Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 155

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.223 Cevap: 1.997
kambis - avatarı
kambis
Ziyaretçi
24 Eylül 2006       Mesaj #1541
kambis - avatarı
Ziyaretçi

En çok satan kitaplar listesinde haftalarca birinci sırada yer alan
Sponsorlu Bağlantılar
Freakonomics kitabının yazarı Steven Levitt, yaklaşık bir yıl önce New York
Times'da, Yale Üniversitesinde yapılan çok ilginç bir araştırma hakkında
ses getiren bir yazı yazdı.
Yazının ve araştırmanın ilginç olmasının nedeni, bu araştırma para ve
maymunlarla ilgili.

Keith Chen, Yale Üniversitesinde ekonomi bölümünde görev yapan bir
profesör. Keith Chen'in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek
ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile
olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak.
Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuarında başlıyor. Bu
laboratuarda 7 adet capuchin maymunları, bir ana ve birçok küçük deney
kafeslerinde, para kullanmayı öğreniyorlar. Para olarak, gümüş renkli,
somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp,
deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor.
Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor. Bu aşamada bir
tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. Amaç, bu
7 maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde
etmek için parayı kullanmalarını sağlamak.
Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı
vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç
haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun
yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar. Maymunlar paranın kullanımını;
araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir
süreç başlıyor: fiyatlandırma.
Bu yeni süreçteki amaç, maymunların, biz insanlar gibi rasyonel kararlar
verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun
tercihi olan jell-o'nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve
üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten
ilginç. Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama
konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek
alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, 1 somun verip, 2
dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o'ya tercih etmeye
başlıyor.
Buraya kadar her şey güzel! Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney
kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12
somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp,
ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki
bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları
kapışmaya başlıyorlar. Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçeklesen
ilk "banka soygunu"(maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı"
(maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.
Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri
almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi
tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri,
dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini
veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini
kabul ediyor! İşin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi
maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya
çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk "fuhuş" olarak tanımlıyor.

Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para
araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik
yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle,
araştırmayı
iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.

mydarling24 - avatarı
mydarling24
Ziyaretçi
24 Eylül 2006       Mesaj #1542
mydarling24 - avatarı
Ziyaretçi
Düş

Apansızın alevlerin kavrulduğu bir çölde yürüyor buluyorum kendimi. Rüzgar öyle şiddetli esiyorki gözlerimle yalu çok zor buluyorum. Birden dibi görünmeyen bir uçurum karşıma çıkıyor. Oturup biraz dinleniyorum, sonra uçurumun karışı tarafında birşeylerin olduğunu görüyorum. Bir köprü aramaya koyuluyorum, karşı tarafa geçebilmrk için. Koyunca yürüyorum. Birden bir köprü görünüyor. koşarak yanına gidiyorum ama korkuyorum karşıya geçmeye. Kökrü çok yıpranmış çünkü. Esen rüzgarla da bayrak gibi sallanıyor. Gözlerimi kapayıp, bir koşuda geçiyorum karşıya. gözlerimi açtığımda ise ayaklarımı hala kızgın kumlar yakıyordu. ama arkamı döndüğümde köprü yoktu. heman aşaağıya baktım, parçalarını gördümö köprünün. karanlığa doğru düşüyorlardı. biraz bekledim sesini duymak için, sesi yoktu... Tekrardan yürümeye koyuldum, saatlerce, hiç durmadan yürüyordum. Birden uğultular duyulmaya başladı, önümdeki tepenin arkasından. Koşarak aştım tepeyi. Koskoca bir şehir göründü. birden kızgın kumu ıslatmaya başladı gözyaşlarım. Can havliyle fırlattım kendimi. şehre gidiyordum, kurtulmuştum. Birden ayağım takıldı ve düştüm. Kalktığımda, sıcak bir düş gördüğümü anladım.

Sponsorlu Bağlantılar
kambis - avatarı
kambis
Ziyaretçi
25 Eylül 2006       Mesaj #1543
kambis - avatarı
Ziyaretçi
GERÇEK MUTLULUK




O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı ; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi.

" Ben başkalarından daha cok calışıyorum!" diye düşünüyordu. " Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur. " O anda gökten bir melek indi. Ona, "Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak" dedi. Taşçı hemen zengin oluverdi.


Artık onun da güzel elbiseleri vardı. ve bir iş yapmak zorunda da değildi. Günün birinde kral, onu sarayına davet etti. Sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü. "Ben de kral olmak istiyorum" dedi. Gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı.


Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu. Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor , yeryüzü yanıyor mu yanıyordu. Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu." Güneş olmak istiyorum! " dedi. Melek onu bu kez de güneş yaptı. Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her sey yanıyordu. Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı; "Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Ondan daha kuvvetli olmak istiyorum" deyince melek onu bu kez bulut yaptı.


Az sonra bulut, yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa , oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı. Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar, tarlalar perişan oldu. Ama sular, kayalara hiç bir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi. "Bu kadar çok su nasıl olurda kayaları aşamaz. Kaya olmak istiyorum." Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı.


Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü. Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı. "Bu da nesi?" dedi kaya. " Ben bu adamdan zayıfım."


Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı: "İnsan olmak istiyorum!" Melek onun bu dileğini de yerine getirdi.


Kaya insana dönüştü. Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu.















mydarling24 - avatarı
mydarling24
Ziyaretçi
25 Eylül 2006       Mesaj #1544
mydarling24 - avatarı
Ziyaretçi
Bekle Gerçek Sevgili!

Hayatımın aşkı sakın sabırsızlanma, biraz bekle beni.

Biliyorum artık sıkılmışsındır beni beklemekten. Lakin ne gelir elden. Bekle, biraz daha bekle beni. Tamam, haklısın ama ben de uğraşmıyor değilim. Senin için para biriktiriyorum. Senin için hazırlanıyorum. Sana söz veriyorum, seni bulacağım. Şimdi nerede yaşıyorsun, nerede geziyorsun, bilmiyorum ama sonuçta ikimizde aynı atmosferin havasını soluyoruz. Belki ben uyurken sizin orada sabahtır, sen kahvaltı yapıyorsundur. Çok uzaklardasındır ama sana dedim ya, seni bulmaya geleceğim.

Güzelim haklısın, seni hep koluma alıp, parklara gideceğiz, akşamları sinemaya film izlemeye gideceğiz. Sensizlikten bunaldığımı bilmeni istiyorum. Keşke beraber olsak gece de, gündüz de. Keşke beraber saysak karanlıktaki yıldızları parktaki banktan. Ben de çok istiyorum aynı yatağı paylaşmayı, aynı havludan yüzümüzü silip, aynı tabağı kullanmayı.

Senin için neler yapmam ki bitanem ya, senin için cırmalıyorum bu lanet olası yerde.

Belki sen şu an mışıl mışıl pembe uykundasındır. Benim için bekle. Seninle olmayı ben de istiyorum. Ben de biliyorum kaderin bir gün bizi karşılaştıracağını. Karşılaştıracak, karşılaştıracak elbet.

Sensizlikten burada ne haldeyim keşke bir bilsen. Keşke bir an önce beraber olabilsek.

Tanrıdan, başka ne isteyebilirim ki benim bitanecik sevgilim!
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
25 Eylül 2006       Mesaj #1545
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Senden hiç ayrılmamak vardı. Zamanı durdurmak, bütün saatleri parçalamak vardı. İsyan içindeydim. Neydi bu çaresizlik ? Bizi çepçevre saran bu dört duvar neydi ?

Bir ara Tanrı'yı düşündüm, Peygamberleri, dinleri, kitapları düşündüm. Boş inançlarımız mıydı çaresizliği yaratan ? O bizim eserimiz miydi ? Öyleyse neden bizden büyüktü, güçlüydü ?

Bunca yıl neyi aramış, kimi özlemiştim ? Madem ki benim olmayacaktın neden karşıma çıkardılar ? Kim yaptı bunu ? Bu kötülükler kimin eseri ? Tanrı'nın işi yokta bizi mi görsün ? Öyleyse kime inanacağız ?

O kitaplar ki sabırdan bahsediyor. Ama ne kadar ? Nereye kadar ?..

O dinler ki duadan bahsediyor. Kime, niçin ve ne zaman ?..

O Peygamberler hiç sevmediler mi ?

Ben San'a inanıyorum kitaplara değil...

Ben Sen'i istiyorum... Dua değil... Sabır değil...

Artık gideceksin, biliyorum, vakit geç oldu. Yatakta izin kalacak, havada kokun ve yastığın üzerinde bir iki tel saçlarından. Telaş içinde giyinmeye başlayacaksın. "Çoraplarında eğrilik var" diyeceğim, düzelteceksin. Dudaklarını boyarken, eğilip enseden öpeceğim. İçin sevgiyle dolacak. Gözlerin ışıl ışıl "üzülme, üzülme" diyeceksin "yine geleceğim"

Ya gelmezsen ?.. Hayır, hayır geleceğine inanıyorum. Fakat yine gideceksin. Yine gideceğini bilmek kötü. Dayanılmaz bir şey bu...

Hatırlıyorum; elini uzattın, "Allahaısmarladık" dedin, gittin... Gözden kayboluncaya kadar baktım arkandan, sonra kapıyı kapattım, bir başka kapı açıldı yalnızlığa...

Yürüyemiyordum, oturamıyordum. Yattım, uyuyamadım. Sanki yerçekiminden kurtulmuştum, boşluktaydım, ağırlığım kalmamıştı.

Elimde, tam nabzımın üstünde bir saat işliyordu her şeyden habersiz. Çıkardım, duvara çarptım, parçalandı ve durdu.

Fakat sadece saatin sesiydi kaybolan.

Yoksa zaman ilerliyordu...
mydarling24 - avatarı
mydarling24
Ziyaretçi
25 Eylül 2006       Mesaj #1546
mydarling24 - avatarı
Ziyaretçi
Yitik Kelimeler Diyarı


Uzun bir yolcululuğa çıkma zamanı gelmişti artık. Yitirdiğim zamanı kovalama ve büyük sorgulamadan geçme zamanı. Kimsesiz kalanın ben mi yoksa kelimeler mi olduğunu bilmeden, yazar eskilerinin kaç para ettiğini bilmeden öylece yalın ve kendi başına. Çünkü yazmak, kendi başına kalmanın kağıda şifrelenmesinin bir yoluydu belki de. Bu şifreyi bilen kaç kişi kalmıştı, onlar neredeydi şimdi . Korku ve karamsarlık sen bekledikçe üstüne geliyordu sanki. Ben mutluyum ve mutluyken yazamıyor insan zırvalaması daha ne kadar oyalayacaktı beni. Doğurganlığı yitirmiş olmak bu dişi duyguyu kaybetmiş olmak belki de itirafı en zor gelendi bana . Yola çıkmanın zamanı gelmişti. Herkesin gittiği bir yön vardı hayatında, bense yolunu kaybetmiş gibiydim. Hayat o kadar sankilerle doluydu ki bu hengamede varlığımdan bile şüphe duyar olmuştum. Kim çıkaracaktı beni bu kör kuyudan. Bir giden yol olmalıydı bilinmeyen istikamete. Şehiriçi tabelaları bu yönü gösterir miydi, yoksa şehirlerarası karayollarda kara talihe küfrederek gezinmek miydi çözüm? En çok bu karanlık boğmuştu beni , belki acı bir fren sesi belki donuk ve anlamlandıramayan bakışlar. Sonra bir anda gidememek , öylece kalmak olduğun yerde. Gazete sayfalarından bir yorgan üstüne ve bir sonraki günün gaztelerinde kısa ve anlamsız bir haber olmak. Kim bekler seni , acından kim kavrulur bilmeden öylece kardeş olmak toprağa. En çok o zaman gitmek istedim , bu karmaşasından dünyanın . Elim nicedir varmıyor kaleme , gitmek sadece gitmek istiyorum. Bizim gibilerin var olduğu bir yer olmalı, kelimelerini yitirmişlerin yurdu.
Nerede başladı bu hikaye, asıl adam ve asıl kadın kimdi bunu bulmalıydım herşey yok edilmeden önce. Sesleri çalınmış, sessizliği öğrenmiş bu insanlar topluluğu sesini kimlere kaptırmıştı öğrenmeliydim. “Önce kelime vardı” demişti büyük üstad, bir bildiği olmalıydı. Konuşma kartonlarıyla koca bir hayat geçmezdi ki. Konuşmalıydık . Sesli ve sessiz harfler çıkarmalıydık peşpeşe ve bunlar bir anlam ifade etmeliydi. Öncesi ve sonrası , dünü ve yarını , gerçeği ve yalanı olmalıydı tüm bunların. Yoksa yalan söyleyen kelimenin kendisi miydi? O kadar çok yalan söylenmişti ki doğru kelimeler terk etmişlerdi buraları , böyle sessiz ve çaresiz bırakarak bizi kendi dünyalarına, kendi diyarlarına geri dönmüşlerdi. Giderken onlarsız yapamayan asıl adam ve asıl kadını da almışlardı yanlarına , o yüzdendi bunca öyküsüz kalmam. Artık kurgu öyküler zamanı geçmiş “anlatsam roman olur” devri başlamıştı. Ne zaman atlamıştık bu çağları, gerçeğin ne olduğunu anlamadan nasıl gerçek yaşamlara dalmıştık. Bu işin sonu yok biliyorum, öyle hızlı ki zaman şimdi yazdıklarım bile geçmişe gömülüyor. Sessizlikte keramet var demiş olmalı birileri. Kelimeler insanı aldatır, biz size kandırılmamış kelimeler getirdik demiş olmalı. Yolculuk bu yöne belli oldu artık, zaman çalınan kelimeleri bulma zamanı. Her kelime bir hayatı götürdü bizden çünkü , artık kapıda beklemek yok girip almalıyız onları.
Geçmişe uzanmak gerekiyordu bunun için. Önce kelimeleri kronolojik sıraya koymak gerekiyordu. İlk ne söylemiştim , benim söylediğimi diğerleri de söylemiş olmalıydı. Kapıda herkes sırasını bekliyordu mutlaka. Bana neler söylenmişti, ilk olan hep temizdir. Bir şeyler var hatırladığım ama çok eski değiller, yakın zaman ne kadar yakın bilmiyorum, tüm sorun da buradan çıkıyor zaten , unutmak, dün olanı bugün unutuyoruz, yada ben unutuyorum. O zamandı işte, birkaç zaman önceydi diyelim. Biliyorsun herşeyin bir bedeli var demişti, oysa bilmiyordum. Hayatım boyunca duyduğum en önemli şeymiş gibi dinledim onu. Oysa bahsettiği ufak ve önemsiz birşeydi. Kendisini öylesine veriyordu ki anlattığı şeye, insan korkunç bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını sanıyordu. Bunu neyle açıklayabilirdi insan. Ben , kendi hesabıma böylesi ufak ve önemsiz şeylerin böylesi rağbet görmesini anlamamıştım , şimdi anlıyorum kandırılmış kelimelerle ancak bu kadar oluyordu demek ki. Boşluğa dikilen gözlerimi ona doğru yönlendirdim. “Haklı değil miyim ?” diyordu. O an anladım doğru kelimElerin beni terk ettiğini , tek söyleyebildiğim Nikaragua’ya trenle gitmem gerektiği oldu. Ok yaydan çıkmıştı artık doğru söze ne denir diyemezdim böyle bir durumda, cehennemin dibine gitmem gerektiğini hatırlattı. Kalktı gitti sonra , özneyi bile hatırlamıyorum şimdi, edilgen bir hal almalı o zaman tüm bu anlatılanlar. Yaydan çıkan okun hedefi belliydi artık. Bir anda aklıma o kadar çok şey gelmişti ki. İlk aşk maceralarım geldi mesela , ocak müdavimi karpuzcu, bankalar caddesi, terk ediliş lokantası, boynuzlanma pastahanesi, ilk bakış okulları hepsi birden geliyordu. Ama topladığımda o zaman tüm bu betimlemeleri yaşadıklarımın ne kadar az olduğunu anlıyordum. Ok meselesi öyle hızlı büyüyordu ki zarar vermeden neticelenmesi mümkün görünmüyordu. Yıkık omuzlarla, üzerimde hiçbir yük taşımamanın ağırlığıyla gidiyordum . Kendime eskiye veriyordum (demek o zamanda böyleymişim) . Her yıkkınlık sonrası bizim zamanımızda böyle değildi diyordum, oysa öyle bir zamandan söz etmek bile mümkün değildi. O zaman olsa olsa “tunç devri” olur diyecektim daha sonraları. Her şeyin bir hayal perdesi üzerinde oynatıldığı saplantısı o zamanlar yerleşti kafama.
Eskimiş şarkı sözleri gibi hissediyordum kendimi. “Adımız miskindir bizim”le başlayıp “eskiden karpuz idik” ile biten şarkı sözleri gibi. Ama tam o sıralarda “çalgıcı karısı Binnaz” devri başlamıştı. Tüylerimin diken diken olduğu bir mevsime giriyordu sevgili ülkem. Daha doğru ve dürüst kelimeler terk etmemişti bizi , biraz daha sabretmek istiyorlardı. O zamanlar daha Olric’le de tanışmamıştım. Güzel düşler ülkesi diye birşey uydurmuştum, Utopia gibi kendine münhasır bir ülke. Kelimlerin göç mevsimine yakındı zaman, belki “ben sizin babanızım” manzumesinin yazılmasından kısa süre önceydi. Güzel düşler ülkesinin Türkiye temsilciliğine aday olduğum günler. O ülkede kelimeler kendi anlamlarında kullanılırdı. Herkesi takip eden donanımlı ajanları vardı mutlaka. Kendilerinin ne kadar şanslı olduklarını anlamaları için halklarına burada geçen zırvalıkları anlatırlardı. O zamanlar çok aradım o ülkeyi. Olmayacak yerlerde sabahladım, kağıt yığınları üstünde , akşamdan kalma düşlerimi şarap –leblebi kahvaltlarında erittim. Sonra geçti herşey . Unutmak ne büyük erdemdi. Bir onu unutamayacaktım belki de, yola gidip dönemeyeni.
Kalemle tanışmama bağlıydı bunların hepsi. Kalemle ve yazıyla tanıştıktan sonra her şey zincirleme bir trafik kazası gibi gelişecekti çünkü. Küçük bir çocuktum o zamanlar , şiirle mani arası şeyler karalıyordum, etrafımda bunu yapan pek fazla insan olmadığından ben de farklı birşeyler olduğunu sanıyorlardı. Oysa yazdığım aldatılmış bir toplumun aldatılmış kelimelerinden başka birşey değildi.


Evet zamanı gelmişti yola çıkmanın , anılar o kadar kesik kesik ve zorlayıcıydı ki başa çıkacak gücüm kalmamıştı. Ama özgürlük kelimelerin ucundaydı. Yazmak , bir anlamda yaşamaktı benim için. Hayatta kalmak için gitmek gerekli , yitik kelimeler diyarını bulmak gerekli.

arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
26 Eylül 2006       Mesaj #1547
arwen - avatarı
Ziyaretçi
En güzel beraberlik seninle olmak diyorum, nasıl en korkunç yalnızlık sensiz olmaksa... Biraz önce buradaydın, aradan geçen zaman henüz kokunu bile dağıtamadı. Oturduğun koltukta ağırlığının izi duruyor. Dokunduğun her yerde sıcaklığın var, baktığın her şeyde aydınlığın.

Gittin mi? Ben şimdi yalnız mıyım? Duvarlar üzerine yıkılıyor, yüzümde parçalanıyor aynalar, resim çerçeveleri... Tarifi mümkün olmayan bir boşluk içindeyim. Gözlerim kapıda, belki yine gelirsin diyorum. Uzaktan ayak sesleri geliyor. Sen değilsin gelen biliyorum, ama yine de bir ümit var içimde vazgeçemediğim.

Bir sigara yakıyorum ve seni arıyorum ve seni arıyorum dumanın havada çizdiği şekillerde. Sonra ne yapacağını bilemeyen ellerime bakıyorum bir zaman. Ellerim hala ayrılırken ellerine temas etmenin hazzı içinde şaşkın ve kararsız. Oysa, o ellerle şimdi şiirler yazabilirim senin için, sana yokluğunun dayanılmazlığını anlatabilirim.

Zaman hayli ilerledi. Evine varmış olmalısın. Kulağım telefon sesinde. Beni aramanı bekliyorum. Telefonun her çalışında umutla uzanıyor ellerim ahizeye. Oysa hep bir başkası çıkıyor karşıma. Kahroluyorum... Senden başkasının varlığına değil, sesine bile tahammülüm yok artık. Ağır, dayanılmaz saatler geçiyor. Nihayet senin sesin telefonda. Beni anlayan, o özlemli, kısık sesin... "Nasılsın?" derken bile yüreğimi heyecanla dolduran, kanımı tutuşturan sesini işitmenin sevinci sarıyor her yerimi. Hiç bitmesin istiyorum konuşmamız. Senden başka bir şey düşündüğüm yok, dünya umurumda değil. Konuşuyor, konuşuyoruz ve "Allahaısmarladık" diyorsun. Sana düşündüklerimi söyleyemiyorum. "Ne olur, yine gel ve hiç gitme artık" diyemiyorum. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Ellerimde soğuk, hissiz bir aletle yapayalnız kalıyorum. Sesin yerine çıldırtan bir uğultu kulaklarımda. Biraz önce sesini bana ileten telefona düşmanım şimdi. Hırsla ve kinle bakıyorum bir zaman.

Sonra sevdiğin bir plağı çalmak geliyor aklıma. Birden esviniyorum. Her şeye rağmen yine seninleyim, ne iyi... Beşinci Senfoni'yi dinliyorum. Odayı orkestranın güçlü, tanrısal sesi dolduruyor. Hiç ayrılmadığımıza ve ayrılmayacağımıza inanıyorum. Yüzyılların ardından bir Beethoven sesleniyor, isyan ediyor zamana. Ve sonra bir başka plakta Schumann ağlıyor, ben ağlıyorum, uzaklarda sen ağlıyorsun... Aşkın ve sanatın ölümsüzlüğüne bir kere daha inanıyorum.

Artık seni sevdiğime pişman değilim...
mydarling24 - avatarı
mydarling24
Ziyaretçi
26 Eylül 2006       Mesaj #1548
mydarling24 - avatarı
Ziyaretçi
Tutuklu

Adım Murat. 26 yaşımda, hayatımın baharında bir ***** kurşunla hayata veda etmişim. Evet, ben ölmüşüm. Davul ve zurnalar eşliğinde gittiğim yerden, bayrağa sarılı bir tabutta dönmüşüm. Resimlerim asılmış tanıdıklarımın yakasına ve güzelce yıkanıp, ardından törenle gömülmüşüm. Karım ve ufak oğlum ne yapacaklarını şaşırmışlar, gözyaşları arasında ölüm ile yaşamın ince çizgisinde gitmiş gitmiş gelmişler. Karım 10 gün hastahanede kalmış, onu amansızca uyutmuşlar. Oğluma ise annemler bakmış. Sonraları kendini toparlayıp çıkmış hastahaneden karım, fakat eski halinden eser kalmamış. Aşık olduğum gülümsemesi, gözlerini kırparak şımarması ve hayata hep umutla bakan gözleri kaybolmuş, karanlık bir kader kuşağında yolunu şaşırmış. Hatıralarımıza dalmış karım, sabah güzelinde, akşam en güzelinde gezinmiş. Kimseyle konuşmamış ve dolup dolup taşmış. Benim ve yıldızların haricinde kimsenin görmediği gecelerde, utanmaksızın geceler boyu ağlamış...

Şimdilerde hayatını oğluma adadı. Oğlum diyorum çünkü o ufak olmaktan çıktı, artık filinta gibi bir delikanlı. Bana benziyormuş herşeyi. Öyle diyor karım. Yemek yemesi, suratının asılması ve hepsinden önemlisi o muhteşem gülümsemesi.. Hep beni hatırlatıyormuş. Onun giyinmesi, okuması ve hayatında atacağı her adım özenle izleniyor, annesi ve babası tarafından. Tek farkımız, karım ona dokunup konuşabiliyor, ben ise sadece izliyorum. Oturma odasında, yatak odasında, banyoda.. Her yerdeyim. Onlar benim ailem, yaşamasam bile, ben onlarsız duramıyorum...

9 sene geçti ama hala alışamadı karım. İzliyorum, sabah uyanırken istemsiz bir şekilde beni arıyor kolları. Bulamayınca uyanmaktan vazgeçip, tekrar gömülüyor başı yastığa. Bir kaç damla ile ıslandıktan sonra yastık, hüzün dolu gözlerle başlıyor yeni gün. Oysa kollarını doldurmayı çok isterdim. Yaşasaydım eğer, uyandığını farkedince onu daha bir sıkı sarardım, ardından gözlerini açmadan yüzünü şefkatle okşar ve dudağına bir öpücük kondurarak gününü başlatırdım. Gözlerini açınca ilk beni görsün, güneş ardından gelsin istiyorum. Her boynunu büktüğünde saçlarını okşamayı ve vücudumdan çıkarılamayan bu ***** kurşun yerine, karıma sarılmayı özlüyorum...

Bugün liseye başladı oğlum. Sabah erkenden uyandı annesi ve büyük bir heyecanla hazırladı üniformasını. Ardından kahvaltıyı hazırladı ve kıyamayarak uyandırdı evladımı. Büyük bir özlem içerisinde izledim, onu titizlikle giydirmesini ve özenle süslemesini. Gitme vakti geldiğinde, bir öpücük kondurdu yanağına oğlumuzun ve sarıldı, bir müddet ayrılamadı. Gözlerimin, gözlerinde olduğunu söylerek uğurladı oğlumuzu. Bana yakışanı yapmalıymış, bana yakışan bir evlat olmalıymış. Bense koşup sarılamadım ona. Doyasıya oğlum diyerek koklayamadım saçlarını. Nasihat etmeli, onu gözlerinden öpmeliydim. Ama yapamadım, burada böyle sessizce izledim ve yüreğimden bir kez daha mühürlendim. Sanki bugün dirilip, tekrar yaşama veda ettim..

Cennete gidecekmişim ben, şehitmişim çünkü. Oysa özlemim o kadar büyük ki.. Sadece bir gün isterdim beni burda tutanlardan. Bir günlüğüne yaşama dönüp, tüm günümü karım ve oğlumla geçirmeyi dilerdim. Sabah onunla uyanır, bana sarılmak isteyen kollarını doldururdum. Tüm günümü onlarla geçirir, doyasıya yaşardım. Her bir anın kıymetini bilir ve saniyeler geçmesin isterdim. Oğlum ile basketbol oynar, ona aşk hayatını sorardım. Umarsızca tavsiyeler verir, nasihatlar ederdim. Karımın yerine yemekleri ben yapar, elleri acımasın diye bulaşıkları da yıkardım. Elbiselerimi sağa sola atmaz, onu hiç üzmezdim. Akşam olupta hava kararınca balkonumuza çıkar, ailemi kollarıma alarak gökyüzünü izlerdim. Hep izlendiklerini, benim onları asla bırakmadığımı ve bırakmayacağını anlatırdım. Ağlamamalarını ister, her bir gözyaşlarında benim çektiğim acıyı tarif ederdim. Oğluma defalarca sarıldıktan sonra yatağına yatırır, uyuyuncaya kadar başında beklerdim. Uyurken hep yapmak istediğim ama yapamadıklarımı dile getirir, hissettirmeden yavaşça öperdim. Ardından yatak odamıza giderek, geceliğinin içinde karımı seyrederdim. Işıklarımızı kapatır ve onu kollarımın arasında saklardım. Hep özlediğim saçlarının arasında ellerimi dolaştırır, gözlerini dudaklarımla kapatırdım. Hasret olduğu güven duygusu ile onu uyuttuktan sonra, hasret olduğum boynuna kapanır, kokusunu doyasıya içime çekerdim. Son bir feryat koparırcasına yanağına bir buse kondurur ve tekrar ölürdüm. Çok mutlu olur ve asla ağlamazdım. İşte sadece bu bir gün için, tüm cennet hayatımı yakardım..

Oysa ben, üzerine en güzel hatıralar ve duygular yazılan, ardından acımasızca yırtılan bir mektubum. Bu kadar kısa ve talihsiz oldu hep benim umutlarım. Aileme dokunamıyor, onları koklayamıyor ve öpemiyorum. İzlemek ve hatıralarımı dinlemekle yetiniyorum. Çığlıklarım bile duyulmuyor bu koca sessizlikte. Hep yazıyorum çünkü onları çok özlüyorum. Buradan sizlere sesleniyorum çünkü hepinize özeniyorum. Sizlerin de aileniz var ve bir çoğunuz babasınız. Ben ise bir talihsizim. Sizlerden tek farkım, yaşamak yerine bir kaç odadaki fotoğraflarda hapisim...
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
26 Eylül 2006       Mesaj #1549
arwen - avatarı
Ziyaretçi
İlk defa göz göze geldiğimiz anı hatırlıyor musun? Kaçamak bir buluşmasıydı bu gözlerimizin. Seni istiyordum, biliyordun... Bakışların duygulu, anlayışlıydı, özlemliydi zaman zaman... Bakışların bir şarkı söylüyordu hiç bilmediğim. Seni dinliyordum, bakışlarını dinliyordum...

Dağ başında apansız karşıma çıkan bir pınardı sanki gözlerin. Eğilip su içmek istiyordum kirpiklerinin arasından. İçimde yaktığın ateşi söndürmek istiyordum. Ama o ateş gitgide büyüdü işte! Şimdi biraz da sen yan artık, benim yanacak yerim kalmadı.

İnanamıyorum, sen var mısın? İnanamıyorum bir türlü. Tuttuğum ellerin mi? Öptüğüm dudukların mı? Kim bilir? Belki de yoksun, ben bir rüya görüyorum, biraz sonra uyanacağım. Her şey ansızın silinecek. Ne saçların kalacak ortalıkta, ne gözlerin. Yine kahredici yalnızlığıma döneceğim. Biraz daha yıkılmış, biraz daha sensiz...

O gün ilk defa seni gördüm. Düşün sen dünyaya geleli beri kaç yıl geçmiş aradan. Düşün ne kadar çok özlemiştim seni? Öyleyse hiç gitme, ne olur? Vereceğin her kedere razıyım. Acıların en büyüğünü sen tattır bana, zehirlerin en şiddetlisini senin elinden içeyim. Ama gitme ne olur?

Dudaklarım kurumuştu, içim yanıyordu. Suya hasret, kurumuş bir ot gibiydim. Yağmur olup yağdın üstüme, yeşerdim, filizlendim. Sonra güneş oldun, hayat verdin bana, koku verdin, renk verdin. Şimdi bırakıp gidersen bir daha ve son defa yine kuruyacağım, dağılıp toz olacağım anlıyor musun? Çünkü senden sonra kimse gelmeyecek, biliyorum... Kimseler çalmayacak kapımı. Gidersen beni bana mahkum edeceksin, keşke ölsem diyeceğim o zaman, keşke ölsem!..

Şimdi sendeyim, seninleyim, seni yaşıyorum...

Beni bana bırakma!..

Senden bir parçayım artık, belki de baştan başa sen oldum farkında değilsin... Beni bana bırakma!..

Sen olduğun için mutluyum. Sen olduğum için de... İstersen ben olma. Hiç benim olma. Ama bırakma beni ne olur? Beni bana bırakma!..
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
26 Eylül 2006       Mesaj #1550
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
ikiyüzlü arzuhalci
iki yüzlü arzuhalci. fırtına var dışarıda. dönüp geldim caddeyi. köşede bir güvercin ölüsü. hep senin durduğun ve yazılar yazdığın köşede. kıpırtısız vaziyette, başı kanlı, gözleri yarı açık. gri ve kurşun rengi tüylerinin altında çarpan bir yüreği yok artık. beklenmedik bir anda karşılaştık. bilirsin; severim güvercinleri. kırılmışlığım da oldu bir dönem. o zaman altıncı katta oturuyordum hatırlarsın. pencerenin önünde hep ıslak ekmek dilimleri dururdu. sabahın erken saatlerinde başlardı uğultuları. gelirler ve uçup giderlerdi boşlukta. bir gün kör oldu içlerinden biri. balkonuma gelemez oldular. kaç mevsim geçti üzerinden. şimdi zaman zaman aç gözlü martılar uçuyor onların bıraktığı boşlukta.
iki yüzlüsün arzuhalci. on yılı geçti gideli. bu elimdeki defter yazılmış bir kaç satır cümlen kaldı. "içimden akşam üzeri ölüsü çok olur bu şehir`in diye geçirdim. burada nefes aşıp verenler arasında bile çok sayıda ölü var. gözleri çoğunun sıcaklığını yitirmiş. sen güleç yüzünle, yitirdiklerini unutmayı seçmişsin. kısa değil mi bu hayat dedikleri şey?" okuyunca bir filmden arakladığını düşündüm bu satırları. hangi filmdi hatırlayamıyorum.
elma ağacının altındaki çimleri kesiyordu büyük annem. daha genç sayılırdı. bal kabaklarının yanında durmuş onun elindeki makası kullanamadığım zamanları düşünüyordum. senin haberinden sonra bir anda yere yığıldı. kestiği çimlerin üzerine düştü başı. hiç birşey yapamadım. içimde büyük bir çığlık birikti durdu o günden beri. bir sen bilemedin bu görüntüyü. bulutu çok olan bir gündü koşar adım geçmiştim caddeyi.
ah kalbim. yokluk, tenimi yalayıp geçen rüzgarın sesinde daha bir dokunaklı. sarı renkli boya kalemi ile fihristte adının üzerini çizmişim. yoksun, bunu bilmek üşütüyor içimdeki yarayı. kanayan ne kalır bunca günden sonra? duvardaki resmin artık üzerindeki örtüyü benimsemiş. sesime cevap verecek biri yok bu rakamları çevirsem. yokluk mudur çoğu zaman içimize tüneyen?
daha dökecek yaprak var mı? bu sonbaharda sararmış anılarım. bahçenin bir köşesinde pevruze kendine dolamış kollarını. armut ağacı hışırdamıyor artık. bir kaç evden sızan ışıklar var geceye karışan. uğultularım artıyor. merdivenleri koşup üst kata çıksam, pencereyi aralasam. sana doğru kalbim.
bütün geceler bu susmalar bir intihara dönüşecek diye korkuyorum. gün gelsin açsın sofayı. duvardaki resimdeki yaşlı adam yine assın suratını ve korkutsun küçük çocukları. oysa gece bilen için karıştırır bütün hesapları. dolanır diline bir şiir, eğip başını dönersin kuytusuna gecenin.
hiç birşey hatırlayamadığımda acılarımı karıştırırım seninle ilgili. aralık mı kalmış kapı? kuyruğunu dikleştirir pevruze ve sürer bacaklarına içeri girerken. sesimde tavan arasına ait izler."geldim. kalamazdım bir kaç gün daha. çiçekler iyice kurudu. topraklarını değiştirmeli. yeni tohumlar ekmeli bahçeye." içimden yanık kokusuna benzer birşeyler geçiyor. uzak bir şehir, tren istasyonu. iki kişi gezdiğimiz bir çarşı. mağazalar ve yangınlarım.
düşten yeni uyandım. karanlıkla tanışırken evren, uzun otların arasından geçip gitti belirsizlik gibi, üstümüze çöken bulutlar. merdivenleri yeni inmiştin. çok sevdiğim boğazlı siyah kazağını giyinmiştin. aylardır birbirimizi görmezmiş gibi, büyük bir hasretle kucaklaştık, öpüştük. yüzünün yarısını aydınlatan ayın ışığı altında sustuk. bütün gece sürdürdüğümüz birbirimize doymak bilmeyen bakışmalardan sonra bozdum karanlığın suskusunu. ’yalnızlık için iki kişi gerekir.’
önce ışığını sonra sesini duyduk gök gürültüsünün. sen de ben de yer değiştirme niyetinde değildik. birkaç dakika sonra giderek hızlanan yağmur taneleri saçlarıma, yüzüme, ellerime çarpıyor ve dağılıyordu. yüzüne değen tanelerse tutunmak, düşmemek için çırpınıyordu. biliyordum, sonsuzluk uzun bir soluklanma anıdır ve seni hep yanımda istiyordum.
o aylarca beklediğim ve olmadığın gecelerde hep aynı çardakta oturdum. Bir resme bakar gibi eskittim karşımdaki dağın görüntüsünü. yolda gözüken kırmızı audi’nin içinde seninde olabileceğini düşündüm. uzun sürecek bir yağmur başladı. ellerimden yüzümden ve saçlarımdan aşağı süzülen yağmur taneleri gözlerimdeki düşü de silip gitti.
ayaklarım üşüyor. bütün gece yağdı durdu. kimseler yok, hiç birşey söyleyemedim. elinde şemsiye, yavaş yavaş geçti caddeyi bir adam. yüzüne vuran ışık kırıldı sonra. iki çocuk koşup şakalaştılar. bakkalın önünde bir kaç kişi dinmesini bekliyordu yağmurun. ağızlarından yükselen buharları buradan görmek mümkün. yan dairedeki yaşlı kadın yine erken uyumuş. çok fazla bu yalnızlık dayanamadığı hissediyorum.
bekleşen insan manzaraları. ben bekliyorum. yaşlı kadın her akşam üzeri o tepede, oğlunu getirecek minibüsü bekliyor; alnında çocukluğundan kalma bir yara. her akşam merdivenleri inerken karşıma çıkan ayşenin güzel yüzü. bir diğerinde serum şişesinden sızan ilaç damlalarını büyük sessizlikle izliyor. çocuğun sağ kolu kesilmiş. henüz farkında değil elini öptüremeyeceğinin. bekir gidiyor bir istasyondan başka istasyona. içim sıkıldı bu yazılanlardan sonra. hepsi durağan acıları yaşıyor hikayelerinde.
-"ya sen?"
-` nasıl ben?`
-"bizim hikayenin bir sonu var mı?"
ah kalbim. yarası üzerinden sıyrılıp düşen kabuk gibi iyileşirim bir gün. kanayan ve sızlayan yokluktur. biz unuturuz biz olmayı ve döneriz bendeki kış yalnızlığına. `iki yüzlüsün sen arzuhalci. gidecek bir yer vardı ve sakladın benden.` güvercinlerin biri kör oldu, uçamaz oldular. uğultuları kesildi. bir kaç gün sonra bir boşluğa bakar buldular yüzümü.

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar