Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 66

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.536 Cevap: 1.997
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
13 Mayıs 2006       Mesaj #651
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
TEMBEL ADAM

Sponsorlu Bağlantılar
Dedem Korkut'un dediği gibi: Yıllar önce, develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken, doğruluklar ülkesinde insanlar mutluluk içinde yaşaryormuşlar. Tüm insanları mutlu etmenin yolunu bulmuş olduğu için herkes Kral'ı çok severmiş.
Bu ülkede herkes gücünün yettiği kadar çalışırmış. Toplanan gelirden gereksinimleri kadar pay alırmış. Ülkede herkes canla başla çalışırken yalnız Kral çalışmaz, çalışanların ürettiğini satıp gelir toplama işini üstlenerek çalışmalara katkıda bulunurmuş. Kral toplanan gelirin dağıtımını kendi yönetir, haksızlık olmamasına özen gösterirmiş.
Bir gün ülkeye tembel bir adam gelmiş. Ülkeyi çok sevmiş. Ülkede yaşamak için Kral'dan izin istemiş. Kral, yaşamla ilgili tüm kuralları anlatmış. Bu kurallara uyduğu sürece ülkede yaşayabileceğini söylemiş. Yabancı adam ülkeye kabul edilince, sevinç içinde Kral'ın yanından ayrılmış ve yeni ülkesinde diğer insanlar gibi yaşamaya başlamış.
İlk zamanlar, o da işine herkes gibi zamanında gider, gücü yettiğince çalışır, gelirden gereksinimi kadar pay alırmış. Kimse onun ülkedeki varlığından etkilenmemiş. Hatta, üretime katkısı olduğu için sevmişler bile.
Tembel adam zaman geçtikçe işe geç gelmeye, hasta olduğunu söyleyip bazen hiç gelmemeye başlamış. İşi aksattığında, bulduğu gerekçeler öyle inandırıcı imiş ki, kimse onun gerçek niyetini anlayamamış. Diğer çalışanlar iş aksamasın diye onun yapması gerekenleri de yapmak zorunda kalmışlar. Ürün yine eskisi gibi zamanında tamamlanmış. Tembel Adam'dan kaynaklanan geçikme, diğerlerinin onun yerine çalışmasıyla önlendiğinden, toplanan gelirde bir azalma olmamış.
Gelir payları dağıtılırken, bir gün önce yatak döşek hasta olan Tembel Adam, paydaşların en önünde yerini almış. Son zamanlarda kimse onu bu kadar canlı ve dinç görmemiş. Herkes sırasını beklerken Tembel Adam, öne fırlamış ve gereksinimlerini sıralayıp, gelirden en büyük payı almak istemiş. Herkes "Gerçekten doğru söylüyordur, muhakkak gereksinimi vardır" diye O'nun isteğine karşı gelmemişler. Tembel Adam payın en büyüğünü alınca, diğerleri gereksinimlerini karşılayacak kadar pay alamamışlar. Çünkü kalan pay herkese yetmiyormuş. "Olsun daha çok çalışır, bir sonraki gelir paylaşımında gereksinimlerimizi karşılarız" diye düşünüp, kalanı paylaşmakla yetinmişler.
Tembel Adam ilerleyen yıllarda da aynı davranışı sürdürünce, diğerleri Kral'a gidip yardım istemişler. Kral da halkın huzurunu korumak ve haksızlığı önlemek için çalışma yaşamı ve gelir paylaşımı konusunda yeni bir uygulama başlatmaya karar vermiş ;
- Bundan böyle çalışanlar her gün belirli saat çalışacaklar ve gelirden çalıştıkları saat kadar pay alacaklar demiş. Kral, süreyi belirlerken Tembel Adam'ın çalışmakta olduğu süreyi temel almış. Kral bu yöntemle, Tembel Adam'ı kaldıramayacağı bir yükümlülük altına sokmamayı, diğer insanların da gereksiz ve haksız yere fazla çalışmasını önlemeyi amaçlamış. Ayrıca Tembel Adam'ın çalışmadığı süreler için gelir payı almasını engelleyerek, oluşan haksızlığı önlenecekmiş. Aldığı kararın en iyisi olduğunu düşünerek çok da sevinmiş.
Artık insanlar her sabah aynı saatte çalışmaya başlıyor; istenilen süre kadar çalışıyormuşlar. Bu yöntemin en büyük sorunu şuymuş: Ürün eskisi kadar çabuk üremiyor, yeni ürün elde etmek çok daha uzun zaman alıyormuş. Ürün azalmış olduğu için toplanan gelirde de azalma olmuş. Tembel Adam, yeni koşullara hemen kendisini uyarlamış. Sabahları yine herkesten daha geç gelmeye, akşam herkesden daha erken çıkmaya başlamış. Her zaman işe geç gelmesinin bir gerekçesi, işten erken ayrılmasının bir nedeni oluyormuş. Gerekçeleri geçerli olduğundan çalışmadığı süreleri her zaman çalışılmış süre olarak kabul ettiriyormuş. Ayrıca işte bulunduğu zaman oyalanıyor, hiç iş yapmamaya çalışıyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, yeni yönteme göre pay alan Tembel Adam, eskisine oranla daha az çalışıp, daha çok pay almış. Diğerleri daha az çalıştıkları için doğal olarak daha az pay almışlar. Çünkü artık satılan ürün daha az olduğundan kazanılan gelir de daha azalmış.
Halk yeni yöntemi pek sevmemiş. Gelirleri azaldığı için artık herkes gereksinimlerini karşılamakta güçlük çekiyormuşlar. Tembel Adam'a da sinirlenmeye başlamışlar. Çünkü eskisinden daha az çalışıp, eskisinden daha çok kazanan bir tek Tembel Adam varmış.
Kral, halkın istekleri ve huzursuzluğu karşısında yeniden düşünmeye başlamış. Yeni bir yöntem denemeye karar vermiş :
- Çalışanlar, işyerinde çalıştıkları her saat için gelirden pay alacaklar.
"Çalışıyor gözüküp de çalışmayanlar, iş yapmadıkları zaman gelirden pay alamayacakları için çalışmak zorunda kalırlar, daha çok ürün üretilir, daha çok gelir sağlanır. Ve gelir yalnız çalışanlar arasında pay edilirse, çalışanlar daha çok pay alacakları için mutlu olurlar" diye düşünmüş.
Tüm iş yerlerinde bir defter tutulmaya başlanmış. Çalışanlar çalışmaya başlayınca defterin kendilerine özel bölümünü imzalıyormuşlar. İşten ayrılırken de aynı kurala uyuyormuşlar. Böylece, çalışmadıkları zaman defterde görünüyormuş. Kral, defterleri denetleyecek ekipler kurmuş. Her zamanki gibi başlangıçta yeni yöntem yararlı olmuş. Çalışan iş saatlerinde boş durmuyor, payını arttırmak için sürekli emek harcıyormuş. Ama zaman içinde yorulmaya başlamışlar. Arada dinlenmek gerektiğinden bazen tüm gün çalışamamışlar. Çalışmadıkları süreler, imza atamadıkları için, defterde açıkça görülüyormuş.
Tembel Adam, bu soruna da bir çözüm bulmuş. Eline bir iş alıyor, hiç ara vermeden bu işle uğraşıyor, ne işi bitiriyor, ne de iş üzerinde çalışıyormuş. Ama boş durmadığı için defterde işaretlenmemiş ya da imzalanmamış çalışma süresi olmuyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, çalışanlar çalıştıkları saatler daha azalmış olduğu için eskisinden daha az pay almışlar. Tembel Adam hep çalışmış gibi gözüktüğü için aldığı pay daha çok olmuş. Çünkü bu yöntemle üretilen ürün eskisine oranla daha çokmuş.
Halk bu sonuçtan da mutlu olmamış. Daha çok çalıştıkları halde daha az pay aldıkları için gereksinimlerini karşılayamıyorlar, daha az yiyecek ya da giyecekle yetinmek zorunda kalıyormuşlar. Kral yeni yöntemin düşündüğü gibi halkın yararına olmadığını anlayınca yeni bir çözüm aramak zorunda kalmış. Emir vermiş :
- Artık herkes yaptığı birim işin karşılığı pay alacak.
Böylece, çok ürün üreten çok pay alacak, az ürün üreten daha az pay alacakmış. Kral, "Tembel Adam hiç üretmediği için hiç pay alamayacak" diye bıyık altından gülmüş.
Tembel Adam bu yötemin altından nasıl kalkabileceğine yormuş kafasını. Sonunda boşluğunu bulmuş ve kendine göre yeni bir biçim balirlemiş. Çabuk yapılacak ürünleri seçmiş. Bir ürün üzerinde birkaç dakika uğraşıyor. Bir günde çok ürün üretiyor, kalan iş süresinde aylak, aylak dolaşıyormuş. Pek çok çalışan ise bir ürün üzerinde günlerce, saatlerce uğraşıyor ve sonunda yalnız bir ürün üretmiş sayılıyormuş. Pay dağıtımında sorun ortaya çıkmış. En zor işi yapan en az payı alırken, en kolay işi yapan Tembel Adam, eskisinden de çok pay almış. Az pay alanlar artık hiçbir gereksinimini karşılayamaz konumuna düşmüşler.
Bu duruma en çok Kral öfkelenmiş. Doğruluklar ülkesinde aldığı kararlarla pek çok yanlış yaparak halkı rahatsız ettiği için üzülmüş. Mutlu halk, mutsuz yaşamaya mahkum olmuş onun yüzünden. Halkın daha çok haksızlık çekmesini önlemek için emir vermiş :
- Yapılacak her işin birim süresi belirlenerek bir katsayı saptanacak. Gelir paylaşımında bu katsayı temel alınacak.
Tüm görevliler gece gündüz çalışıp, ülkedeki her bir işin birim çalışma süresini belirlemişler. Bu süreler tüm çalışanlara duyurulmuş. Artık zor işte çalışan daha yüksek katsayı ile payını alacağından haksızlık önlenmiş olacakmış. Halk bu işe sevinmiş. "Tüm gelir, çalışma oranına göre dağıtılacak, haksızlık olmayacak" diye umutlanmışlar.
Tembel Adam yine her zamanki gibi bir kolayını bulmuş. Bu kez Kral'a danışmanlık yapmaya başlamış. Daha önce böyle bir görev tanımı olmadığı için bu hizmetin katsayısı da yokmuş. Kral'ın amacı ise Tembel Adam'ın niyetini öğrenip emirlerini ona göre vermek, halkın mutsuzluğunu ortadan kaldırmakmış. Bu arada görevlilere bu hizmetin birim katsayısını saptamaları için emir vermiş. Tembel Adam hep odasında oturuyor. Hiç çıkmıyormuş. Görevliler ne yaptığını sorduklarında "düşünüyorum" diye yanıtlıyormuş.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken, Tembel Adam en öne çıkmış ve en büyük payı istemiş. Kral gerekçesini sorunca :
- Sizin için çalıştım. Hep düşündüm, gece gündüz. Hatta uyurken bile. Siz çok bilgili bir insansınız. Sizin bilemediğiniz bir konuda size öneri sunmam için hep çalışmak zorunda kaldım. demiş. Kral bu durumda ne yapacağını bilememiş. Çaresiz isteğini kabul etmiş. Tembel Adam'ın istediği payı verince diğer çalışanlara hiç pay kalmamış. Kral çaresiz bir çözüm araken, danışmanı olan Tembel Adam :
- Payımın tamamını şimdi ödemeyin. İlerideki yıllarda kazanılacak gelirden ödersiniz. Diğer bir deyimle bana borçlanırsınız.
demiş. Tüm çalışanlar en azından bu yılki gelirden pay alabilecekleri, yaşamlarını sürdürebilecekleri için çok seveinmişler. Herkesin mutlu olduğunu görünce Kral borçlanmayı kabul etmiş. Paylar çalışanlara katsayı oranında eşit olarak dağıtılmış.

Yıllardır haklarından daha azını alan çalışanlar, aldıkları payla ancak yaşamlarını sürdürebildiklerinden oturdukları evler köhne ve bakımsızmış. Tembel Adam ise yıllardır herkesden çok pay aldığı için lüsk bir konakta bolluk içinde yaşıyormuş.
Tembel Adam'ın tüm kuralları bencil bir biçimde kendi çıkarına göre değiştirmesi ve hep kendine daha çok pay alması bir takım çalışanların aklını çelmiş. Onlar da Tembel Adam gibi yapıp çalışmadan pay almanın yollarını aramaya başlamışlar. Ülkede tembellerin sayısı her gün birer ikişer artmaya başlamış. Kral Tembel Adam'ların hepsi ile başa çıkamamış. Hepsini birden denetlemesi zaten olanaksızmış.
Gelirden pay dağıtımı yapılırken tembeller gelirin neredeyse hepsini almak istediğinden, Kral önce çalışanların azalmış paylarını dağıtıyor, daha sonra borçlanarak tembellerin gelir paylarını belirliyormuş.
Kral'ın borçları çoğalınca, tembel adamlar başka ülkelerden borç almaya başlamışlar. Başka ülkelere de bu Kral'daki alacaklarını teminat olarak göstermişler. Başka ülkeler kefil isteyince, gururlu ve dürüst halk, hemen borçlara kefil olmuşlar. Öyle ya, çalışırlar borçlarını ödermişler. Bir yere kaçtıkları da yokmuş. Bir gün Kral doğru yöntemi bulur, borçlar ödenir umudu ile yaşamaya çabalamışlar.
Tembel adamlar lüsk içinde çağdaş yaşam koşullarını oluşturarak yaşarken, ülkenin geleceğini ipotek altına almaya devam etmişler. Ülke tembellere, tembeller başka ülkelere borçlanmaya devam edince, çalışanların borçları her gün biraz daha artmış. Çalışanlar köhne evlerde, mağralarda yarı aç yaşamlarını sürdürürken, tembeller eğlencelerde, balolarda günü gün etmişler.
Onlar ersin muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine...
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
13 Mayıs 2006       Mesaj #652
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
DOLMUŞ

Sponsorlu Bağlantılar
Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.
Yanına sokularak:
— Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle:
— Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum.
— Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.
Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.
— Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.
Saatime baktıktan sonra:
— 20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.
Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.
içeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:
— İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?
Ön koltukta oturanı:
— Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.
Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.
Sakinleşmeye çalışarak:
— Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp:
— Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir.
Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.
5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı
Şoför:
— Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.
Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:
— Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.
Heyecanla:
— Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?
— Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar.
Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.
Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:
— Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla.




arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
14 Mayıs 2006       Mesaj #653
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Zamansız Sevgi



Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olması delikanlı öyle olması gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine dondu.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Paz!
ar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canim, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle ol!
uyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk iste bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde,ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı,sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken -o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydi ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. A!
ma uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu k i.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç sac teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı.. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu..!
Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu iste.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına !
gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan .. Kız, Necip Fazıl ' ın dört satırını okurken..

"Ne hasta beklerdi sabahı
Ve ne genç oluyu mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. Oda heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, bende senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de su anda, onu terk etmem için bir sebep yok." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıda ki !
Sezen 'in sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi..Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı.. "Y!
aaa!.." Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da sonu onun.." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yasayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı, bendim!..
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
14 Mayıs 2006       Mesaj #654
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bitmiş Bir Yazın Peşinden

Oturuyorlardı. Karşılıklı. İkisi. Yalnızdılar. Dışarıda (ve içeride) hava kararmıştı. Gece değildi, hayır. (Yaz da değildi.) Soğuk, sislenmiş puslanmış bir kasım günüydü.

Bugün günlerden neydi? Bilmiyordu. (O da bilmiyor, ben de bilmiyorum. Yıllar ve salılar. Eski salılar. O geçmiş salılardan bir salıda değiliz. Sıkıntılıyım. Sıkıntılısın. Sokak ve bu salon. Onun da sıkıldığını görüyorum. Hiç değişmemiş. Aynı. Hep aynı. Hep. Hiç değişmeyecekti ve hiç değişmemiş işte. Onu değiştiremedim. Beni değiştiremedi. Ama o beni değiştirdi. Değişmişti. Her Salı, onun için başka biriydim ben. Kendimden başka biri... Evet: Zorunlu. Kurtulmasız. Onun istediği, umduğu, beklediği,benim de öyle olmam gerektiğine inandığım biri.)

"Çok zaman oldu değil mi?" diye sordu. Biliyorlardı. Evet, çok zaman olmuştu. Görmeyeli .. Görüşmeyeli .. karşılaşmayalı .. Bunları hiç söylemedi, ne o, ne o. Sustu. O da sustu.

"Çok zaman oldu, değil mi?" (Evet, ama o çok zaman, ne kadar bir zamandı? Çok zaman oldu, çok zaman geçti ve ayrıldık. Ayrılmıştınız. Bir gecede ve birdenbire. O da çok zaman önceydi, hatırlıyor musun? Oturmuştunuz. Oturmuştuk. Konuşuyorlardı. Konuşuyorduk. Ben konuşuyordum, o susuyordu, o susuyordu. Hep aynıydı. Yine ve yine. Beni dinliyordu. Seni. Anlattıklarımı. Ne anlatıyordun ona? Unuttum. Birlilerini, bir olayı, bir kadını belki. Evet, olabilir. Bir cenazeyi belki de. İkimizin de tanıdığı biri ölmüştü ve o cenazeye gelmemişti. Evet gelmemiştim. Seni sormuşlardı.)

Ellerine bakıyordu. Çok kırışıktı, eski elleri yoktu. (Ne aptallık! Farkındasın ve bekliyorsun. Yüzüğün nerede diye sorsun bana. Sorsun, çünkü onun yüzüğüydü, o vermişti. Mavi ve akik. Taşlı. Gümüş. Onu bekledim. Onu... Çok... Yüzük, parmağımdaydı. Çıkarmamıştım. Uzun bir süre hem. Çok uzun bir süre, evet! Sonra çıkarıp çekmecende bir yerlere sakladın. Bir daha takmamak, görmemek, hatırlamamak üzere. Bana onu hatırlatacak herhangi bir şey olsun istemiyordum. İstememiştin. Bir yüzük bile, evet. Resimlerini yırttın. Ah, çok güzeldi o resimlerin birinde. Evet! Nerede çektirmişti, neresiydi orası .. söylememişti. Çok ağaçlı bir alanda, elinde cigarası, sırtında açık renk pardösüsüyle durmuştu, sana bakıyordu. Bana bakıyordu. Bana, tabiî... Bütün resimlerinde değil, hayır, o resimde sana bakıyordu en çok. Güzdü, o resimde güz vardı ve yerler sararıp solmuş yapraklarla örtülüydü, gerisindeki ağaçlar çıplaktı. Ne vardı başka o resimde, peki? Neydi benim yüreğimi bukağılayan? Ağaçlar mı? Geniş, sınırsız alan mı? Vaktin belirsizliği mi, mevsim mi, onun bir anda donup kalmışlığı mıydı, neydi?

... Orada duruyordu. Kımıldamadan. Ürkmüştüm, içim ürpermişti. Hep orada, o resimdeki gibi kalacak .. Donmuş .. Hareketsiz .. Yürümeyecekti; cigarasını içmeyecek, trenlere binmeyecek, vapurlarla denizleri aşmayacak, elinde çiçek, önce cümle kapısının girişindeki dört basamağı, sonra onu bekleyen bana vardıracak on bir basamağı çıkıp kapımın zilini yavaşça çalmayacaktı. Kapıyı açmayacaktım, karşılamayacaktım, öpmeyecektim, salona almayacak, oturmasını bekleyip ne içeceğini sormayacaktım. Ben mutfaktayken .. Sen mutfaktayken arkandan sarılıp boynundan öpmeyecekti. Saçlarımı ille de ben kızayım diye iki eliyle toplamayacaktı. Ah, bu şarap ne kadar güzel! Dünden buzdolabına koymuştum. Niçin şarap içiyoruz. Ben şarap içmeyi sevmiyorum da ondan. Sen böyle deyince şımarıklığına gülerdi değil mi?)

... Hiç aramamıştı. Doğruydu. O da onu hiç aramamıştı. Arayabilirdi ve aramamıştı.

"Seni aramadım, arayamadım," dedi. (Her zaman öyle olmadı mı, hadi, hatırla, çünkü unutmadın ve asla unutmuş olamazsın. Öbür ayrılıklarınızda da. Hatırla: Her zaman sen gittin. Sen. Hayır, yanlış, evet. Bir kez de ben. Bir kez de o. Çünkü. Hatırla: Yine bir salıydı. Ve telefon. Ne zaman geliyormuş, kaçta evde olmalıymış, onu karşılar mıydın. Aynı şeylerdi, aynı şeyler ve aynı şeyler. Aynı. Evet, hayatım, tabii bekliyorum hayatım, seni çok özledim biliyor musun, kaç treni dedim; olur hayatım, ben istasyonda olurum, gelirsin, sonra arabayla döneriz. İkimiz. Saçlarını dağıtma! Saçlarını topla! Yüzün böyle çok güzel oluyor, inan bana. Sana inanıyorum. Sana..... hayır, istemiyorum! Saçlarımı toplamayacağım. Hiç toplamayacağım. Hepsini dağıtacağım. Yüzüm, istediği kadar çirkin olsun. Bana karışma! Hayır, beklemiyorum, hayır, hiçbir zaman gelme, hayır, seni karşılamayacağım, seni özlemedim hiç, istasyonda olmayacağım, bütün trenler geçsin ve gitsin, hepsinin cehenneme kadar yolları var. Ben... Ben yokum. Yokum!)

"Evet, aramadın," dedi.

"Sen de aramadın," dedi. (Niye, niçin? Neden? Aranmayı istiyorum ben. Aranan olmayı istiyorum. İstiyordum. Bekliyordum. Uyanıyor, duş yapıyor, kahvaltı ediyor, eve dönüyor ve telesekreterin bana göz kırpmasını, seni aradı .. seni aradı demesini bekliyordum. Tanrım, beni aramıştı, evet onun sesiydi bu ve sesini duyuyordum: Merhaba, nasılsın, beni özledin mi, beni seviyor musun? Ben de seni seviyorum. Yalancı. Hain. Soramadın ona. Evet, soramamıştın ona. İstedim ve soramadım. Arayabilirdi. Bir kezcik olsun... Bana hiç seni seviyorum demedi. Bir kerecik bile. Bir kezcik olsun. Karşı karşıyayken, yatakta sevişirken, telefonla, mektupla, telgrafla... Beni arar mısın yarın? Gözleri boş bakardı. Erkek ve nobran. Bensiz. Sormamıştım. Sormadım, beni aramaz çünkü. O, aramaz. Ben ararım. Ben aradım. Her zaman, her zaman. Ve unutmadım.)

"Kızdın mı?" dedi.

"Niçin?" Durdu ve "Hayır, kızmadım," dedi. (Kızmakmış! Neye yarardı ki? Onu yitirmeye mi? Onsuz yapabilir miydim, o güce sahip miydim ki? Ama, hatırla: Yaptın, yaptım, değil mi? Kızdım ve yaptım. Serinkanlılıkla. Bilerek. İlk kezdi. Pişmanlıksız. Hayır, gelme, beklemiyorum, karşılamıyorum, seni özlemedim, seni sevmiyorum. Hiç mi? Evet, hiç! Telefonu kapadın ve ağladın. Telefonu kapadım ve ağladım, evet. Kalktım, içki koydum kendime. Ve yazdı yine, değil mi? Buz bitmişti dolapta, tonik de kalmamıştı. Almayı unutmuştum. Bile bile. Nasıl olsa istasyona onu karşılamaya çıkacaktım, gelirken markete uğrar, alırdık. Öyle düşünmüştüm. Sıcak, toniksiz cini musluğa döktün ve ağladın. Ben olsaydım .. ben olsaydım... Telefondaki benim dediklerime aldırmazdım, atlardım yine trene, saatinde gelirdim, istasyonda seni bulamayınca bir taksi çevirir, deliler gibi eve koşardım. Olsun, sen beni sevme, ben seni seviyorum, ben seni özledim, olsun, sen beni özleme, sen beni sevme. Hadi öp beni! Peki, sen beni öpme, ben seni öpebilir miyim? Tanrım, saçlarından gelen bu koku... Biliyorum, bilirim çünkü, o, bu kokuyu hep... Ah, hatırlamıyorsun demek? Gelmedi. Aramadı, telefon etmedi, mektup yazmadı, telgraf çekmedi ve sustu.

... ölmüş olsaydım, cenazeme de gelmez miydi diye düşündüm. Cenazeme... Benim? Ona çok kızdın. Evet, çok kızdım ve her gün ağladım, her gün ondan bir haber çıkar diye bekledim. Hayır, aramadın, telefon etmedin, mektup yazmadın, telgraf çekmedin. Hayır! Doğum günüm oldu, aramadı. Ama .. bir gün .. bir rastlantı .. Kuşkusuz. Telefondaydık ikimiz. Onu çağırdım. Tabii, niçin utanacaktım, niçin sıkılacaktım? Küçülmek ve onur kırılması mı? Boş! Gelsene .. dedin. Sen dedin. Ben dedim. Evet, gelsene dedim ona. Ne zaman mı? Bugün .. olur mu? Tabii, seni karşılarım. Tabii, saçlarımı dağıtmam. Hiç dağıtmam, toplarım. Evet, ensemde. Çok yukarılarda. Sonra... Eve gelince... Mutfakta boynumdan öpersin beni, değil mi? Ah, evet, tabii çok özledim. Hayır, ikimiz de aptalız. Sen ve ben. Ama bize yakışıyor. İki aptal! İki seven aptal. Biz.)

"Sonra, hep düşündüm .." dedi.

"Neyi? Anlamadım," dedi.

"O gece .. Ben .. Ben .. haksızdım," dedi, bunu söylerken de göz göze gelmemekte titizlendi. (Öyle bile olsa .. Öyle bile olmuş olsa .. Artık çok geç, değil miydi? Evet, çok geçti ve kopmuştunuz. Ne kadar zaman oldu? Ne kadar salılar, ne kadar aylar ve ne kadar yıllar? Ve zaman acımasızdır. İkimiz de hatırlamıyoruz şimdi. Hatırlayamayız. Hatırlayamazsınız. Seni bana hatırlatacak ne kalmıştı ki? Seni bana hatırlatacak bir tek şey bile yoktu. Ne içimde, ne çevremde. İnan: kalbim soğudu. Bazen anıyorum seni, anmıyor değilim ve yalan söylemiyorum. Fakat geçti. Evet, artık geçmişti. Her şey hikâye olmuş. Bunca yıl sonra... Öbürleri de hikâye oldular. Onlar da, ben de, evet. Ama .. O kadar zaman sonra .. Arıyor, buluyor ve kalkıp geliyorsun. Niçin? Çok çirkin bu. Çok çirkin. Geçmiş ikimize de bir şey kazandırmaz ki artık. O bir zamanlardı. Biz vardık. İki aptal. İki birbirini seven ya da birbirini sevdiğini sanan ben ve sen. Düşmüş, biliyor musun? Bana öyle geliyor. Seni böyle görmeyi istemezdim. Ben de seni böyle görmek istemezdim. Böyle .. Yani .. Niçin o resmini yırttım, niçin saklamadım onu? Bilmiyorum. Ben aptalım, aptalın biriyim. Sen de. İkimiz de aptalız ve .. Utanıyoruz şimdi ve ağlamak istiyorum. Biz... Birbirimizi sevdik. Sevmiştik, değil mi? Bunu söyle bana. Söyle! Şimdi. Bana. Evet de, seni sevdim de, seni sevmiştim de .. Hadi, durma, konuş ve söyle, bekliyorum. Bak bana, yüzüme ve gözlerime bak. Sen beni seviyorsun. Bunu biliyorum. Sen de biliyorsun pekâlâ. Ah, ne aptalım, ne aptalsın, ne aptalız!)

Kalktı, yürüdü, hafifçe eğildi, alnından öptü. Sonra döndü ve gitti.

Saçlarını iki elinle ensende topladın ve arkasından baktın onun.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
14 Mayıs 2006       Mesaj #655
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ormanın birinde sırtlanlar ve öküzler yaşarmış.Sırtlanlar, öküzler grup halinde gezdikleri için onlara yaklaşamazmışlar dolayısı ile karınlarını doyuramaz ve etraftaki tavşan,kuş falan ile beslenebilirlermiş.Ancak karşılarında besili ökzüler varmış.Ne yapsak ne etsek de bunları yesek diye düşünürlerken.Sırtlanın biri çıkmış demi ki:
-Ben bir yol buldum öküzlere barış teklif edelim.Siz beni izleyin.
Sırtlan elinde beyaz bayrakla öküzlere yaklaşmış demiş ki:
-Merhaba öküz kardeşler.Bakın ne güzel barış içinde yaşıyoruz değil mi.Hayat ne güzel barış içinde mutluluk içinde..
Öküzler de:
-evet evet mutlu mesut yaşıyoruz demiş.
Sırtlan demiş ki:
-Yav evet barış içinde yaşıyoruz iyi güzel ama şurdaki sarı öküz bize gıcıklık yapıyor.Zaten size de pek uymuyor onu bize verin demiş.
Öküzler:
-yav olur mu öyle şey nasıl yani hani barıştı falan derken
Sırtlan:
-o size uymuyor bakın onun rengi sarı demiş verin onu bize lütfen demiş.
Öküzler de:
-Biz aramızda bir toplanıp karar verelim demişler.
Toplanmışlar düşünmüşler taşınmışlar.Versek mi verelim mi falan derken.Benekli bir öküzün biri:
-Yapmayın arkadaşlar vermeyin arkadaşımızı olmaz.
Demesine rağmen azınlıkta kaldığı için dediği olmamış ve sarı öküzü sırtlanlara vermişler.
Sırtlanlar bir güzel karınlarını doyurmuşlar.Kendilerine ziyafet vermişler.Ancak gün gelmiş yine acıkmışlar.Yine sırtlanın biri gitmiş öküz grubunun yanına demş ki:
-ya bakın iyi güzel barış içindeyiz anlaşıyoruz da.Şurada kuyruğu sizden uzun bir öküz var.Kuyruğunu sallayarak bizi gıcık ediyor size de nispet yapıyor.Verir misiniz bize demişler.
Öküzler yine:
-ya ama olur mu falan derken uzun kuyruklu öküzü de vermişler..
Günler hep böyle geçmiş.Hatta artık sırtlanlar bahane falan bulmuyorlar
-şu öküzü verin
-şunu verin
diye öküzleri teker teker götürüyorlarmış..
Gün gelmiş öküzler bakmışlar 3-4 tane kalmışlar.Demişler:
-Yav ne oldu nasıl böyle azaldık..
Benekli öküzlerden biri çıkmış demiş:
-yaa biz vermeyin derken siz teker teker yolladınız arkadaşlarınızı..

__________________
362791oq
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
14 Mayıs 2006       Mesaj #656
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Kedi Aşkı Adım Şupet. Minik patilerim sevecen yapıma artılar katıyor. Herkes patilerime hayran hayran bakıyor. Gözlerim de güzel tabii. İki renk yana, farklı bir yaratık görünümü veriyor bana. Tüylerim pamuk gibi ince ve usul usul okşanası bir görünüme sahiptir. Kendimi kıskanıyorum bazen, çok bakıyorlar bana utanıyorum. Patilerimle tırmalamak istiyorum art niyetli gözlerin seyrini. Kendimi tutuyorum tabii. Doğrusu biraz da kendimden gurur duyuyorum desem yalan söylemiş olmam. Ben güzel bir kediyim. Çok da sexy bir endamım var. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum, yanlış alamayın! Mahalemizdeki Orhan adlı siyah kedi her fırsatta bunu bana söylüyor. Yani sinir olmamak da elde değil! Aptal şey, ne de olsa sokak kedisi. Haddini aşıyor zamansız ve beni çileden çıkarıyor. Durmadan sulanıyor bana. Oldukça geveze bir kedi. Çapkınlığını segileyecek o kadar kedi var ki çevresinde, durup durup bana yöneliyor! Böylesini görmedim desem yerinde olur. Yüz vermiyorum arkamdan geliyor. Her defasında onu kovuyorum. Küsüyor aptal şey. Oysa biliyor ki benim bir aşkım var, deli gibi seviyorum. Derin duyguların aşka sarılan sevdasında yaşıyorum. O bunu bildiği halde, bana asılıyor. Birgün patilerimle gözlerini oyacağım, kimse elimden kurtaramayacak Orhan kediyi. Aslında bir akşam yapmak istedim bunu kaçtı hergele, yakalayamadım! Sevgilimi takibe çıktığım bir akşamdı... Kıskanıyordum onu izlemek istiyordum. O sıra pür dikkat sevgilimi izlerken Orhan bana aniden yaklaştı. Salak beni öptü ve kaçtı! Fırsatçı çapkın, öyle kaçtı ki yakalayamadım. Eğer yakalasaydım başına gelecekleri tahmin bile edemezsiniz. Sinirlenmiştim. Öfkem gözlerime yansıyordu. Onun yüzünden sevgilimi gözden kaybettim.

Şimdi sıra sevgilime geldi. Onu biraz tanımak istersiniz sanırım. İnanın çok seviyorum. Elleri tüylerime değdikçe içimde hoş bir eda oluşuyor. Gözlerim istek dışı kapanıyor. İnanın dayanamıyorum. Kendimden geçiyorum. Ellerinin ritminde aşkın tadına varıyorum. Ben henüz minik bir yavruyken almışlardı evlerine. Yeni doğmuştum, gözlerim hala kapalıydı. Gözlerimi onunla açtım. İlk gözlerimi açtığımda yüzünde mavi bir gülümseme vardı. Karşımdaydı ve bana bakıyordu. Hemen aşık oldum. Bu dedim hayatımın erkeği… Ve o gündür bugündür hep sadık kaldım. Adını merak ettiniz değil mi? Sevgilimin adı Erhan. Bana ne güzel bir çağrışım veriyor. Günün yirmidört saati duysam bu ismi, hiç bıkmam anlayacağınız. Tabii, bilmediğiniz bir şey daha var! Erhan evlidir. Çok cadı bir karısı var. Acayıp kıskanıyorum desem yerinde olur. Her an içimden o sıska sarı yüzünü tırmalamak geliyor. Durun size bir şey daha itiraf edeyim! O da beni kıskanıyor. Bu çok hoşuma gidiyor. O kıskandıkça içime bir ferahlık geliyor. Mutlu oluyorum, sıcak bir havanın serinleyen atmoferi gibi... Ohh diyorum ve alaylı alaylı sırıtıyorum. Bu bilmem neye benzeyen kadın bana çok bağırıyor. Bu hallerine bazen dayanamıyorum. Yapma diyorum kendi kendime, sakinleşiyorum. Yoksa oracıkta yüzünü dünya haritasına çevirmesini bilirim. Sevdiğim adamı düşünerek kendime hakim oluyorum. Erhanla benim yüzümden sürekli kavga ediyor. ‘‘Bu pis kediyi çiftliğe götürelim ve yerine de bir köpek alalım’’ deyip, sevgilimin başının etini yiyor. Bu sözler bıçak yarası gibi içime işliyor. Kahrımdan ölecekmiş gibi oluyorum. Ani bir suskunluk içimi kemiren bir yanlızlık oluyor. Ağlamak istiyorum, ağlayamıyorum.





Erhan her akşam eve geldiğinde, hemen kucağına atlar sürtünürdüm. Hoşuma gidiyordu. Her ne kadar cadı karısından korksada, gizli gizli o da beni okşuyordu. Hoşlandığından emin olmam, beni çok mutlu ediyordu. Kucağından inmek istemiyordum. Her zaman o çok gıcık aldığım karısını da kıskandırmak boynumun borcuydu. Ona nispet daha da çok sürtünüyordum. Ve karısı karşımıza gelip sinirli sinirli duruyordu. Dayanamadığı, keskin bakışlarından belliydi. Miskin miskin zevkimin tadına vararak umursamaz haller alıyordum. Erhan’ın sıcak teni beni mest ediyordu. Cadı bağırıyordu:
‘‘Erhan dikkatini çekeyim, bu kedi sana sulanıyor. Bıktım ya…’’
‘‘Saçmalama karıcığım, o bir kedi neden sulansın ki!’’ diyerek karısını sakinleştirmeye çalışıyordu.
‘‘Dayanamıyorum… Tüyleri her tarafı batırıyor. Tüy dolu evin içi. Temizlemekten bıktım. Artık çiftliğe bırakmanın zamanı geldi.’’
‘‘Peki karıcığım nasıl istersen’’ diyerek cadı karısını sakinleştiriyordu.

O an hemen kucağından atlar köşemde yaşanacak ayrılığın acısını irdelerdim. Nasıl dayanırım acaba diyordum? Kendimle sohbete dalar, hesaplaşırdım. Artık karısından daha da çok nefret ediyordum. Yüzünü çizmeli düşüncesi tam da sarmıştı beni. Gitmeden yüzünü kanatmalı tırnaklarımla diyordum. Aslında gücümde kalmadı ya, zayıf düştüm. Bir türlü hayata geçiremedim. Bu kadın tüm umutlarımı yedi bitirdi. Erhansız ne yaparım sorusu, hüzün veriyordu.

Tüm gece ayrılığı düşündüm durdum. Ertesi gün ağzıma da bir şey almadım. Aç ve susuz kalmıştım. İştahım kesilmişti. Bir ara can sıkıntısının ruh haliyle dışarı çıktım. Orhan her zamanki gibi beni bekliyordu. Nedense o da üzgündü. Masum masum bir köşede ağlar bir hali vardı. Her nedense ilk defa onunla sohbet etmek istedim! Fakat yaklaşamadım. O da yaklaşmadı. Hiç bir şey de demedi. Yalnızca baktı durdu. Akşam olunca Erhan eve geldi. Onun varlığı bana yaşam veriyor. Ayrılık ise ölümü andırıyor. Erhan akşam yemekten sonra dışarı çıktı. Ardından onu takip ettim. Çok renkli ışıkları olan bir bara girdi. Kapıda onu bekleyen bir kadın vardı. Kadını öptü ve beraber bara girdiler! Aldatılıyordum... Aldatılıyorduk... Sarsıntı ani bir deprem gibiydi. Oracıkda kalı verdim. Durdum ve uzun uzun düşündüm. Islak kaldırımlar şehrin ışıklarıyla parlıyordu. Sokaklar insanların sesleriyle yankılanıyordu. Yoruldum. Eve döndüm. Orhan hiç yerinden kıpırdamamış gibi hala o duvar dibindeydi. O da gerçekleşecek ayrılığın farkındaydı sanırım. Sabaha doğru Erhan eve geldi. Bir gün sonra beni alıp çiftliğe götürdüler. Hiç direnmedim. İçimden ağlamak bile gelmedi. Çiftliğe bıraktılar ve bir köpek alıp dönmeye hazırlandılar. Erhan hiç de üzgün değildi. Cadı karısı köpeği öperek ve sevincini yüzüne asarak çiftlikten ayrıldılar. Ben; aşık bir kedi olarak, ve de aşkımı kalbime gömerek sadece arkalarından baktım...
venüsün_kızı - avatarı
venüsün_kızı
Ziyaretçi
14 Mayıs 2006       Mesaj #657
venüsün_kızı - avatarı
Ziyaretçi
SEVGİ DİYE ARANAN HER KELİMEDE SEN VARSIN

İnsan hiç anasından doğduğu anı hatırlar mı? Ben hatırlar gibiyim. Çünkü dünya ya gelmiştim, sen olmalıydın mutlaka hayatımda, yaşamam için, büyümem için, Sevgi Diye Aranan Her Şeyde Sen... Ağlamamışım hiç, hep gözlerimin içi gülermiş. Yüreğimi kuşatan o melek sen. Çok kişide hissettim seni, ama hiç göremedim. Senin varlığın bir his mi yoksa gerçekten var mısın.

Yıllarımın nasıl geçtiğinin hesabını yapamıyorum. Tek hatırladığım hep seni aradığımdır. Nasıl bir şeysin ne ye benziyorsun. Bir kalp damarcıkları içinde mi dolaşırsın, yoksa gözlerimizin içinde var olan mercekte misin? Ama şu var ki nerede olursan ol seni aramakla geçecek ömür öyle görünüyor. Ne olur beni bu güç karşısında ezme, Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Belki aradığım bir umuttu sende, içimde ki duyguları ararken içine düştüğüm kuyularda hiç yoktun. Her yerde aradım seni, arama motorlarında, sokak aralarında, telefon rehberlerinde, hatıra defterlerimde, hiç bir yerde karşıma çıkmadın. Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Vardın, kaybolmuştun. Belki de unutulmuştun gönül köşelerinde bir yerlerde. Belki bir aşk şarkısı, belki bir öykü olarak var olacaktın hayatımda, belki de bir roman olarak yaşayacaktın hayallerimin kitaplarında.
Söylüyorum işte derdimi, bulamıyorum seni ben,
aramadığım yer kalmadı, bir mucize misin, bir hayal misin, rüyalarımda bile aradım seni. Bu çöküşümün, çaresizliğimin bir çıkış yolumuydu bilmiyorum, yeter ki karşıma çık bir görün bana. Bedenimi kuşat heyecanlandır beni. Sevinç göz yaşlarıyla hıçkırayım. Mutlu haberler alayım. Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Umut köşelerinde, Kahvehanelerde, cadde başlarında, sen neredesin.

Sorulacak gibi değilsin ki sorayım, görmüş olabileceğini düşündüğüm kişilere, nereden bulabilirim ki seni, Sevgi Diye Aranan Her Kelimede Sen Varsın. Yüreğimi kemirip çürüten bu yokluğunu çözemeden yok olup gidecek miyim, seninle ayakta duran bu dünyadan. Dünya da değilsin, memlekette değilsin, bulamadım seni, nerede barınır, nerede yaşarsın. Ölüp gideceğim seni görmeden, bir nakaratlık şarkı olsaydın da dolasaydım seni dilime, keşke seni bulsaydım da son verseydim özlemime...

Ey sevgi nasıl bir şeysin
Nerede barınır nerede yaşarsın
Hangi dal hangi gül mutlu ediyor
Bir bilsem bir görsem neler vermezdim...
Ey sevgi gerçekte var mısın
Bir bilsem bir görsem neler vermezdim...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
14 Mayıs 2006       Mesaj #658
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Dönülmez Akşamın Ufkunda


Duvardaki saat ondokuzu gösterirken, oturduğu yerden kalkarak radyonun yanına geçti ve sesini biraz daha açtı. Tok sesli bir spiker haberleri okuyordu. Her zaman ki gibi büyük bir merakla dinlemeye başladı haberleri. Başbakanın basın toplantısını, ülkemize gelen ticaret heyetini, yeni yapılan zamları, trafik kazalarını, yangınları, hava durumunu ve spor haberlerini dinledi. Sabahın altısından başlayarak bütün haberleri dinlerdi. Kendisini ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin.

Küçük bir dükkanı vardı ve berberlik yapıyordu. Koca şehirde “ Akrabam..” diyebileceği kimsesi yoktu. Atmış yaşına yaklaşmıştı ve on sene önce eşini kaybettiğinde, bir daha kendini toparlayamayacağını düşünüyordu. Bir kızı vardı ama o da kocasının tayini yüzünden başka bir şehire taşınmak zorunda kalmıştı. Eşini kaybettiğinde kızı bir süre yanında kalmış, destek olmaya çalışmıştı. Dönerken babasına o’ nu sık sık arayacağını söylemiş ama doğru dürüst aramamıştı bile. Bazen bir bayram arifesinde çıkıp gelirlerdi ansızın. Ve torununu gördüğünde çocuklar gibi sevinirdi ihtiyar adam. Bütün gününü torunu ile geçirir ve büyük bir haz duyardı bundan. Ama son bir yıldır ne kızını, ne torununu görüyordu. Arada bir de olsa telefonda seslerini duymak yetiyordu o’ na.

Haberleri dinledikten sonra tavana asılı küçük kafesi indirdi. Kafeste, altın sarısı tüyleri olan bir kanarya şakıyordu. Dükkanda, kimi zaman onunla dertleşir, konuşurdu. Hiç üşenmeden her gün kafesi temizler, kanaryasının yemini ve suyunu değiştirirdi. Evinde de bir kanarya vardı. Aynı özeni ona da gösteriyordu. Sevgisini gösterecek başka bir yer bulamadığı için mi seviyordu bu kuşları? Bunu düşünmemişti hiç. Eşi, kızı ve torunu yanında olsa yine bu kadar ilgilenir miydi kanaryalarıyla.?

Kanaryanın yemini ve suyunu değiştirdikten sonra toparlanmaya başladı. Önlüğünü çıkartıp ceketini giydi ve çıktı dükkandan.

O gün de fazla müşteri gelmemişti. Bir kaç tane sürekli müşterisi vardı. Her sabah onlar gelir, aceleyle sakal traşı olup çıkarlardı. Kimi zaman yaşıtları, çocuklarının düğününde, torunlarının sünnetinde gelip traş olurlardı. Kazandığı para dükkanının kirasını karşıladıktan sonra üç-beş kuruş eline ancak kalıyordu. O paranın bir kısmıyla da her akşam bir kaç bardak şarap içerdi. Yine her akşam ki gibi şarap içmeye gidiyordu.

Meyhanenin kapısından içeri girdiğinde burnuna şarap ve mezelerin ekşi, buruk kokusu çarptı önce. İçeride oturanların her biri ile tek tek selamlaşarak, cam kenarında küçük bir masaya oturdu. Bir kaç dakika geçmeden şarabını getirdi garson. Yanında bir dilim beyaz peynir ve biraz ekmek.

Şaraptan bir yudum alıp gözlerini yumdu. Her defasında, o ilk yudumla mutlaka geçmişe bir yolculuk yapar, anıları tazeler ve o güzel günlerin şerefine içerdi. Yine öyle yaptı. Bardağı masaya bıraktığında buruk bir mutluluğun ışığı vardı gözlerinde.

Alaturka şarkıların tiryakisiydi. Saatlerce dinlese bıkmaz, aksine büyük bir sevinç duyardı. Ve işte yine o şarkı çalıyordu: Dönülmez akşamın ufkundayım/ vakit çok geç/ bu son fasıldır ey ömrüm / nasıl geçersen geç. Hemen peşinden de “ Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır..” Ve bir de “ Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın..”
Bir taraftan şarabını içiyor, bir taraftan da bozuk sesiyle çalmakta olan şarkılara eşlik ediyordu. Üçüncü bardağı bitirdiğinde “ Artık yeter..” diyerek hesabı ödedi ve evin yolunu tuttu.

Güzel bir bahar gecesinde, kulaklarında hala çınlayan alaturka şarkıları tekrarlayarak yürüdü eve kadar. Hafif bir rüzgar esiyordu ve ihtiyar berber bu rüzgarın, yüreğinde taşıdığı bütün acıları, bütün hüzünleri alıp götürmesi için dua ediyordu içten içe..

Eve geldiğinde ilk iş olarak kanaryasıyla selamlaştı. Halini hatırını, bütün bir gün yaramazlık yapıp yapmadığını sordu. Yine aynı özenle temizledi kafesi, yemini ve suyunu değiştirdi. Daha sonra kitaplıktan bir şiir kitabı alarak yatak odasına geçti. Gözlüklerini taktı ve artık hepsini ezbere bildiği şiirleri yeniden okumaya başladı. Şiiri hep dünyaya açılan bir yürek gibi görüyordu. Çok sevmesi bu yüzdendi. Bir şiir, roman ya da öykü gibi anlatılamazdı.. Yalnızca ve yalnızca okunurdu. Çok istemesine rağmen bir türlü becerememişti şiir yazmayı. Yüreği hep anlatmak istediği şeylerle dopdoluydu. Bunları mısralara dökmek, bir anlam kazandırmak istiyordu. Ama olmuyordu. Böyle zamanlarda hep “ Yalnızca okumak bile güzel..” diyerek avutuyordu kendini.

Yarım saat kadar şiir okuduktan sonra gözlerinin artık yorulduğunu hissetti. Kaldığı yeri işaretleyerek kitabı başucundaki komidinin üzrine bıraktı. Ve üstünü değiştirerek yatağa girdi.

Rüyasında bir hayal aleminde buldu kendini. Her yer yemyeşildi. Karısıyla beraber bir çay bahçesinde oturuyorlardı. Arada bir şiir okuyordu karısına. Okuduğu her şiirden sonra karısı “ İlahi Selami bey, siz çok yaşayın emi..” diyordu. “ Siz çok yaşayın, siz çok yaşayın, siz çok...”

Sabah uyandığında anımsadığı tek şey yalnızca rüyasında karısının söylediği “ Siz çok yaşayın emi..” sözüydü. Niye çok yaşaması gerektiğini düşündü. Bunca yıl dolu dolu yaşamış ve kimilerine göre uzun sayılacak bir yaşam sürmüştü. Ama son on yıldır yalnızdı. Ne gibi bir anlamı olabilirdi artık uzun yaşamanın?

Alışkanlığın verdiği seri hareketlerle kahvaltısını hazırladı. Düzenli yaşamaya karısı alıştırmıştı o’ nu. Kahvaltısını yapmadan evden çıkmazdı. Evlendikten sonra hiç bir zaman boyasız ayakkabılarla dolaşmamış, ütüsüz elbiseler giymemişti. Her gün, devlet dairesinde çalışıyormuşcasına kravatını takar, özenle giyinir ve öyle çıkardı evden. “ Bir esnaf önce müşterilerine saygı göstermeli..” diyordu. Bu yüzdendi özenle giyinmesi.

Karısının ölümünden sonra, evin temizliği ve çamaşırlarının yıkanması için bir kadınla anlaşmıştı. Haftada bir gün gelip temizlik yapıyordu kadın. Selami Bey’ in titizliğini bildiği için de köşe bucağı iyice silip süpürüyordu.

Masanın üzerindeki küçük radyodan günün ilk haberlerini dinlemeye başladı. Kahvaltısını tamamlamıştı. Üzerini giyindikten sonra aynanın karşısına geçip kendisini kontrol etti. Yüzündeki kırışıklıklar ve beyaz saçlarıyla tonton bir ihtiyar sayılabileceğini düşündü. Evden çıkmadan önce, dün gece okuduğu şiir kitabını aldı yanına. Dükkanda okumayı düşünüyordu.

Dışarı çıktığında hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir zamanlar karısının ısrarı üzerine sigarayı bırakmıştı. Sık sık yürüyüş yapması kendini sürekli dinç hissetmesine neden oluyordu. Yolda eliyle kitabı yokladı. Koltuk altında taşıdığı kitabı hep düşürecekmiş izlenimine kapılıyordu. İnsanlara şiir okumayı severdi. Konuştukları konuyla ilgili bir şiir, bir dörtlük ya da bir mısra aklına gelirse mutlaka söylerdi. Bir gün bir arkadaşı, “ Şiirlerin ve güzel sözlerin arkasına saklanıyorsun, biraz da kendin olsana..” demişti. O anda yüreğinden bir şeylerin koptuğunu hissetmişti. Arkadaşının bu sözü bir kızgınlık anında söylediğine inanmak istemişti. Çünkü o, bir şiiri anlamayan ya da anlamak istemeyen insanın yaşamı hiç anlamayacağını düşünüyordu. Bazen insanın aklına gelen sözcükler yetersiz kalıyordu. İşte böylesi zamanlarda, bir mısra ya da bir şiir imdada yetişiyordu. Kaldı ki duygularını insanlara açıktan açığa anlatmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Bütün ilişkilerinde, karşısındaki insanın hep kendini anlayacak kadar zeki olduğu varsayımından yola çıkıyordu. Bu da diğer insanların gözünde o’ nu belki anlaşılmaz kılıyordu. Ama içten içe kendini anlamayan insanlara kızıyordu. Kimileri vardı ki, bununla zaman kaybetmeyi hiç düşünmeden o’ nu anlaşılmaz bir adam olarak görüp güvensizliklerini dile getiriyorlardı. Halbuki o da anlaşılmayı istiyordu, ama bir türlü yapamıyordu bunu. Ve bu yüzden selamı sabahı kesip kendisini görmek istemeyen dostları için üzülüyordu. “ Bunu anlatsam anlarlar mı? ” diye düşünüp konuşmayı denemişti. Ama olmuyordu işte.

Bu düşüncelerle dükkana kadar geldi. Anahtarı kapıya soktuğunda bir besmele çekti ve sağ ayağıyla, açtığı kapıdan içeriye girdi. Bunu çıraklık günlerinde ustası öğütlemişti. O gün bu gündür hep aynı şekilde açıp kapatırdı dükkanın kapısını. Bir gönül adamıydı ustası. Bildiği her şeyle beraber esnaflık ahlakını da öğretmişti genç Selami’ ye..

Kapının açılması ile bir cıvıltı başladı. Kanaryası, hoş geldin diyerek o’ nu karşılıyordu sanki. Üzerini değiştirip hemen radyoyu açtı. İstasyonlarla biraz uğraştıktan sonra olduğu yerde bırakmaya karar verdi. Güzel türküler çalıyordu.

Aradan beş dakika geçmemişti ki, yandaki çay ocağının genç askıcısı elinde bir demlik çayla içeri girdi. “ Hayırlı işler olsun Selami amca, çay vereyim mi?” diye sordu. “Getir evladım..” dedi. Çayını yudumlarken yoldan geçen insanları seyretti bir süre. Bir kaç kişiyle selamlaştı.

Saat on’ a doğru gazeteci günlük gazetesini getirdi Selami bey’ in. Gözlüklerini takıp büyük bir dikkatle okumaya başladı. Yine gözleri yorulunca okumayı bıraktı.

Akşama kadar gündelik işlerle uğraştı. Bir ara şiir kitabına döndü yeniden. Bir kaç şiir okudu, gelen müşterilerle ilgilendi, haberleri dinledi. Akşamüzeri postacı elinde bir ihtarname ile geldi. Elleri titreyerek açtı zarfı. Dükkanın sahibi, binayı olduğu gibi bir müteahite satmıştı. Ve o adam binayı yıkacağını belirtip dükkanın bir ay içerisinde boşaltılmasını istiyordu. Canı sıkılmıştı. Ne yapacağını düşündü bir süre. Sonra, nasılsa daha bir ay var diyerek fazla düşünmemeye karar verdi. Her zaman ki gibi ondokuz haberlerini dinledi, kafesi temizleyip taze su ve yem koydu. Üzerini değiştirdikten sonra dükkanı kapatıp meyhaneye gitti.

Cam kenarındaki küçük masada oturup şarabını söyledi. Bir süre sonra Orhan geldi yanına. Orhan’ ı iki yıl önce komşu eve taşındığında tanışmıştı, iyi bir gençti. “ Merhaba Selami baba..” dedi. “..oturabilir miyim?” Selami bey hiç duraksamadan “ Ne demek, buyur tabi..” dedi. Bir süre havadan sudan konuştular. Hayat pahalılığından, politikadan ve güneşli güzel günlerden. Orhan’ ın sıkıntılı bir hali olduğu ihtiyar berberin gözünden kaçmadı. “ Hayrola Orhan, bu gün pek keyifsizsin..” dedi. “ Hiç sorma Selami baba..” dedi Orhan, “ ...canım çok sıkılıyor.” İhtiyar berber “ Anlatmak istersen dinlerim..” dedi. “ Anlatayım babacığım, anlatayım..” dedi Orhan.

Orhan bir kızla beraberdi. Ama ne yaptıysa yaranamıyordu kıza. Bir türlü kendisine güvenmesini sağlayamamıştı. Kızı, sevdiğine inandıramıyordu. “Neden?” diye sordu Selami Bey. “ Çünkü korkunç bir ihtirasla seviyor beni ve kimseyle bölüşmek istemiyor. Bana da bu yüzden güvenmiyor. Saniyor ki, o arkasını döner dönmez ben başka biriyle beraber olacağım.. Düşünüyorum da babacığım, belki asıl sorun kendine güvenmeyişindedir. Kendi güçsüzlüğünden korkup güçlü bir insan gibi davranmaya çalışıyordur. Ve ben babacığım bunları o’ na söyleyemiyorum. Çünkü o’ nu incitmekten korkuyorum. Ama o, beni görmek istemediğini bile söyleyebiliyor bana. Sesimi çıkaramıyorum babacığım, susup kalıyorum ortalık yerde..”

“Seni anlıyorum genç adam” dedi Selami bey, “Ama önce sevgiyi nasıl koruyacağını bilmelisin. Çünkü sevdiği ve sevildiği sürece varlığını ve yaşadığını duyumsar insan. Bunun daha ötesi yoktur. İki yüzlülüklerin, ihanetlerin ve acıların ortasında yeni sürgün veren bir filiz gibi ayakta tutabilmelisin sevgiyi. Yüz çevrilemeyecek kadar cazip, dışlanmayacak kadar yakın olmalı insanlara sevgi. Yeni doğmuş bir yavruyu ilk kez kucaklamak gibi sarmalı insanları sevginin getireceği mutluluk. Her dile getirilişinde ilk günkü heyecanını ve coşkunu taşımalısın içinde. Konuşurken boğazını kurutmalı sevgi. Ve sen sesini düzeltmek için defalarca öksürmelisin. Avuçlarının içi terlemeli, dizlerin rüzgarda kalmış bir yaprak gibi titremeli. Çünkü sevgi, yalnız sevgiyle yeşerir, yalnız sevgiyle can bulur..”

“Çok güzel konuştun babacığım..” dedi Orhan, “.. ama benim ne yapmam gerektiğini söylemedin..”

“Haklısın” dedi Selami Bey, “... senin ne yapman gerektiğini söylemedim. Belki sen gidip o’nun ayaklarına kapanıp yalvarmayı bile geçiriyorsundur içinden. Bunu yapma. Ben sana yalnızca yapmaman gerekenleri söyleyebilirim Orhan’cığım. Sevgini yozlaştırma. Seni görmemek o’ nu daha mutlu yapacaksa, bırak mutlu olsun. Sen yalnızca sevdiğin için bile o’ nun kararına saygı göstermek zorundasın. Ne kadar acı çekersen çek, üzerine gitme. Sevgin eğer sevgi yaratabiliyorsa onu koru. Umarım anlar seni..”

“Umarım anlar babacığım..” dedi Orhan. Selami Bey’ in önerisi üzerine sevgi için kadeh kaldırdılar. Vakit fazla geç olmadan kalktı Selami bey. Eve giderken aklında Orhan’ anlattıkları vardı. Bir yerde biri sevgiden sözetse alkı hemen kaybettiği karısına giderdi.
“Ne olurdu şimdi yaşasaydı..” dedi kendi kendine. Ellerini ve başını dua eder gibi kaldırıp “ Beni daha fazla oyalama, ne olur..” dedi. Biraz alkolün, biraz da duygusallığın etkisiyle gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Burnunu çekip, gözlerini ceketinin koluyla oğuşturdu.

Eve geldiğinde aklı karmakarışıktı. Gelen ihtarnameyi, karısını, Orhan’ ın sorunlarını düşünerek daldı uykuya.

Ertesi gün dükkanda hep ihtarnameyi düşündü. Ne yapacaktı? Geçmişle olan bağlarını bu dükkan ve oturduğu ev sağlıyordu. Ömrünün hiç de küçümsenmeyecek bir bölümünü buralarda geçirmişti. Yeni bir dükkan bulup bulamayacağını düşündü. “ Araştırmak gerek..” dedi kendi kendine. O akşam bir saat erken kapattı dükkanı. Yakın çevrede kendine uygun bir yer aradı. Bulamamıştı. Yarın yeniden bakarım, diyerek meyhanenin yolunu tuttu usulca.

Bir ay hiç durmadan her akşam dolaştı. Bulduğu yerlerin kirası, kazancının çok üstündeydi. Kesesine uygun yerler ise çok küçüktü ve kötü durumdaydı. Ertesi gün dükkanı boşaltması gerekiyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. İki gün önce kızıyla telefonda konuştuğunda, durumu ona da anlatmıştı. Kızı, “ Yeter artık çalıştığın, emekli olma vaktin geldi baba..” demişti. Kafası o kadar karıştı ki..

O akşam her zamankinden fazla içti. Bir ara Orhan göründü kapıda. Son konuşmalarından bu yana görüşememişlerdi. Dükkanın tahliyesiyle kafası o kadar doluydu ki.. Hemen masasına çağırdı. Nasıl olduğunu, nelerle uğraştığını, kız arkadaşının arayıp aramadığını sordu. Aramadığını öğrenince üzüldü. “ Gerçekten de mutlu aşk yokmuş..” dedi. Orhan’ a üzülmemesini öğütledi. Daha gençti ve önünde uzun yıllar vardı. Kendisini seven bir insanı mutlaka bulacağını söyledi. Orhan gittikten sonra yine alaturka şarkılara eşlik etti bozuk sesiyle. Ve usulca kalkıp evine döndü. Kanaryanın kafesiyle uğraştı bir süre. Onunla dertleşti. Kızının artık emekli olmasını istediğini anlattı. Yine şiir okuyup hüzünlendi ve yine yattığı yerde uykuya daldı.

Ertesi gün kafasında yepyeni düşüncelerle uyandı. Evet, kızının istediğini yapacak, emekli olacaktı. O gün kahvaltı sofrasında tranistörlü radyoyu açmadı ilk olarak. Dükkana da gitmedi. Emeklilik işlemleri ve dükkanın kapanışıyla uğraştı. Kapatma dilekçesini kendi elleriyle yazdı. Ama emeklilik dilekçesini bir arzuhalciye yazdırdı. Dükkana geldiğinde akşam olmak üzereydi. Eve götürebileceği eşyalarını toparladı. Tavana asılı kafesi de alarak çıktı dükkandan. O akşam meyhaneye de gitmedi ilk olarak. Mahalle bakkalından bir şişe şarap ve büyükçe bir dilim beyaz peynir alarak doğruca eve gitti.

Evde bir taraftan şarabını içerken, bir taraftan da eski fotograf albümlerini karıştırdı. Artık yavaş yavaş solmaya yüz tutmuş fotografların üzerine bir damla yaş düştü istemeden. Karısıyla beraber, mutlu günlerinde çektirdiği fotograflar duygulandırmıştı onu. Erkenden yattı. Şiir okuyacak gücü bile bulamamıştı kendinde.

Sabah kahvaltısını yapar yapmaz çıktı evden. Bir kamyonet bulup dükkandaki eşyaları yükledi. Bitpazarında yok pahasına sattı hepsini. Günlük gazetesini kolunun altına sıkıştırıp yeniden eve döndü. Öğlen yemeğini yedikten sonra oturduğu yerde uyuklamaya başladı. Uyandığında ikindi ezanı okunuyordu. Her tarafı tutulmuştu. Kafeslerin yanına geçip kanaryalarıyla konuştu bir süre. Sonra her iki kafesi de pencerenin yanına götürdü. Ardına kadar açtığı pencereden içeri ılık bir bahar rüzgarı girdi. Ani bir kararla kafeslerin kapısını açarak kanaryaları salıverdi. Kanaryalar, ne olduğunu anlamak istercesine pervazın kenarında dolandı bir süre. Sonra ikisi birden özgürlüğe kanat çırpmaya başladı. Yaşlı gözlerle seyretti kanaryaların uçuşunu. Artık yaşamında sevdiği, önem verdiği hiç bir şeyin kalmadığını düşündü. Eğer kendine bakamayacak kadar elden ayaktan düşerse bir huzurevine gidebileceğini düşündü. Yeniden karısını düşünmeye başladı, kızını ve torununu.

Tam o sırada yüreğinin sıkıştığını hissetti. Sanki gizli bir el göğüs kafesini parçalayıp kalbini oradan çıkarıp almaya çalışıyordu. Yere çöktü. İki elini kalbinin üzerine kapatıp yere yuvarlandı yüz üstü. Bir süre soluk almaya çabaladı.. Olmadı.. Yenilmişti.. Güzel bir bahar akşamında, her şeyini yitirmiş insanların ifadesiyle kapattı gözlerini dünyaya..

Ve ihtiyar berberin ölüsünü, evine temizlik yapmaya gelen kadın buldu aynı ifadeyle. Ardına kadar açık pencerenin pervazında iki kanarya en hüzünlü sesleriyle şakıyordu..
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
15 Mayıs 2006       Mesaj #659
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Gül Soylu Aşk

Enez’ in güzel yaz günlerinden biriydi. Her sabah ki gibi ormana koşmaya gittim. En yakın arkadaşımda yanımda denize girdik eğlendik. Akşamüzeri can sıkıntısı 3 kişi bulduk. Okeye dördüncü aranıyor. Ya ben yanlış görüyorum yada karşıdan maviş gözlü, kumral, şirin mi şirin güler yüzlü bir masal perisi geliyor. O an sanki büyülenmiştim. Okey oynamayı bir yana bir yana bırakın iki de bir taşları düşürür, ıstakayı devirir olmuştum. Ama galiba ben onun pek ilgisini çekememiştim. Okey bitti arkasına bakmadan gitti.


Sonradan öğrendim ki arkadaşımın yeğeniymiş ve uzun süreli bir beraberliği varmış .
" E be kardeşim dedim içimden...


Yine bir yaz akşamı top oynamaktan geliyoruz. Kan ter içinde kalmışız, saç baş toz toprak içinde... Az ileriden birisi seslenir gibi oldu. Baktım aman Allahım yine o güzel gözlü kız. Tabii hemen havaya girdim bana "iyi aksamlar" dedi. Arkadaşım mavi gözü periye nasıl baktığımı görmüştü.

Yaz bitiyordu ve biz İstanbul'a dönnüyorduk. Mavi gözlü perim aklımdan çıkmıyordu. Fakat sonunda kafamdan atmayı zor da olsa başarmıştım.

Bir gün arkadaşımın ablası bizim bir yeğen var birbirinize çok yakışırsınız diye öyle bir söyledi. Ben pek önemsemedim meğerse abla arada aracılık ediyormuş. Tabiki bunlar sonradan su yüzüne çıktı. Bu arada bir detayı atladım. Uzun süre beraber olduğu gençten problemler dolayısıyla ayrılmış.

Arkadaşımda oturduğum günlerden birinde aablası "Haydi gel kahve içmeye misafirliğe gidiyoruz dedi." Bende "Gidelim bakalım dedim" Aslında biz ne bilelim her şey daha önceden planlanmış. Maviş gözlü perimin evine gittik. Ben onu görünce elim ayağım dolaşmaya başladı. Hatta kahve fincanını elimde unuttu benim güzelim. Gece eve gelince bu konuyu ayrıntılarıyla düşündüm. Sanki içime doğdu. İlk başından beri tahmin ediyordum uzun bir beraberliğe, hatta ölümüne beraberliğe adım atacağımı. İçimden bir ses "Neden olmasın be Serhat diyordu." Ertesi gün yine onlarınn evinde bir tesadüf yapıldı. Beraberliğimizin ilk cümlelerini kurdum sonunda. Eh zor da olsa, kan ter içinde kalsam bile şu an üç yıllık güzel bir beraberliğim var. Dile kolay üç uzun yıl. Aman Allah bozmasın tahtaya vuralım. Biz yıldızlara astık yüreğimizi... Bizim aşkımız gül soylu bir aşk. Allah' tan herkesin kaderine benimki gibi güzel, temiz ve gül kokan bir aşk yazmasını dilerim.

ikikalp
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
15 Mayıs 2006       Mesaj #660
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
ŞANSSIZ BİR ADAM
Şanssızlık beni her yerde izliyor, eminim ki,
doğduğum gün gökyüzünde birkaç kötü yıldız,
gezegen ya da herhangi bir gök cismi vardı.

Bir süre önce çalışmak için Fransa'da bulunmuş ve dönmüş olan bir
teknisyenle tanıştığımı anımsıyorum; o da şanssız olduğunu söylerdi.
Bu teknisyen birkaç delikanlıyla el ele vemişti: Geceleri arabayla
dolaşıyorlar dükkanların kepenklerine zincir bağlayarak arabayı çalıştırıyorlar,
böylece kepenk fırlayarak sarılıyor, onlar da içeri girip eşyaları çalıyorlardı.

Her neyse, bu teknisyenin göğsünde bir giyotin dövmesi vardı. Üzerinde ise fransızca
sözcüklerle; İtalyanca'da "hiç şansım yok" anlamına gelen şu yazı yazılıydı:
"Pas de chance" göğsünün kaslarını hareket ettirdiği zaman giyotinin
bıçağı gibi görünüyor, teknisyen de sonunun böyle biteceğini söylüyordu.
Gerçekten de, giyotine gitmedi ama beş yıllık hapis cezasına çarptırılmayı başardı.

Şimdi aynı yazıyı benim de göğsüme yazdırtmam gerekiyor. Çünkü herkes
benim yaptığımı yapar ama onların işleri iyi giderken benimki ters gider.
Demek ki; şanssızım ve birisi kesinlikle kötülüğümü istiyor,
ya da dünyanın benimle alıp veremediği var.

Başkalarından daha dürüstçe olmasa da her zaman işlerimi dürüst olarak yürütmeye
çalıştım. Çünkü, bilindiği gibi hepimiz kusurluyuz yalnızca Tanrı kusursuzdur.

Evlendikten hemen sonra karımım parasıyla bir dükkan açarak ayakkabı
tamirciliğine başladım ve bir memur mahallesi seçmekle iyi yaptım. Memur olarak
çalıştıkları ve işyerinde iyi görünmek zorunda oldukları için, halktan kişiler olan
bizim gibi yırtık ayakkabıyla gezemezler. Dükkanım, mahallenin tam ortasında,
içinde en az binlerce memurun oturduğu köhne evlerin arasındaydı.

Aynı caddede, benim tam karşımda başka bir ayakkabı tamircisi vardı.
Yetmiş yaşlarında ve nereydeyse önünü göremeyen yarı kör bir ihtiyardı.
Dükkanı açtığım gün benimle kavga etmeye geldi. Baykuş öyle kötü bir
adamdı ki, karım bana nazardan korunmam için dikkatli olmamı söyledi.
Bense ona kulak asmamakla iyi etmedim.

Başlangıçta herşey iyi gitti. Başarılıydım, gençtim, cana yakındım,
çalışırken şarkı söylüyor, patronlarının ayakkabılarını getiren hizmetçilere
her zaman söyliyecek güzel sözler buluyor ve onlarla şakalaşıyordum. Dükkanım
artık mahallenin salonu haline gelmişti ve kısa zamanda o kötü ihtiyarın
tüm müşterilerini elinden almıştım. Öfkeleniyordu ama yapacak birşey yoktu
çünkü ben aramızdaki rekabeti kızıştırmak için daha düşük fiyata çalışıyordum.

Doğal olarak bir de planım vardı; tüm müşterilerimi avucumum içinde hisseder
hissetmez onu uyguladım. Bir ayakkabıya kösele taban, diğerine ise kösele taklidi
olan işlenmemiş bir taban koyarak sırayla yapmaya başladım. Yani birine koyuyor
diğerine koymuyordum. Daha sonra bu işin farkedilmediğini görerek cesaretlendim ve
tümüne koymaya başladım. Gerçekte bu tam anlamıyla karton değildi ama savaş
boyunca üretilmiş olan sentetik bir üründü ve yemin ederim ki, köseleden daha da iyiydi.

Böylece hep neşeli, hep nazik ve keyifli, hevesle çalışarak yeterince kazanmaya
başladım. Herkes beni seviyordu. Bilindiği gibi ihtiyar ayakkabı tamircisi dışında.

O sıralarda ilk oğlum dünyaya geldi. Aynı günlerde nasıl oldu bilmiyorum, belki de
yağmurdan, ne yazık ki pençe yaptığım ayakabılardan biri açıldı. Müşteri itiraz etmek için
dükkana geldi. Raslantı eseri tam o günlerde onardığım ayakkabılar açılmaya başladı.

Bu gibi şeylerin nasıl yayıldığı bilinir. Tüm mahallede herkes olayı biribirine anlattı ve
o günden sonra hiç kimse bana gelmedi. Müşterilerin tümü ihtiyara döndü. O, dükkanın
camları ardında kendi kendine gülüyor ve kınnapı batırıp çekmekten başka iş yapmıyordu.
Bense toptancının beni dolandırdığını, benim suçum olmadığını açıklayarak bas bas
bağrıyordum ama kimse bana inanmıyordu. Sonunda; devralacak birini buldum
ve birkaç kuruşla birlikte oradan çekip gittim.

Ayakkabıcılıkta ısrar etmenin boş olduğunu anlayınca meslek değiştirmeye karar
verdim. Delikanlılığımda bir sıhhi tesisatçının yanında çalışmıştım, onun için bir
lehimci dükkanı açmayı tasarladım.

Bu kez de herşeyi düşünerek yaptım, kentin merkezinde, su boruları çürük ve tüm
tesisatları yıpranmış olan, tümüyle eski evlerden oluşan bir mahalle seçtim.
Nemli, güneş görmeyen, tıpkı bir mağaraya benziyen bir sokakta, biri kömürcü diğeri
ütücü olan iki dükkan arasında yer buldum. Birkaç demir, birkaç kurşun boru, birkaç
lavabo ve musluk aldım ve üzerinde, şu yazıların bulunduğu bir levha yazdırdım:
"Sıhhi tesisat ve teknik işler bürosu, evlere sevis yapılır, isteğe göre önceden
fiyat bildirilir." İş, çabucak iyi gitmeye başladı.

O yıl şiddetli bir kış oldu ve kar bile yağdı. O, çürük ve eski
evlerin tümünde patlıyan borular, sayılamayacak kadar çoktu. Öte yandan iyi bir lehimci
her zaman kolay bulunmadığı için bir banyo ısıtıcısı ya da bir kahve değirmeni bozulunca
halk su tesisatçısına Tanrı'ya güvenir gibi güveniyordu. Suların akmadığı ya da banyolarının
su bastığı zaman zengilerin bile ne büyük umutsuzluğa kapıldığını bilemezsiniz. Telefon
ederler, yalvarırlar, sizi göklere çıkarırlar ve zamanı gelince de soluk almadan parayı öderler.

Su tesisatçısı çok gereklidir ve gerçekten de tümünün kibirinden geçilmez, onlarla iyi
geçinmeyenin vay haline! Söylediğim gibi işlerim hemen iyi gitmeye başladı. Dükkan
küçüktü, karanlıktı, vitrinine bir düzine musluktan başka bir şey koymuyordum
ama bir çok kişi beni çağırıyordu. Kısa zamanda bütün gün çalışmaya başladım.

Eğer, benimkinin tam karşısına bir başka tesisatçı dükkanı açmamış olsaydı,
bu kez işlerim kesinlikle pürüzsüz gidecekti. Bu sarışın, ufak tefek, sezsiz, büyük kafalı
bir gençti. Hemen hemen hiç boynu olmadığı için kafası göğsüne gömülmüştü.
İlk iş olarak müşterileri elimden almaya koyuldu. Bana zarar vermeye kararlı
göründüğü için; eğer, önlem almazsam başarılı olacağına inandım.

Bunu düşünürken, aklıma müşterileri elimde tutmama, hatta işimi arttırmama
yarıyacak iyi bir fikir geldi. Diyelim ki, bir banyo ısıtıcısını yerine yerleştiricektim.
İngiliz anahtarıyla civata somunlarını sıkıştırarak zaten eski ve yıpranmış olan
boruyu duvarın içinde kırılacak biçimde burkuyordum. Gece evi su basıyor, müşteri
beni çağrıyor, ben de duvarı yararak boruyu değiştiriyor ve iş yapmış oluyordum.

Böylece daha önce onarmış olduğum yerlerde yapmamaya dikkat ederek, bazı
bozukluklar yaratıyordum. Sonunda durumu düzelttim. O sıralarda ikinci
oğlum doğdu ve derin bir nefes aldım .

Bu kez gerçekten şanssızlığın etkisi dışındaydım. Fakat hiç bir zaman büyük
söylememek gerek çünkü, yaptığım bozukluklardan biri önüne
geçemeyeceğim kadar büyüdü. Bir banyo ısıtıcısı dışarı fırladı. Ateş, bir dolaba,
sonra da tüm daireye sıçradı. Şanssızlık eseri, teknik işlere meraklı olduğu anlaşılan
bir çocuk, beni izlemişti. Neler çektiğimi anlatamam.Ceza evine girmeme ramak
kaldı. Bu kez de dükkanı kapatarak mahalleden çekip, gitmek zorunda kaldım.

İnat bu ya, üçüncü kez dükkan açmak istedim. Artık paralar azalmıştı. İki çocuk
bir de yoldakiyle durumumuz pek ümit verici değildi. Kent dışında, mezbaha
taraflarında fakir halkın otuduğu mahalleye gittim ve ufak bir şilteci dükkanı açtım.

Bu kez fikir karımındı çünkü, kayınpederim de şilteciydi. Bir dikiş makinesi,
birkaç demir somya, birkaç portatif yatak, birkaç top şilte kumaşı ve yün ile at
kılı satın aldım. Zavallı karım, bebek beklemekle birlikte makinede dikiş dikiyor,
bense yünü tel tarakla taramak gibi daha ağır işler yapıyordum.

Mahalle çok fakirdi, çok seyrek olarak sipariş geliyordu. Yiyecek yemek bile
bulamıyorduk. Karıma söylediğim gibi bu kez şanssızlığımı başımızdan savmamız
çok güç olacaktı. Fakat ilkbahara doğru işler iyi gitmeye başladı.

Fakirler de temiz olmak isterler, fakir aileler de evi temiz tutmak için her türlü
özveride bulunurlar. İlkbaharda mahalledeki kadınların çoğu şiltelerini yeniletmek için
bana geldiler. Bu işlerin nasıl yürüdüğü bilinir. Bir ay önce kimse gelmiyordu, şimdi
ise elimi hangi işe atacağımı bilemiyordum.

İşimi yalnız başıma yürütemediğim için yanıma bir çırak aldım. Onyedi yaşında
haylaz bir çoçuktu. Aynı Etopya imparatoru Negus'u andıran esmer derisi ve
kıvırcık saçları olduğu için ona Negus diyorlardı. O, şilteleri götürmek ya da almak
için dolaşıyor, bense çalışmak için dükkanda kalıyordum.

Bu Negus, çamaşırcılık yapan annesinin baş belasıydı. Onu bir faturayı ödemesi
için gönderdiğim günlerden birinde geri dönmedi. Futbol maçına ve
sonra da başka yerlere giderek paraları yemişti. Ama sonunda; dükkana
gelerek, cüzdanını çaldırdığını söyleyecek kadar yüzsüzlük etti. Ona hırsız
olduğunu söyledim, o da bana kötü sözlerle karşılık verince bir tokat attım ve
dükkandan kovmak için zor kullanmak zorunda kaldım.

Bu olay yeni şanssızlığımım başlangıcı oldu. Bu serseri, bir süre önce beş şilteyi
onarırken, bunların birinde tahta kuruları bulduğumu ve onları yok etmek şöyle
dursun diğer dört şiltenin her birine bir çift tahta kurusu koyduğumu, bunu, gelecek
mevsim, şilteleri yeniden onarılmaya göndermelerini sağlamak için yaptığımı anlatarak
tüm mahalleyi gezdi. Doğruydu ama bir işi becermek için elden gelen yapılmalı.

Herkes öyle yapıyor ama benimkinin öğrenilmesi için şanssız olmam gerekiyormuş.
Kısacası, neredeyse bir ayaklanma oldu. Kadınlar dükkanda etrafımı çevirerek beni
dövmek istediler. Sonunda polis memuru bile geldi ve benden kuşkulandı. Bu kez son oldu.
Dikiş makinasını ve birkaç eşyayı sattım. Geceleyin hırsız gibi sessiz sedasız gittim.

Şimdi soruyorum: Benden daha şanssızı var mıdır? Dürüst ve huzurlu çalışmak
istiyordum. Dahası, birçok kişinin yaptığından çok değil ama işe biraz da ustalığımı
katıyordum. Kısacası iyi bir işçi olmak istiyordum oysa, işsizdim işte.
Hiç olmazsa biraz param olsaydı meyhane açardım. Madem ki,
şaraba su katıldığını herkes biliyor, belki bu işi kıvırırdım.

Artık param yok, çırak olmak zorunda kalacağım. Oysa, bilindiği gibi maaşlı
çalışan açlıktan ölür. Gerçekten çok şanssız, hatta nazara gelen biriyim.
Karım, cüzdanıma bir aziz resmi dikti, üzerimde ise sayısız nazarlık
taşıyorum. Sonra evin kapısına da tüm çivileriyle birlikte bir at nalı astım.
Ama yine de şanssızım, şanssız yaşadım, şanssız ölüceğim.

Kötülüğümü istiyen kişiyi öğrenmek için gittiğim falcı, elimi görür görmez ellerini
gökyüzüne kaldırdı ve bağırdı: "Oh! ne görüyorum, ne görüyorum". Beni bir korku
aldı ve ne gördüğünü sordum. Yanıtladı: "Oğlum siyah mı siyah bir yıdız...
Herkes senin kötülüğünü istiyor". "Eee öyleyse?" diye sordum.
"Öyleyse cesur ol ve Tanrı'ya inan" dedi. "Fakat
ben" diye itiraz ettim, "Ben her zaman görevimi yaptım".

O, "Oğlum çok kişi senin kötülüğünü istiyor...Böyle olunca görevini yapman
neye yarar? Yalnızca rahat bir vicdana sahip ol".
O zaman yanıtladım:"Vicdanımın şimdiki gibi rahat olması bana yeter.
Gerisi beni ilgilendirmez".

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar