Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 165.715|Cevap: 175|Güncelleme: 12 Ocak 2017

Psikoloji ile ilgili Makaleler      

Mesaja atla
3 Eylül 2015 12:27   |   Mesaj #171   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI

Ölümlü Olunduğunu Bilmek, Sağlığı Olumsuz Yönde Etkiliyor Olabilir mi?


Yeni bir araştırmaya göre düşük özsaygı sahibi insanlar kendi ölümlülükleri hakkında düşünmekten kaçınmak adına çeşitli kaçış mekanizmaları geliştiriyor.Kent Üniversitesi Psikoloji Okulu’ndan Dr. Arnaud Wisman önderliğinde bir grup araştırmacı; yaptıkları beş çalışmaya göre düşük özsaygısı olan insanların kendilerine ölümlülükleri çağrıştıracak durumlardan kaçınmak için, odaklarını benlik algısından uzaklaştırdıklarını belirledi. Araştırma, düşük özsaygı ile ölümlülük hakkında bilinçsizce kaygıları olan insanlar arasında nedensel ve ampirik bir bağlantı buldu, bu bulgular hem laboratuvar ortamında, hem de laboratuvardan bağımsız doğal ortamlarda kanıtlandı.

Sponsorlu Bağlantılar
Özfarkındalıktan kaçış olarak belirlenen bu durum, kişinin’ kendisi’ ile ilgili yazılar yazmaktan kaçınma, alkol tüketimini artırma ve benlik algısı ile ilişkili düşüncelerden bağımsız hareket etmede artış olarak gözlemlendi.Aşırı alkol tüketimi, sigara ve uyuşturucu kullanımı, aşırı yemek yeme gibi sağlık açısından risk teşkil eden tutumlara daha eğilimli oldukları belirlenen özsaygısı düşük bireylerin bu noktadaki gerekçesinin, benlik algısından uzaklaşmak olduğu tespit edildi. Bu durum, en azından kısa vadede kendi olumsuz bilinç algılarından uzaklaşmalarını sağlıyor.Çalışmanın, gelecek dönemlerde toplum sağlığı hakkında verilecek kararlarda önemli etkileri olacağı ise şüphesiz.

Kaynak: Sciencedaily (26 Ağustos 2015)

Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 04:15
25 Kasım 2015 19:43   |   Mesaj #172   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI

Zeka Oyunları Yaşlıların Hayatını Kolaylaştırıyor


İngiliz bilim insanlarının yaptığı araştırma, internet üzerinden oynanan zeka geliştirici oyunların yaşlılar üzerinde olumlu etkilerini ortaya çıkardı. BBC'nin verdiği bilgiye göre, King's College Üniversitesi'nde 6 ay süreyle 50 yaş üstü 7 bin kişinin 2 ayrı grupta incelendiği araştırma, internette hafıza becerisi ve akıl yürütme gerektiren oyunların yaşlıların günlük yaşamlarına katkı sağladığını gösterdi.Katılımcıların bazılarından diledikleri sıklıkta 10 dakika süreyle, tahterevalli üzerindeki ağırlıkları dengeleme gibi akıl yürütme oyunlar oynaması istenilirken, kontrol grubuna da basit internet araştırmaları yapmaları söylendi.

Sponsorlu Bağlantılar
Araştırmacılar, katılımcılara çalışma başladığında ve daha sonra da üçer aylık dilimlerde dilbilgisel düşünce ve hafıza değerlendirmeyi kapsayan tıbben onaylanmış bilişsel testleri uyguladı. Katılımcılardan zeka geliştirici oyunları oynayanların bilişsel becerilerinde ilerleme kaydedildi. Katılımcılardan 60 yaş üstü olanların günlük işlerinde de kayda değer gelişmeler olduğu belirtildi.Telefon kullanma, alışveriş yapma gibi günlük becerileri de gözlemlenen 60 yaş üstü insanların oyunları haftada en az 5 kere oynadığında olumlu etkinin arttığı ifade edildi.

Alzheimer Derneği'nden Dr. Doug Brown, internet üzerinde hızla büyüyen zeka geliştirici oyunların etkilerinin görülmesi açısından bu araştırmanın önemli olduğunu belirtti. Psikiyatri, Psikoloji ve Nöroloji Enstitüsü'nden araştırmacıların, bu yaklaşımın bunamayı önlemedeki etkisiyle ilgili yeni bir araştırmaya başladıkları bildirildi. Karmaşık uğraşıları olan veya beyinlerini bulmaca gibi etkinliklerle uyaran ve yeni yetenekler öğrenme eğilimleri olan insanların bunama risklerinin az olduğunu açıklayan bilim insanları, çalışmanın yaşlıların zihinsel işlevlerini koruması ve ilerleyen yaşlarda bilişsel işlevlerin bozulma riskini azaltması açısından önem taşıdığına inanıyor.Daha önce yapılan bir araştırmada internet üzerinden oynanan zeka geliştirici oyunların 50 yaşın altındaki kişiler için etkisinin olmadığı ifade edilmişti.

Kaynak: AA / BBC (3 Kasım 2015)

Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 04:15
25 Kasım 2016 12:26   |   Mesaj #173   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI

Saatleri Geri Almak 'Depresyona' Yol Açıyor!


Danimarka ve ABD'li araştırmacılar, yaz saatinden kış saatine geçişin depresyon vakalarını artırdığını belirtiyor. Danimarka'daki Aarhus ile Kopenhag ve ABD'deki Stanford üniversitelerinden oluşan bir araştırma ekibi, saat değişimleri ile depresyon arasındaki ilişkiyi araştırdı. Washington Post'tun verdiği bilgiye göre, uzmanlar Ekim ayında yaz saati uygulamasından çıkışın, sonbahar aylarında teşhisi konan depresyon vakalarıyla yakından ilişkili olduğunu buldu. Araştırmada Danimarka'da 1995 - 2012 yılları arasında depresyon teşhisi konan 185 bin 419 vaka incelendi. Uzmanlar saat değişimi öncesi ve sonrasında, depresyon teşhislerinin oranlarını karşılaştırdı. İncelemeler sonucunda, yaz saati uygulamasından çıkışın depresyon vakalarında yüzde 11'lik artışa sebep olduğu tespit edildi.

Buna karşılık, yaz saati uygulamasına geçildiği ilkbahar aylarında depresyon teşhislerinde bir değişiklik gözlenmedi. Araştırmanın yöneticilerinden Soren D. Ostergaard, "Elbette veriler tam olarak kış saati uygulamasının insanları depresyona ittiğini söylemiyor. Fakat araştırmacıların buna yönelik bazı tespitleri var" dedi.

"Gün Işığından 1 Saatlik Kayıp!"


Gün ışığından daha fazla faydalanmak için kullanılan bu uygulama ile saatler ilkbahar başlangıcında bir saat ileri, sonbaharda ise bir saat geri alınıyor. Standart zaman uygulamasına geçiş, bir saatlik gün ışığının öğlenden alınarak sabahın erken saatlerine eklenmesi demek. Böylelikle gün ışığından bir saat kaybediliyor.
Ad:  _92304494_thinkstockphotos-469675796.jpg
Gösterim: 26
Boyut:  20.6 KB

Araştırmaya göre, baharda depresyon teşhislerinde azalmanın olmaması depresyonun sadece saat uygulamasından kaynaklanmadığı izlenimini veriyor. Depresyon vakalarındaki artış, sonbaharda saatin geriye alınması ile ilgili bir durum. Güneşin bir anda bir saat daha erken batmaya başlamasının, depresyona eğilimli bireylerde negatif psikolojik etkiye sebep olabileceği ifade ediliyor. Uzun günlerin depresyona karşı koruyucu etkisi ise biliniyor. Ostergaard, eğer bu geçiş ile birlikte olumsuz bir psikolojik etki hissediliyorsa, 'yapılabilecek en iyi şeylerden birisi, kış aylarında bile dışarıda geçirilen zamanı artırmaya çalışmak' tavsiyesinde bulunuyor.

Kaynak: BBC (7 Kasım 2016)
Son düzenleyen Safi; 7 Aralık 2016 17:40
28 Kasım 2016 13:14   |   Mesaj #174   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI

Düşük Özsaygı, Sık “Selfie Görüntüleme” ile Bağdaştırıldı!


Kitle iletişimi üzerine yapılan bir çalışmada, Facebook gibi sosyal medya hesaplarında çok fazla “selfie” görmenin yaşam doyumu ve özsaygıda düşüklük ile bağıntılı olduğu belirlendi. Araştırmacılardan Ruoxu Wang, bugüne kadar yapılan çoğu çalışmanın fotoğraf paylaşımı / içerik beğenisi gibi noktaları baz aldığını; ancak bu çalışmanın gözlemleme davranışı üzerindeki etkisini incelemede bir başlangıç olduğunu belirtti. Görme /gözlemleme davranışı, aynı zamanda, bireyin fotoğraf paylaşımı ya da içerik beğenisinde katılımcı olmadığı, yalnızca gözlemci olduğu “gizlice dinleme” durumu olarak da adlandırılıyor.

Wang ve Yang yaptıkları bu çalışma ile, sosyal medya kullanımında bilinçlilik düzeyini artırmayı umuyor. Bireylerin çoğunlukla herhangi bir paylaşım yaparken etraflarındaki insanların bundan nasıl etkileneceğini düşünmediğini belirten Yang, bu çalışma ile beraber paylaşımların oluşturabileceği potansiyel sonuçları anlamak konusunda bir adım daha ileri geçilebileceğini belirtiyor.
Kitle iletişimi bölümü yüksek lisans öğrencileri Wang and Fan Yang, selfie ve grup çekimlerinin psikolojik etkileri üzerine online bir anket oluşturarak verileri topladılar.

Fotoğraf paylaşma davranışının katılımcılar üzerinde herhangi belirgin bir psikolojik etkisi olmadığını; ancak tam aksine gözlemleme davranışının olduğunu belirlediler. Buna göre keşfettikleri şuydu; kendilerinin ve diğer bireylerin selfilerini en çok görünteleyen insanlar, en az özsaygı ve yaşam doyumuna sahip olanlardı. Çalışmada kategorize edilen katılımcılardan popüler görünmek için güçlü bir istek duyanların ise aynı zamanda selfie ve grup fotoğraflarına karşı çok daha duyarlı oldukları belirlendi.

Kaynak: ScienceDaily / Journal of Telematics and Informatics
Son düzenleyen Safi; 7 Aralık 2016 17:40
21 Aralık 2016 23:34   |   Mesaj #175   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI

Dahiler ve Deliler Diğerlerinin Gözardı Ettiği Şeyleri Önemser!


Nobel ödüllü matematikçi, şizofren ve paranoid delüzyonlu John Forbes Nash, uzaylıların kendisini dünyayı kurtarmak için görevlendirdiğine nasıl inandığı sorulduğunda, basit bir yanıt verir. “Çünkü doğaüstü varlıkların gelmesine dair olan düşüncelerim matematiksel fikirlerimle aynı şekilde doğuyor. Bu sebeple onları ciddiye alıyorum.” Nash, tarihte deli dahi olarak adlandırılabilecek tek kişi değil. Ressam Vincent Van Gogh ve Mark Rothko, roman yazarı Virginia Woolf ve Ernest Hemingway, şair Anne Sexton ve Sylvia Plath gibi intihar kurbanlarının hepsi buna başlıca örneklerdir. Derin bir depresyon anında kendi canına kıymamış büyük sanatçı ve düşünürleri gözardı ettiğimizde bile, besteci Robert Schumann, şair Emily Dickinson ve Nash dahil olmak üzere belgelenmiş psikolojik rahatsızlık çeken kimseleri listelemek kolay olacaktır. Alkole ya da diğer bağımlılıklara yenik düşen yaratıcı dâhiler grubu da oldukça kalabalıktır.

Sponsorlu Bağlantılar
Bu türden örnekler, çoğu kimseyi, yaratıcılık ve psikopatolojinin derinlemesine ilişkili olduğunu zannetmeye sevk edebilir. Aslında, yaratıcı dâhilerin delilikten el almış olabileceği düşüncesi Platon ve Arsitoteles’e kadar gider. Fakat bazı günümüz psikologları bu fikrin tümüyle masum bir latife olduğunu düşünürler. Netice itibariyle, zihinsel hastalığa dair hiçbir belirti ya da semptom sergilemiyor olarak gözüken yaratıcı dâhilerin isimlerini ortaya atmak kesinlikle hiçbir sorun teşkil etmez.

Yaratıcı dahiyane bir fikrin altını çizen en önemli süreç, normalde önemsenmeyecek ya da dikkatten kaçabilecek şeylere dikkatini verme eğilimidir. Deli-dahi fikrinin karşıtları iki sağlam olguya işaret ederler. İlki, tüm insan uygarlığı tarihinde yaratıcı dâhilerin sayısı çok fazladır. Bu sebeple, bu kimseler vasat bir insana kıyasla psikopatolojiye gerçekten daha az yatkın olsalardı bile, zihinsel hastalıklı sayısı hala daha fazla olurdu. İkincisi, akıl hastanelerinin kalıcı sakinleri genellikle yaratıcı başyapıtlar üretmezler. Tahmin edersiniz ki en bilinen istisna, kötü nam salmış olan Marquis de Sade’dir. Onun vakasında bile, en büyük (ya da aslında en sadistçe) çalışmaları, akıl hastası olarak hastaneye yatırıldığı zamandan ziyade bir suçlu olarak hapse konulduğunda yazılmıştı.

Öyleyse, yaratıcı dahiliğin delilikle ilişkili olup olmadığına inanmalı mıyız? Modern deneysel araştırmalar öyle olduğuna inanmamız gerektiğini öne sürüyor. Çünkü delilik ve yaratıcılık arasındaki bağlantıya açıkça nokta atışı yapıyorlar. Yaratıcı dahiyane bir fikrin altını çizen en önemli süreç bilişsel disinhibisyondur. Yani, ilgisiz gözüktüğü için normalde önemsenmeyecek ya da dikkatten kaçacak şeylere dikkatini verme eğilimidir.

Alexander Fleming, petri kabı (bakteri üreme tabağı)’nda bir mavi küfün bakteri kültürünü öldürmekte olduğunu farkedince, herhangi bir meslektaşı gibi bunu otoklava (basınçlı kap) atabilirdi. Bunun yerine, Penicillium notatum küfünden elde edilen antibakteriyel madde olan penisilini bularak Nobel Ödülü’nü kazandı.

Bilişsel disinhibisyon, sanat alanında da bilimde olduğundan daha az tespit edilmemiştir. Sanatçı dâhiler, bir başyapıt projesinin tohumunun, gündelik bir konuşmanın minicik bir parçasını işitmekle ya da bir günlük yürüyüş esnasında biricik fakat ehemmiyeti olmayan bir olayı görmekle atıldığını aktarırlar. Örneğin, Henry James The Spoils of Poynton’ın önsözünde, hikayenin filizinin Noel Arefesi yemeğinde yanına oturan bir kadının yaptığı kinayeden geldiğini söyler.

İstisnai zeka tek başına, faydalı fakat orijinal olmayan ve şaşırtmayan fikirler sağlar!


Bilişsel disinhibisyonun karanlık bir yanı vardır: psikopatolojiyle pozitif yönde ilişkilidir. Örneğin, şizofrenler kendilerini halüsinasyon ve hayallerin bombardımanına uğramış bulurlar ki yalnızca bunları ortadan kaldırarak daha iyi durumda olacaklardır. Öyleyse, iki grup da neden aynı grup olmasın? Harvard Ünivesitesi’nden psikolog Shelly Carson’a göre, yaratıcı dahilik üstün genel zekanın varlığından feyz alır. Bu zeka, kişinin buğdayı samandan ayırmasını mümkün kılan gerekli bilişsel kontrolü sunar. Tuhaf hayaller gerçekçi ihtimallerden ayrılır.

Bu düşünceye göre, yüksek zeka yaratıcı dahilik için ehemmiyetli; fakat sadece bilişsel disinhibisyon ile işbirliği yaptığı müddetçe. İstisnai zeka tek başına olduğu zaman faydalı fakat orijinal olmayan ve şaşırtmayan fikirler sağlar. Marilyn vos Savant dünyanın kaydedilen en yüksek IQ’suna sahip insan olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi; fakat kanserin tedavisini bulabilmiş değil.

Yaratıcılığın bazı kısımları, orijinallik ve şaşırtıcılıktan çok faydalılık üzerinde duruyor. Bu gibi vakalarda, dahi ve deli arasında paylaştırılan hassaslık daha az önemli hale geliyor. Örneğin, pozitif bilimlerde, psikopatoloji yaratıcı dahilikle negatif biçimde ilişkilidir. İlginç olan istisna ise hüküm süren paradigmalara karşı çıkan bilimsel devrimcilerdir. Onlar için, bu ilişki hemen hemen sanatçı ve yazarlarda olduğu kadar pozitiftir.

Çocukluk, ergenlik ve yetişkinliğin ilk yıllarındaki dönemlerde belli olaylar ve durumların, zihinsel bir hastalığa ilişkin belirtilere başvurmaksızın, kişinin yaratıcılık potansiyelini artırması mümkündür. Bu çeşitleri artırılabilir belli olay ve durumlar çok-kültürlülüğe maruz kalmak, çift dil ve bunlara ek olarak ebeveyn kaybı, ekonomik sorunlar, azınlık olma durumu gibi gelişim esnasında yaşanan çeşitli sıkıntı biçimlerini kapsar. Esasında, bu gibi bir çevrede yetişmiş yaratıcı dâhiler psikopatolojinin özellik ve belirtilerini sergilemeye daha az meyilli olacaklardır.

Fakat pek çok dahi normal ve anormallik arasındaki çizgide yürür. Onlar için, algıladıkları dürtü ve fikirlerin barajı yaratıcılığın kaynağıdır. Nash’in dediği gibi, geniş bir kurgusal düşünme sonrasında daha rasyonel bir aşamaya geçmek “hiç de eğlenceli bir şey değil”dir. Nedenini açıklamak için Nash, başka bir basit cevap verir: “Düşüncenin rasyonelliği, kişinin evrenle ilişkisine dair anlayışına bir sınır dayatır”.

Kaynak: Nautılus

12 Ocak 2017 15:36   |   Mesaj #176   |   
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI

Çalışanların İzne Çıkmaktan Kaçış Nedenleri!


Başta ABD olmak üzere birçok ülkede çalışanlar izin almaktan kaçınıyor. 2015'te yapılan bir araştırma, özellikle yönetici kademede çalışan kişilerin yüzde 67'sinin iş nedeniyle tatil planlarını ertelediğini ya da iptal ettiğini gösteriyordu. Yüzde 57'si ise tatillerinin tamamını kullanmayı düşünmediklerini söylüyordu. Oysa Avusturya, Almanya ve Fransa'da çalışanlar her yıl en az 30 gün tatil hakkını kullanır.

İzin kullanmanın insanın kendisini yenilemesi ve sağlığı açısından önemli olduğunu herkes bilir. Ama işini kaybetme korkusu ya da kimsenin iznini kullanmadığı bir yerde tatile çıkmanın uygun görülmemesi gibi nedenlerle hayata geçirilmez bu. Fakat işin önemli bir yanı da biz olmazsak işyerindeki çalışmanın aksayacağı kaygısıdır.

Kontrol Yanılsaması!


İşyerinde biz yokken işlerin normal şekilde devam edeceğini düşünmek istemeyiz. İşlerimizi kime ve nasıl devredeceğimizi bilemeyince tatile çıkmak da istemeyiz. Yapılan araştırmalar bu işi iyi yapan yöneticilerin oranını üçte bir olarak gösteriyor. Stanford İşletme Okulu'nda Organizasyonel Davranış Profesörü Jeffrey Pfeffer buna "kontrol yanılsaması" diyor. Bu yanılsama nedeniyle "Yaptığımız her şeyin bizim sayemizde daha iyi olacağına inanırız". Bu özellikle ABD'de böyledir. Amerikalılar ve Amerikan şirketleri bireysel çabaya daha fazla önem verir. Sosyal demokrat olarak görülen Avrupa ve Kanada'da ise başarıda bireyden daha çok kolektife vurgu yapılır.

Avrupalılarda daha farklı bir değerler sistemi vardır. Kimileri bunu "yaşamak için çalışmak" şeklinde ifade eder. Oysa Amerikalılar "çalışmak için yaşıyor" gibidir. ABD'de küçük yaştan itibaren bireysel başarılara vurgu yapılır ve yaşam boyunca bunlardan söz edilir. Fakat işler başkasına devredilmediğinde izne çıkmak da mümkün olmayabilir.

Görev Devri!


New York merkezli bir danışmanlık firmasının yöneticisi Erika Anderson daha önce kendisinin de yaşadığı bu tür sorunları çözmek için bir sistem geliştirmiş. İşleri devredeceği kişilere kendi başına işin hangi kısımlarını halledebileceği ve hangi konularda desteğe ihtiyaç duyacakları soruluyor. Sonra o konularda ona yardımcı olacak başka biri belirlenerek iki kişilik bir ekip kuruluyor. İşin hangi aşamada olduğuna dair bilgi veriliyor.

Bunları yapabilmek için kendi işinin dışındaki işlerle ilgilenecek bir personel donanımı ve ekstra iş yapma isteği de olması gerekir. Bu görevi üstlenenlerin izne çıkacağı ve kendi işlerini devredeceği bir dönem de gelecektir ne de olsa. Fakat işleri devretmek için son günü beklemek doğru olmaz. Önceden bir liste çıkarıp yapılacak işleri sıralamak ve her birinin ne kadar zaman alacağını, ne kadar sıklıkta kontrol etmek gerektiğini yazmak işi kolaylaştıracaktır.

Ekonomik gidişat ve işini kaybetme konusunda kaygıların ve bireyciliğin arttığı bir dönemde izne ayrılma eğiliminin daha da azalması bekleniyor. Pfeffer izin kullanma ve işlerini başkalarına devretme konusunda çalışanların kendisinin adım atması gerektiğini söylüyor. Bu konudaki sorunlarını çözen Anderson ise artık daha kolay izin yaptığına inanıyor. "İzin sonrasında dinlenmiş bir beyin ve bedenle, taptaze fikirlerle işe dönüyorum" diyor.

Kaynak: BBC Capital (5 Ocak 2017)
Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:



Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç