Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 128

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.536 Cevap: 1.997
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
5 Ağustos 2006       Mesaj #1271
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi
Leonardo da Vinci "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyiyi İsanın bedeninde, Kötüyü de İsanın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahudanın bedeninde tasvir etmek zorundaydı... Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan 3 yıl geçti "Son Akşam Yemeği" neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı... Leonardonun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için Leonardoyu sıkıştırmaya başladı.
Sponsorlu Bağlantılar
Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırımın kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi, çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme aktarıyordu...
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika resmi gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
- Ben bu resmi daha önce gördüm...
- "Ne zaman?" diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.
- "Üç yıl önce" dedi adam..
- Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce.

O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsanın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti... İyi ve Kötünün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
Paulo Coelho Şeytan ve Genç Kadından
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
5 Ağustos 2006       Mesaj #1272
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Genç ve başarılı bir yönetici, yeni arabasıyla bir mahalleden
hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
Sponsorlu Bağlantılar
aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.

Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.

"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.

Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.

Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.

Tanrı, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazen,
dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın... Başa dön

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
5 Ağustos 2006       Mesaj #1273
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
--Nerdeyim ben? Siz kimsiniz?
--Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?
--Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar.
--Evet,kapıyı sana açtığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz şuydu: "Ben Tanrının hediyesiyim"
Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlıyacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için:
--Peki ya sonra ?
--İşin doğrusu ben Tanrıdan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu an yattığın yerde sızıp kaldın zaten.
--Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? diye sordu şaşkınlıkla.
--Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrının seni almasını bekledim. Ama, görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrının hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla:
--Lütfen benimle alay etmeyin. dedi.
--Alay etmiyorum .Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel.
Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya doğal olmaya çalışıyordu.
--Benim adım Ferda iki sokak ileride sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yaşadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum.
--Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum.(Bir an duraksadı Kemal) Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi?
--Biraz öyle...
--Hiç...Hiç bir şey düşünmedim.
--Neden?
--Özel olarak hiç bir insan üzerinde düşünmem pek.
--Gecenin yarısında kapını çalıp,evinde yatan bir kız hakkında bile mi?
--Evet.
--Çok garip bir insansın.
--Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?
--Tabii ki değil.
--İşte şu toplumda gördüğün birçok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Şu toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamana, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo... Bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
--Kendini soyutluyorsun insanlardan.
--Öyle de denilebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
--Insanların sevgisini de ret eder misin örneğin?
--En başta onu. Bu günün sahte sevgileri bir insanın kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
--Ama insan hiç sevilmeden yaşayamaz ki...
--Bunda yanılıyorsun. Insan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. Insan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun sadece sevilmek değil sevmektir.
--Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
--Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanın içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu, evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
--Nasıl yani?
--Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir.
Ferda'nın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal:
--Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bu gün ikinci taş devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi
sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Şimdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taşlar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki...
Kemal'in gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, burukluklarını kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik...
Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda'nın gözleri önünden. Eğer Kemal'in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında.
On sekiz yaşında olmasına rağmen sayısını kendisinin bile unuttuğu kadar çok sevgilisi olmuştu. Ama hiçbir zaman sevgiyi bu kadar yoğun hissetmemiş ve yaşamamıştı.
Bir an gözleri duvarda çerçevede olan mısralara takıldı:
Donuk sevgiler çağındayız..
Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor..
Sevgi..
Yaşanmayacak kadar güzel,
Fark edilmeyecek kadar sade ..
Duyulmayacak kadar doğaldır..
Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya;
--Biliyor musun bir çocuğa verilecek en deðerli besin şefkattir ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte insanları görürsün karşında... Şefkat ve cesaret kurbanları... Kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır böylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birilerine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti tanıyan bu insanlar kalplerine dokunacak bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve şu sözleri duyar gibi olursun onlardan:
Dağ düştü üstümüze
Yıkılmadık ama
İnsan değdi tenimize
Acısı yaktı bizi...
Cesaret onları o kadar sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür.
Kemal sustu birden Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal'i:
--Niye sustun?
--Bana ne şefkati öğrettiler ne de cesareti.
--Ama tüm bunları biliyorsun sen.
--Nasıl olduðunu merak ediyorsun değil mi, anlatayım.
Bir an durdu sonra:
--İnsanların nefretlerinden sevgiyi,ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
--İnsanlar bu kadar acımasız mı? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
--Bırak sevgilerin gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil
kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki,hayran olmamak elde değil biliyor musun?Sevgi ve ihaneti o kadar sanatsal bir uyarlamayla sahneye koyarlar ki,son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu .Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümünü beklemedir. Anlıyor musun?
--Sen sevilmekten korkuyorsun.
--Belki...
--Neden?
--Neden mi? Ben her insanı kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani.
Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim insanı rahatsız edebilecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karşılaşacağım. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bu tuzaklardan haberdar mı?
--Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı Sevmek sevilmek, nefret, sevgi. Hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
--Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
--Nasıl?
--Kendini tanıyarak...Yalnız kaldığın anlarda...
--Yalnızlıktan kaçmışımdır hep...
--Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene doğarken de
yalnızsın, ölürken de. O halde yaşarken de yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi ?
--Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
--Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç
uzayın olduğunu fark edebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına
geçip ağıt yakıyoruz...Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci
bir insan aramazdın biliyor musun?
--Anlamadım!
--Dünyada bir tek kişi vardır aslında o bir kişi içinde de beş milyar insan.
--Benliğim bu kadar kalabalık mı?
--Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe,yan yana...Hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar...
--Sözlerin çok karışık.
--Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. Insanlar paradokssal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz.
Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiç bir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemal in sözleriyle uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor,bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ama, kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor,yüreğinde Kemal e ,karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. Insanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı?
"Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölü değildir hiçbir zaman"
Evet,bu söz de onun değil miydi?Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona
sevdiğini söylemeliydi.
Ferda Kemal in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşınmıştı...Evin bekçisi yaklaştı Ferda'ya:
--Kızım adınızı öğrenebilir miyim?
--Adım Ferda. Kemal bey taşındı mı?
--Evet kızım, taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana gelirse verirsin, dedi.
Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu. Sabırsızlıkla mektubu açtı.
"Ey sevgili!
Seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim
sana sanırım(ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız. Sakın sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatın hem çekirdeği hem meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendisine çekiyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendisine değil.
Ey sevgili!
Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun, bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen aydınlığa kaçmak istiyorsun ben karanlıkları aydınlatmak istiyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun bense ülkemi arıyorum; yolları aydınlık, insanları huzurlu ve ümit dolu bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykırıyorum.
Sakın unutma!
Kalbim paylaşılamayacak kadar senindir. Seninle bile.
(Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?)

Lütfen kendini ara, beni arama....
TheGrudge - avatarı
TheGrudge
Ziyaretçi
5 Ağustos 2006       Mesaj #1274
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi
Olay İngiltere'de geçiyor:
Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar,
ama 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini 'söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış,
'acelesi olduğunu ve röntgen çektirmek için beklemek istemediğini' söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş.
Adamcağız da 'karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum' demiş.
'Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde'demiş hemşire.
Adam üzgün bir ifade ile
' ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor' demiş.
Hemşireler hayretle
' madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz' demişler.
Adam buruk bir sesle
' ama ben onun kim olduğunu biliyorum' demiş.
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
5 Ağustos 2006       Mesaj #1275
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Bir bakış... yalnızlığın kuytusundan habersiz dikilivermiş önüme. Göremiyorum ne renkle bana hitap ettiğini. Susuyorum, suskun bir coçuk gibi ağlıyorum bir köşede. Bir bakış... Saniyeler içinde çıkarır korkularımı, inadına kaçmazdım coğalan korkularımdan.
Susmak istiyorum şimdi. Kimsenin duymayacağı kadar haykırmak istiyorum görmaden sabahı. ve istiyorum koşmak ölümüne, nefes nefese kalsamda yine görmek istiyorum aydınlığı...
İşte... suskun ve yorgun bir bakış son veriyor umutsuzluğuma. Yarını düşünürken ekmek kukusunda takılıyor buğazıma. Yok etmiş açıyı şekilendirirken yüzünde. ve bıkmaz bir sevda ile haykırarak çiziyor yüzümü
Unutulmuş bir bakış, karanlıklar dığarında karanlık örtünün üzerinden topluyor renk renk ciçekleri... Oyyy dağlar... hayat sevincimi verin bubakışlara. Hadi adaleti anlatın acının surlarına kurulmuş sevdalarda
Anlatın aydınlığın kırılan hakimiyetini. Susmayın... karanlığın içindeki aydınlığı bulun bana. Bir bakış... saklamış merhametlı bir coçuğun gülüşünü. ve hatırlatır unutulmuş acı, tatlı gercekleri... bir bakış... vermiyor bilinmeye fırsat...
Bir bakış... sevgili kokusunda bir rüya misali veriyor yüreğe heycan... Bir gizli sevda...
kambis - avatarı
kambis
Ziyaretçi
6 Ağustos 2006       Mesaj #1276
kambis - avatarı
Ziyaretçi
küçük bir kızla söyleşi
İlk şiirini ne zaman yazdın ?
İlk aşık olduğumda...
İlk ne zaman aşık oldun ?
İlkokula giderken...
Ne denli sevebilir ki çocuk ?
Bir insan nasıl severse...
Ama erin bile değil ?
Acılar erken büyütüyor bizim ülkede çocukları...
Anlayamadım ?
Yirmi beşi geçmiyorsa yaşımız;
Yedisinde başlarız sevmeye;
Ölümüne severiz on birinde...
Peki ya aşk nedir ?
En güzel bölüşümdür...
Ne zaman doğdun ?
Hangisini soruyorsun... ?
O da ne demek ?
1974'te büyücek bir bakır leğen içinde;
İki damla çığlık katışık, buğday kokulu anam;
Diz kırıp titrek bacaklarından doğurdu beni...
İkinci kez kahverengi gözlü bir kızdı,
Narince,
Çabuk kırıldı;
Ama ben dönmedim geriye
Sonra dostlarım doğurdu beni gürül gürül düşünerek;
Tezgahtar yoktu aramızda
Ve askerde şiir adında bir kız tanıdım,
Barıştı, kavgaydı, insandı...
Sevdim onu;
O da beni sevdi...
Sevişir doğarız o günden beri...
Duvarlar çok yüksek,
Yakışıklımı sın ?
Göremiyorum ?
Geçen gün şiir yazıyordum;
Açılmış kollarım dünyaya...
Az ötede unutulmuş bir ayna...
Eğildim baktım yüzüme,
Boyuma posuma,
Göğüslerimi şişirdim;
İçeri çektim karnımı,
Yok canım benzetemedim bir şeye...
Gözlerim özlem ateşi...
Alnım kurşun yeri...
Ellerim çocuk eli...
Boyum insan boyu...
Tenim alaca şafak...
İnsanım işte; olancası bu...
Ölmek nedir ?
Yaşadım diyebilmektir...
Ya yaşamak ?
Ölebilmektir çırılçıplak orta yerinde yaşamın...
Ama sen çok gençsin ?
Kendine bak; yüz yıl yaşadım ben...
Anlayamadım ?
Önemi yok; ben seni anladım...
nevzat çelik
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
6 Ağustos 2006       Mesaj #1277
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
ŞEYTANLA TANIŞMA
Balikesir'deki bi kiz lisesinde yatakhanenin birinde, kizlari gece uyku tutmayinca birbirlerine hikayeler anlatmaya baslamislar. Bunlarin çogu da okullarina ait korkunç olaylarmis. Güya seytan çok eski zamanlarda burada yasayan bir ailenin fertlerine dadanmis ve onlarin ruhlarina giriyomus. Inanisa göre seytanin ayaklari terstir ya, o insana da seytan girince dogal olarak ayaklari ters dönüyormus.

Aradan bi kaç saat geçmis. Gruptakilerin uykusu gelince herkes yatagina gitmis. Kizlardan biri accayip sikismis. Tuvalete gidecek ama anlatilanlardan epey bi korktugu için gidemiyomus. Alt ranzada yatan arkadasini dürtüp uyandirmis. Diger kiz da bu hikayelerden en çok etkileneniymis. Zaten zar zor uyudugundan hiç kalkmak istememis. Ancak arkadasi israr edince onunla tuvalete gitmek zorunda kalmis. Arkadasi tuvalete girince o da kapinin önünde beklemeye baslamis.

Diger kiz tuvaletten çiktiginda bi tuhaf bakiyomus. Bizimki anlatilanlarin etkisiyle de olsa gerek direkt kizin ayaklarina bakmis. Bi de ne görsün! Arkadasinin ayaklari ters dönmüs. Parmaklari arka tarafa bakiyomus. Kizcagiz çiglik çiglik kaçmaya baslamis. Kosarken de ara sira arkasina bakiyomus. Tam bu sirada koridorda belletmen ögretmenle çarpismis. Kiz nefes nefese basina gelenleri anlatmis. Sonunda, "Hocam inanamiyorum, ayaklari resmen ters dönmüstü" demis. Ögretmen, "Benimkiler gibi mi yani?" diyerek ayaklarini göstermis. Kiz kafasini asagi indirince belletmenin ayaklarinin da 180 derece arkaya baktigini görmüs. Napsin kizcagiz, bu manzarayla beraber oracikta aklini yitirmis..
TheGrudge - avatarı
TheGrudge
Ziyaretçi
6 Ağustos 2006       Mesaj #1278
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi
Yaşanmış Hikayeler
Mezarliktaki Yangin
Su an 17 yasindayim ve olay bundan 3-4 sene evvel YASANMISTIR. O yaz en büyük zevkimiz arkadaslarla gece asagi inmek idi ve hemen hemen indigimiz her gece birbirimize korku hikayeleri anlatirdik. Anlattigimiz hikayeler genelde kendi hayal ürünümüz olurdu fakat anlatirken sanki yasamis gibi anlatirdik ve kendi uydurdugumuz hikayeye o ortamin verdigi gerilimle kendimiz de inanir ve korkardik. Içimizde en çok hikaye anlatan Nedim diye bir arkadasimiz idi. Nedim yasça bizden büyüktü ve bizi korkutmayi iyi basariyordu açikçasi. Yine böyle bir gecede Nedim bize çok ilginç bir hikaye anlatti. Hikayeye göre bazi insanlar sebepsiz yere içlerinden gelen bir atesle küle dönüsecek kadar yaniyorlarmis. Bu yanma o kadar çabuk gerçeklesiyomuski, kendisini kurtarmaya zamani olmuyormus kurbanin. Ayrica bu olay kurban yalnizken gerçeklesiyormus, yani görgü tanigi olmuyormus hiçbir zaman. Bu anlattigi hikaye ilginç oldugu kadar inandirici gelmemisti çogumuza. Fakat Nedim evinden getirdigi ansiklopedi de yazilanlari bize gösterince tüylerimiz diken diken olmustu hepimizin. Bu olaylar gerçek yasanmis olaylar olarak anlatiliyordu ansiklopedide kanitlari ile. O gece eve kosar adimlarla çiktim ve bütün gece gözlerime uyku girmedi. Ertesi gün ise belki hepimiz için hayatimizin en korkunç günü olmustu. Gelen habere göre Nedim bir sokak arasinda ölü bulunmustu ve isin ilginç yani Nedim'in gömüldügü mezarlikta 1 hafta sonra yangin çikmisti ve bütün mezarlar yok olmustur.Inanmayan arkadaslar eski gazeteleri karistirabilirler. Tarih: 3 Eylül 1997, Mersin mezarligi orman tarafinda onlarca mezar yanmistir.
kambis - avatarı
kambis
Ziyaretçi
6 Ağustos 2006       Mesaj #1279
kambis - avatarı
Ziyaretçi
Sevmeyi bilmiyor insan...
Bilmiyor insanlar sevmesini sadece yaşamlarında vakit buldukları kadar seviyorlar. Sevgiye zaman ayırmıyorlar kalan zamanı sevgileriyle değerlendiriyorlar. Boş vaktinde ne yaptıklarını sorarsanız ‘boş vaktim yok‘ diyorlar çünkü boş kalan vakitlerini sevgiyle, sevgiliyle geçiriyorlar. Söylüyorum ya bilmiyorlar aslında, düşünürsek hep insanlar şunu söyler ‘ah keşke saat... olsa da sevgilimle buluşsam‘ diyorlar neden... saat de daha önce yada daha sonra olamaz mı? Sevgili için önemli olan sevgiliyle görüşmektir ama o bunu hak etmiyor mu? Güzel bir sürpriz mesela, bir hediye yada küçük bir not masaya bırakılmış olmaz mı yapılmaz mı? Bence yapılır yapmayı istedikten sonra... Ama kimse bunları yapmaz çok küçük, çok basit olmasına rağmen bunları yapmak istemez. Oysa ki yağmur altında sevdiği insanla el ele yürümek öyle mutlu eder ki insanı anlatması kelimelere, cümlelere dökülmesi çok zordur. Ama yine biz bunları yapmayız.
Ne olacak peki insan sevmesini bilmiyorsa nasıl sevgisini ifade edecek. Bazen ağızdan çıkan "Seni Seviyorum" sırf söylemek adına söylenen bu iki kelime sevgiyi ifade eder mi?
Yok mudur başka sevginin ifade biçimi, yok mudur sevgiyi anlatacak daha güzel şeyler. Aslında çok vardır ama bildiğimiz halde hiç yapmayız bunları.
Bazı sevgililer buna karşı çıkmaya, dediklerini yapmaya çalışmış ama nafile alışılmış olanı değiştirmek zordur. Başlarda değişik olmak çok güzeldir ama sonra bu iş monotonlaştıkça işler bu sefer tersine döner. Sevginin değeri yerine başka değerler tartışılmaya başlanır. Fazla anlatmaya gerek yok diyorum ya...
not: İNSANLAR SEVMESİNİ BİLMİYORLAR SADECE KENDİLERİNİ KANDIRARAK ÖMÜRLERİNİ TÜKETİYORLAR.
*
Barış DURAK
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
6 Ağustos 2006       Mesaj #1280
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Hititler bir çok doğa olayını tanrılara bağlamakta, ancak onları, insan şekilli (antropomorfik) olarak düşünmekteydiler.

Buna göre bir tanrı canı isterse çekip gidebiliyordu. Ancak tanrının gitmesiyle ona bağlı olan doğa olayları da etkileniyordu.

Ele geçen metinlerden biri de Fırtına tanrısının oğlu Telipinu'nun kaybolması ile ilgili olandır. Hatti kökenli bu efsanenin kahramanı Telipinu aslında bir tarım tanrısıdır. Tohum ekmek, tarla sürmek, sulamak, ürünü yetiştirmek ve toplamak gibi tarım işleri ile ilgilidir. Doğal olarak bu tanrının kaybolması bütün hayatı etkilemiştir. Farklı versiyonlardan derlenen efsanenin ilginç bir konusu vardır.

Tanrı o kadar sinirlidir ki elbisesini ve ayakkabılarını ters giyecek kadar sinirlenmiştir ve fırlar gider. Tanrının gitmesiyle beraber ülkede her şey değişir. Sıkıntılar başlar :

" Pencereleri sis doldurdu, evi duman doldurdu. Ocakta odunlar boğuldu, ağılda koyunlar boğuldu. Koyun kuzusunu istemedi, inek buzağısını istemedi.[…] Arpa ve buğday yetişmez oldu, sığırlar koyunlar ve insanlar gebe kalmadılar, gebe kalanlar ise doğurmadılar. Dağlar kurudu, ağaçlar kurudu ve çiçek açmaz oldu; otlaklar kurudu, kaynaklar kurudu."

Tanrının gidişi o kadar etkili olmuştu ki diğer tanrılar da bundan etkilenmişti, hatta bütün tanrıların katıldıkları bir ziyafette yiyip içmelerine rağmen açlık ve susuzlukları geçmemişti. Bu pasajın açıklaması şu şekilde olabilir , burada tanrıların yemesi ve içmesi kendilerine sunulan sunular olabilir, ancak bu sunuların fayda etmedikleri görülmektedir.

En sonunda Fırtına tanrısının aklına oğlu Telipinu gelir ve iyi olan her şeyi alıp götürdüğünü söyler, ve yüksek dağlarda Telipinu'yu araması için kartalı gönderir. Ancak kartal Telipinu'yu bulamaz. O zaman bütün tanrıların annesi tanrıça Hannahanna Fırtına tanrısı'na bizzat aramasını söyler. Ancak fırtına tanrısı da başarılı olamaz. Hannahanna en sonunda bir arı gönderir. Arı sonunda tanrıyı bulur ve onu sokarak uyandırır (bu bölüm değişik versiyonlarda farklıdır). Telipinu daha da öfkelenir . En sonunda bir ayin yaparak öfkesini dindirmeye karar verilir. Bu işi büyü tanrıçası Kamrušepa yapar:

" Ey tanrılar gidin! Şimdi tanrı Hapantali için Güneş Tanrısı'nın koyunlarını güdün. Telipinu'nun Karaš-hububatlarını [1] iyileştirebilmem için on iki koç seçin. Bin küçük deliği olan bir sepeti kendim için aldım. Ve onun üstüne ben karaš-hububatı ve Kamrušepa'nın koçlarını döktüm. Ve ben Telipinu'nun üzerinde, şurasında burasında ateş yaktım. Ve onun kötülüğünü Telipinu'nun vücudundan aldım. Onun günahını aldım. Onun kızgınlığını aldım. Onun hiddetini aldım. Onun dargınlığını aldım. Onun küskünlüğünü aldım. […] Telipinu hiddeti bırak. Öfkeyi bırak. Küskünlüğü bırak. Ve kanaldaki su nasıl geriye akmazsa, Telipinu'nun hiddeti, öfkesi ve küskünlüğü aynı şekilde geri gelmesin. […] Telipinu'nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskülüğü gitsin. Ev onu bıraksın. İçindeki...ondan kurtulsun. Pencere ondan kurtulsun. Menteşe[ondan kurtul]sun. İç avlu ondan kurtulsun. Şehir kapısı ondan kurtulsun. Kapı ondan kurtulsun. Kral yolu ondan kurtulsun. Meyve bahçesine, tarlaya ya da ormana o girmesin. (Karanlık) toprağın Güneş tanrısının yoluna o gitsin. Kapıcı yedi kapıyı açtı. Yedi (kapı) sürgüsünü çekti. Karanlık toprağın altında bronzdan palhi kapları durur. Kapakları kurşundandır. Tutamakları ise demirdendir. İçlerine giren bir şey, bir daha geri çıkamaz. İçlerinde mahvolur. Bundan dolayı onlar Telipinu'nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskünlüğünü yakılsın ve onlar (buraya) geri dönmesin."

Sonuçta bu büyü etkili olur . (Başka versiyonda bu büyüyü bir insan yapmıştır.) Telipinu'nun öfkesi diner ve evine döner. Böylece ortaklık yatışır ve eski haline döner.

Bu efsaneye çok benzeyen bir de Fırtına Tanrısı'nın kaybolması efsanesi vardır. Ancak ikisini aynı efsanenin değişik anlatımları olarak kabul edebiliriz.

Bu efsanelerin dışında Güneş Tanrısı'nın, Hannahanna'nın ve başka tanrıların da kayboluş mitosları vardır. Ancak bunları aynı efsanelerin farklı yorumları olarak düşünebiliriz.

Bu konuya dahil edebileceğimiz ilginç bir motif de Ay'ın düşme mitosudur. Hatti kökenli bu mitosun bir ay tutulmasını mı anlattığı yoksa farklı bir ritüelden mi bahsettiği bilinmemektedir :

" Kaşku (Ay tanrısı) gökten düştü. Şimdi o Kilammar (tapınak) üstüne düştü. Ancak onu kimse görmedi. Şimdi tanrı (Gök/Fırtına tanrısı) onun arkasından yağmur saldı. Ve arkasından yağmur sağanakları gönderdi.Onu korku aldı. Hapantalli aşağıya onun yanına gitti, o zaman onunla konuştu. Gidiyor musun? Ne yapıyorsun? "

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar