gökyüzü parçasının farklı pozları arasındaki ince ayrımlarını açığa çıkartmak için, bir çok negatifi üst üste getirerek birleştirir yada aynı nesnenin negatifini pozitifiyle aydınlatarak görüntüleri birbirinden çıkarırız.

Fotoğrafın pozitiflerinin kalitesi hoşumuza gittiği zaman, bunları bir agrandizöre yerleştirir ve uygun kırmızı,yeşil yada mavi filtrelerden yansıtırız. Maxwell in aksine, görüntüleri, daha sonraki bütün renkli resimlerin yapılacağı ana negatif olacak geniş bir geleneksel renkli negatif film üzerine yansıtırız.

Bu katma-ekleme yöntemi bize renk dengesini öyle denetlettirirki, astronomik nesneler, düşük ışık düzeylerinde tam renk hassasiyetini yitirmemiş insan gözüne nasıl gözükecekse, öyle gözükür. Fotografını çektiğimiz nesnelerin çoğu daha önce renkli olarak görülmemiştir. Bu yüzden, ilk görülüşleri çoğu kez, kişiye görkemli bir sürpriz gibi geliyor. Bu sayfalardaki resimler yaklaşımımızın hem bilimsel gücünü, hemde estetik değerini gösteriyor.

DAVID F. MALIN

EVRENİN RENKLİ FOTOĞRAFI

David Malin renkli yıldız fotoğrafçılıgının önde gelen uzmanlarından biridir.Fotoğrafçılık ve astronomi üzerine bir çok eseri vardır. yepyeni fotoğraf teknikleri kullanarak son derece sönük gökada ve bulutsular keşfetmiştir. Malin kimyager olarak eğitim gördükten sonra uzun yıllar İngiltere’de kalmis mikroskop ve x-ışınları yoluyla kimyasal problemler çözmüştür. 1975de yeni güney gallerdeki Eppingde Anglo-Australian Gözlemevinde calışmaya baslamıştır.Burada ilgisini biraz daha büyük cisimlere yönelten Malin bu gözlemevinin fotograf uzmanı olmuştur. Malinin çalışmaları kendisine arasında Sydney Üniversitesinin onursal doktorası da olmak üzere pek çok ödül kazandırmıstır.

Kaynak:Bilim org (Scientific American)
Son düzenleyen nötrino; 11 Şubat 2016 20:27
4 Haziran 2010 14:34   |   Mesaj #22   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Güneş Batınca Yapılan Gözlemler

Güneş Batınca Nasıl Gözlem Yapılıyor?
Sponsorlu Bağlantılar

Gökyüzü gözlemleri genellikle geceleri yapılır. Ama, ilgimizi çeken sadece gece yapılan gözlemler değilse, gökyüzü gözlemciliğini gün boyunca yapabiliriz. Doğal olarak, hava kapalı değilse. Gündüz yapabileceğimiz en iyi gözlem, Güneş gözlemidir. Güneş, başlı başına bir gözlem konusudur. Bir de Güneş battıktan sonra, hava kararıncaya değin geçen süreç vardır. Alacakaranlık olarak bilinen bu süreçte de çeşitli gözlemler yapılabilir.

Bir Iridium Uydusu Parlaması

Gökyüzü neden mavidir? Gökyüzü mavidir; çünkü, bu dalgaboyundaki ışık atmosfer tarafından, kırmızıya oranla daha çok saçılır. Yani, mavi ışık, kırmızıya oranla atmosfere daha fazla dağılarak ona mavi rengini verir. Peki, Güneş'i batarken niye daha kırmızı görürüz? Bu, ışınların bu sırada atmosferde daha çok yol katetmesinin bir sonucudur. Bu sırada, mavi ışık daha kalın bir atmosferi geçmekte olduğundan, daha çok saçılır. Aynı zamanda kırmızı da soğurulduğu için Güneş daha sönük görünür. Batmak üzere olan Güneş'in gözümüzü rahatsız etmemesinin nedeni budur. Burada anımsatalım ki, Güneş'e doğrudan bakmak, gözlerde kalıcı hasara neden olabilir. Bu nedenle Güneş yüksekteyken kesinlikle ona çıplak gözle bakılmamalıdır. Yine, batarken bile olsa Güneş'e uzun süre bakmamak gerekir.

Güneş'i batarken seyretmek çoğumuzun hoşuna gider. Bunda onun gözümüzü fazla rahatsız etmeyişinin yanında, gökyüzünde yüksekken olduğunun aksine, çok daha büyük görünmesidir. Bunun nedeniyse atmosferin mercek etkisidir. Gökyüzünde alçalan Güneş'in ışınları atmosfere eğik girdiği için kırılır. Güneş alçaldıkça bu etki artar. Bu da, Güneş'in ufka yakın kısmının daha basık görünüşünü açıklar.

Güneş, batmadan biraz önce, bazen ilginç bir gösteri sunar bize. Çok kısa süren bu gösteri sırasında Güneş'in son ışıkları yeşil görünür. Yeşil ışık denen bu olay, renklerin atmosferde değişik miktarlarda kırılması sonucu oluşur. Yeşil, kırmızıya oranla daha fazla kırılır. Bu durumda, Güneş'in kırmızı görüntüsü "battığında" yeşil görüntüsü hala görülebilir. Bu olayın çok ender gerçekleştiği söylenir. Ancak, bunun bir nedeni yeterince gözlem yapılamaması olabilir. Açık bir ufukta, temiz bir havada gözlemler tekrarlanırsa, bu olaya tanık olma olasılığı artar.

Güneş'in batmasıyla, havanın kararması arasında geçen süreye "alacakaranlık" denir. Alacakaranlık süresince Güneş ufkun altındadır. Ancak, atmosferin üst katmanlarından saçılan güneş ışınları havayı aydınlatmayı sürdürür. Alacakaranlık, Güneş ufkun altında belli bir konuma inene kadar sürer. Alacakaranlığın Güneş battıktan ne kadar sonra bittiği, ya da doğmadan ne kadar önce başlayacağı, üç farklı şekilde tanımlanır. Bu, "sivil alacakaranlığa" göre 6 derece, denizciliğe göre 12 derece, gökbilime göreyse 18 derecedir. Güneş, ufkun 18 derece altına indiğinde hava tümüyle kararmış demektir.

Alacakaranlık en kısa ekvatorda sürer. Çünkü, Güneş burada ufka dik olarak batar. Dolayısıyla da ufkun 18 derece altına ulaşması öteki enlemlere oranla daha kısa sürer. Kuzeye ya da güneye ilerledikçe bu süre artar. 50 derece enleme ulaşıldığında, yaklaşık 5 hafta süren bir dönemde, Güneş hiçbir zaman 18 derecenin altına inmez. Yani hava tam olarak kararmaz. Bizim bulunduğumuz enlemde, alacakaranlık süresi mevsime göre bir buçuk ve iki saat arasında değişmektedir. Her iki yarıkürede de, yılın belli dönemlerinde Güneş hiç batmaz. Bu, 66,5 derece enlemi ve yukarısıdır. Bu enlemler, kutup bölgelerinin başlangıcı kabul edilen kutup daireleridir.

Atmosferde Dünya'nın gölgesini görmeye ne dersiniz? Güneş battıktan yarım saat sonra ya da doğmadan yarım saat önce, Güneş'in bulunduğu ufkun tersine bakın. Güneş battıktan 20-30 dakika sonra, gökyüzüne oranla daha koyu tonlu bir bant belirecektir. Bu, Dünya'nın gölgesidir. Hava kararmayı sürdürdükçe, bu bant genişleyerek gökyüzünün tümünü kaplar. Dünya'nın gölgesini görebilmek için, havanın temiz olduğu bir yerde gözlem yapmalısınız.

Gece boyunca sürecek bir gözleme başlamadan önce, genellikle gözlem yerine hava kararmadan gidilir. Bu sayede, gökyüzünde beliren yıldızları izlemek mümkün olur. Önce parlak olanlar belirir, sonra ötekiler de birer birer ortaya çıkar. Beliren yeni yıldızları tanımaya çalışmak oldukça eğlenceli ve eğiticidir.

Güneş yukarıdayken yapılabilecek gözlemlerden biri de gezegen gözlemleridir. En parlak gezegen Venüs, gündüz en kolay seçilir. Jüpiter ve Mars da parlak oldukları dönemlerde gündüz çıplak gözle görülebilirler. Bu gezegenleri görebilmek için, konumlarını az ya da çok bilmek kolaylık sağlar. Onları rastgele gökyüzünde arayıp bulmak çok zor olabilir. Bir dürbün ya da teleskop, bu gezegenleri gündüz görmeyi kolaylaştırır. Bir dürbün ya da teleskopla, gündüz Satürn'ü bile görmek olasıdır.

Gündüzleri gezegen gözlemi yapmak için havanın temiz olduğu günleri seçmek gerekir. Nem oranının fazla oluşu, güneş ışınlarının daha fazla saçılmasına neden olacağından, görüşü engeller. Ay, gündüzleri Güneş'ten sonra en kolay gözlenebilen gökcismi olmasına karşın, çok nemli havalarda onun bile görülmesi zorlaşır. Sabah saatleri gündüz gözlemleri için daha uygundur. Henüz Güneş atmosferi fazla ısıtmadığından, atmosferdeki çalkantılar daha az olur.

Çok genç Ay'ı bulmak da ayrı bir uğraş olabilir. Ay, henüz 24 saatten genç bir hilalken çok incedir. Bu sırada, hava henüz kararmadan battığı için, görülmesi daha zordur. Çok ince hilali görebilmek için, öncelikle havanın temiz olduğu bir yer seçin. Güneş batar batmaz, onun battığı yerin biraz üzerine bakın. Eğer Ay çok alçaksa, onu çıplak gözle bulamayabilirsiniz. Bir dürbünle bakarsanız, bulma olasılığınız artacaktır.

Uluslararası Uzay İstasyonu (UUİ), yörüngede dolanan en büyük uydu. İstasyon, çıplak gözle gözlenebiliyor.

Alacakaranlığın bitiminden bir saat sonrasına değin yapabileceğimiz bir gözlem, yapay uydu gözlemleridir. Dünya'mızın yörüngesinde dolanan cisimlerin sayısı oldukça çoktur. Bunların yaklaşık 8000'i yeryüzünden radarla görülebilmektedir. Bunun yanında, çıplak gözle bile görebileceğimiz uydular vardır. Bu uyduları gözlemek için doğru zamanı seçmek önemlidir. Ayrıca, bakacağınız yeri de bilmelisiniz. Yapay uydu gözlemleri için en uygun zaman, alacakaranlığın sonlarından, yaklaşık bir saat sonrasına değin olan dönemdir. Çünkü, çok alçak yörüngelerde dolanan bu cisimleri görebilmemiz için onların güneş ışığını yansıtması gerekir. Bir süre sonra, Dünya'nın gölgesi uyduların üzerine düşeceğinden, gözlenmeleri olanaksızlaşır. Yapay uydular için bakmamız gereken yerse, gökyüzünün Güneş'e yakın yarısıdır.

Görebileceğimiz uydular, yakınlıklarından dolayı çoğunlukla keşif (ya da casus!) uydularıdır. Bu uydular, genellikle kutuplardan geçen bir yörüngede dolanırlar. Yani, onları kuzey-güney ya da güney-kuzey doğrultusunda ilerleyen, 3-4 kadir parlaklıkta noktalar olarak görebilirsiniz. Eğer, herhangi bir yıldızdan çok daha parlak, hareketli bir cisim görürseniz, onun İridium haberleşme uydularından biri olduğuna emin olabilirsiniz. Ayrıca, Uluslararası Uzay İstasyonu da belli dönemlerde oldukça parlak görünebiliyordur.


Kaynak:Tübitak
Son düzenleyen nötrino; 11 Şubat 2016 20:28
10 Haziran 2010 14:50   |   Mesaj #23   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
İlk Yıldızlarda Evren’in İpuçları Olabilir

İlk yıldızlarda Evren’in İzleri
Sponsorlu Bağlantılar

Bilim insanları, ilk yıldızlarda Evren’in büyük bölümünü oluşturan karanlık maddenin ipuçlarının bulunabileceğini düşünüyorlar.

İngiltere’de düzenlenen Bilim Festivali’nde sunulan ve Science dergisinde de yayınlanan araştırmada, bilgisayar simülasyonlarıyla, Evren’in erken safhalarında ilk yıldızların çok büyük uzunlukta ve tel şeklinde olabilecekleri gösterildi. Bu simülasyonlarda, bir ucundan bir ucuna onbinlerce ışık yılı uzunluğundaki bu yıldızların, hakkında çok az şey bilinen “karanlık madde” tarafından biçimlendirilmeleri canlandırıldı.

Durham Üniversitesi’nden Liang Gao ve Tom Theuns, çalışmalarının Evren’in büyük bölümünü oluşturan karanlık maddeye açıklık getirebileceğini belirterek, ilk yıldızların oluşturduğu bu yapılar ile bunları kuşatan karanlık maddenin ısısı arasında bir bağlantı bulunduğu kaydettiler.

Karanlık maddenin ilk yıldızların oluşumu konusunda çok önemli rolü bulunduğunu keşfettiklerini söyleyen Tom Theuns, soğuk karanlık maddede parçacıkların çok yavaş, sıcak karanlık maddede ise çok hızlı hareket ettiklerini belirtti.

“Eğer karanlık madde bu hızlı hareket eden parçacıklardan oluşuyorsa, ilk yıldızların da çok uzun ince filamentler (tel) şeklinde olduğunu bulduk” diyen Theuns, bu filamentlerin Samanyolu’nun dörtte biri uzunluğunda olduklarını ve Güneş’in 10 milyon katı madde ve gaz içerdiklerini, bunun da çok sayıda yıldız için önemli miktarda yakıt sağladığını söyledi.

Astronomlar, daha az kütleye sahip filament şeklindeki yıldızların daha uzun ömürlü olduklarını ve bugüne kadar yaşamlarını sürdürebildiklerine inanıyorlar.

Gökbilimciler, karanlık maddenin sıcaklığının da hangi parçacıktan oluştuğunun göstergesi olduğunu düşünüyorlar.

Bilim insanları, daha önce Hubble teleskobu ile bin saati aşkın yaptıkları gözlemler sayesinde, Evren’in nasıl oluştuğu konusunda ipuçları veren gizemli karanlık maddenin ilk kez üç boyutlu haritasını yapmayı başarmışlardı.

Bilim insanlarının bu öncü çalışması, Evren’in yüzde 22’sini oluşturan karanlık maddenin, yıldızlar ve galaksileri oluşturan diğer gözle görülen maddeleri nasıl bir iskelet gibi bir arada tuttuğunu gösteriyor.

“Kimse karanlık maddenin ne olduğunu bilmiyor, ancak karanlık madde olmaksızın Dünya’da yaşam olmazdı” diye konuşan astronomlar, “gravitasyonel mercekleme” adı verilen teknikle bir yıldız ile gözlem teleskobu arasındaki ışığın yolundaki değişiklik tespit edilerek karanlık maddenin çekim gücünün hesaplandığını belirtiyorlar.

Bilim adamlarına göre, Evren’in büyük bölümü karanlık enerji, yüzde 22’si de karanlık maddeden oluşuyor. Çevrede gördüğümüz bilindik madde ise kainatın ancak yüzde 4’ünü oluşturuyordur.




Kaynak:Uzaybilim

13 Haziran 2010 21:00   |   Mesaj #24   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Orion Bulutsusu


Hubble Uzay Teleskobu’nun bulanık görüntü özünün, üç yıl önce, düzenlenen olağanüstü başarılı bir uzay seferiyle düzeltilmesiyle birlikte astronomi araştırmaları için yeni bir dönem başlamış oldu. 29 Aralık 1993 tarihinde, göyüzünün en parlak bulutsusu olan Orion Bulutsusu’nu araştırmak üzere yönlendirilen Hubble, bulutsuyla ilgili birçok gizemin ortaya çıkarılmasını sağladı. Yıldızlar da bizler gibi doğar, yaşar, yaşlanır ve ölürler. Yıldızları oluşturan hammadde ise, yıldızlararası boşlukta bulunan gaz ve tozdur. Bu gaz ve tozun daha yoğun bulunduğu bölgelere ise bulutsu ismi verilir. Bulutsular, evrendeki temel madde olan hidrojenin dışında, daha ağır elementleri de içerirler. Bu ağır elementler, daha önce yıldızların içinde üretilmişler ve bir süpernova patlaması ya da diğer nedenlerle uzaya savrulmuşlardır. Yani bu olayı, çok büyük bir ölçekte gerçekleşen bir geri kazanım olarak düşünebiliriz.

Yıldızları oluşturan bu yoğun gaz ve toz bulutları, çok düşük sıcaklıklarda olmalarından dolayı, karanlık bulutsu olarak adlandırılılar. Tipik bir karanlık bulutsu, birkaç bin Güneş kütlesini içerir ve yaklaşık 30 ışık yılı çapında (1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir) bir hacim kaplar.
Bulutsunun içerisindeki madde, yaklaşık %74 hidrojen, %25 helyum, ve %1 daha ağır elementlerden oluşur. Kızılötesi dalgaboyunda yapılan gözlemler, böyle bir bulutsunun sıcaklığının yaklaşık 10 Kelvin (-263°C) olduğunu gösteriyor. Bulutsunun bu kadar soğuk olması, içerisindeki atomların çok yavaş hareket etmeleri demektir.

Eğer, herhangi bir şekilde, bulutsunun içerisindeki bir gaz ve toz yığını, çevresindeki maddeden daha yoğun bir hale gelirse, kütle çekiminin etkisiyle, bu yığınla birlikte, çevresindeki madde de sıkışmaya başlar. Sıkışmanın etkisiyle giderek yoğunlaşan gaz ve toz bulutunun merkezindeki sıcaklık kritik değere ulaştıktan sonra (10 milyon Kelvin) nükleer füzyon başlar.
Bu sırada, hidrojen atomları, helyum atomlarına dönüşürken, büyük miktarlarda enerji serbest kalır. Merkezden kaynaklanan bu enerji, içeriden dışarıya doğru bir basınç oluşturarak, bulutun daha fazla sıkışmasını engeller. Yeni bir yıldız doğmuştur. Bu nükleer fırının etrafını saran gaz ve toz bulutu ise açısal hızından dolayı bir disk halini alır. Daha sonra, bu madde, yıldızdan kaynaklanan yoğun ışınımın oluşturduğu basınçtan dolayı uzaklaşarak yeniden yıldızlararası boşluğa dağılır ve içerisideki parlayan kütle açığa çıkar.

Kışın, kuzey yarımkürede gökyüzünün en parlak ve belki de en romantik takımyıldızı olan Orion, binlerce yıldır gözlemciler için ilgi çekici bir hedef olmuştur. M.Ö. 2000 yıllarında Yunanlılar, takımyıldızı oluşturan yıldızları birleştirmiş ve bunun bir avcıya benzediğine karar vermişlerdir. Orion bulutsusu avcının belini temsil eden üç yıldızın altında, avcının kılıcını oluşturan üç ışıklı noktadan ikincisi olarak göze çarpar.
Bulutsu, gaz ve toz karışımı yapısıyla, 56 trilyon kilometre uzunluğunda bir alan boyunca yayılmaktadır ve içerisindeki genç yıldızlar sayesinde parlamaktadır. Bir yıldızın rengi sıcaklığına bağlıdır. Güneş, sarı renkli ortalama bir yıldız olup, yüzey sıcaklığı 5800°C’dir. Avcı’nın sol dizini oluşturan Rigel, mavi-beyaz renkli bir yıldızdır ve yaklaşık 10000°C’de parlamaktadır.

Rigel gibi büyük kütleli, sıcak yıldızlar yakıtlarını çok hızlı yaktıkları için kısa sürede kendilerini tüketirler. Büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının son evrelerinde helyumu karbona, karbonu da demire dönüştürürler. Daha sonra bunlar, yaşlı ve şişman Betelgeuse gibi kırmızı dev haline gelirler.
Avcının sağ omuzunda yer alan Betelgeuse soğuktur; yüzeyindeki sıcaklık sadece 3000°C’dir. Bir yıldızın içindeki nükleer fırın söndüğü zaman, çekim kuvveti yıldızın çökmesine ve büzülmesine neden olur. Bu hızlı büzülmeden dolayı serbest kalan enerji, büyük bir patlamayla sonuçlanır ve bir "süpernova" olarak ortaya çıkar. Patlama eğer bir gaz ve toz bulutunun yakınında gerçekleşirse, şok dalgaları bu bulutu sıkıştırıp yoğunlaşmasını sağlayabilir ve yıldız oluşum döngüsü böylece sürüp gider.
Hubble’la yapılan ilk gözlemler, Orion’la ilgili gizemin ortaya çıkarılacağı konusunda oldukça ümit vermiştir. Hubble’ın ilk görüntüleri, bilinmeyen bir dizi parlak cisimle doludur. Dağınık bir şekilde yerleşmiş bu düzensiz noktaların, aynı Galileo’nun, teleskobundaki mercekte bulunan hava kabarcıklarını Jüpiter’in uyduları zannetmesi gibi, önceleri teleskobun optik alıcılarındaki bozukluktan kaynaklandığı düşünülmüştür.

Houston Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren ve yaklaşık 30 yıldır Orion Bulutsusu üzerinde çalışan Robert O’Dell, bu cisimlerin, genç yıldızların etrafında dolaşan; gaz ve toz karışımı içeren gezegen sistemleri olabileceğine karar vermiştir. Eğer O’Dell haklıysa, evrenin başka bir yerinde yaşam bulunması olasılığı artıyor demektir. Çünkü sadece gezegenler, DNA oluşumu ve çoğalması için gerekli yoğunluğa sahiptir ve bilindiği kadarıyla yaşam için uygun sıcaklıklar sadece gezegenlerde bulunur.
Robert O’Dell, Hubble’la yapılan gözlemlerde hiçbir yanıltıcı cisme rastlanmadığını, Orion’u olduğu gibi gözlemlediklerini ancak beklenmedik bazı bulgularla karşılaştıklarını belirtiyor. Bulutsunun merkezinin bir bölümüne yapılan ilk sağlıklı gözlem sonucunda 110 yıldız ortaya çıkarıldı ve bir sürprizle karşılaşıldı. Bunların 56’sı ince ve küresel bir bulut katmanıyla çevriliydi. Daha önce belirlenen parlak nesneler bu çatlak görünüşlü cisimlerdi.

O’Dell, bunlardan başka, teleskobun keskin gözünün bile farkedemediği, yakın yıldızların az miktarda aydınlattığı birkaç cisim daha gözlemlemeyi başardı. Bulutlar her ne şekilde açıklanırsa açıklansın, bunların içinde bulunan yıldızlar (ve tüm diğer yıldızlar) Orion’daki gaz moleküllerinden Güneş Sistemi’mizdeki gezegenlere kadar tüm maddelerin asıl kaynağını oluşturur.

Galaksimizin sarmal kolları içinde dağılmış pek çok yıldız toplulukları olmasına rağmen, hiçbiri Orion Bulutsusu kadar "canlı" değildir. Bize uzaklığı yaklaşık 1500 ışık yılı olduğu halde, kışın çıplak gözle bile gökyüzünde kolaylıkla farkedilebilir. Galileo, 1610 yılında teleskobunu Orion Takımyıldızı’na çevirdiğinde bulutsuyu nasıl olduysa farketmedi. Aynı yıl, bir amatör astronom olan Fransız hakim Nicolas Claude Fabri de Peiresc, Galileo’dan aldığı bir teleskopla bulutsuyu keşfetti.

Bir teleskoptan bakıldığında, bulutsu renksizmiş gibi görünür çünkü içerdiği azot ve hidrojenden dolayı kırmızı renkli olan dış kısımlar parlak olmadığı için gözlerimiz tarafından algılanamaz. Bulutsu, aslında çoğunlukla hidrojenden oluşmuş olup daha az miktarda olmak üzere helyum, karbon, azot ve oksijen içeren sıcak ve parlayan bir gaz bulutudur. Bu gaz bulutu kendisinden daha geniş ve karanlık bir gaz ve toz bulutunun içinde bulunur.
Su ve karbonmonoksit de dahil onlarca sayıda molekülün varlığı, bu gaz ve toz bulutunun yıldızların oluştuğu maddeyle yüklü olduğunu gösteriyor. Bulutsunun aydınlık kısmının topografyası oldukça düzensizdir. İçerdiği sıcak gazlardan gelen morötesi ışınlar özellikle moleküler bulutun ince olduğu yerlerde bulutsunun genişlemesine yol açmaktadır.

Orion’a baktığımızda aynı bizim Güneş Sistemi’mizin de bir zamanlar içinde yeraldığına benzer bir "yıldız fabrikası" görüyoruz. Orion Bulutsusu’ndaki yıldızların çoğunluğu, 300,000 ile 1 milyon yaşındadır ve genç olanları genellikle kırmızı renkli ve küçük kütlelidir. Bir kıyaslama yapacak olursak, bizim ortayaşlı Güneş’imiz 4.5 milyar yaşındadır.
Trapezium olarak adlandırılan dört büyük kütleli yıldız bu yıldız fabrikasının çarpan kalbini oluşturuyor. En büyükleri olan Teta 1C, Güneş’ten 20 kat daha fazla kütleye sahiptir ve 100,000 kere daha parlaktır. Bu yıldız tek başına bütün bulutsuyu aydınlatabilir.

Trapezium’u oluşturan ve bir milyon yaşından daha yaşlı olmadıkları tahmin edilen yıldızlardan kaynaklanan morötesi ışınlar, çevrelerinde bulunan maddenin gökkuşağı renklerinde parlamasına yol açmaktadır. Trapezium’un dışında, bu yıldız fabrikası, oluşumlarının değişik aşamalarında olan yaklaşık 70,000 yıldız daha içermektedir.
Bulutsu, bu haliyle, gökadamızdaki bilinen en yoğun yıldız kümelerinden birisine sahiptir. 1995 baharında, uzay teleskobu yönünü dört defa daha Orion Bulutsusu’na çevirdi ve 15 farklı bölgesinin değişik fotoğraflarını çekti. Uzun çalışmalar sonucunda bu görüntüler birleştirilerek bulutsunun tutarlı bir görüntüsü elde edilebildi.

O’Dell’in söylediğine göre, bulutsu oldukça karmaşık ve şiddet dolu bir yer. Şok dalgaları, Orion Bulutsusu’nun son gizemlerinden birisidir. Astronomlar, şok dalgalarına, yeni oluşan yıldızlardan fışkıran gazların sebep olduğuna inanıyorlar. Gaz fışkırmalarının, yıldızı oluşturan gaz bulutundaki manyetik alandan kaynaklandığı düşünülüyordur.
Bulut, kütle çekimi sayesinde sıkıştıkça, manyetik alan da bir miktar sıkışıyor ama belirli bir yere kadar sıkışıyor. Bu sınıra ulaştığında, manyetik enerji dönen kütlenin dışına taşmaya başlıyor ve yolu boyunca gaz parçacıklarının çok yüksek hızlara ulaşmasına sebep oluyordur.

Manyetik enerjinin dışarı taşması için en uygun yer ise kutuplar. Bu nedenle, bu fışkırmalar yeni doğan yıldızların manyetik kutupların yerlerini gösteriyor olabilir. Eğer, şok dalgaları, yeni doğmuş yıldızlardaki aktif kuvvetlerin varlığı anlamına geliyorsa, bu yıldızların çevresindeki gaz ve tozdan oluşan diskler gezegenlerin oluşumuna dair en büyük kanıttır. Bu disklerin incelenmesi bize, Güneş Sistemi’mizin nasıl oluştuğu konusunda bilgi verebilir.
Bu gaz ve tozlardan oluşan diskler Immanuel Kant’ın, 1755 yılında ortaya attığı hipotezini doğruluyor gibi görülüyor. Hipoteze göre, dönen gaz bulutu bir merkezde sıkışır ve yıldız oluşumunu sağlar. Arta kalan maddeler ise dönmeye devam ederek gezegenleri oluşturur. Yıldızları çevreleyen diskler genellikle küresel değil düzdürler. (Eğer bir bulutsu, gezegen oluşturacaksa, dönüyor olmak zorundadır ve döndükçe de bir disk halini alır.)

Bu disklerden bazıları dairesel görünürler, çünkü cismin görünüşü bakış açısına göre değişir. Diğerleri ise damla şeklindedir. Bunun nedeni, maddenin, Trapezium Yıldızlarından kaynaklanan güçlü yıldız rüzgarları tarafından üflenmesidir. Bazı diskler Güneş Sistemi’mize oranla çok daha büyüktür. Bir tanesinin çapı Güneş Sistemi’ninkinin yaklaşık 7.5 katıdır. Merkezinde ise bizim Güneş’imizin üçte biri kütleye sahip kırmızı ve sönük bir yıldız vardır. Çevrelerinde disklere sahip olan yıldızların pek çoğu muhtemelen kendi gezegenlerini oluşturacaklar.
Henüz yıldızlar çok genç oldukları için, yıldızlardan herhangi birinin çevresinde gezegen sistemine rastlanmadı. Ancak, benzer çalışmalar gökadamızda pek çok yerde gezegenlerin olma ihitimalini kuvvetlendiriyor. Şimdiye kadar, binlerce yıldızın aynı anda ve çok büyük kümeler içinde doğdukları düşünülüyordu. Fakat Arizona’daki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi’ndeki astronomlar yeni kızılötesi teleskoplarını Orion Bulutsusu’ndaki bir bölgeye çevirdiklerinde sadece 10-15 yıldızın bulunduğu kümelerde de yıldızların oluşabildiğini gözlemlediler.
Bizim gökadamız Samanyolu’nda birçok yıldız bu şekilde oluşuyor olabilir. Gözlenen yıldızların hemen hemen hepsi gaz ve tozdan oluşan bir diske sahiptir ve herbiri bizim Güneş Sistemi’mize benzer bir sistem olabilirler.




Kaynak:Ufotrcx
18 Haziran 2010 15:02   |   Mesaj #25   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Evren ve Kozmik Zaman

Bir gece başınızı kaldırıp ta hiç gökyüzüne baktınız mı? Uçsuz bucaksız karanlıkta kıpırdayan milyonlarca yıldızı ve onlarla aramızdaki mesafeleri düşünmeye çalıştığınızda, ne kadar büyük bir ıssızlıkta yapayalnız olduğumuz hissi mutlaka içinizi kaplamıştır...

Üzerinde yaşadığımız şu koca gezegen Dünyanın büyüklüğünü bir hayal etmeye çalışın! Sonra da, Dünyadan 1 milyon 303 bin kez daha büyük, uydusu üzerinde yaşadığımız yıldızımız Güneşi: Hani şu başımızın üzerinde bir ateş topu gibi parlayan yıldızı! Bu büyüklüğü hissetmeye kimsenin hayal gücü yetmeyecektir. Onun için de Güneşi buradan seyrettiğimiz büyüklüğünde düşlemeye devam etmeyi seçeriz...

Acaba, üzerinde yaşayan biz sakinlerinin gözünde bu kadar heybetli olan şu gezegenin ve çevresinde dönüp durduğu Güneşin, Evrende yeri ne?

Hemen şunu söyleyeyim: Evreni bir yana bırakın, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin bir başka köşesinden bakıldığında, ne bizler, ne dünyamız, ne de Güneş ismi anılır bir şey bile değil!..

İnsanın dünyadan gözlemleyebildiği, yani bizlerin gökyüzünde görebildiğimiz yıldızların sayısı yaklaşık 80 bin civarında hesap edilmiş! İçinde yeraldığımız Samanyolu Galaksisinde bulunan yıldızların sayısı ise, son bilimsel bulgulara göre yaklaşık 400 milyar civarında... 400 milyar, insanın algısı için sadece bir rakam olmaktan ibaret; çünkü hiç bir idrak, bunun ne anlama geldiğini kapsayabilecek güçte değildir... Ve bu 400 milyar akıl almaz büyüklükteki yıldızların arasında, yüzlerle, binlerle ışık yılı olarak ölçülen mesafeler var...

Güneşten dünyaya ışık 8 dakikada ulaşıyor. Galaksi içerisindeki Güneşlerin birbiri arasındaki uzaklığı katetmesi ise yüzlerce, hatta binlerce yılı alıyor. Peki bu Galaksi içerisinde Güneş sistemimiz ne kadar bir yer tutuyor dersiniz? Kozmolog Profesor Carl Sagan'ın ifadesine göre, bulunduğunuz mekanda, havada uçuşan bir toz tanesi kadar birşey!... Bu toz tanesi içinde, gezegenler, bunlardan birisi Dünya ve onun üzerinde yaşayan bizler!...

İş bu kadarla bitmiyor: Dahası var! Bu bahsettiğimiz büyüklük sadece Samanyolu'na ait; ve bu Galaksi ise, Evrende mevcut, milyonlarca galaksi içerisinde belki varlığı bile farkedilmeyen yalnızca bir gökada! Biz şimdilik bu kadarını bir yana bırakalım, yine dönelim Galaksimiz Samanyolu'na!

Bizim Güneşimiz ve onunla birlikte çevresinde yeralan komşu yıldızlar, yapılan hesaplamalara göre bu galaksi merkezinin etrafında, varolduklarından beri ancak 8 tur tamamlayabilmişler. Güneşin bu merkez çevresindeki bir kez dönüşünü, onun bir yılı olarak kabul edersek, bu takvime göre Güneş henüz 8. yaşını doldurmak üzeredir...

Her birimsel yapının kendi algılama kapasitesine göre bir zamanı ve ona karşılık gelen bir takvimi hesap edilir. Dünya üzerinde yaşayan insanların bir günü veya bir yılı ile, Jüpiter üzerinde varsayacağımız bir birimin günü veya yılı birbirinden tamamen farklıdır. Dünya takviminde bir insan 60-70 yıl ömür geçirdiğinde, Jüpiter takvimine göre ancak 5 yıl gibi bir yaşam sürmüş olur. Çünkü Jüpiter, Güneş çevresinde bir turunu 12-14 dünya yılında tamamlar...

Tüm bu değişen ölçümlerin yansıra, kozmolojide kabul edilen bir KOZMİK TAKVİM sözkonusudur. Bu Kozmik Takvime göre, Evrenin varolduğu kabul edilen Big-Bang anından yaşadığımız şu ana kadar geçen 15 milyar dünya yılı, bir "Kozmik Yıl" demektir. Dolayısıyla, biz bu "Kozmik Yılın, Aralık ayının son gününün son saatlerini" yaşamaktayız.

Yani eğer dünyayı değerlendiren değil de, Evreni gözlemleyebilen bir algıyla bakabiliyor olsak, Evrenin varoluşundan şu ana kadar geçen, seyrine daldığımız 15 milyar yıllık süre, bize "bir kozmik yıl" ifade edecektir...

Peki bu "kozmik yıl" içerisinde, "güneş," "dünya" ve "insan" ne zamandan beri var?.. Hepsi de pek yaşlı sayılmaz. Güneşin "kozmik takvime" göre yaşı, henüz 4 ay kadar. Yani "kozmik yılın" Eylül ayının başlarında varolmuş. İnsan ise Aralık ayının son gününün son üç saatinde: Çünkü insanın Dünya üzerinde varolmasından buyana geçtiği kabul edilen 5 milyon yıllık süre, "kozmik takvime" göre 3 saat kadar birşey...

Ya yaşadığımız şu günler, bir insan ömrü, "kozmik takvimde" ne ifade ediyor dersiniz?.. Nerdeyse bir hiç! Bir nefes verişinizde "Hu" deyişinizin alacağı süreden fazla bir şey değil!.. Belki 10 veya 15 salise! Kozmik takvimde 1 saniye ifade edebilmesi için ise dünyada asırlar geçmesi gerekiyor.

Evet, işte dünyadaki tüm yaşamınız, evrensel zaman birimi kabul edilen, kozmik yıla göre, bir nefeste "Hu" deyişiniz kadar bir süre! Bu süre içerisinde doğumunuz, çocukluk, gençlik yıllarınız, acı, tatlı günleriniz, eşiniz, dostunuz, sevgileriniz, nefretleriniz, sağlık, hastalık zamanlarınız, dünyadaki tüm anılarınız, varınız, yoğunuz herşeyiniz ve nihayet dünyayı terkedişiniz, hepsi oldu ve bitti!... Hepsini bir "Hu!" da yaşadınız ve tamamladınız...

Belki inanılır gibi değil ancak, bir insanın dünya yaşamının "evrensel gerçekler" karşısında gerçek yeri işte bu!.. Tamamen şartlanmalarımız ve bireysel dürtülerimiz yüzünden körü körüne sarıldığımız, uğrunda canlara kıyılan, günümüzde olduğu gibi kan ve gözyaşının durmak bilmediği dünya ve onun "geçici değerleri" evrende en fazla bu kadar bir yer ve zaman tutuyor? Belki bu bilimsel bulgular ışığında düşünmeye hiç vakit ayırmadık!..

Ne var ki yine de, henüz "alışkanlıklar ve toplumsal şartlanmalardan" çıkamamış, "dünyasal değerlerin" bile boyutlarını kavrayamaz bireylerken, dilimizden düşürmeyiz "EVRENSEL" kelimesini... Oysa, nerede, bilimsel gerçekçi düşüncenin "evrensel değerleri", nerede sadece adına "evrensel" denen geçici dünyasal değerler!.. Ne güzel söylemiş büyüklerimiz, "En büyük erdem haddini bilmektir," diye! Tıpkı bilimsel düşüncenin işaret ettiği gibi!

Eğer bu noktayı idrak ile yaşamayı başarabilirsek, o zaman "yaşam" bize yeni ufuklar açacaktır: Ve o zaman sormaya başlayacağız: Peki, tüm bu gerçekleri kavrayabilen "insanın," gerçek yaşamı ve gerçek değerleri bu kadarla mı kalıyor?.. Elbette tüm bunları kavrayıp, yaşayabilen bilinç, bu kadarla kayıtlı kalamaz...

Kaynak:Ultra ve Popülerbilim
Son düzenleyen nötrino; 11 Şubat 2016 20:29
21 Haziran 2010 16:07   |   Mesaj #26   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Gökadalar Hakkında

GALAKSİLER

“Işık yılı” dediğimiz astronomi birimi, ışığın bir dünya yılı süresi içinde katettiği mesafedir. Bu da, bizim naçiz metrik sistemimizle 9.5 trilyon kilometre demektir… Gökadaların kendi çapları kabaca yüz bin ışık yılından başlayıp bunun beş altı katına kadar uzanabilir… Gökadalar arası uzaklıklara gelince: En yakın komşumuz olan M31 Andromeda gökadası bizden “yalnızca” 2.9 milyoncuk ışıkyılı uzaklıkta — yani bize çok yakındır!!…

Bunlar, çevresini onbinlerce yıldır “iki mızrak atımı… tee şu tepeciğin ardı” gibi kavramlarla algılamış ilkel dünyalı yaratığın kolay kolay akıl erdirebileceği büyüklükler değildir…

Evrenin her yöresine dağılmış durumda irili ufaklı bütün gökadalar, çekim gücüyle kümeleşmiş yıldızlar, daha küçük diğer gök cisimleri, dev gaz bulutları, yıldızlar arası toz ve gazlardan oluşmuş dev kitlelerdir. İçerdikleri yıldız sayısı, yüzbinlerle ölçülebilecek kadar mütevazi; yada milyarlarla ifade edilecek, aklın alamayacağı kadar çok da olabilir. Kendi aralarında “üstküme” yada “süperküme” diyebileceğimiz şekilde gruplaşmalar da sözkonusudur.

Gökbilimciler gökadaları biçim ve görünümlerine göre sınıflıyorlar. Düzensiz biçim gösteren gökadalar genelde genç yıldızlar, toz ve gazlardan oluşurken; sarmal biçimli gökadaların ağırlıklı olarak orta-yaşlı yıldızlar ile gaz ve toz bulutlarından oluştuğu görülür. Bu tür gökadalar disk şeklinde olup, dönerken uçlarından dışarı doğru birer kol vermek eğilimindedir.

Bir sonraki sınıf ise elips biçimindeki gökadaları içine alır. Bunlar başlıca yaşlı yıldızlardan oluşurken, gaz ve toz miktarı da belirgin derecede azdır. Çok değişik şekiller alabilirler. Yuvarlak, yassı, yada uzamış silindirik yapıda olabilirler.Bizim gökadamıza, “Samanyolu” adını veriyoruz.

Evreni oluşturan milyarlarca gökadadan biri olan Samanyolu gökadamız, en son kestirimlere göre 200-400 milyar yıldız ve tabii binlerle ifade edilen sayılarda bulutsuya (nebula) evsahipliği yapıyor. Tipik bir sarmal gökada örneği olan Samanyolu gökadasının, merkezde bir çekirdek bölgesi ve onu çevreleyen spiral kolları olduğu biliniyor.

12 milyar yılı aşan yaşına karşın oluşumunu halâ sürdürüyor. 12 milyar yıl… Tıpkı mesafe kavramlarında olduğu gibi, onbinlerce yıldır zamanı birkaç kuşaklık insan ömrü ile tanımlamaya alışmış Dünyalı ilkel yaratık için yine kavranması çok zor bir zaman dilimi…

Doppler etkisi karşılaştırmaları ile, bütün gökadaların evrende birbirlerinden hızla uzaklaşmakta oldukları sonucuna varılmıştır. Bu saptama, tabiatıyla, evrenin başlangıcına ilişkin “Büyük Patlama” kuramını destekler niteliktedir.




Kaynak:Bilimnet
22 Haziran 2010 18:56   |   Mesaj #27   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Uzayın Bilinmez Sonsuzluğu

1. UZAY BOYUTLARI VE MANYETİK KUŞAKLAR

Bilindiği gibi en eski ilim uzay uğraşılarıdır. Bu konuda bilinen, bulanan bilgilerle ilim başlamıştır. Sanki insan, dünya gezegenine sırf uzaya ait soruları çözmek, tartışmak için gelmiş gibidir. Üstelik insanların uzay merakı zorunlu oluşlarından değildir. Aksine evrenin seçkin varlığı insan böyle programlanmıştır.

İnsanın uzayda aradığı ile bulduğu, şüphesiz aynı şeyler değildir. İnsan uzayda sonsuzluğu aramakta, yaradılışındaki esrarları bilmek, öğrenmek istemektedir. Halbuki bulabildiği şeyler öğrenmek istediği bunca önemli soruya ışık tutmaktan uzaktır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Önce iyi fizik bilmesi gerekmektedir. Uzaydan öğrenebildiklerini ancak derin bir fizik bilgisiyle yorumlayabilir. Yine çok önemli bir idrak taşımalıdır ki, gördüklerini anlayabilsin. Uzaydaki muhteşem bu sanat eserini incelediğini unutmamalıdır. Ayrıca evrenin sonsuzluklarına yansıyan yetişilmez ilmi, matematik bağlantıları, rakamların sonsuzluğunda izleyecek bilgiye muhtaçtır.

Daha açıkçası evreni seyreden, izleyen insan; ya bir sanat sırrı içinde onu hayranlıkla görecek, ya da ilmin bitmeyen mâverasında fizik ve matematiği ile onun peşinden koşup kovalayacaktı.

Ne yazık ki her nokta da ondokuzuncu yüzyılın bedbaht ateistinin kepaze mantığına yenilmiştir. Dünya ilim tarihi, 19. asrın ateist bilim adamlarına insanlığın yüz karası damgasını mutlaka vuracaktır. Çünkü onlar gökyüzünde yıldızları saymasını bilmedi ve gördüğü dev galaksileri ateş yığını sanarak masallar uydurdular. Bugün bile hâlâ insanların yarısından çoğu uzay çıkmazında bu hikâyelerin etkisinde bocalayıp duruyor.

Yirminci asrın yarısından sonra önce dev teleskoplar kuruldu. Daha sonra X ışını ve radyo dalgaları gibi ışın seçici sistemler geliştirildi. Bu sayede normal ışınların dışındaki ışınları alarak onları şekillendiren programlı teleskoplar yapıldı; daha önce gökyüzüne bakıp da «burada bir şey yok» dediğimiz noktalarda nice güneşler, gezegenler, hatta galaksiler görüldü.

Şimdi semalarda seyrettiğimiz bu ilâhî san'at şaheseri dünyaların, bilinçli bir tanımını yapacağız.

Bilindiği gibi, biz güneşle birlikte henüz dokuzuncusu bilinen bir sistemin içindeyiz. Bu sistemin bugün bilinen hakiki yarı çapı 6 milyon km. dir. Güneş ışığı bize sekiz dakikada geldiği halde bu sistemin dokuzuncu gezegenine beş buçuk saatte gider. Güneş sisteminde 12 gezegen tahmin edilmektedir. Daha küçük ve daha uzak bu gezegenlerle birlikte güneş sistemi belki 10 milyar km.lik bir mekânı işgal etmektedir.

Bu mekân aynı zamanda özel bir manyetik sistemdir. Bir cisim bu sisteme girerken de, çıkarken de büyük bir manyetik perdeyi aşmak zorundadır.

Güneş sistemi bilindiği gibi samanyolu galaksisi üzerindedir. Yani biz güneşimizle birlikte bir yıldızlar topluluğu içindeyiz. Bu topluluğun yıldız sayısı 100.000.000 civarındadır.

Saman yolundaki mesafeler artık kilometre ile hesap edilmez; ışık yılı ile tanımlanır. Bir ışık yılı yaklaşık olarak on trilyon kilometredir (9,45X1 012).

Bu ölçü ile saman yolunu tanımaya kalkarsak; yarı çapı 100.000 ışık yılıdır. Biçim itibariyle, yandan ortası kalın bir elipse benzeyen galaksimiz üstten spiraller şeklindedir. Saman yolu galaksisi, tüm yıldız üyeleriyle birlikte ayrı bir manyetik sistem teşkil eder ki; aynı şekilde bu sisteme girmek, çıkmak başka bir yıldız için imkânsızdır. Bu akıl almaz yıldız sistemlerini mahrekleri içinde âdeta geometrik bir programa mahkûm etmiştir.

Her yıldız, kaderinin senaryosunu kaneviçe gibi uzayın sonsuz derinliklerine işler durur.

Samanyoluna en yakın galaksi Andromeda'dır; bizim galaksimize mesafesi 2 milyon ışık yılıdır. 0 da Samanyolu gibi milyarlarca yıldız barındırır. Samanyolu ve Andromeda, komşu olan galaksilerle birlikte (otuz galaksi) bir galaksi topluluğunu meydana getirmektedir. Bu sistemde bambaşka bir manyetik sistem teşkil etmektedir.

Arzdan bakıldığında, arzın kendi manyetik kuşağı da göz önüne alınırsa, galaksi grubuna kadar üzerinde beş kat manyetik kuşak vardır. Farklı manyetik güçte beş gök ve sonra tüm galaksiler bambaşka bir manyetik tasarrufa girerler ve altına bir semanın süper manyetik perdesini oluştururlar. Bundan sonra galaksilerin ötesinde gittikçe genleşen yeni bir sema vardır. Kuasarların geçici durakları olan bu altıncı sema, âdeta sonsuzluğun bitmeyen ufuklarına doğru yeni dünyaları sergiler.

Son olarak semaların mesafelerine ve yıldızların sonsuz sayılarına bir göz atalım.

Bütün galaksilerin 100 milyar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Her bir galakside 100 milyar yıldız olduğu sanıldığına göre, semalarda 100 milyar kere 100 milyar yıldız vardır.

Bu yıldızlara, birer telefon numarası versek ve telefon rehberi yapsak; her bir kitaba 2 milyon yıldız kaydetmek şartı ile, sırf bizim galaksimiz için 300.000 cilt rehber eder. Tüm yıldızlar için ise 300 trilyon cilt rehber basmak gerekir.

Böylesine akıl almaz sayılarla temsil edilen maddesel evrenin âhengi, temel yapısı, nasıl yaratıldığı elbette büyük merak konusudur.

Tüm yıldızlar yokken bir boşluğa, örneğin dünyanın bulunduğu mekâna dursanız acaba neyi tasavvur edebilirsiniz? Uçsuz bucaksız boş mekânda, mesafeleri boy, en, derinlik gibi sonsuz geometrik çizgileri mi?

Buralarda bir varlığın görünmesi iki yeni şart gerektirir: Biri hareket, ikincisi denge. İşte tüm gördüğümüz galaksi ve yıldızlar mesafelerle (en, boy, derinlik) birlikte iki yeni kavramın varlığıyla ortaya çıkmıştır. Hareket zaman boyutunu dengeler. Aynı zamanda manyetik eylemi temsil etmektedir. 0 halde görebildiğimiz kadar maddesel yönüyle dahi semalarda seyrettiğimiz sonsuz dünyalar dördüncü boyut olarak zaman, beşinci boyut olarak manyetik eylem boyutuna tâbidir.

Tüm galaksilerin yaratılma sırrı da zaman ve manyetik eylemin, yani dört ve beşinci boyutların faaliyete geçmesinde gizlidir. Zaten Big-Bang dediğimiz Büyük Patlama teorisi ancak bu tarz bakış sayesinde inandırıcı olur.

Yoksa bir tek noktadan yüz milyar kere yüz milyar yıldızın doğması üç boyut kavramı içinde anlaşılmaz bir varsayımdan öteye geçemez.

Zaman ve manteyik eylemin bir noktadan başlayıp intişarı ile sonsuz bir kudrete ve akıl almaz bir matematik programa muhtaçtır. İşte şimdi bu ilk yaratılış patlamasını zaman ve manyetik eylem açısından inceleyeceğiz.

2. BÜYÜK PATLAMA (BİG-BANG) VE GALAKSİLER

15 Milyar yıl önce kâinatta bir nokta âniden patlayıverdi. Bu noktaya Kozmik Yumurta, Simgularity, ya da Ak Nokta deniyor. Bu noktadan tüm enerjiyle birlikte özellikle zaman ve manyetik eylem doğdu.

Bu an, bugünkü zaman kavramı ile 10-43 saniyedir. Bu sayıya «Planck Zamanı» denir. An dediğimiz en minik zaman budur. Eğer bu akıl almaz zamanı kavramak istiyorsak, Allah bu kavram içinde, bir saniye sürekli olarak yaratmaya devam etseydi, bugünkü galaksiler gibi trilyon kere trilyon kere trilyon kere milyon galaksi yaratırdı.

Bu rakamın fevkalâde önemi vardır. Bugün Şikago'da dünyanin en büyük fizik laboratuarı olan Fermi laboratuvarında çalışan dünyanin en ünlü fizikçileri, bu korkunç hızları en hassas bilgisayarla ölçerek değişmez «Planck zamanı»nı tesbit etmişlerdir. Bunun anlamı nedir? Bu zamandan önce zaman yoktur ve zaman kesin olarak yaratılmıştır. Böylece ateistlere Fermi laboratuvarı bir daha unutamayacakları bir fizik tokatı atmıştır.

Ak nokta kâinatın neresinden patlamaya başlamıştır? sorusu ise abesdir. Çünkü kâinat bu nokta etrafında mesafeler kazanarak var olmuştur. Yani ak noktadan çıkan enerji bir başlangıç yayılma değil; mesafeler, daha doğrusu boyutlar o nokta etrafında genişlemiştir. Böyle olmasa sıradan bir patlama olsa; dünya ile güneş, atom çekirdeği ile elektronlar genleşecek ve var olma imkânı bitecekti. Ak noktadaki ilk anın ısısı varlıkların yaratılması açısından çok önemlidir.

Ak nokta eyleminden itibaren yüzbinde bir saniye ânında ısı 4 trilyon derecedir. Boltzaman formülüne göre ancak bu ısıda nötron-proton yaratılabilir. Dolayısıyla ancak bu ısı derecesi yaratılma ısısıdır. Ne var ki bu ısıda istikrar olmaz; yeniden birleşmelerle (zıdlarıyla) ağır ışınlar doğar. Yine bu ısıda, henüz elektron yoktur.

Bu andan sonraki onbinde bir saniyede ısı bir trilyon dereceye kadar düşer. Bu derecede artık nötron-proton oluşmaz.

Yüzde bir saniye sonra ısı 100 milyar dereceye düşer. Bu fazda elektron ve pozitonlar doğar. Onlar da zıd eşler halinde gama ışınına dönüşür.

Onda bir saniyede ise sıcaklık 30 milyardır. Ilk saniyede ısı artık on milyar dereceye düşmüştür. İlk kurtulan, şahsiyet kazanan nötron ve anti nötronlardır. Bu enerji kazanında daha sonra nötron ve protonlara etki yapmaya, onları belki de enerji siluetinden eski hallerine çevirme eylemine girerler.

İlk saniyede aşağı yukarı her şey tayin edilmiş olur. Bakın nasıl?

Bir enerji kazanında nötron, proton, elektron molekülleri öylesine programlanmış olmalıdır ki, milyonlarca sene sonra da olsa galaksi ve gezegenler bugünkü dekorunu alabilsin. Halen ilim adamlarını hayran bırakan bilinmez olay elektron sayılarının proton sayıları ile eşleşmiş

olmasıdır. Zira beraber yaratıldığı kesin olarak varsayılan pozitonların nasıl sahneden çekildiği hâlâ çözülebilmiş değil. Eğer yüz milyarda bir nisbette bile gezegen ve güneşlerde pozitron kalsaydı, evrende jiroskobik dönme eylemi imkânsız olacak; arz güneşden, güneş samanyolundan elektriksel dev bir itme ile uzaklaşacakdı.

Demek ki ak nokta'dan başlayan patlama zamanı, 10-43 saniye gibi akıl almaz bir anda; ısı farklaşmaları her yüzbinde bir saniyede öylesine programlaştırılmış ki, bugünkü evrenler akıl almaz bir sanat şaheseri şeklinde ortaya çıkıvermiştir.

İlâhi dev kompitür, «Ak nokta» dediğimiz nur yansımasına saniyenin trilyonlarda birinde evrenin kaderini yazıvermiştir.

Şimdi aklı başında tüm fizikçiler ateistlere Big Bang olayının ışığı altında şu soruyu soruyor:

Ak noktada doğan enerji kazanında, proton, nötron, elektron ve zıd eşleri ilk yüzbinde bir saniyede yaratıldı ve sonra eşleşerek yeniden ters fotonlara dönüştü. Peki elektron, nötron ve protonlardan bugünkü evreni kuracak bir miktar nasıl olup da sayısal bir âhenk içinde kurtuldu? Olayı yalnız dünyamız için bile düşünsek, tüm güzellikleri, canlılığa sergileyen atomlar, yıldırımlardan akan elektronlar, nasıl akıl almaz muhteşem bir hesabın örtüsünde saklı kaldılar?

Elektronlar ve protonlar âdeta tek tek sayılmış ve enerji fırtınasından esirgenerek 15 milyar yıl sonra tamamlanacak görevlerine sevk edilmişlerdir. Aslında yaradılışın en büyük mûcizesi budur.

1965'de gelişip 1988'de tam olgunlaşan Big Bang (Ak nokta patlaması) olayının özündeki sır budur. Daha önce yaşayan talihsiz ilim adamları, enerji bulutları içinde donuklaşan maddesel oluşuma çeşitli kılıflar uydurmakla meşguldüler. Şimdi ise 1980'den bu yana Nobel alan fizikçiler ilâhî yaratılış programının sonsuz sanatına hayranlık içindeler.

Ünlü Fizikçi Niels Bohr: «İnsan makro ve mikro kozmozun içinde kendini sıkışmış görür ve hayrete düşmekten başka bir şey yapamaz. Çünkü insan var oluşun hem oyuncusu hem seyircisidir» demişdi.

Dünyanın en ünlü matematikçisi Martin Gardner son eserinde matematiği bir ilâhi beste gibi görüyor. Kitabının ismine de «THE WHYS OF A PHILOSOPHICAL SCRIVENER» diyor.

Antropik kozmoloji ilim dalını kuran ünlü kara delikler olayına geniş boyutlar getiren John Wheeler: «Big Bang'la gelişen olayların amacı insandır. Bu sonsuz bilgi ona sunulmuştur» diyor. Bing Bang'dan çıkarılacak sonuç nedir?

Bir ak noktada büyük bir infilâk olmuş, akıl almaz bir enerji korkunç hararet kazanınca kuvantlar doğmuş, bu kuvantlar hedefe atılan roketler gibi mesafeler kazanarak genleşmiş, bir yandan da zaman ve manyetik eylem boyutları doğmuştur.

Saniyenin trilyonlarda birinde ortaya çıkan olaylar zinciri öylesine programlı gelişmiştir ki, ilk anki yazgı koskoca bir evrenin muhteşem dekorunu çizivermiştir.

Tıpkı genetik kartlardaki şifre gibi evrenin kaneviçe örgüsü bu ak noktada bu anda var olmuştur. 15 milyar sene sonra ortaya çıkan o genetik kartın sonunda evren dekoru, onun doruğunda insan şimdi hilkat hedefinde seyrediyor.

Bir mikron küçüklüğündeki genetik kartlarda bir santimin milyonda biri kadar bir sapma nasıl insanın dilini karnından çıkarırsa; Ak noktanın patlamasındaki ilk anda trilyonlarda bir hata kâinatı bir kaosa çevirirdi. Hiç bir eksik olmadı ve bir nur noktasından bir anda (10-43 saniye) fırlayan evren Allah'ın ilâhi şâheserini sergileyiverdi.

İşte Şikago'daki ünlü Fermi Laboratuvarında (dünyanın en büyük fizik laboratuvarı) âlimleri hayretten hayrete bırakan gerçek, bu sırdır. Sonsuz küçük rakamlarla, sonsuz büyük rakamlar evren bestesinde öyle bir matematik sergilemiştir ki, sanki her formül ilâhî bir nağmenin âhengini beynin kıvrımlarında duyurmaktadır.

Şimdi evrenin dördüncü boyutu zamanla, beşinci boyutu manyetik eyleme biraz daha yaklaşabilmek için evrenin bugün için bilinen en büyük fizik sırları Kuasar ve Black Holes'leri inceleyeceğiz.

3. KUASAR VE BLACK HOLESLER

1965 yılından bu yana ilmin uzaya bakış tarzı ve metodlarında büyük değişiklik oldu. Eski yıllarda dev teleskoplar yaparak, yarış halinde ülkeler birbirinin önüne geçmek isterdi. Sonradan uzaydan gelen ışın analizleri ve de bunlara bağlı kompitürize görüntüler elde edilmeye başlandı. O zaman bir şeyin farkına varıldı: Uzaya teleskopla bakmak, gözü biraz keskin çobanın çıplak gözle gökyüzüne bakmasından pek az farklıydı.

Özellikle X ışını analizleriyle başlayan Radioteleskopi olayı uzaydan bize, müthiş bilgiler vermeye başladı. Bu bilgiler önceleri görülemeyen yıldızları göstermekle başladı. Daha sonraları karanlığın ve siyahlığın sırrı çözüldü.

Bir cisim tüm enerjileri emerek siyahlaşıyor; siyahlık, böylece evrenin dekorunda binbir ışığın içinde uzaya bir başka âhenk kazandırıyordu. Bunların bir kısmı aldığı ışınları X ışını şeklinde salıyordu. Bir kısmı ise Big Bang teorisini isbat eden fosiller gibi enerjilerin evrende geometrik dağılımını anlatıyordu.

Nitekim bu karanlık fosilleri bulup Big Bang teorisini isbat eden ilim adamları Pensias ve Wilsan (1978) nobel aldılar.

Radioteleskopların üçüncü önemli olayı ise; enerjileri tükenen, bir anlamda ölen yıldızları bize tanıtmasıydı.Bir yıldızın enerjisi tükenince atom çekirdekleri büzüşüyor, dolayısıyla küçülüyor; elektronlarını kaybeden çekirdekler birbiri üstüne yığılarak gravidasyon yığınağına dönüşüyor. Bu tarz ölüm, yıldızın büyüklüğüne göre ya bir beyaz cüce, ya bir pulsar meydana getiriyor. Üst üste yığılan nötron ve protonlar denge sağlayıp büsbütün patlamamak için belli aralıklarla kısa dalgalı ışınlar salıyor. Radioteleskop altında bir yanıp, bir sönen bu yıldızlara, ilim adamları nabıza benzeterek, pulsar ismini verdiler.

Ölüme yaklaşan dev bir yıldızda ise durum bambaşka olur: Yıldız önce beyaz cüce gibi küçülüyor, sonra kısa bir pulsar devri geçiriyor. Daha sonra acayip bir değişime uğruyor. Yıldız yerinde acayip bir siyah mezar doğuyor. Uzun incelemelerden sonra bu mezarın bir enerji şoku noktası olduğu anlaşıldı. İsmine «Karadelik (Black-Holes)» ya da «Yıldız yeri» denildi. Bu nokta önce elektronları çekirdek merkezine düşen atomların gravidasyon enerjilerini kaybederek nötron ve protonlarının üst üste yığılmasından doğuyordu. Üst üste yığılan bu parçacıklar bir hacimde öylesine güçlü bir gravidasyon (câzibe) enerjisi biriktiriyorlardı ki, sonunda üç boyutlu mekân gravidasyona teslim oluyor ve beşinci boyut olarak tarif ettiğim manyetik eyleme dönüşüyordu. Böylece kara delik artık üç boyutlu, hatta 4 boyutlu bir mekân niteliğini manyetik eylem fırtınasına ileten tünel manzarası kazanmıştı. İlim lisanında «Gravidation Collaps» denilen bu hârika fizik sonuç tüm madde fiziği kavramlarını yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini kesin olarak ortaya koydu.

Kara delik önünden geçen her cisim, bir büyük gezegen, ışınlar bile aniden yok oluyor; onlar da manyetik eylem boyutuna yansıyorlardı.

Acaba bu boyut nasıl bir boyuttu?

Tıpkı mesafeler, zaman gibi evrene iskelet vasfı veren bir boyuttu. Manyetik eylem boyutu, varlıkların özünde gizli olan gravidasyona bir tarz biçim veriyordu. Bir başka tanımlı, gravidasyon, manyetik eylem boyutunun varlıklara zorunlu bir yaptırımıdır. Herhangi bir cisim, özündeki gravidasyon nedeniyle diğer boyutları, özellikle mesafe ve zamanı aşıp daha güçlü gravidasyona koşarak yok olacağı zaman manyetik eylem boyutu ona jiroskobik bir hareket vererek yok olmaktan kurtarıyor. Âdeta onu evrenin merkezine doğru koşmaktan alıkoyuyor.

Manyetik eylem boyutunu dünyamızda fark eder, fakat bir türlü isim bulamayız. Bunun en iyi örneği bir daire üzerinde elektron akımı sağlamadır. Elektrik akımı geçince, belli bir yönde mıknatıslanma hasıl olur. Ortada bir demir ya da çelik yokken nasıl olup da manyetik alan doğuyor? İşte beşinci boyut dediğimiz manyetik eylem boyutunun çok basit bir görüntüsü budur.

Tekrar kara deliklere dönüyoruz: Manyetik eylem boyutunun gravidasyonlara denge vererek eylem kazandırdığını anlatmıştım. İşte kara delikler fevkalâde şiddetli gravidasyonların manyetik eylem duvarında özel bir varlık biçimidir. Manyetik eylem boyutu, gravidasyon şokunu çözmek için o cismi üç boyuttan kurtarır. Bu kez cisim maddesel niteliğini bizim bildiğimiz ölçülerde kaybeder. Bu olay fevkalâde önemli bir olaydır. Zira bir varlık manyetik eylem boyutuna tam yansırsa mesafe eylemlerinin tümünü kaybeder. Eğer böyle bir imkânı bulsak bir anda kâinatın bir ucundan bir ucuna yansıyabiliriz.

Ancak, kara deliklerde böyle bir mekân değiştirmenin olup olmadığı meçhuldür. Bazılarına göre kara delikde yok olmuş gibi görünen yıldızlar evrenin çok uzaklarına yansımaktadır. Bazılarına göre ise yıldızlar tamamen madde ötesi bir boyuta yansıyıp kalmıştır. Daha enteresanı, kara deliklerin yeni yıldızları yuttukça güçlenmesi; tam bir evren girdabı haline gelme ihtimalidir.

Kara deliklerin en önemli özelliklerinden biri de zamanı emmesidir. Kara deliklere yaklaşan cisimler orada yok olurken zaman sonsuz bir hız kazanmaktadır. Bir çok ilim adamına göre kara deliklere girip yok olan yıldızların filmi çekilebilse tüm geçmişlerini seyretmek mümkün olabilir. Belki bu tanımlar ve kavramlar bugün için biraz fantazi gibi görülebilir.

Fakat olay dünyanın başına gelse, örneğin güneşimiz kara deliğe dönüşse dünya tüm macerasını bir zaman şeridinde akıtarak boyutların ötesine geçer.

Evrenin en ilginç varlıklarından biri de kuasarlardır. Ve sanki kara deliklerin zıddı bir görüntüye sahiptirler. Semanın altıncı manyetik kuşağındaki bu yıldızlar evreni sanki merkezden dışa doğru hızla terk eder görünümündedir. Güneşimizden bir kaç defa büyük olan bu yıldızlar, ışın salma, bir anlamda da parlaklık açısından güneşten milyarlarca daha güçlüdür. Başlı başına bir galaksi enerjisine sahiptirler. Sanki kara deliklerin tam tersine; mesafelerden, zaman ve manyetik eylem boyutundan kaçarak varlığını korumaktadırlar. Son yapılan araştırmalar bunların semanın daha alt kuşaklarına yansıması halinde bir bomba gibi patlayıp galaksiye dönüştüğünü düşünmektedir.

Kuasarların varlığı Big Bang üzerinde daha değişik kavramlar getirmektedir. Big Bang (Ak noktada patlama) olayını biz hep dünyadaki gördüklerimize ve bilgilerimize göre yargılıyoruz. Gerçi fizikten bildiğimiz bir çok matematik bağlantıları bu büyük evren olayında parça parça seyredebiliyoruz. Ne var ki genleşme, jiroskobik dönme eyleminde ve gravidasyon olayından fark ediyoruz ki, Big Bang dediğimiz infilak olayı gerçekte bir noktadan fışkıran ilâhî kudretin mesafeler, zaman ve manyetik eylem boyutuna nakşettiği muhteşem bir varlıklar tablosudur. Zaman ve manyetik eylemden, mesafelerden kaçtıkça yeni dünyalar, galaksiler doğmakta (Kuasar); boyutlara doğru dürülüp büzüldükçe bu müthiş enerji, manyetik eylemin boyutlarında gözlemlerden öteye geçmektedir.

Dev enerji depoları olan kuasarlar, galaksilerin meni hücreleri gibidir. Meni hücresindeki minicik genetik kartta nasıl koca bir insanın anatomisi programlanmışsa; kuasarlarda da koskoca bir galaksinin milyarlık yıldızlar sistemi yörüngelerine varana kadar programlanmış beklemektedir.

Şimdi mesafeleri, teklik ve çokluk kavramlarını inceleyeceğiz.

4. SONSUZLUK - TEKLİK - ÇOKLUK

Kitabımızın başından beri minik evrenler dünyasına ve sonra da kâinatın dev ihtişam tablosu galaksilere çok kısa bir gezi yaptık. Şimdi, buradan çıkaracağımız sonuçlar içinde fevkalâde önemli bir noktayı anlatmaya çalışacağım.

Mesafe birimleri açısından olsun, zaman açısından olsun, ışınların ve atomun dünyası sonsuz küçükleri temsil ediyor. Sayısal çokluk açısından akıllara durgunluk veren bu minikler dünyası, aslında yıldızların sayısıyla kıyaslanmayacak kadar kalabalıktır. Hatta bir atom çekirdeğinden milyar kere milyaz büyük olan mikropların sayısı bile yıldızlardan kalabalıktır. Buraya bir nokta koyalım. Uzaydaki yıldız sayısı da yüz milyar kere yüz milyar ortalama rakamıyla ifade edilir. Yani hem mikrokozmoz dediğimiz minikler âleminde, hem makrokozmoz dediğimiz uzayda öylesine çok varlık vardır ki; bunların alt alta bir tek ismini yazsak sırf bu ameliye için tüm dünyanın insanları (5 milyar kişi) seferber olup saniyede iki isim yazsalar yıldızların kaydını 200.000 yılda bitiremezler. Atom, mikrop gibi minikler âleminin sırf isim kaydı ise, yine 5 milyar insan çalıştırarak 40 trilyon senede tamamlanamaz.

Bu çokluğu bir düşünün ve bunların «Ak nokta» dediğimiz bir tek nurdan fırladığını anlamaya çalışın, Demek ki teklik âleminin sonsuz kudreti bir kez yansıdı mı, çokluk âleminde sayıları şaşırtan bir kesret (çokluk) oluyor.

Teklik âlemi boyutlara tâbi değilken, çokluk âlemi mesafelere, zamana ve manyetik eylem boyutlarına uyum göstererek kimlik kazanıyor. Bir varlığın «Ak nokta» dediğimiz ilâhî nurdan doğup, çokluk âlemine yansıdığı zaman bir galaksi mi, bir yıldız mı, bir atom çekirdeği mi olacağı bu boyutlardaki geometrik eylemine tâbidir.

Bir atomun başka atomlarla yeni dünyaları oluşturması ise yine eşyanın değişmez kader yazgısına tâbidir.

Teklik âleminin temel vasfı boyutlara tâbi olan değişkenlik kazanmasıdır. Var olduğu andan itibaren değişimlere, bir anlamda yok olmaya mahküm olmaktadır. Ünlü Rus fizikçi Prof. Koziref bu gerçeği maddenin vazgeçilmez özelliği diye tanımlamaktadır. Teklik ise bitmeyen kudreti ve ölümsüzlüğü temsil etmektedir. Bu sır tüm varlıkların özünde gravidasyon dediğimiz câzibede saklanmıştır. Sanki varlıklar bu anayasayı biliyormuşçasına daima kendinden güçlü merkezlere akarak sonunda teklik sırrına ermek isterler. Ancak manyetik eylem boyutu onları bırakmaz. Ve çokluk âleminin temaşa (seyr) dünyasına çeker ve âlemler böyle kurulur.

Çokluk âleminin muhteşem manzarasında iki gerçeği değişmez biçimde seyreder dururuz. Güzellik ve ilmî âhenk. Yüce Yaratıcı çokluk âlemini sergilerken grinin yanında yeşili, kırmızı nova alevleri yanında pırıl pırıl mavi ateş ışıklarını yaratmıştır.

Mikrokozmozda olsun, makrokozmozda olsun bu akıl almaz güzellikler kesiksiz devam eder. Bir okyanus örümceği koyu bej sırtında inci taneleri gibi masmavi nakışlar taşır. Hiç bir galaksi şekil itibariyle birbirinin aynı değildir. Envai çeşit helezonlar, elipsler, mekik tarzları onlara öyle bir temaşa ihtişamı verir ki, insan bakmaya doyamaz. Sıradan bir gezegende bile renk renk atmosfer halkaları, ayrı yörüngelerde seyreden uydular vardır. Bütün bunların yanında hem o okyanus örümceğinde, hem galaksilerin fırtınalarında öylesine ilmî bir âhenk vardır ki; onlar sonsuz sayıda atımların gravidasyonları, ışınlar.ı saniyelerin on milyarda biri kadar küçük zaman birimlerinde dengelenmiş, âhenkleşmiştir. Aynı ilmî âhenk, dev galaksilerde de sonsuz dengelerle sürer durur.

Şimdi hepimizin merakla kendimize sorduğu bir soruyu cevaplayalım:

Acaba tüm varlıklar seyrettiğimiz, gördüğümüz bu âlemlerden mi ibaret?

Bu sorunun cevabı; görüp seyrettiğimiz âlemlerin temel nitelikleriyle ilgilidir. Bir cismin, varlığın tanınabilmesi onun boyutlardaki eylemine, bir yerde süratine tâbidir. (Burada görmekten kastımız, gözle görmeden ziyade, tüm laboratuvarlarımızın müşahade imkânıdır.)

Bir varlığın ışık hızından daha süratli hareket etmesi halinde, onu göremediğimiz gibi, fizik laboratuvarına da sokamayız. Şimdiye kadar bildiklerimize göre üç olay bu açıdan bir izah beklemektedir:

1 - Karadeliklerde maddesel varlıkların yok olma eylemi,

2 -Atom çekirdeğinde tanıştığımız nötrino elemanlarının çekirdek plazmasında bazan var, bazan yok olması,

3 - Ünlü Prof. Paul Davies'in mutlak boşlukta rastladığı değişik yeni kuvantlar.


Hatırlayacağınız gibi Davies mutlak boşluğu (vakum) elde ettikten sonra orada yeni kuvantların doğduğunu kesinlikle tesbit etti. Yoktan bir şey vakumda yaratılamayacağına göre, bu kuvantlar nereden geldi?

İşte bu üç olay bizzat tanıdığımız varlıklardan bazılarının bir başka boyuta geçtiğini ve maddesel tanıtım siluetlerini kaybedip tekrar kazanabildiğini göstermektedir.

Bir varlık mesafeler (boy, en, derinlik), zaman ve manyetik eylem boyutlarında belli bir seviyede vardır. Yani geometrik koordinatlardaki sayısal varlığı ona biçim vermektedir. Ünlü Lorenz'in dediği gibi; sür'ati saniyede 300.000'i aşan cisim olamaz. Olursa maddesel vasfını yitirir.

Çok süratli bir kuvant farz edin. Saniyede beş milyon Km. hızın sahibi olsun. Bu kuvant; boy, en, derinlik, hatta zaman boyutlarına intibak edemeyecek, kara deliklerde olduğu gibi yalnız manyetik eylem boyutuna intibak ederek varlığını ancak bu sayede sürdürebilecektir. Sür'ati düştüğü takdirde yeniden maddesel eylem kazanma imkânı bulacaktır.

Son çağ fizikçileri böyle bir kuvantın varlığını kabul etmiştir. Tachyon ismini vermişlerdir.

İşte biz Big Bang teorisini seyrederken, onda eksik olan bu noktayı da varsaymak gerektiğine inanıyoruz. Büyük infilakta sonsuz galaksiler boyutsal eylem kazanırken, akıl almaz hızları nedeniyle pek çok Tachyon da sonsuzluğa fırlamış ve bambaşka boyutlarda, bambaşka âlemler kurmuşlardır.

Boyutlar bahsinde de değindiğim gibi; varlıkların özellikleri, boyutlara uyumuna bağlıdır. Dev mesafeleri sonsuz sür'atle aşan kuvantlar, elbette boy, en, derinlik çatısı altına sığınamaz. Bir kuşu kafese, bir kediyi odaya koyarsanız; bunların sür'atleri sınırlıdır. Bir gama ışınını değil odaya, bir şehre, bir kıtaya bile hapsedemezsiniz.

İnsan bahsinde göreceğimiz gibi, sonlu ve ölümlü olmak bir yerde boyutlara eylemin ezgisidir. Mesafe boyutlarından kaçan varlıkların dizaynı da o boyutlara has muhteşem bir güzelliktedir.




Kaynak: Onk.Dr.Haluk Nurbaki
Son düzenleyen nötrino; 11 Şubat 2016 09:49
27 Haziran 2010 13:30   |   Mesaj #28   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
YILDIZ KÜMELERİ

Yıldızlar, bulundukları evrim düzeyine göre iki öbeğe ayrılır :1. öbek yıldızlar(populasyon1) daha yakın zamanda oluşmuş,değişik yaşlardadır.Dolasıyla bu yıldızlar,evrimlerinin sonuna ulaşan daha yaşlı yıldızların patlamasıyla oluşan ağır elementler bakımından zengindirler.II.öbek yıldızlar yaşlı yıldızlardır;bu yıldızlar ağır element bakımından fakirdir.I.öbek yıldızlar disk ve gökada yıldızlarından II.öbek yıldızlar ise küresel kümelerden oluşur.

Yıldız kümelerinin astronomlar için iki önemli tarafı vardır:

1. Yıldız kümelerindeki yıldızlar aynı uzaklıkta kabul edilir.
2. Hepsi aynı anda oluşmuştur ve bu yüzden yaşları ve içerikleri aynı kabul edilir.

Yıldız kümeleri yıldızların ortak bir çekim etkisiyle bir arada durmasıyla oluşmuştur. Tiplerine ve içeriklerine göre ikiye ayrılır:

1- AÇIK YILDIZ KÜMELERİ

Galaktik küme olarak da adlandırılan açık kümeler,birbirlerine kütle çekimiyle bağımlı çoğunlukla genç ve sıcak yıldızlardan oluşmuştur.aynı bulutsunun oluşturduğu yıldızları kapsayan bu kümeler:50 ile 10000 arasında yıldız içerir.Açık kümeler, gezegenimsi bulutsular dışında gökyüzünün en gençleri sayılabilirler.Birkaç on milyon yıldan daha yaşlı açık kümelerin olmamasının sebebi,içindeki yıldızların zamanla, gökadanın dönüşünden dolayı dağılmasıdır Küresel yıldız kümeleri açık yıldız kümelerinden oldukça farklıdır.Tek ortak yönleri,birbirlerine kütle çekimiyle bağlı yıldızlardan oluşmalarıdır.Küresel kümeler,açık kümelerin aksine ,sadece galaktik düzlemde değil aynı zamanda bu düzlemin dışında,Samanyolu'nu küresel bir biçimde çevrelerler.Zaten galaktik düzlemde bulunan kümelerin gözlenmesi yoğun gaz bulutları tarafından engellendikleri için oldukça zordur.Bu nedenle gözlenen küresel kümelerin çoğu düzlemin dışındadır.

Bugün yaklaşık 150 küresel küme biliniyor.Bu kümeler yaklaşık olarak 100000 yıldız içermektedir.Küresel kümelerin en belirgin özelliği ise düzgün küresel yapıda olmalarıdır.Teorik olarak diğer dönen gök cisimleri gibi,kutupsal bir basılma meydana gelmesi beklenir.fakat şekillerinin bu derece düzgün olması çok yavaş dönmesiyle açıklanabilir.

Küresel kümelerin diğer bir önemli özelliğide ,açık kümelerin aksine,populasyon II olarak gruplandırılan yaşlı ve fakir yıldızlardan oluşmalarıdır.Bu yüzden çok fazla yeni yıldız oluşturamazlar

Açık Yıldız Kümeleri

M44:Yedi kız kardeş ve Ülker olarak adlandırılan küme Boğa takımyıldızında yer alıyor.çok yakın olması ve 1,4 kadirlik yıldızlardan oluştuğu için çok rahat gözlenebilir.Uzaklığı yaklaşık 400 ışık yılı

M21:
Yay takım yıldızında yer alan ve toplam parlaklığı 6,5 olan bu küme 12.kadirden olan 40 yıldız içermekte uzaklığı yaklaşık 3000 ışık yılı

M23:İçerdiği yıldız bakımından zengin olan bu küme yay takım yıldızında yer alıyor.Toplam parlaklığı 6,9 kadir olan küme uçan yarasayı andırıyor.Uzaklığı yaklaşık 4500 ışık yılı

M6:Akrep takım yıldızında bulunan bu küme toplam parlaklığı 4,3 olduğundan rahatlıkla çıplak gözle seçilebilir.Bize yaklaşık 2000 ışık yılı uzaklıkta.

M7:M6'ya sadece 4 derece uzaklıkta bulunan kümenin parlaklığı daha az.

M29:Gama Cyğni'nin(Kuğu) 2 derece güneydoğusunda bulunan bu kümenin toplam parlaklığı 7 kadirdir. Uzaklık ise 7200 ışık yılı.

M39:Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı Deneb'in 10 derece doğusunda yer alan küme 5,4 kadirlikte bize 900 ışık yılı uzaklıkta.

M52: 15.kadirden parlak 200 yıldıza sahip kümenin toplam parlaklığı 7 kadirdir.Kraliçe takımyıldızında.

M103:
Kraliçe takımyıldızında


2-KÜRESEL YILDIZ KÜMELERİ

En çok yer aldıkları bölge yay takım yıldızı bölgesidir,yaklasık 20 küresel küme kapsar.

M2:Kova takımyılzında bulunan küme yaklaşık 50000 ışık yılı uzaklıkta,toplam parlaklığı 7 kadir.

M3:Küme,Av köpekleri takımyıldızında bulunuyor.yaklaşık 45000 yıldızdan oluşan küme her saniyede bize 170 km hızla yaklaşıyor.toplam parlaklığı 6,4 kadir.

M13:Herkül takımyıldızında bulunan küme küresel kümelerin en tanınmışıdır.ışık kirliliği olmayan yerlerde çıplak gözle görülebilen küme yaklaşık 25000 ışık yılı uzaklıkta toplam parlaklığı 6 kadir.

M5:Terazi ve Yılan takımyıldızları arasında bulunan küme 6 kadir parlaklıkta açık havalarda çıplak gözle görülebilir.

M10, M12:İkiside yılancı takım yıldızında bulunmakta,birbirlerine çok yakın olup 16000 ışık yılı uzaklıktalar.

M15:
Pegasusta bulunan küme 7 kadir parlaklıkta ve 40000 ışık yılı uzaklıkta.

M22:Bilinen en eski küme olarak düşünülen küme toplam 6 kadir parlaklıktadır.toplam 7000 yıldız içeren küme açık gecelerde çıplak gözle görülebilmektedir

BULUTSULAR

Bulutsular bir ya da bir kaç yıldızın yakınında yer aldığında ışıldar ve parlak bulutsu biçiminde gözlenir;bunların ayırtedıci niteliği uyarıcı yıldızın sıcaklığına ve uzaklığına göre değişir.B 1 tayf tipinde ya da daha soğuk yıldızların yakınında gözlenen parlak bulutsular,yalnızca bu yıldızların ışığını,içerdikleri tozlarla ve bir ışık yayınım mekanizmasıyla yansıtırlar.Bu tipe yansımalı bulutsu denir(Ülker Bulutsusu).Yayılan ışık,uyarıcı yıldızların soğurma çizgilerine benzeyen bir tayf ve yıldızlarda gözlenen bir mavilik gösterir.Bulutsular çok sıcak yıldızlarla birleştiğinde,yayım çizgileri taşıyan bir tayf oluşur, bu tip bulutsu sarmal bulutsu ya da H II bölgesi adını alır.(Orion bulutsusu)

Parlak bulutsuların boyutları onlarca ışık yılı ve kütleleri de Güneşin birkaç bin katıdır.Bazı ışıklı bölgeleri,kimi karanlık maddeler örter(At başı nebulası) işte bunlar karanlık bulutsuları oluşturur.

Yıldızlar arası parlak maddenin bir başka türüde Süpernova kalıntılarına bağlı bulutsulardır.(Crabe Bulutsusu) Çember biçimdeki bazı bulutsulara yanlış bir adlandırmayla Gezegenimsi bulutsular denmiştir.Gerçekte morötesi ışınların gazı iyonlaştırmasından doğan ve çok sıcak bir yıldızı çevreleyen küresel kabuk biçimindeki bir bulutsu söz konusudur.Bu bulutsu merkez yıldızın oluşum evrelerinde fışkıran gazlardır.

Aslında amatör astronomlar için galaksilerin,yıldız kümelerinin ve bulutsuların göz zevki dışında bir önemi yoktur.Her ne kadar dergilerde ve kitaplarda gördümüz renkli ve parlak görüntüler görülmemesine rağmen gökyüzünde onları görmek değişilmeyecek bir ziyafettir.Bu yüzden önemli yıldız kümelerinin yerlerini belirtmeden geçemedik.

Kaynak:Astronominet
Son düzenleyen nötrino; 11 Şubat 2016 20:36
6 Temmuz 2010 13:59   |   Mesaj #29   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Güneş Enerjisinin Kaynağı

Nükleer enerjinin iki kaynağı vardır. Füsyon ve fizyon. Füsyon bildiğimiz atom bombasının çalışma prensibidir, yani ağır elementlerin çekirdeklerinin parçalanmasından çıkan muazzam enerji. Fizyonda ise, tersine hafif atomlar birleşerek daha ağır atomlar meydana getirirler. Ortaya yine çok büyük bir enerji çıkar.

Bu hafif atomların birleşmesi çok kolay olmaz. Hafif atomların çekirdekleri artı yüklü olduklarından, bir araya geldiklerinde büyük bir itme kuvveti doğar. Bu kuvvetlerin etkilerini gidermek için çok yüksek sıcaklıklar gerekir. Pratikte bu kadar yüksek bir sıcaklığı, sürekli ve kalıcı bir biçimde sağlamak çok güçtür ama bu şartlar en ideal şekilde Güneş'in merkezinde mevcuttur.

Güneşin merkezindeki 15 milyon derece sıcaklıkta olan gaz halindeki madde büyük basınç altındadır. Güneşin temel maddesi olan hidrojeni helyuma dönüştüren nükleer tepkime yani fizyon olayı burada oluşur. 4 hidrojen çekirdeğinin bir helyum çekirdeği halinde birleşmeleri sonucu son derecede büyük bir enerji miktarı açığa çıkar.

Serbest kalan enerji ışınım ve iletim yoluyla Güneş'in merkezinden çevreye doğru ilerler. Bu yolculuk yaklaşık 10 milyon yıl sürer. Sonunda dış katmanlardan ısı ve ışık şeklinde uzaya yayılırlar. Güneş yaşı ve aydınlatma gücü olarak sıradan bir yıldızdır. Bütün yıldızlar doğada en çok bulunan, en basit, en hafif atom olan hidrojenin yavaş yavaş başta helyum olmak üzere diğer daha ağır elementlere dönüştüğü birer nükleer potadırlar.

Peki nasıl oluyor da, atomlar birleşip, başka bir atom oluşunca bu kadar büyük bir enerji ortaya çıkabiliyor? Bu soru Albert Einstein, o ünlü E=mc2 formülünü geliştirene kadar cevapsız kaldı.

Formül son derecede basitti. Her madde, çevrenizde görebildiğiniz her şey, enerjinin donmuş bir şeklidir. Gerekli ve yeterli şartlar oluşturulduğunda çok küçük bir maddeden bile büyük miktarda enerji açığa çıkabilir. Formülde 'E' enerji, 'm' maddenin kütlesi, 'c' de ışık hızıdır.

Örneğin 1 litre hacmindeki (kütlesi 1 kilogram) olan bir kap suyu ele alalım. Eğer bu suyun tamamını Einstein'ın formülüne göre enerjiye çevirirsek, ortaya çıkan enerji, 100 watt'lık bir milyon ampulü, 30 sene boyunca yakabilecek güçte olacaktır.

Güneşin merkezindeki fizyon olayında birleşen atomlar ile ortaya çıkan atomların kütlelerini karşılaştırdığımızda çok az bir kütle eksilmesi görülür. İşte bu fark kadar kütle Einstein formülüne göre enerjiye çevrilmektedir. Bir litre sudan elde edilen enerji bu kadar olduğuna göre dünyanın 330 bin katı olan Güneş'te, saniyede yakılan 564 ton hidrojenden çıkacak enerjiyi varın siz hesap edin.


Kaynak:Bilimvebiz
Son düzenleyen nötrino; 11 Şubat 2016 20:37
10 Temmuz 2010 13:34   |   Mesaj #30   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI
Yıldızların Titremesi

Geceleri gökyüzünde gördüğümüz yıldızların birçoğu bizim güneşimizden de büyüktürler ama o kadar uzaktadırlar ki, ancak birer nokta olarak gözükürler

Gezegenlerin yıldızlardan farkları, güneş sistemimiz içinde bizimle beraber güneşin etrafında dönüyor olmalarıdır. Bu nedenle çok uzak olan yıldızlar gökyüzünde 'sabit' dururken, gezegenler sürekli yer değiştirirler.

Güneş sistemimizde bile mesafeler o kadar büyüktür ki. dünyamıza 8 dakikada gelen güneş ışığı, Neptün'e ancak 4 saatte ulaşır. Zaten güneş sistemimizde bulunmalarına rağmen Neptün ve Plüton teleskop kullanmadan dünyamızdan görülemezler. Güneş Neptün'e o kadar uzaktır ki, bu gezegenden bakıldığında görünümü parlak bir yıldızdan farksızdır. Güneş ışıklarının dünyamıza gelmek için 8 dakikada aldığı bu yolu, saatte 1000 kilometre hızla giden modern bir jet uçağı ancak 17 yıl civarında gidebilirdi.

Güneş sistemimizin dışındaki mesafeler ise inanılmaz. Örneğin, Andromeda galaksisinin ışığı dünyaya 2.2 milyon yılda ulaşmaktadır. Yani biz bu galaksiyi bu kadar yıl evvelki hali ile görüyoruz. Şimdi ne yapıyorlar acaba?

Aysız berrak bir gecede gökyüzünde gözle görülebilen yıldız sayısı 7000'dir. Küçük bir teleskopla 25 milyon yıldız görülebilir. Ama örneğin ABD'deki Mount Palomar gözlem evindeki teleskopla tüm gökyüzü taranabilse 2 milyar yıldız görülebilir. Halbuki sadece Samanyolu galaksisinde 100 milyar yıldız olduğu tahmin edilmektedir.

Yıldızların göz kırpıyormuş gibi ışıklarının kırpışmasının sebebi, çok uzaktan geliyor olmaları ve atmosferimizdir. Yeryüzünde nispeten ılınan hava devamlı olarak yükselme meylindedir. Bu durum gece de devam eder. Yıldızların zayıf ışıkları bu yükselen hava dalgası içinde kırılırlar. Bazen gözümüze tam olarak ulaşamazlar, yani kesik kesik gelirler.

Bu evimizdeki sıcak radyatörün veya bir ateşin ya da yazın çok sıcak yolların üzerindeki yükselen havanın arkasındaki şekillerin görüntüsünü dalgalandırmasına benzer. Gerçi görülebilir gezegenlerden gelen ışıklar da yükselen hava dalgaları ile kırılır ama onların ışıkları daha güçlü olduklarından gözümüze ulaşmada kesinti olmaz ve göz kırpmazlar.


Kaynak:Bilimnet
Son düzenleyen nötrino; 11 Şubat 2016 20:37
Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:
Uzay Bilimleri forumu 'Uzay Hakkında Araştırmalar, Makaleler - Sayfa 3' konusunu görüntülüyorsunuz: Evrenin Rengi U.K Schmidt Teleskobu'nun 6.4 derecelik açıyla kare bir gökyüzü parçasını kaydedebilen tek bir ...

Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç