Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 68

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.358 Cevap: 1.997
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #671
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
İKİ SİMGE
Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
Sponsorlu Bağlantılar
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.


Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."
- "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
- "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye
düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.
- "Hangisi mi evlat?
Ben, hangisini daha iyi beslersem!"

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #672
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
KELEBEK İLE PAPATYA HİKAYESİ

Sponsorlu Bağlantılar
Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.

Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak.

Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. içinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.

Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.

işte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye...

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #673
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Fantasmagoria * : “Aşkın Metinler ”



*






Gece, rüzgarın ıssızlığına karşı çıkmasına rağmen, ayın ışık huzmelerinin etkisini azaltarak odanın üzerine çökmüştü. Yalnızlık ve yabancılık hissi hemen geldi buldu Zerka’ yı. Işığın aydınlattığı ve umutlar yarattığı iç dünyası şimdi ondan çok uzaklardaydı. Yıkım tüm bedenine yayılıyordu. Hemen yatağına gitti, aynaya bakma tutkusu giderek şiddetleniyordu. Katlanılmaz bir iç sıkıntısı ayaklarından gözlerine kadar tırmandı. Gözleri yatağın hemen karşısındaki derin dünyalarla bu sıkıntıya karşı koymaya çalışıyordu. Yatağın karşısında güneşin mirasını gece olduğunda bile koruyan kitaplar bulunmaktaydı. Karanlık orada varoluşunu yitiriyor, böylece zaman oraya giremiyordu. Zaman orada yoktu. Bu zamanın ötesine geçmiş “sonsuz ışıklar” onlara dikkatlice bakıldığında karanlığı, tüm yıkımı ve yalnızlığı unutturuyordu Zerka’ ya. Bu süreçte varoluşu kitaplarla özdeşleşiyor, roman kahramanlarının gerçekliğine olan özlemi kabarıyor; kitaplar onun bedeni ve ruhu oluyor; Zerka güneşin en derinlerinde doğan ve oradan gelen birisi gibi gözlerindeki kor ateşle onlara katılıyordu.



Gözler kitapların verdiği rahatlamayla yıkımı geri püskürttü. Kitapların onu koruduğunu biliyordu Zerka. Kitaplara ait metinler zihninin içlerinden yıkıma karşı savaşa çağrılıyordu. Savaş borusuna eşlik eden dağınık düşüncelerin zirvesinden gelen görkemli bir anlatıydı: “ eski günlerin görkemli anlatısı.”



Bu hep ölü olan ama ölümsüzlüğü de içeren metinler dağların zirveleri ile okyanusların en derinlerinin birleştiği ayna-saraylarda yaşardı. Her metin kendisini okurdu o aynalarda. Güneş ufukta parlarken uyurdu metinler çünkü güneş onları her türlü tehlikeden korurdu. Saraylar tüm ışığı en yüksek şiddetle yansıtan aynalarla kaplı olduğundan karanlık varlıklar gündüzleri sarayları çok uzaklardan izleyebilirdi ancak. Onlara yaklaşmaya cüret edemezlerdi.



Yaşamları içlerindeki anlamı korumakla geçiyordu. Sürekli mırıldandıkları ve neredeyse marş haline getirdikleri bir dizeleri bile vardı. Her zaman olduğu gibi gene büyük bir yaşama sevinciyle, sarayın dört yanına ulaşan ve giderek artan bir şiddette sesleniyorlardı :





“Aynalarda güneştik
Geceleri kendimize,
Ve kapardık gözlerimizi
Güneşten düşümüze.”





Zerka gözünün önüne kadar getirdiği dünyadan bir anda çıkıvermişti. Sesleri duymuyordu artık. İçi tutkuyla dolmuş, kendi varoluşu üzerine derin düşüncelere dalmıştı. Benim varoluş amacım ne diyordu kendi kendine… Sonra soruyu bile unuturcasına yeniden hülyalara dalmıştı.



Gözlerini duvara dikmiş öylece bakıyordu; yüzü biraz donuktu ama gözleri parlıyordu. Metinler dünyasını izlemeye koyulmuş gibi sevinçten yerinde duramıyor, bu çok eski deneyimi her seferinde yeni düşüşler yaşatıyordu ona. Zaten düşmek düş görmek değil miydi! Elleri ve bedeni hareketsizdi, duvardan metinlerin dünyasına açılan bir pencere bulmuştu adeta, odadaki zaman durmuş ve açılan pencereden metinlerin dünyasına akmıştı. Farklı bir pencereydi, açıldığı dünya kendisiydi. Yeni dünyanın ufku pencereden rahatlıkla seçiliyordu.



Kendisine bakan Zerka gözleriyle zihninin açtığı yeni dünyanın zamanlarını yazmaya başladı düşüncesine :



“ Batan güneşin içinden gece doğup gerçeklik olduğunda metinler zamana uyandılar ve ölümsüzlüklerini kazanmak için kendilerine baktılar. Okudukça parlaklıkları artıyordu, en sonunda aynada görünmez olmuşlar, böylece metin biçimindeki kara kuyulara düşmekten kendilerini korumuşlardı.”



Zerka’ nın penceresinden baktığı metin-yoldan pencereye giderek büyüyen bir ışık yaklaştı. Yaklaştıkça odadaki karanlık azalıyordu, tam önüne geldiğinde Zerka’ nın etrafı aydınlandı. Sanki kendi anlamına biraz daha yaklaşmış gibi dikkatlice süzüyordu yolu. Yıkım duygusu Zerka’ nın aşağıda yatan bedenini terk etmiş, bu pencere ona ruhunu veren anlam ve gerçekliği en içlerinde hissetmesini sağlamıştı. Ona metin dünyasının öyküsünü anlatmaya başladı bu ışıklı ses. Kim olduğunu göremediği bu varlıktan gelen ses dalgaları kulağına ardı ardına çarpmaya başladı :



- Gördüğün metinlerin ışıkları o kadar şiddetlidir ki zamanı ve yeri aşar, sonsuz uzunlukta ve derinlikteki kuyuların en sonlarına ulaşır, onları en güçlü oldukları yerde yok eder. Kara kuyularda yaşayan metin düşmanlarının en istemediği şey metinlerin uyumlu ve düzenli bir şekilde birleşip kitap haline gelmeleridir. Bu kitap-elmaslar aynalara bile bakmaktan kurtulan ve kendileri ayna olabilen arı metin cennetleridir. Dışarıya bakarken kendilerine bakan bu sonsuz ışık kaynakları, ayna-saraylardan daha korunaklıdır. Zamanları kendi içlerindedir, zaman onlarda akar. Böylece dışarının zamanı onlar için önemsizdir. Saatin neyi gösterdiği umurlarında bile değildir, çünkü saat onların içinde yaratılmıştır; hiçbir yaratıcı yarattığı şeyi kendi üzerine çıkarmaz. Bir Tanrı zamanıdır onlarınkisi : Tanrısal şimdilerinde insansal şimdiyi izliyor gibidirler. Kendi alanları dışındaki her yerde zamansızdırlar. Diğer metinler ise zamanı aynadan alır, dışarının zamanıyla yaşarlar. Ölüm onlara dışardan gelir.



Işıklı ses birden durmuş ve derin düşüncelerin de eşlik ettiği hüzün eşliğinde söylenmesi bile insanı ürküten şeyleri anlatmaya başlamıştı, elbette iyiliğin olduğu yerde karşıtı da zorunlu olarak varolacaktı, ne de olsa bu özgürlüğün bedeliydi. Endişeli bir şekilde atıldı ;



- Zaman geçtikçe kara kuyular da birleşmeye, yerin altında labirentler oluşturmaya başladılar. Kara kuyular aralarındaki kanlı bir seçimden sonra karanlıkta en çok parlayan ve metinlere en çok benzeyen Eloa’ yı liderleri olarak kabul ettiler. Eloa’ nın kara kuyu sakinlerinden sakladığı önemli bilgiler vardı. İlki onun da önceden saraylarda yaşayan bir metin olduğuydu, ikincisi ve en önemlisi de metinlerin nasıl yok olduklarını bilmesiydi. Bu sırrı kitap-elmaslar’ dan başkaları bilmezdi. - Eloa’ nın bunu nasıl öğrendiğini hala kimse bilmiyor.- Bu sır, ateşin metinlerin en büyük düşmanı olduğuydu.



Zerka karşısında gözlerini bile açamadığı birinden gelen sesleri ilgiyle dinlemişti. Zerka Eloa üzerine düşünürken, onun neden saraylardan ayrıldığını merak ediyordu. Tam bu sırada, onun merakını giderecek sesler şiddetli bir biçimde yanıtlara dönüşmüştü :



- Eloa bir zamanlar ışıklı bir metinken; kitap oluşturacak metinlerin içindeyken diğerlerine göre daha az olan ışığından dolayı uygunsuz ve yetersiz bulunduğu söylenerek sarayda yaşamaya bırakıldı. Yazgısı buydu onun. İçindeki nefret ve kin günden güne büyüdü. En sonunda aynaya bakamaz hale geldi. Öleceğini bile bile sarayı terk etmeye karar verdi ve oradan ayrıldı. Bu özgürlüğüne olan tutkusundan geliyordu, hastalıklı bir tutkuydu ama sadece özgürlük içindi. En şiddetli zamanlar içerisinde savrulup kendini rüzgarın kollarına bıraktı. Uyandığında nefeslerini hissettiği ama neredeyse hiç görünmeyen varlıklarla karşılaştı. O günden sonra kara kuyularla saraylar ve kitap-elmaslar arasında bitimsiz mücadeleler başladı. Eloa hiçbir zaman açığa çıkamayan, görünmeyen kara kuyu sakinlerine ışık oldu, kötülük kendi başkasında, eskiden iyi olanda kendisini gördü ve gücü giderek arttı. Onlara, karanlığa yolunu bulmaları için bir yol gösterici olmuştu, artık nerede olduklarını ve ne olduklarını biliyorlardı. Kötülük böylece özgürlüğüne kavuştu. Artık iyiliğin karşısına çıkabilirdi. Ateş en güçlü silahları oldu. Saraylara ateşten güllerle saldırıp aynaların birçoğunu yakıp yıktılar. Metinlerin bir çoğu kül oldu; bununla da kalmadı kara kuyular, sarayların altlarına çukurlar kazarak içeri sızdılar. Böylece dışardan girilemeyen saraylara Eloa’ nın dehası ve karanlığın da gücüyle yer altından ulaşmış oldular. Uyku halinde olan tüm metinleri kırıp geçirdiler, kanlar tüm aynaları kırmızıya boyadı; ateş, yardım isteyen metinleri canlı canlı yaktı. Sarayları yöneten kitap-elmaslar Eloa’ nın ve yandaşlarının karşısına çıktılar en sonunda. Kitap-elmaslar en güçlü özellikleri olan şeyi yapıp, Eloa’ nın geçmişini gönderdiler kara kuyu sakinlerinin üzerine. Bu geçmişi yansılayan zaman dalgası kuyu varlıklarının duraklamasına yol açtı, dalgada Eloa’ nın aynalı günlerini, ışıklı günlerini izlemeye koyuldular. Zaman dalgası dışarıdaki zamanı unutturmuştu, dış zamana ölüm kitap zamanından gelmişti : “ kendisi zamansızlık olandan”



Ses hiç duracak gibi değildi ama onun da nefesi sonsuza kadar dayanamazdı bu insanı giderek meraklandıran söyleve; biraz duraksadı, içine doğduğu metinden derin bir nefes çekip konuşmasına devam etti:



- Bu sırada kuyu sakinlerinin en içlerinde saklı olan metin olma, görünme, ölümsüzlük ve zamanı aşma özlemleri açığa çıktı; kendi karşıtlarında kendilerini görmeye başladılar. Bu iyi olmanın, tam özgür olmanın yaşanmasıydı. Onlar da ancak iyi olanın gerçek olabileceğini ve sonsuza kadar yaşayabileceğini anlamışlardı. Eloa’ nın emirlerini bile duymuyorlardı artık. Eloa gerçekleşen bu olay üzerine anlaşma yapmak istediğini bildirdi kitap-elmaslara. Bu kurnaz lider eskiden onlardan birisi olduğundan bu zaman dalgası karşısında biraz olsun kendisinde kalabilmişti. Aslında bu yeterli gelmemişti. İç ceplerinden birinde sakladığı küçük aynasını kullanmak zorunda kalmış ve dış zamanı, gerçekliğini ondan almıştı. Yoksa o da diğerleri gibi zamansızlıkta kendinden geçip gidecek, anlamını kaybedecekti. Hala bir metindi. Tam o sırada… şiddetli bir öksürük krizine yakalandı, ölmek üzere olan bir metin gibiydi, sonlanmak üzere, görevi bitmek üzere olan bir metin; ama gene de devam etti fısıldayarak;



- Kitap-elmaslar zaman dalgasını çeker çekmez, Eloa’ nın adamları kendilerine geldiler. Eloa doğası gereği verdiği sözü tutmadı, saldırı emrini hiç duraksamadan verdi ve ateş topları elmasların yüzeylerini eritmeye başladı. Kitap-elmaslar güneşin kendilerini koruyacağını bilerek hemen sarayın dışına attılar kendilerini. Eloa ele geçirdiği sarayların aynalarını karaya boyattı. Güneş doğmadan önce tüm geceler çalışıldı, güneşin girdiği tüm yerler kara duvarlarla kapatıldı. Karanlığın kaleleri güneşin altında ona meydan okumaya başladı...



**





“İşte!” dedi “İşte orası.” ve birden kayboldu. Artık yoktu. Uzaklardan pencereye ulaşan kara dünyayı gösteriyordu. Zerka duydukları karşısında şaşkına dönmüş, pencereden yola atlamak istemişti. Eloa’ nın karşısına çıkmak ve sarayları yeniden kitaplara teslim etmek… Evet bu en büyük amacı olmuştu artık! Pencereden baktığı yer zifiri karanlıktı, odaya da aynı karanlık çöktü. Ayın gökyüzün üst sarmalından başlayarak parlattığı geceyi bile aratan bir karanlıktı bu. Arkasına bakmak istedi, tam o anda gözlerine ışıyan bir dünyada buldu kendini : şimdi yataktaydı, ve gün gecenin yerini almıştı. Tavana baktı, ardından hemen kitaplarına. Sessizdiler, sıradan nesneler gibiydiler. Bakmaması gereken ayna şimdi karşısındaydı. Her şey sıradan görünüyordu. Saçlarını taradı, artık güneşin hüküm sürdüğü dünyaya çıkmak istiyordu. Dışarısı güzel, insanlar cıvıl cıvıldı. İnsanı rahatlatan bir akış vardı; kalabalıklara katılmak ve onların içinde, o akışta yalnızlığını unutmak, bir Flaneur gibi yaşamak istiyordu, oradan oraya; kardeşleri de Dandy ve Bohem de yanında olsun isterdi. Baudelaire’ in söylediklerini tekrarladı coşkuyla :




“...Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak...”



Düşüncelerini, anlatmak istediklerini yaşamak istiyordu. Evin aşağı katına indi. Her şeyi son kez gözden geçirdi. Kapıya doğru yöneldi.
<H1 style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt">


Kapıyı açtı...Zaman durdu... Rüzgar şiddetli... Etrafında...Kitap-elmaslar, ayna-saraylar... Söylüyorlar :






<H1 style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: center" align=center>


“Aynalarda güneştik
Geceleri kendimize,
Ve kapardık gözlerimizi
Güneşten düşümüze.”







Eloa ve kara kuyu sakinleri...Karaya dönen bulutlar... Gökyüzü bir ayna... Aynada oda...Zaman kırılması... Gece... Pencere... Duvar... Yatak... Bir beden yatıyor onda... Ve pencere açılan :


“ Zerka, dışarı çıkabileceğini mi sandın bu sonsuz uzamda bir buz kütlesinden oluşan dünyadan; metin dünyasından?- Flaneur da bizler gibi bir metin belki, ama modern sokaklarda dolaşıyor çoktan. Biz çevriliyiz sınırlarla.- Sen farklı bir yerde, farklı olayların birbirine bağlanmasıyla tanışacağımızı sanıyordun.”



Zerka olanları sessizce dinlerken hala ne olduğunu çözebilmiş değildi.



“ Onlar, biliyorsun kitaplar özgürler ve bunu bizden bencilce esirgediler. Biz metinler, paçavralara dönüştürülmüş metin parçaları zamansız olmak, dış zamanı yenilgiye uğratmak onu aşmak istemeyiz mi ? Bizler tam özgür olmak, zamanımızı kendimiz belirlemek istemeyiz mi ? ”



Zerka anlayamıyordu. Neden yine kendini yatakta bulmuştu ? O bir insandı, konuşan ise bir hayal ürünü. O Eloa idi, neyi anlatmaya çalışıyordu ? Zerka atıldı :



“ Yurtlarından ettiniz onları, kırıp geçirdiniz, kanlı bir şekilde öldürdünüz. Her yanı karayla kapladınız. Neden paçavralar olduğunuzu anlamak güç değil.”



Eloa yaptıklarını hatırladı, hüzünlendi. Zerka kızgın ses tonunu sürdürdü :



“ Neden aynana bakma gereği hissettin Eloa ? Onların doğasını, o yok etmek istediğin doğayı onlara karşı kullandın ? Sen kara kuyuların lideri oldun o ışık sayesinde, bundan nasıl bir özgürlük çıkar ? “



“Aynaya baktım çünkü tamamen karanlık olduğumda ölmüş olacaktım. Diğer karanlık varlıklar hiç yazılmayanlar, düşünülen ama hiç yazılmayan metinler. Bizler yazıldık, ve bunu ancak kendi anlamımızı, kendi doğamızı koruyarak sürdürebiliyoruz. Bunun için kitap olmadan önce, kendimizi sürekli okumamız gerekiyor. Kitap-elmaslar kendilerini okumak zorunda değiller. Onların aynaya ihtiyacı yok... Işığımdan ancak kötüye, karanlığa özgürlük çıkar, bunu biliyorum. Belki de bu tam olarak özgürlüğü yok etmek, parmaklıklar arasına göndermek olur, bir mahkum gibi...”



“ Evet özgürlüğü yok ettin. Hem de “belki” denemeyecek kadar kesin bir biçimde. Hem kitap-elmasları oluşturanlar da bir zamanlar metindi Eloa. Onlar da aynaya bakmak zorunda kaldı uzunca bir süre. Sen bir yandan kitaplara karşı sonsuz bir kıskançlık büyüttün kendinde, bir yandan da kitap olmaya karşı özlemin hiç dinmedi. Karanlık varlıklar gibi olmak istemedin. Düşünsene, sen yazıldın, onlardan biri değilsin. Eskiye özlemini görüyorum şimdi. O yüzden buradasın, bu zamansızlıkta. Bana zaman dalgası gönderdin ve yanıma geldin; bir kitabın yapabildiği gibi. Beni buldun. Eski haline dönebilir ve belki de bir kitabın içine karışabilirsin.”



Zerka zaman dalgasını yaşadığını biliyordu şimdi. Heyecanı giderek arttı :



“ Kurtul onlardan, bırak saraylar yeniden ışısın, görkemli aynalar yeniden yansıtsın metinleri.”



Eloa yutkundu, gözleri doldu. Bilmediği bir yerden gelen damlalar yanaklarını ıslattı ve aşağıya süzüldü. İlk damla yere değer değmez, kapı açıldı Zerka’ nın önünde. Dışarı çıktı, şimdi rahattı. Etrafına bakındı, her yer yürüyen kitaplarla doluydu. Kitaplar içerisinde tek insandı. Metnin gece-zamanını sabırsızlıkla beklemeye koyuldu. Kelimelerin yüzdüğü denizleri gezdi, düşlerin sonsuzca dolaştığı gökyüzünü seyre daldı saatlerce....



Ve gece oldu. Yapmaya korktuğunu şimdi yapmak istiyordu. Artık beklemek istemiyordu, o aynaya bakacaktı. Gözlerini kapattı ve yürümeye başladı. Aynayı elleri ile buldu. Tam karşısına geçti. Gözlerini açtı. Bedenini gördü, düşünceleri akıyordu. Yavaş yavaş gözleri kamaşmaya başladı. En sonunda gözlerini açamaz oldu, aynaya bakamıyordu. Oda aydınlanmıştı. Kesik kesik de olsa dış zamanı aştı, metindeki varoluşu sona eriyordu. Çok yorgundu, ama sonu hala gelmemişti metnin. Sonsuzluk özlemiyle kitaplara doğru yürüdü, kitap-elmaslara : Biricik zamansızlara ve ölümsüzlere. Kitapların tam ortasında diğerlerinden farklı olduğu anlaşılan büyük bir kitaba dokundu. Ne yaptığını bilmiyordu, ne olacağını da. O anda savruldu. Geceleri onu koruyan, yıkımı ve endişeyi yıkıp geçen kitaplardan birine aktı. Şimdi bütünün içindeydi, tam olarak özgürdü Her zaman bilinmediği söylenen, hep arzulanan ama erişilemeyen şeyin tam içindeydi. Dış zamana karşı ölümsüzdü, kendi zamanını belirleyebilecek kadar da ölümlü. Şimdi metin zamanından dışarı taşmış, yaşamlara karışmıştı. Dokunur dokunmaz aktığı kitabın kalın sırtı üzerinde şu yazılıydı : Ölümsüzler Zamanına Giriş. – Zerka ve Eloa’ ya doğru.- Kitabın içine girer girmez bir zaman dalgası yayıldı odanın üzerine; dalgadan şunlar görülüyordu :



Birisi odada. Aynaya bakmıyor geceleri. Kendisinin de aynada parlayan bir metin olabileceği, kendisinin de gerçek olamayacağı düşüncesiyle ondan uzak duruyor. Metinse bile kendini okumak ve kendini, metni bitirmek istemiyor. Sonsuz olmak istiyor ve de zamansız. Özgür olmak istiyor. Yatağa gidiyor, metnin içinden metni aşmaya çalışıyor. Dışarı çıkmaya çalıştığında, kapı önündeyken birden yatağın üzerinde buluyor kendini. Kendi karakterlerini yaratıyor, bir yazar gibi. Ama nedenini hiçbir zaman anlamadığı şekillerde, düşündüğü ve yarattığı şey gelip onu buluyor. Kafasını hayli karıştıran biçimlerde yaşamına müdahale ediliyor. Yaşadığı gerçek zaman ile düşündeki zaman kesişiyor. Artık kendisinin de bir metin olabileceği düşüncesi iyice kafasına yerleşiyor. Bundan emin olduktan sonra kitaplar geliyor aklına, kendi zamanlarını kendileri belirleyen elmaslar. -Parlaklıklarını ve değerlerini her zaman koruyan şeyler. Dış zamanı, metin zamanını aşan uçsuz bucaksız dünyalar.- Kendi zamanını yaratma düşüncesi benliğini sarıyor. Ama önce dış zamanı tanımalı, onunla karşılaşmalı. O hep akan, hep yok olan “şimdi” ile varoluşunu yüzleştirmeli. Hep geride kalan ve giderek gözden yiten geçmişte kalmamak en büyük amacı. Geçmiş, bütün şimdilerine akmalı ve hep kendi zamanında yaşamalı, sürekli geçen ama sönmeyen şimdilerde. Cesaretini topluyor, yaklaştıkça ürkekliği artıyor; ama devam ediyor, aynanın karşısına geçiyor, gözlerini açıyor. Ve kayboluyor metin zamanından, dış zamana uzaklardan bakıyor artık. Zaman dalgası hala odada ama içinde hiç kimse görünmüyor artık, yalnızca kitapların tarafından geldiği anlaşılan bir ezgi dökülüyor kulaklara :







“Aynaydık bir zamanlar kendimize
Ve şimdi olduk aynası insanların.
Biz kitaplar, düşünen ve hiç bitmeyen zamanlar.”






* Fantasmagoria : Özellikle 1800’ li yılların başlarında modernliğin doğuşuyla beraber ortaya çıkan göz kamaştırıcı imgeler, baştan çıkaran düşler, fantasmalar alemi.(Baudelaire’ de özellikle önemlidir.) Büyülü fenerlerin aydınlattığı yanılsamalar sahnesi. Metinde ise daha çok metnin kendi zamanını aşması, kendi gerçekliğinin düşüne dalması gibi bağlamlarla ilişki içinde.








</H1></H1>
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #674
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
ÖDENMEYEN GÜN
Güzeller güzeli bir prensese, 22 yaşındayken
bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir.
Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve
"Bana gençliğinizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz
sona ermeden onu gün gün size geri ödeyeceğim" der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe
gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye...
23 yerine 24 yaşına basar o yıl yaş gününde...

Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak;
ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği
bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük
alacağını tek tek tahsil etmeye başlar.
Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle
ve körpe bir bedenle girer salonlara...

Gece, odasına sızmayı başaran aşıkları,
gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler...
Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur.
Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark
daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun"
gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer... Kalan günlerini
hoyratça harcayan prenses, geri isteyebileceği
sadece bir günü kaldığını fark eder:
"Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlık...!"

Ateşli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için
o tek günü özenle saklar. Bu son yaşam parasını harcamak için
çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve
dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle
geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

"O gün" geldiğinde adam, en şık elbisesi ve
titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını...
Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada
mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra
meraklanıp prensesin kapısını tıklatır.

Yanıt gelmeyince açıp girer.
Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada
prenses, aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır.
Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken
son nefesini vermiştir prenses....

Adam, bu ani ölümün nedenini yerde bulduğu mektupta okur.
Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"Soylu prenses...! Size borçlu olduğum son gençlik gününü
geri veremeyeceğim için çok üzgünüm.
En derin bağlılığımla..."


Jorge Luis Borges'in derlediği Babil kitaplığında

Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı bir öyküsü...

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #675
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bir Masal Misali İnsan; Bir Varmış, Bir Yokmuş!Dün tanışmıştık, sevgi dolu ve geleceğe bulutsuz bakan gözleri vardı sanki. Arkadaşlarımızın arasında başbaşa kalıp etrafımızda seslerini hiç duymadığımız kalabalık arasında özel bir kabinde gibi konuşmuştuk, belki bir veya iki saat... Doyamadık bu muhabbete; ne ben, eminimki ne de O... Ayrıldık... Tekrar buluşmak için sözleşmedik de... Tekrar görüşmek dileğiyle demişti. Umarım demiştim ben de. Umarım... Ondan ayrıldıktan sonra eve gelip Onunla geçen zamandan aldığım hazzı sorguladım hücrelerimde. Sanki duygularımın arasında yokluğunu, Onu bulduğumda anladığım eksik bir parçaydı. Ona aşık olmayı ne kadar isterdim diye düşünürken, aşkın; olmayınca, istemekle hiç olmadığını zaten yüreğimden öğrendiğim şekliyle biliyordum. Bildiğim bir şey daha, Onu çok sevmiştim... " Aynı otobüste, aynı koltuklarda, aynı bilete sahip, aynı yöne giden insanlar var dünyanın dört bir yanında... Bizim muhabbetimizin ayrıntısı bu belki de... Farklısın." demiş eklemişti; Ama unutmaki, bu farkı gördüğüm için ben de farklıyım... Sanki gelecekten gelerek girmişti dünyama ve sanki hep tanıdık gibiydi. Ne kadar akıllı, bilgili olduğuna liseden sonra girdiği üniversitenin 1. sınıfından ayrılıp okumamış olduğunu öğrenirken oldukça şaşırmıştım. Kafa dengi olmak kötü birşey miş okul yıllarında diye ekleyip sözlerine gülümsemişti... Öyle dostça hissetmiştim ki Onu; sanki okul yıllarında herşeyi paylaştığım sınıftaki sıra arkadaşım gibiydi... Tanıştırılırken adını anlayamamıştım. Yüzüne bakıp sordum Ona. "Afedersin adım ne demiştin?" yüzüne odaklanmış gözlerime bakıp "Zeynep" dedi. Sonra kalkıp gittik herkesle beraber... Ama gözlerim gözlerinde kaldı... Ciciydi.., çok ama çok cici.... Gece olabildiğince ilerlemişti, uykunun göz kapaklarımı her ziyaret edişinde Onunla görüşüp sohbet edebilme ihtimalimin yaklaştığı saatlerin heyecanı ile çarmıha gerilmiş gibiydi göz kapaklarım. Ne olurdu yolda karşılaşsak, ne olurdu sanki günlerce konuşabilsek... Bir sevgili dostumdan duyduğum gibi; Bir balıkla, içinde bulunduğu su kadar uzağız birbirimize" Keşke Onunla aynı mahallede oturabilseydik... Ya da keşke aynı dünya da yaşayabilseydik! İnsan bir masal misali; bir varmış, bir yokmuş... Onu kaybettiğimi öğrendiğim de, kalabalıklar arasında yalnız kaldım, çaresiz, titrek... Görünürde hiçbir iz yoktu ama kanıyordum, hem de uçsuz bucaksız, kıpkırmızı kanadım... Onu tanıdığımın ertesi günü kaybettim. Ama yüreği hep yüreğimde, dostluğu, sözleri, yaşama isteği... Ölüm! Ne önemi var ne şekilde geldiğinin... Her şekliyle yok oluyoruz ya... "İnsanlar yalan söylediklerinde, hayatın bir parçasını öldürürler. Bu aslında insanların yaşam sandıkları solgun ölümlerdir..." (Metallica- To live is to die) Bana bu sözleri hatırlattığında kendi kendime söylediğim küçük yalanların aslında içimde koskoca mezarlar açmış olduğunu anlamış oldum. Hayat hiç kimseyi kırmaya değmeyecek kadar ölüme yakın. Hayat herşeyi sevecek kadar uzun... Hayatta yokluklarına katlanamadığını hissettiğin insanları çoğalt demişti... Nasıl olursa olsun yüreğine dokunan insanlara sarılmalı, demiştim. Bakışıp dudaklarımızın tebessümden kıvrılışlarını izlemiştik. Güzel yürek, belki çok uzun konuşamadık ama bana kazandırdıkların, sihirli bir elle dokunmuşcasına yüreğimde açtığın o pencere, o gönüllerden gönüllere uzanan sevgi kıyıları.., Bir anahtar gibi geldin, çevirdin gittin. Ardında şimdi hiç son bulmayacak bir düşünce; sevgin... Güzel insan, Dostum; Herşeyim Canım... Seni tanımamış olanlara gözyaşlarım... Onun gidişinin ardından toparlanmam zor oldu. Ama hayata küsmedim hiç. Bir kaç saatte tanıdığım bir yüreğin aklımın köşelerinde açtığı hücrelerle şekillendirdim dünyamı, yüreğimi.... Keşke, evet keşke Ona aşık olmuş olabilseydim...
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #676
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
KÜÇÜK ÇİN BALIĞI
Birgün, bir denizde, onsekiz, yirmi metrede, küçük bir
balık yanaştı kulağıma... Balıkça bilirmisin dedi...
Bilmezmiyim... Hemen başımı salladım. Dinle dedi,
sana bir sır vereceğim... Neymiş o dedim...
Ağzımdan kabarcıklar merakla yükseldi... Aşığım dedi
küçük balık çok aşığım... İşte o günden beri
kıskanırım küçük balıkları için için...
Küçük balıkla dost olmayı düşledim...
Bir deniz kestanesi kırdım, mutlu düşleri, başka
bir balığın peşinde yedi, deniz kestanesini...
Adın ne senin dedim usulca.. Adım mı ? bilmem...
Benim adım yok, ben balığım dedi...
Peki sana küçük çin balığı desem olur mu? dedim...
Seni mutlu mu edecek dedi... Belkide eder kimbilir..
Peki benim adım küçük çin balığı olsun dedi, yüzdük,
yüzdük, yüzdük... Yoruldum dedim, biraz dinlenelim mi?
Yüzüme baktı, olur dedi küçük çin balığı... dinlenelim.
Niye yüzüme baktığını anlıyamadım, sorsam mı dedim;
soramadım, ağzımın ucunda bir soru kaldı ve küçük çin balığı
bunu farketti.. Toparlandım hemen, nereye yüzüyorduk?
Bir yerlere mi yüzmeliydik dedi, bilmem dedim gayriihtiyari
bilmem... Yüzüyorduk öylece dedi küçük çin balığı.
Yetmez mi ki, bu sana... Yeter, yeter dedim. Dedim ama..
İçimde garip bir şey kıpırdadı adını koyamadım. Öylece
yüzmeye devam ettik, öylece... Sanki yıllardır düşlediğim,
hedefi olmayan, sadece elini tuttuğumda içiminin ısındığı
bir sevda gibi.. Öylece yüzüyorduk...Ben, bir adam,
o, bir balık... Küçük çin balığı...
Sanki düşlerimi okudu istersen ayrılalım dedi...
Neden, nedenmiş o? İstersen ayrılalım ona yaklaşıyoruz..
O mu? O da kim?
Ne çabuk da unuttun... hani sırrım, hani aşık olduğum...
Bir yudum sessizlik düğümlendi içimde... Onca
sessizliğin içinde zamanımıydı şimdi? Neler oluyor bana...
Bu oksijen narkozu olmalı, biraz yukarı çıkmalıyım..
İki metre, evet evet.. İki metre yeter..
Vedalaşmadan mı gidiyorsun?
Ne diyebilirim, sen, bir düş değil misin...
Sen, benim düşlerimin küçük çin balığı değil misin...
Usulca süzüldü, yanağıma sokuldu,
soğuk suların tüm sıcaklığıyla...
Tüpüm bitmek üzere.. Çıkmalıyım.. Dönünce?...
Bekleyeceğim seni, kendine iyi bak,
böyle hüzünlü bitmesin dedi ve maviliklerin
içine doğru süzülüp kayboldu...
Anlamsız, içim boş, yükselmeye başladım.
Çıktığımda yanımdakiler telaşlıydılar... İyimisin?
Biraz şöyle uzan istersen... Ayşegül de belli etmemeye
çalıştığı panikle yanağımı tuttu, canım, iyisin değil mi?
Başımı salladım, gözlerine bakamadım... Herşeyi bir anda
eleveririm gibi... Vazgeçsen şu sevdadan, her seferinde
böyle beklemek... Vazgeçmek mi bu sevdadan dedim,
usulca, daha neresindeyim onu bile bilmeden....
kıyıya akşamın hüznü çöktü...
En sevdiğim saatlerde, keyifsiz yudumladım rakıdan..
Ayşegül, kadınsal içgüdüleriyle huzursuz,
bense bir balığa........Saçmalıyorum..
Hep istediğim şey oluyor, sistemli deliriyorum, evet...
Evet, işte böyle olsa gerek, sistemli deliriyorum...
Toplanıp gitmek istiyorum herşeyi.. Elbiselerimi, tüpümü,
herşeyi.. Ayşegül de dahil, herşeyi bırakıp gitmek istiyorum...
Anlamsız bir hırsla eşyalarımı topladım...
Valizim tıkış tıkış, içim de öyle.. Ve içimden kaçıp kopmak
geliyor yaşamdan, kopup esmek dağlara doğru...
Ama ya, ömrüm boyu, yakama yapışırsa küçük çin balığı...
Ya, yaşamım boyunca, soğuk suların sıcak öpücüğü gibi
rüyalarımı basarsa... Tüm bitiremediğim aşklarımdan
biri olursa. Düşüncelerime inanamıyorum.
Liseli gençlerin aşkı kokuyor... Yok yok...
Tekrar dalmalıyım, bu salakça düşü noktalamalıyım...
Sabahın ilk ışıklarıyla terleyerek uyandım. Elbiselerimi,
paletimi zor topladım. Sahilin ıssızlığında giyindim, henüz
güneşin ısıtamadığı sularda ürperdim. Yavaşça mavinin
büyüsüne bıraktım kendimi... Liseli heyecanım başladı.
Soğuk suların içinde ellerim terledi, ilk aşkımı hatırladım..
Aşkımı mektupta ilan edebilmiştim... O da kabul etmişti.
Sonra buluşmaya karar verdik. O nu ilk gördüğümde
düşecekmiş gibi olmuştum. Bunu nasıl da unutmuşum...
Dudaklarımın ucuna salakça bir liseli gülümsemesi yapıştı,
öylece süzülüyorum mavilere. Biran önce havamı
bitirip çıkmak ve bu salakça düşe son vermek için...
Binlerce balık süzülüp geçiyor yanıbaşımdan oraya buraya
dağılıveriyor... Ben se, küçük çin balığını arıyorum...
Belki de umutlarımı, küçüklüğümden beri kurduğum düşleri,
küçük olduğum için savaşamıyıp kaybettiğim aşkımı...
Kısacası kendimi arıyorum...
Ya ben dedi, küçük çin balığı yumuşacık bir sesle... Ya ben!..
Binlerce volta tutulmuş gibi sıçradım soğuk suların içinde.
Sular kaynadı, kaynadı da yaktı beni sanki...
Bir nefes daha almayasım geldi tüpümden,
öylece kendimi bırakıvermek maviliklere... Ama sen.. Sen,
diye şaşkın kekeledi küçük çin balığı... Sen bana... Evet,
küçük çin balığı, ben sana... İçimde yılların boşluğu doluverdi..
Bir söz, üstelik bir tamamlanmamış söz... Donduk, donduk da
kaldık sanki öylece. Laf bitti koskoca denizde. Laf bitti...
Nolucak şimdi dedim... Hiç dedi; yüzeceğiz.
Sen, daha mutlu. Ben, şaşkın ve düşünceli...
Neden şaşkın ve düşünceli diyemedim...
Unutma, ben aşığım dedi, şimdiyse şaşkın,
sen yıllardır düşlediğimsin, olamıyacak hayalimsin
ve işte karşımdasın, ansızın çıkıpgeldin, beni, çok
etkiliyorsun ama ben, yine de aşığım...
Yüzdük, lafın bittiği denizlerde...
Mavilikler bir garip, artık eski renginde değil.
Sanki, sanki küçük çin balığının pırıltıları solmuş.
Sanki, küçük çin balığı, tanımlıyamadığı
garip bir hüzün dalgasında sürükleniyor.
Elimi uzattım... Yüzüme dostça bir gülücük oturttum...
Oysa içim?.. Havam bitmek üzere...
Biliyorum dedi, benim de zamana ihtiyacım var, bunu da
sen biliyorsun, ama dostluğum hep yanında olacak...
Bakışlarımı gizledim, anlamlarını körelttim,
aklımı onda bırakıp, yukarıya süzüldüm ..
Ayşegül sahilde öylece hareketsiz...
Yanıma gelmedi, gittim yanına oturdum...
İkimizde denize dönük... Nasıl bir oyun bu dedi,
sesinin son enerjisi ile nasıl bir oyun bu?..
Bilmem dedim, bilmem... Belki de ölümcül.
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #677
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Yaprak Dökümü

İçimde derin sessiz ve dipsiz bir kuyu var!... Gün geceye teslim olduğunda, Sere hüzün çöktüğünde , Mutluluk alıp başını gittiğinde Soruyorum kendime ''Hayattaki Değerin ne?'' diye

Kapanınca gözlerim yürüdüğüm yolun zorluğu ve Yalnızlığım geliyor aklıma!... Yalnızlık korkutuyor önce Sonra tenimi sonbaharın o ılık damlaları sarıyor. Her damla ayrı bir dost oluyor!... Yağmurla birlikte üşüyorum!...

Hayat bana benim ona verdiklerimi sunuyor şimdi bana ''bana değer veriyor'' Öyle olmasa yanımda olmazdı öyle olmasa bana gülümsediğini hissedemezdim!...

An geliyor öyle bir fırtına esiyor ki yüreğimde hayat bile dindiremiyor!... sonra o yaprak dökümü baş gösteriyor içimde Gönlüm yine Sonbaharını yaşıyor
Değer verdiğim yapraklar savrulup gidiyor bilinmezlikler denizine doğru...Artık içimdeki ağacın yaprakları yeşeremez çünkü orda artık Dipsiz bir kuyu var !...
Ben ise Başkalarının içlerindeki ağaçlardan dökülen sarı yaprağım...
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #678
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...
Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi... Ama biri vardı ki;
bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...
Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...
Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için
bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı...
Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı...
Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?

Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza...
Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor,
dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey
beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
Tek bir gerçek vardı ki:
O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...
Periyse göstermelik bir hüzne büründü...
Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü...
Çünkü yıldız inatçıydı..
Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
ona olan sevgisini itiraf etti...
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
yıldızının yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.

Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi...
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza...
Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...
Yavaş yavaş sönmeye başladı...

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu..
Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü...
Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...
Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız,
dünyaya güneşin sevgisini yansıtır....
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya...
Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #679
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
SEVGININ GÜCÜ

Otobüs yolculari elinde beyaz bir baston tasiyan genc ve güzel kadinin otobüse binisini icten gelen bir sempati ile izlediler. Basamaklari gecti, bos oldugu söylenen koltugu el yordamiyla buldu, oturdu, cantasini kucagina aldi. Bastonunu koltuga yasladi. 34 yasindaki susan, bir yildir görmüyordu. Bir yanlis teshis sonucu görmez olmus, birden karanlik bir dünyanin icine düsmüstü. Öfke, kizginlik kendine acima.. Hayatta tek dayanagi artik kocasi Mark'ti. Mark hava kuvvetlerinde subaydi. Susan'i bütün kalbiyle seviyordu. Susan gözlerini kaybedince Mark karisinin icine düstügü umutsuzlugu hemen fark etmisti. Ona yeniden güc kazanmasi, kaybettigi kendine güvene yeniden sahip olmasi icin yardim etmeliydi.
Susan gene kendi kendine yeterli olduguna inanmali, kimseye bagimli olmadan yasayabilmeliydi. Sonunda Susan'i isine dönmeye ikna etti. Peki ama evden ise nasil gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama simdi kenti bir uctan ötekine tek basina gecmekten korkuyordu.
Mark her sabah onu arabasi ile ise birakmayi önerdi. Kendi isi tam tam aksi yönde oldugu halde. İlk günler Susan kendini rahat hissetti Mark da "Görmüyorum, artik hicbir ise yaramam" diyen karisini calismaya baslattigi icin mutluydu. Ama bir süre sonra Mark islerin iyi gitmedigini fark etti. Baskasina bagimli yasamin Susan'i mutlu etmesi mümkün degildi. İse eskiden oldugu gibi ise kendi basina otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kirilgan, o kadar öfkeliydi ki ne yapabilirdi?
"Otobüs" lafi agzindan cikar cikmaz Susan öfkeyle haykirdi.. "Nasil yaparim? Görmüyor musun ben körüm! Nerede oldugumu nereden bilirim, nereye gittigimi nasil anlarim? Galiba sana agir gelmeye basladim, beni basindan atmaya calisiyorsun.." Duyduklari Mark'in kalbini fena halde kirdi. Ama ne yapacagini biliyordu.
"Her sabah ve her aksam otobüsü arabayla takip edecegim. Sen bu yolculugu tek basina yapmaya hazir olana dek sürecek bu." Tam iki hafta Mark, Susan'in otobüsünün arkasindan gitti iki hafta boyu karisina görme disindaki duyularini nasil kullanacagini anlatti. Özellikle duymanin pek cok sorunu cözecegini izah etti. Kulaklari ona nerede oldugunu söyleyebilirdi. Yeni yasam tarzina alismasina yardimci olabilirdi. Otobüs soförü ile ahbap olursa, her sey kolaylasir, soför her gün önde bir yer ayirirdi. Nihayet susan yolculuga tek basina yapmaya hazir oldugunu hissetti. Pazartesi sabahi geldi. Ayrilirken otobüsün gecici eskortu kocasina, hayattaki büyük dostuna sarildi. Gözleri yasla doluydu Susan'in. Kocasina öyle tesekkürle doluydu ki onun sabri, sadakati, destegi ve sevgisiyle umutsuzluk ucurumundan nasil cikmis, nasil yeniden hayata dönmüstü.. "Allah'a ismarladik" dedi kocasina ve uzun amandan beri ilk defa ters yönlerde yola ciktilar. Pazartesi, Sali, Carsamba.. Her gün mükemmel gecti Susan icin. Kendini hic bu kadar iyi hissetmemisti, yapiyordu, basariyordu, tek basina basariyordu. Kendi kendine gidip gelebiliyordu iste. Cuma sabahi, Susan her günkü gibi otobüse bindi, ofisinin karsisindaki durakta inerken bilet parasini uzatti soföre.
"Sizi kiskaniyorum bayan " dedi soför. "Neyimi kiskaniyorsunuz benim" diye sordu soföre. "Sizin kadar sevilmek, bu kadar sefkat ve sevgiyle korunmak cok hos bir duygu olmali bayan" dedi soför. "Nasil yani" dedi Susan. "Bir haftadir, her sabah yakisikli bir subay kösede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasiz gecmenize bakiyor, ofisinize girene kadar oradan ayrilmiyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini salliyor ve yürüyüp gidiyor. Siz cok talihli bir kadinsiniz bayan.." Mutluluk gözyaslari Susan'in yanaklarindan akmaya basladi. Ve birden hatirladi Mark'i hic görmüyordu ama bir haftadir yaninda oldugunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki. Talihli gercekten cok talihli idi. Öyle bir armagan vermisti ki ona hayat, görmeden daha degerliydi . Bu armaganin varligina inanmasi icin görmesi gerekmiyordu. Sevginin aydinlatamayacagi karanlik yoktu cünkü..."
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #680
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Mademki bir aşkın var, tadını çıkar. Aşkta geleceği düşünürsen, aşkı bom*** edersin” ne güzel ve ne kadar da doğru bir sözüydü Aziz Nesin’ in.

Tam 108 saattir uykusuzum, tam 108 saattir yemiş olmak için yiyorum, kimseyle konuşmuyorum, gülmüyorum, ağlayamıyorum yani tam 108 saattir sensiz yaşamaya alışmaya çalışıyorum. Ellerim benim değiller gibi, vücudumun geri kalan pek çok yeri de bu duruma uyum gösteriyor ve sanki bana ait değilmiş gibi davranmaya çalışıyorlar. Senin kokunun sindiği odamda kalamıyorum, evin geri kalan bölümleri de bana acı veriyor ama hiç birisi sol yanımda ki başının ağırlığı ile oluşan çukurlukta ki saçının kokusu kadar beni etkileyemiyor. Mutfağa giriyorum ve yaklaşık 112 saat kadar önce yaptığın yemeğin, aldığın ekmeğin, içmeye bayıldığın meyve suyunun emareleri yüzünden kendimi zor atıyorum dışarıya. Evin her köşesinde senden bir şeyler bulmak çok kolay geliyor bana ama bulmak istemiyorum, çünkü tam 108 saattir senle ilgili bulduklarım sana dair son şeyler oluyor. Yaklaşık 44 saat önce ağlamayı bıraktım, daha doğrusu ben ağlamak istesem bile göz pınarlarım buna izin vermiyor, sanırım gözyaşlarımın faturasını yatırmamışım artık akmıyor. Ben fatura işinden anlamazdım evin bütün faturalarını sen yatırırdın, tam 108 saattir hiç bir faturaya elim değmiyor. Aklımdan türlü şeytanlıklar geçiyor ama sensizliğimin bu 108. saatinde şeytanlıklar sadece geçiyor, kalıcı olan tek şey sensizliğin bel ağrılarımı arttıran ağırlığı oluyor.

Hatırlıyorum da hani yaz başında bir kavganın tam ortasında kalmıştım, kimseyi tanımıyor olmama rağmen ben bir kaç kişiye vurmuştum, birçok kişi de bana. Yüzüm, kollarım ve vücudumun birçok yerinde morluklar oluşmuştu, canım çok acıyordu ve pansuman bile yaptırmıyordum. “Ne yapabiliriz?” diye sordun bana ve bende sana; “ Eskiden neren acıyor, öpeyim de geçsin derlerdi, belki öpersen geçer” demiştim. Güldün önce fırsatçılığıma, ama sonra hiç üşenmeden nereyi göstersem öptün. O an bilmediğin bir şey vardı, elin, dudağın değil gözlerinin değdiği her acım anında bitiyordu, tam 108 saattir ellerin, dudakların ve gözlerin yok, şimdi bütün eski yaralarım aynı anda ağrımaya başladı nasıl tedavi ettirebilirim? Uyuyamıyorum, konuşamıyorum, zorunda olmasam nefes almak istemiyorum, verdiğim her nefeste “Bu son nefesim olsun” diye dua ediyorum, en kısasından ben sensizliktense yaşamak istemiyorum. “Sevgi hem birçok şey ister, hem de aslında tek başına her şeye yeter” demiştin ya, tam 108 saattir ben sevgisiz hayattayım ve hiç bir şeye yetemiyorum. Başım bedenime ağır geliyor, kalbim yerinde duramıyor, gözlerim kararıyor ama sana sözüm elimi kolumu bağlıyor, beni bana bırakıp giderken yanımda bıraktığın sensizlikle yaşamaya beni neden mecbur ettin hala anlamıyorum. Ama tam 108 saattir bu halimle yaşıyorum, tam da söz verdiğim gibi.

İçmeyi sevmem seninle bile bir elin parmakları kadar içki içmemişizdir bunca yıldır, ama tam 108 saattir ikimizin bütün parmaklarından daha çok içtim. Ya sarhoş olmayı başarırsam ve sarhoşluğum geçici dahi olsa seni unutturup bana uykuyla yeni bir randevu ayarlarsa diye içtim. Fakat sanki alkol değil de kahve içmişim gibi her kadehte, her şişede, her dublede daha çok ayıldım, seni daha çok hatırladım, sensizliğimin daha çok farkına vardım. Gittiğinden beri yaptığım olumlu tek iş olmadı, sigaraya başladım, alkole alıştım, kavgalara karıştım, bilinçaltımda olduğunu bile bilmediğim küfürleri ortaya çıkardım, lakin tam 108 saattir seni aklımdan bir türlü çıkaramadım. Kumsala inmek istedim ama aklım seninleyken bedenimin yalnızlığını ne denize ne de kendime anlatamayacağım için vaz caydım. Şimdi hatırladım aslında iyi bir eylem yapmaya çalıştım ve seni aradım onda da sen cevap vermedin elime yüzüme bulaştırdım. Sensizliğin içinde tam 108 saat geçirdim ama ömrümden 108 ömür çıkardım, sahi bizim biz oluşumuz 108 ay olmuştu tesadüf mü dersin?

Ben aşkımı bom*** etmemek için geleceği düşünmedim Aziz Hocam şimdi elimde hesaplayabildiğim geçmişimden başka geleceğimde dâhil hiç bir şey kalmadı. Tam 108 saattir geçmiş zaman eklerine mutlu geçmiş zamanda eklendi benim kitabımda, artık tam 109 saat oldu bu arada.

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar