Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 194

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 574.024 Cevap: 1.997
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Kasım 2006       Mesaj #1931
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
SEVGİLİYE

Sponsorlu Bağlantılar

MİHRABIM!…
Mihrabım’a uğra saba yeli,huzuruna varıp edeple,selamımı ilet,heceler yarım yamalak,heyecanlar salkım saçak…
‘’Ant olsun kuşluk vaktine…’’,kuşluk vakti onun gönlündeki vahyin ışığıdır,ve ışıklar nurunun aşığıdır.
‘’Geceye ant ederim ki…’’,O’nun saçlarını kıskanmaktan gecenin bağrı yanık;gece yarısı hasretle uyanıktır.
‘’Güneşe ant olsun…’’ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedi ve yer ondan daha kıymetli bir hazineyi hiç gizlemedi.
Ahmet!…gönüller gıdası,ruhlar şifası…gözlerin feri,şerefin zaferi…dudağının değdiği bir güle bin can feda Ahmet,eline değmiş bir ele cihanca cihan feda!IŞIĞIM!…
Göz kırpasıya Burak’ınla vardığın yere bin yılda varamazken berk uran melekler,nasıl aşkına dönmesin zeminler ve zamanlar,nasıl tutulmasın burçlar ve felekler.
Sen var iken kıblem,gök ile yerin arasında hangi varlığa adansın ya emekler,ya hangi renk ile iltica etsin çiçekler?
Cemalini gören aşık,görmeyen aşık iken nurun,gamzene rüyada olsun ermesin mi tennure kelebekler?

GÜNAYDINIM!…
Tohum versen de bize mahsul olabilseydik,kanat olsan da bize katına varabilseydik.
şarkıların ürperdiği şebnem avuçlarında Medine rüzgarlarının ışıltılı kumlarınca yanabilseydik,sana kanabilseydik.
bir kez olsun aşkınla döktüğümüz gözyaşlarından abdest alabilse ve denizine ve bir kez olsun dalabilseydik,ya denizinde kalabilseydik.
Himalayalar kadar kara yüzümüzü kara yerlere salabilseydik;bağından razıye ve marziye ilhamlar alabilseydik!

SEVGİLİM!…
Kutlu gelişine yüz bin selam olsun,sen aydınlık içinde aydınlık,sen açıklık içinde açıklıktın.seninle sevgiler sevgili olu,seninle muhalimiz hale dururdu.
mühürleri kaldırmada son idin sen,can kilitlerini açmada sonuncu,gülümsesen.seni görenlerin güneş düşerdi gözünden,seni sevenlerin ışık yayılırdı
yüzünden.birer efsaneydi iki yanağın;hayal ile hatıra eleğim sağmalarıyla karanın ve ağın.

SULATANIM!…
Adına altınlar bastıran sultanlar şehirler alırdı,şimdi şehirleri düşüyor adınsız sultanların,adını gizli anıyor aşık-ı nalanların.
Kulluk prangaları çözülünce ayağımızdan,azad oldu zülfünün zenciri solumuzdan ve sağımızdan.
Ashabının kara ker***te gözsüz gördüğünü,biz cilalı aynalarda yitirdik ve yaptık düğünü.
Tedavisinde hayat bulmuş hekime düşman hasta gibiyiz,mürebbisine kin güden çocuklara hasta gibiyiz.
İnsanlık güneşe nisbet zulmete döndü,balıklar suya öfkelendi,kuzgun ete döndü;bahtımız hasrete döndü.

HASRETİM!…
Gümüş tenli Yusuf’u arayanlar gül teninde Yusuflar ülkesine girdiler;cennet peşinde koşanlar gül cemalinde cennetlere erdiler.
‘’Körün elinden tutana Hak’tan yüzlerce ecir vardır!’’buyurmuştur.
kıyam et,tut körlerinin elinden ve israfilleyn kıyametten evvel bir kıyamet kopar.
Yıllar yılı kendi yatağını öpen nehirlerce ak ezeli özlemlerimizin yokuşlarına ve öğüt,yine öğüt, yine öğüt aşk tanelerimizi değirmenlerinin nakışlarına.

ÖVÜNCÜM!…
Ruhlarımızdan kuşluklar geçti,gün geçti…akşam oldu,düğün geçti…ve gece olmadan,Yesrib’in güneşi,kerem kıl,tüllenen hayallerimize bir huzme bıraksın himmetin ve artık getirdiğin kutsal emanetin kaybolacağından korkmasın ümmetin!
Kalbimizi kaydırmadan,bize onu haşre dek baki kılma ruhsatı ver ve yalın unutuşların poyrazında bırakıp bizi bir başımıza,belleklerimizin tereddüt dolu zembereklerinde kıvrandırma yeter.
Gel,son kez ilk baharımız ol!.bu mevsim güller incitilmesin,gamküsarımız ol!..

ÖMRÜM!…
Taha ve Yasin aşkına…
Öncesinde Senin aşkın yoksa neye yarar ölüm.

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1932
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Merhaba Hatçe Hanım,
Bendeniz bugün davarı yaylaya götürürken çeşmeye indiğinizi gördüm; elinizde güğüm pek dalgındınız... Suyun dolmasını beklerken bir ara türkü tutturdunuz; çok efkarlı söylediniz... Sonra oyalı yazmanızın kenarı ile nemlenen badem gözlerinizi sildiniz; bu sefer de pek mahsundunuz...
Sponsorlu Bağlantılar
Efendim siz beni tanır mısınız? Kimse tanımaz aslında; sizin de tanımamanızı yadırgamam... Benim için köyün delisi dense de aslında aklım pek yerindedir; deli denmesinin tek sebebi davarla yayla da konuştuğuma denk gelmiş bir kaç velet, sonra da köye yayılmış. Gelsin koca bir günü afedersiniz inekle geçirsinlerde göreyim ben onları.. Köy de ufak olunca hemen yayılmış işte. Yok şikayeti etmiyorum; hatta bu sayede pek kimse de ilişmiyor bana. Tek sıkıntım bazen iki laf edecek insan bulamayışım etrafımda, ben de yine büyükbaşlarla konuşuyorum...
Belki hatırladınız? Sizinle bir kez karşılaşmıştık da; aslında yerçekimin beni altetmesine şahit olmuştunuz desem daha doğru olur. Siz evinizin bahçesine inmiştiniz. Elinizde leğen, leğenin içinde çamaşırlar, çamaşırların üzerinde mandallar... Mandallar soluk kırmızı, leğen açık mavi... Görüyorsunuz ya size dair her detayı hatırlıyorum, hatırlıyorum da bir göz renginizi bilemiyorum: o kadar uzun bakamadım size hiç... İşte o gün siz çamaşırları asarken, bir cuma günü idi; öğle vakti idi, ezan okundu okunacaktı... İşte siz sırtınız bahçenin çitine dönük çamaşırlarınızı asarken - önce beybabanızın göyneğini (%100 pamuk) sonra biraderinizin pantolunu, en son da akşamları kameriyede üzerinize attığınız siyah şalınızı - ben de bahçenizin hemen dibindeki ağaca çıkmış mahsur kalmış sahra'yı - o inatçı kedinizi - aşağı indirmekle meşguldüm; biraderiniz emretmişti bana bunu... Her ne kadar köylü beni deli çoban diye çağırıp en olmadık işlere salsa da ben kendime "idari işler müdürü" diyorum. Şehirden gelen biraderinize beybanız "idari işler müdürü olmuşmuş..." demişti dalga geçerek... eklemişti hemen ardından "boş işler kahyası..." işte ben o gün anladım ki ben bu köyün idari işler müdürüyüm... Ah benim şu tutulası dilim, sizin karşınızda ne kadar tutuk ve mahcup oluyorsam - yüzünüzdeki nura can mı dayanır (powerade hak getire), anında başım öne eğiliyor ve bir parazite dönüşüyorum - bu nameyi size yazarken bir o kadar çenem düşüyor. Sanırım bunun elime geçen tek fırsat olduğunu düşünüyorum. Bundandır sizi ikna etmek, ya da en azından bu teklifim üzerine bir an için düşünmenizi sağlamak için tüm imkanlarımı zorlmam. Hay aksi, konu yine dağıldı; İşte o anda, ben sizin sahra’ya tam uzandığımda (artık elimdesin gel pisi pisi) o ****** elimi tırmalayınca dengemi kaybettim ve işbu paragrafın girizgahında belirttiğim üzere sert bir iniş yaptım arza. İleri üçbuçuk salto atıp kaba etim üzerine çakılmama yanmıyorum da sizin karşınızda bu kadar aciz ve şapşal duruma düştüğüme çok kızıyorum. Kedinize ****** demem o anı tekrar hatırlayıp yine ter basmasındandır; kişisel algılamayınız lütfen… Siz bana bakıp gülümsemiştiniz; ben topukları yağlamıştım. Hatırladınız mı, hah işte o şapşal benim…
Şimdi diyeceksiniz ki bu ne cüret? Aslında bu soruyu ben de kendime çokça sordum. Ne deseniz haklısınız; benim gibi birinin yanında görünmekten utanmazsınız biliyorum bunu, daha doğrusu hissediyorum içinizdeki o hümanizmi ama davul bile dengi dengine diye aklınızdan geçirdiğinizi duyabiliyorum. Hayır hayır, garibi yok yere ümitlendiririm gerek yok demeyin; söz olsun bir vaadle çıkmıyorum karşınızla. Hayvanat ile iç içe olunca insan haddini biliyor; bilemezsiniz hayvanlar alemi ne kadar girifttir. Allah (C.C) bana akıl fikir versin, neredeyse şimdi de kalkıp size hayvanlardan bahsedeceğim. Yok yok, o gece de sürekli konuşup sizi rahatsız etmeyeceğim. Bakın yemin veriyorum size. Hatta gerekirse ayrı yerlerde oturalım; tek istediğim sizinle bu ambiansı paylaşmak. Ambians mı? Bazen anlamını bilmediğiniz kelimeleri cümle içinde kullandığınız olur mu?
Geçen Pala’nın Kahvesi’nde oturuyordum, her zamanki gibi kapıya en yakın sandalyede. Kaz Musa, Kız Cengiz, Süslü Tarkan da orada, her zaman ki gibi köşeye kurulmuşlardı. Süslü şehre panayır geliyormuş, dedi. Panayır mı, diye dikkat kesildim. Çalgıcılar da gelecekmiş, dedi Cengiz… Çalgıcılar mı, diye lafa atladım birden. Kaz Musa bana öyle bir bakış attı ki, neredeyse haşa huzurdan bırakıverecektim küçük suyumu oraya; olacaktım panayırın bizatihi kendisi. Koşarak çıktım. Kendi eksenimde dört dönüyordum; atlıyorum, zıplıyorum, bağırıyordum gökyüzüne doğru… Evet, evet “butcher boy” filmindeki İrlanda’lı çocuk Francie gibi… O gün sanırım deliliğimi tüm köy oybirliği ile tescillemiştir…
İşte ben o gün çocuklar gibi şendik, o gün bin atlı bir oruduyu yendik kıvamında, cozuta cozuta köy meydanını aşıp tek odalı evime geldim. Yolda köyü dörde bölen çaydan geçtim, geçerken kuşlar beni izmir marşı ile uğurladı, balıklar selama durdu. Eh hazır selam durmuşlar deyip iki tane alabalığı kapıp evde ızgara yaptım. Biraz ayıp oldu kendilerine karşı ama… Sanırım arkadaşları onlar için şehit oldular demişlerdir. Balıklar kızarırken, rakım kadehin dibine çökerken ben aldım kalemi elime size bu deli saçmasını yazdım. Biliyor musun ne zaman seni düşünsem o gün seni görüyorum. Lakaytlığımı affedin; anasonun varoluş sebebi işte… Az biraz çakır keyifim de…
İşte böyle kıymetli hanımefendi, diyorum ki bu temaşayı beraber izlesek, dinlesek ve hatta siz eşlik etseniz ben sağ elimin tersini sol elimin ayasına vurarak size ritm tutsam. Tamam, tamam… Kızmayın! Siz vip’te oturun ben çadırdaki delikten (her çadırda mutlaka bir delik vardır) bakarım.
Ne mi çalıyorlarmış? Caz mı ne? Heralde bizim hicaz gibi bir şey olsa gerek…
Tüm mahcubiyetimle,
Köyün delisi…

feather

arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1933
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur . Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak güldüklerini fark eder . Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki rozetine gülmektedirler . Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek ,

"Bu mu?" diye bakışlarıyla sorar . Bunun üzerine yan masadakiler yüksek sesle gülerek ,

"Küçük güzel pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek te yakışmış !"diyerek sırıtmaya devam ederler . Orta yaşlı adam yan masadan bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek ,

"Lütfen masama buyurun bunu tartışalım" der .

Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlayamadığı bir utanma ve sıkıntı hissine kapılsa da gelip masaya oturur . Orta yaşlı anlayışlı ve yumuşak bir sesle ,

"Bu rozet tüm dünyada , içinde olduğumuz Ekim ayında , kadınların göğüs kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor . Ben bu rozeti annemin adına takıyorum ." der . Bu açıklama karşısında şaşkınlaşan delikanlı ,

"Çok üzüldüm , anneniz göğüs kanserinden mi öldü ? diye sorar .

"Hayır" diye cevaplar orta yaşlı adam , "Annem sağ , ama beni bebekliğimde göğüsüyle besledi . Bu yüzden annemin göğüsü için ve sağlığı için Tanrı' ya şükür ediyorum" diye devam eder .

" hımm" diye kekeler delikanlı . "Peki"

"Bu rozeti karım için takıyorum" diye devam eder orta yaşlı adam .

"Karınız da herhalde iyi ?" diye sorar delikanlı .

"Evet , evet" diye cevaplar orta yaşlı adam. "Karımın göğüsü her ikimiz için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman , ayrıca 23 yıl önce sevgili kızımızı beslemiştir göğüsüyle . Karımın göğüsü ve sağlığı için de Tanrı' ya şükür ediyorum" diye devam eder .

" Sanırım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz ?" diye sorar delikanlı .
"Hayır" diye cevaplar orta yaşlı adam üzüntüyle . "Kızımı bir ay önce göğüs kanseri nedeniyle kaybettik . Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş göğüsünde fark ettiği kitleyi , bu nedenle geç kaldık" .

Genç delikanlı , yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle
"Çok üzgünüm beyim özür dilerim" der .

"Kızımın anısına öğünerek takıyorum bu küçük pembe kurdeleyi . Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum . Şimdi evine git ve karınla , kızınla , annenle konuş" diye devam eder orta yaşlı adam , yavaşça elini cebine uzanarak çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken . Delikanlı yavaşça öne uzanarak

"Yardım edebilir misiniz ?" diye mahcup mahcup sorar ...


Ekim ayı , göğüs sağlığı bilincini geliştirme ayı . 40 yaşına gelen her kadın her yıl bir defa muayene olmalı ve mamografi denilen göğüs filmini çektirmeli , bunu çevresindeki kadınlara da anlatarak onları bu konuda teşvik etmeli . Saygılarımızla , size ve tüm kadınlara sağlıklı günler dileğiyle ,
recruit87 - avatarı
recruit87
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1934
recruit87 - avatarı
Ziyaretçi
Gitmek geliyor içimden… Belli bir mekâna değil, belli bir zamana. Teknoloji bu kadar gelişirken, uzayın derinliklerine gidilip, kim var kim yok diye araştırılırken, neden zamanı geriye alma girişiminde bulunmaz ki bilim adamları.



Bu mucizenin gerçekleşebileceğini düşününce heyecanlanıyorum. Bir an ne kadar geriye gitmek istediğimden emin olamıyorum.


Acaba anne karnına mı geri dönsem? Yoksa cinsiyetimi belirleyen babamın hayalarına mı? Galiba hiç doğmamış olmak istemek biraz fazla kaçar, kaderi değiştirmek olurdu. Eyvah! Kader, yazgı! Ben bunları geriye dönüş heyecanı içinde atlamışım. Onlar devreye girince yaşanmışlık aynı olacak. Fotokopisi gibi. Ama bu geri dönüşlüğün, aynı şekilde bir yaşanmışlığı olacaksa; acısı, hüznü, hayal kırıklığı çok, sevinci, mutluluğu az…


Ya bir de kaybettiklerim ve kazandıklarım. Geçmişe intikal eden akrabalarım, arkadaşlarım, eşim, dostum. Kaybettiğim değerlerim, gururum, umutlarım. Ya kazandıklarım? Nerdeyse yarım asra ulaşacak yaşım her şeye rağmen beklemeyi ve umut etmeyi öğrenmek ve çocuklarım.


Hayır hayır! Artık emin değilim, başımı alıp gitmekten. O yorgunluğu bir daha yaşamaktan. Yaşanmışlığın terazisini ayarlamak zor. Ne yaparsak yapalım kaybettiklerimizin kefesi ağır geliyor.


Galiba en güzeli kahvemi elime alıp, bir de sigara yakıp Hüsnü Şenlendirici’den ‘Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime’ klarnet taksimini dinleyerek geçmişe yolculuk yapmak. Hüznü, sevinci, heyecanı, ayrılıkları anımsarken o günlere geri dönmek ve özeleştiri yapıp geleceğe yön vermek. Yolculuk uzun sürse de eminim buna değecek. Çünkü işin içinde gelecek için beklentiler, umutlar, geçmişteki keşkeler var.


Umarım keşkelerin olmadığı bir yön bulurum geleceğime. Kahveler, sigaralar ve klarnetten yayılan ses bir çok kez tekrarlansa da…
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1935
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Polyadis.... Gittiniz mi hiç bilmem.... Mutlaka gitmişsinizdir hayatınızda en az bir kez... Yeşilin en koyusunu, en parlak güneşi, yağmurun duruluğunu, toprağın kokusunu bağrında barındıran o yer. Her soluk alışında, yaşamın bin bir tadını, bir nefeste ciğerlerine çekersin. İnsan olmanın doğasına has bencilliğin kayıp gider üstünden ipek kumaş misali. Hoşgörün pupa yelken açılır sancılı fırtınalara. Bozkırlardan verimli ovalara dönüşür ruhun. Rasata yatar gözlerin gecenin koynunda yanıp sönen saman yoluna; bilmek istersin hangisi çoban yıldızı, hangisi kutup... Orada yaşanır heyecanlar en derin. Bazen aylar sürer, bazen de birkaç gün orada misafirliğin. İnci gibi parlar, ağaran gün; yaşanmışlıklara gölgeli perdeler çekilir, nadasa yatırılır bellekler, orada misafirliğin ömür kadar uzun sürsün istersin.

Bu kez kısa sürdü misafirliğim. Dingin bir hali vardı; ağır ağır uzun cümlelerle dökülüyordu anlatmak istedikleri dilinden kulaklarıma. Usul usul çağlayan, yönünü arayan koca bir ırmağın suları gibi. Elleri.... Sigaramı yakarken ilişti gözüme; ince uzun parmakları, bir piyanistin parmakları gibi...Dingin bir hali vardı; acelesi, telaşı geldiği yerde bir kenara bırakmıştı.... Yaşanmışlıkları koyu bir gölge misali oturmuştu yüzüne, gizemli.... Bakışlarını gizlediğinden, bir anlam yükleyemedim önceleri dingin ama gölgeli yüz ifadesine. Çok fazla gülümsemiyordu, aşağı kıvrık alt dudağı her an ağlayacak bir çocuğun hüznünün altını çizerek, güldüğü zamanlarda tebessümünü belirginleştirmek için orda duruyordu sanki. Sakin, bas-bariton sesi yankılanıyordu hafızamın geniş alanlarına; bir yerlere çarpmadan, huzursuz etmeden uzun cümlelerle ağır ağır anlatırken.

Polyadis'deydim. Zamanın işlevsel çarkları bilinmeyen bir aralıkta durmuştu sanki. Orada doğmuş ve orada ölecek gibiydim; gözümün önünden akıp gidiveren günbatımı karşısında, başım onun omzunda. Polyadis'dedir; görülebilinecek en güzel manzara. Rüzgar tenimi yalayıp geçiyor, martılar dönerek taçlar örüyordu başımıza. Fark edemedim, ne zaman ellerim kenetlenivermişti ince uzun parmaklarına. Rüzgar, tenimi yalayıp geçtiği her saniye yüreğimdeki aleve yeniliyordu. Önce bakışları yüzme düşüverdi ardından avuçlarıma busesi. Bu sefer ilerleyen zaman değildi. Zamanı durdurmuş, bilmeden biz ilerliyorduk bilinmeyene... Polyadis’de olmanın en güzel zamanıdır; bilmeden, kurgulamadan gittiğinde. Yaşanan en güzel anlardır; ne kadar kalacağını bilmediğinde. İki ayrı, apayrı ömrü paylaştık kelimelerde, belki de daha önce duyumsamadığımız heyecanın üstüne gecenin rengini örtüp; birbirimizin çehresine karşı gözlerimizi rasata yatırmıştık. Bir başka uyur gece, ışımasını istemediğin günün koynunda.

Son gün Polyadis’de... Yorgun nefesimle, soluk soluğa vardım yanına. İki fincan koyu kahvede demlendi sohbetimiz, çırpınan denize karşı. Suyla havayı birleştiren ufkun sonsuzluğunu dolayıp boynumuza, akşamın rehavetine sakladık sorunlarımızı, sorgularımızı. Kimi an şen gülüşlerle, kimi an kaçamak cevaplarla, kimi an sıradan laflarla, kimi an derinleştik bakışlarda...Ama hiç susmadan gönüllerimizi doyurduk yanan mumların ışığında. Ve bir sabah ışımasını istemediğimiz gün ışığının altında; kendi çizdiğimiz yollara sürüdük bildik yaşamlarımızı. Son bir veda ve sona erdi ruhlarımızın saltanatı. Hep böyledir, hep buruk süzülür güneş tepelerin arkasına Polyadis’den ayrılık akşamlarında.

Alıp yanına ince uzun ellerini, alıp yanına derin gözlerini, alıp yanına güzel sözlerini, alıp yanı başına özlediği özgürlüğünü uzaklaşıverdii.... Zaman; işlevsel çarklarını, durdurduğumuz o bilinmeyen aralıktan kurtarıp, yine yeniden döndürmeye başlamıştı akrep ile yelkovanı. Omzuna yasladığım huzuru, gölgeli yüz ifadesinin arkasına sakladığı gerçeklerini, endamını, en güzel gün batımını yüklenip sırtına uzaklaşıverdi; kulaklarımda dingin sedasını ve yazabilmem için kara bir kalem bıraktığını bilmeden....

Gidenlere ve kalanlara rağmen Polyadis’de olmak başkadır. Yeşilin en koyusunu, en parlak güneşi, yağmurun duruluğunu, toprağın kokusunu bağrında barındıran o yerde olmak güzeldir. Hayatınızda bir kez olsun mutlaka gitmişsinizdir; en azından yakınından geçmişsinizdir, çünkü aşkı tattığınız her yer Polyadis'dir.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1936
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Kızgınım

Sabah dediğim gibi biraz kızgınım.

Biraz da mutsuz. Renkleri solmuş bir yol bu sabah, en erken sabah, benim erken sabahımda yolum. Kayıp var.

Kızgınlığım, içtenliğini yitirmiş dostluklara, bilemediğim çözemediğim ilişkilere. Herkes haklı. Açıklamalar istenmediği kadar çok.

Eski zamanlarda yorganımı usulca örterdim üstüme, koynuma alırdım yalnızlığımı. İyiydim.

Uykularım acıyor bu günlerde.

Bazen an kadar düşündüğümüz yaşam şu sıralar pek uzun gibi geliyor bana.

Özlemler ihanetleri hatırlatıyor, bıraktıkları izleri. Ne değişiyor ? Ne zaman değişecek ? değişecek mi ?

Hep bir başkasında avunurum diye sürüklendim durdum. Çok mu kaldı ? az mı ? var mı cevapları bilen ?

Ve herkes haklıydı ben hariç bu yaşamda. Herkes hep doğru yaşadılar hayatlarını. Bir ben beceremedim öylemi? Acaba 

Kalabalıklar içindeyim, yalnızım. Yüreğim gitti benden. Nerelerde ?

Ansızın bastıran yağmur bu gece, neye yakalanacağım peki bu sefer. Bir incinmişlik alıp gözlerimi benden ta uzaklara götürüyor, görmüyorum.

İsimler kaldı yaşamımdan, soğuk duvarlarında odamın. Yüreğim yok, gelecek mi ? gelirmisin ?

Kırgınlıklar iyileşmeyen yaralardır, her anışta kanar insan içinde, bir de yakınımızda duranlar ihanet edenlerse eğer zor.

Hala sigara paketlerimin üzerine şiirler yazıyorum. Vazgeçmek yok. Giden yürek olsun, elbet gelecektir bir gün. Et tırnaktan ayrılmaz misali.

Resimler bu sabah. Huysuz yağmurlu gecenden sonra. Gülümsüyorlar, hepsi kendilerini doğru yerde ve doğru yaşadıklarını sanıyorlar. Mutlular. Mutlu olduklarını sanıyorlar.

Gemiler bana taşıyor bu sabah bütün aşk yorgunlarını. Bugün bana gelin. Dokunabilirim yüreklerinize, sizleri de sevebilirim. Ve anlayabilirim.

Çünkü bende bence doğru yaşıyorum. Yaşamımın tüm kareleri için hepinizden çok açıklamam var. Benimkilerde doğru.

Sevgiler

recruit87 - avatarı
recruit87
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1937
recruit87 - avatarı
Ziyaretçi
Bugün senin doğum günün öpücük koydum anlına
Kopardığım o güllerden taç yaptım Buralara
Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın
Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın

Ne desem anlamsız be aşkım bitti işte rüya gibi
Kalan bir kaç göz yaşı belki bir kaçınız zehirlendi
Sigara kadar zararlısın çektikçe yaktın helal
Allah razı olsun aşkım öldürecektir kar zarar
En çok bu şarkıyı yazmak istemedim gökşay
Şimdi elimi tutsaydın sarılsaydın çok garip
Karton sokakları öpüştüğümüz caddeler hani
Kaybeden aşk kazanan kim ? Kim bu aşkın şehidi ?
Bunca kalabalık ortasında yalnız kaldın mı hiç sen
Kalbine bir ağrı saplanıp dalıp gittin mi bilmeden
İsmini andığım anda kafan karışıp gözlerin doldu mu
Gülerken ağladığın,rol kestiğin roman bumu?
Seni sordular ardından : O gitti gelmez dedim
Sen aradıkça telefonlarda kalbimi sıktım dur dedim
Sus rapci bitti herşey ,herkese yalan söyle... Kendine sakın söyleme seviyorsun yinede
Sen yoktun seni düşündüm ellerim telefona gitti
Numaranı bile silmişim bilsem nasıl sinirli ki , Sinir değil adı aşk
Belki telefondan sildim ne aklımdan,ne kalbimden seni silemedim

Bugün senin doğum günün öpücük koydum anlına
Kopardığım o güllerden taç yaptım istanbula
Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın
Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın

Gülmek uzun zamandır rol yaptığım bir oyun
Hiç gülemedim aylar oldu çünkü ışığım yoktu
İlk günüm son günüm , İlk nurum son yorum
Ben yokum sen varsın ,Buda hatıram olsun
Bugün doğum günün bebek,küçük dostluluk gülsün
Sakın ola hiç ağlama böle hatırlarsın bu gün
Ve yarın bu ışıklar, bu eğlence bitecek
Yanlızlık gerçek demek gerçek bizi çekecek
İlk defa inadı bırakıp içimden geçeni yazdım
Meğer bu inat uğruna ne aşkları harcamışım
Seviyorum yalan yok umutlanma aşk bitti..
Bu biten bir hakayenin belkide son eseri
Gözlerinde yaş olmasın tüm kalbim hep yanında
Çiğnedin geçtin herşeyi o son aşkım hiç takma
Umutların bittiği yeri aşkı içime *******
Ayakta durmaya hiç halim yok yinede koşabilirim
Bugün doğum günün bebek öpücük koydum anlına
Kilometrelerce güller olsun İstanbul'dan yayına
Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın
Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın

Bugün senin doğum günün öpücük koydum anlına
Kopardığım o güllerden taç yaptım Buralar a
Yaşadığım en büyük mutluluk çektiğim en büyük acısın
Bir şarkı yazdım sana umarım hep hatırlarsın
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1938
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Hala ayni sarki
yok Yeni ders yılı dönemi başlamış, genç kız okulun ilk günü heyecan içinde yola koyulmuştu. O’nun için okul,baskıcı ailenin özgürlüğünü
kısıtlayamadığı,tüm sorunları unutturan bir kaçış yolu ve ayrı bir dünyaydı. Okul döneminde hafta sonu tatillerinin bile gelmesini istemezken,
o koca sıkıcı yaz dönemine dayanmak ne kadar da zor gelmişti.En çokta en yakın arkadaşları Müjde ve Meltem’ i özlemişti.Önceki yıl ders seçimlerinin farklı olması nedeniyle Müjde ‘yle sınıfları ayrılmıştı.Yine de ders
aralarında hemen birbirlerinin sınıflarına koşarlardı.Okul kapısına geldiğinde onlarca arkadaşı O ‘nu kapıda bekliyordu.Hep sevilen ve aranan biriydi. Kapıda uzun uzun kucaklaştılar.Kalabalıkta tanımadığı bir erkek
dikkatini çekti, Müjde hemen okula yeni gelen sınıf arkadaşıyla O’ nu tanıştırdı.Çok hoş bir çocuktu. Birbirlerinin gözlerine bakakaldılar. Kızın pek hissetmediği duygulardı bunlar.Etrafın alayıyla kendilerine geldiler, Erkekler ‘oğlum sen bu kıza heveslenme, o kimseye bakmaz ‘ diyerek çocuğu iyice utandırmışlardı. Daha sonraki günlerde çocuk bir dakika olsun kızın
peşini bırakmıyor, çıkmaları için yalvarıyordu.Kız da ailesinin tavrından korktuğu için bu tür teklifleri hep reddetmişti Sonunda hisleri,yakın
arkadaşlarının ısrarları ve görüşmelerine yardımcı olacakları vaadleri ilk kez bir çıkma teklifini kabul ettirmişti. Küçük bir kaçamakla bir cafede
buluşmuşlardı. Ardından hiç doyamadıkları uzun telefon sohbetleri… Ders araları birbirlerine koşmalar ve hiç vazgeçemedikleri okul bahçesindeki
ağaç altı…Kızı bu ilişki heyecanlandırdığı kadar korkutuyordu da…
Arkadaşlarının desteklediği oyunlarla dışarıya çıkmak için bahaneler yaratıyor ve erkek arkadaşıyla buluşuyordu.
Bir hafta sonu arkadaşlarından birinin yaşgünü partisi yapılacaktı. Ne yaptıysa gitmek için izin alamamıştı. Arkadaşlarının çabaları da sonuçsuz
kalmıştı.Müjde ve Meltem teselli etmeye çalıştılarsa da faydası yoktu.
Yanlarından aksi bir tavırla uzaklaştı.Erkek arkadaşı ve diğer arkadaşları yaşgününde eğlenirken O yatağına uzanıp, acı bir şiir yazmıştı.Hafta başı okula geldiğinde erkek arkadaşı her zamanki gibi O’nu kapıda
beklemiyordu. Sınıfına doğru gitti.Soğuk bir tavırla karşılanınca hüznü bir kat daha artmıştı Tabi ki haklıydı çocuk, hiçbir erkek telefon
konuşmalarıyla yetineceği bir ilişki istemezdi Müjde ve Meltem’in davranışları da tuhaftı. Onlardan da aksi tavrı için özür diledi.1, 2 gün
süren durgunluktan sonra erkek arkadaşıyla tekrar eskisi gibi olmuşlardı.
O hafta sonu arkadaşlıklarının 3. ayı dolacaktı ve aynı gün yapılacak okul partisine denk geliyordu. Kız artık oraya gidebilmek için günlerce izin
almak için uğraşmış ve sonunda amacına ulaşmıştı. En sevdiği kırmızı kıyafetini giymiş ve yola koyulmuştu.Partinin yapılacağı salona girdiğinde
sırayla bütün arkadaşları koşarak O’ nu öpmüş ve geldiğine ne kadar sevindiklerini söylemişlerdi. Erkek arkadaşı hemen gelip elini tutmuş ve kız
kendini pistte dans ederken bulmuştu. Hiç bitmeyecek güzellikte bir rüya gibiydi herşey.En sevdikleri Sezen şarkısı çalıyordu.İçinden ‘ galiba bu aşk’ diye düşünürken gözleri Müjde’ ye takıldı oturduğu yerden onları seyre dalmıştı. O anda Meltem’ in Müjde’den farklı bir yerde oturduğunu farketti. O ana kadar hiçbir ortamda ayrılmamışlardı. Meltem’ e tekrar baktı ve O’ nun
dolu dolu gözlerini gördü.Herkes kendisine acı bir ifadeyle bakıyordu. Neden? ne olmuştu? Erkek arkadaşının yüzüne baktı ve anlık bir önseziyle,
‘O günkü yaşgünü partisinde ne oldu’ dedi. Çocuğun yüzü bembeyaz kesildi ve ‘ Hiç!’ dedi. Evet bir şey olmuştu, dansı bıraktı,kollarını iki yana
indirdi, duymaya korkuyordu ama ısrarla ‘ söyle!’ dedi . ‘Hiçbir anlamı yoktu ben seni seviyorum.’ diye cevap vermişti çocuk ‘kim söyle’ diye bağırdı kız.

‘ Müjde!’

Gerisini duymamıştı, duyamamıştı…Kulaklarında sadece ‘Müjde‘ yankılanıyordu. O an hiç bitmeyecek güzellikte olduğunu düşündüğü rüya işte bir kabusa dönüşmüştü. Dışarıya doğru koşmaya başlamıştı, sadece koşuyor yoluna çıkan ağaç dallarını, çiçekleri elleriyle savuruyordu. Yine o hiç
değişmeyen soru beynine yerleşmişti. Neden? Durdu ve bir banka oturdu. O anda kolunda bir acı hissetti, baktığında 3 tane derin yara izini
gördü.Savurduğu güller kolunu yaralamıştı. Kanı kırmızı kıyafetine karışmıştı. 3. aya 3 yara izi,ne kadarda anlamlıyıdı!?. Kalbi acımak buymuş
demek ,içi acımak…Yanına gelen Meltem ağlayarak yaşgününde Müjde’yle kızın erkek arkadaşının uzun süre dans edip daha sonra uzun süre bir odaya
kapandıklarını anlatıyordu. Çocuğun daha sonra birlikte olduklarını itiraf ettiğini, pişman olduğunu ve kıza olanları kendisinin anlatması için Meltem’e yalvardığını anlatmıştı.Ama ne O,ne de Meltem bunu nasıl söyleyeceklerini bilememişlerdi. Meltem ‘Affet beni söyleyemedim’ dedi .Tüm arkadaşları uzak bir köşede onları izliyordu. Çocuk ve Müjde yaklaştı. Konuşmaya başladıkları anda kızın kolundaki derin yaraları fark ettiler. Kız, koluna panikle uzanan
çocuğun elini iterek gözyaşları içinde ‘Umarım bu üç çizgi hayatım boyunca geçmez ve her baktığımda bir daha hiç kimseye güvenmemem gerektiğini
hatırlarım’. Müjde’ya döndü ve ‘tabi ki bu dost kazığını da’ dedi ve Meltem‘le birlikte oradan ayrıldılar. O gün o yaranın bir işaret olduğuna
inanmıştı.
Sonraki günler çok daha zor geçmişti. Kızın hayatında en çok değer verdiği iki insanı sonsuza dek silmesi hiç de kolay olmamıştı. Çocuk her akşam evinin önünden geçiyor,balkonuna güller atıyor,durmaksızın arıyor,kızın ders aralarında defterlerinin arasına sevgi ve pişmanlık dolu mektuplar bırakıyordu. Ama artık hiçbirşeyin anlamı kalmamıştı. Kız o dans ettikleri
şarkılarını defalarca dinleyip her defasında kendisine unutmaya söz vermişti. Ve bitti!

……………………………………………………………………………………………

Yıllar sonra bir dost kazığı daha yedi kız. Bir acı darbe daha. Dostuyla paylaştıkları her şeyin koca bir yalan olduğunu anlamıştı. Yine aynı kalp
acıısı. Kolunu anımsamıştı, 3 çizgiden biri hafifçe kaybolmuş diğer ikisi ise hala belirgindi. ’Evet’ dedi, ‘bu da ikincisi.’

Kız bu yaşadıklarından dolayı insanlara küsmedi. Dostluğun ve güvenin değerini daha çok anladı. Belki bir sepet elma almıştı ve ikisi çürük
çıkmıştı. Ama hala diğerleri sağlamdı. Üzüldüğünde, sıkıntılarında hep yanındaydılar gerçek dostları. İnsanlara güvenmekten, onları sevmekten hiç vazgeçmedi. Ama hala kolunda 3. bir iz olduğunu da unutmadı!
Ve hala o şarkıyı duyduğunda gözyaşlarını tutamaz!
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
18 Kasım 2006       Mesaj #1939
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Evet açım
Bir insanlık dramıdır bu, medeniyetin göbeğinde yaşanan. Tam on gündür ağzımdan içeri doğru düzgün bir şey girmedi. Uyudum, gece gündüz uyudum açlıkla baş edebilmek için. Televizyondaki yemek tarifi programlarını izleyip kendime işkence ettim. Sonra da unutmak için sokaklarda gezindim! Bir evin içini gördüm açık pencereden, koca bir sandviçi ağzına tıkan çocuğa hasetle baktım. Hemen eve döndüm, kendimi odama kilitledim. Bir gün sokaktaki simitçinin tezgahına uzandı ellerim istemsizce. Son anda çektim kendimi ve hemen uzaklaştım oradan.
Yürümek kesmedi bir süre sonra. Sahilde dolaşırken kendimi denize atıverdim, bir saat boyunca sudan çıkmadım. Gündüzlerimi yatakta geçirdiğim için geceleri uyuyamaz oldum. Tavla partileri yaptım, kendimi mars ettim her defasında. Kırdığım taşları kemirmeye başlayınca onu da bıraktım. Bahçeyle uğraşmak baştan yattı. Elma bulmayı umut ederek çam ağacına tırmanmak mantıksız gelmemişti yaparken ama dört metreden kafa üstü düşünce yararsızlığına ikna oldum!
Kafamı başka yerlere verebilmek için mahallenin sorunlarına taktım bir ara. Belediyenin kapısını aşındırdım yolların bozukluğu için. Onlar da bana “Yolları yeni asfaltladık ya hanımefendi daha ne istiyorsunuz” yanıtını verdiler utanmadan. Sanki bir asfaltla beni susturabilirlermiş gibi! Bende etraftan 15-20 kişi topladım, belediyenin önünde protesto eylemi başlattım. O sırada yoldan geçen bir kokoreç arabasının peşine takılmasaydım eylemcilerimin ne sonuç aldıklarını öğrenebilir ve buraya gururla yazabilirdim, ama maalesef akıbetlerinden haberdar değilim. Yine de kendimle övünüyorum çünkü duraklardaki isim tabelalarının tozlarının alınmasındaki payım çok büyük! Yaptırana kadar belediye başkanı da dahil olmak üzere 18 memurla kavga ettim.
Belediye binasına yaklaşmamam için karar çıkartılınca bana yine bir sürü boş vakit kaldı. Bu vakti mahalledeki kedi nüfusunu azaltma çalışmalarında harcamaya karar verdim. Meğer böyle bir organizasyon yokmuş! Tabi ki bu beni durdurmadı. Kendi örgütümü kurdum ve tek kişilik bir ekiple çalışmaya başladım! Çok emek sarf ettim ama kedi nüfusunu azaltmak mümkün olmadı. Çuvallara topladığım kedileri başka bir semtte salıyordum onlar da nasılsa yolu bulup geri dönüyorlardı. Hatta bir gün yolumu kaybettim de kendi topladığım kedilerden mıymıntı bir tanesini izleyerek geri döndüm. KTO (Kedi Toplama Organizasyonu) nun son faliyeti o oldu.
İnanması güç ama tüm bunlar son 10 gün içerisinde gerçekleşti. Sonra bu sabah garip bir hisle kalktım yataktan. Çırpınmaktan vazgeçmiş balık gibi hissediyordum kendimi, pes etmiş ama dingin. Yine de rutinimi bozmadım ve sabah yürüyüşüne çıktım. Çıkmaz olaydım! Sahil yolunda ilerlerken oldu her şey. Oturmuş, sabah sabah koca bir dürümü midesine indiriyordu. Utanmaz bir de gözümün içine bakıyordu yerken. Bunlar tabii ki bir insana saldırmak için yeterli sebepler değiller ama bununla kalmadı ki! Elimde olmadan baktığımı görünce dönüp de bana “Ne bakıyosun şişko!” diye seslenmesin mi, kendimi kaybetmişim! Yani düşünün anlattım size 10 gündür kilo vereceğim diye çektiğim eziyeti. Yani dermansızlıktan ifade vermeye bile nefesim yetmedi de oturdum ifademi kendim yazıyorum! Bir de bana şişko diyor. Ama ben buradan çıkayım biliyorum yapacağımı. Belediye yasağım kalkar kalkmaz dilekçemi elden vereceğim ve o buraları o terbiyesize dar edeceğim.
Bu arada bunca zamandır uğraşıyorum ya, değmiş. İstediğimden 1 kilo fazla vermişim. İfademi daktilo etmeden önce benim için yandaki lokantadan bir buçuk iskender söylerseniz sevinirim. Size zahmet olacak ama bir kutlamayı hakkettim sanıyorum.
feather
gizem_mechul - avatarı
gizem_mechul
Ziyaretçi
18 Kasım 2006       Mesaj #1940
gizem_mechul - avatarı
Ziyaretçi
Acele Karar Vermeyin ( Yazar : Lao Tzu )
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

"Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar