Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Rönesans (Renaissance) Dönemi (Rönesans Döneminde Kültür, Sanat ve Felsefe)

Bu konu Kültür forumunda Blue Blood tarafından 22 Eylül 2006 (13:26) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
41531 kez görüntülenmiş, 3 cevap yazılmış ve son mesaj 9 Ağustos 2012 (19:10) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 1.80  |  Oy Veren: 5      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 22 Eylül 2006, 13:26

Rönesans (Renaissance) Dönemi (Rönesans Döneminde Kültür, Sanat ve Felsefe)

#1 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
Rönesans (Renaissance) Dönemi
Geleneksel anlamda Rönesans, Orta Çağ ve Reformasyon arasındaki tarihi dönem olarak anlaşılır. 15. yüzyıldaki İtalyan Rönesansı batı ile klasik antikite arasında bağın tekrar kurulmasını sağlamıştır. Arap bilimi —özellikle matematik— alınmış, deneyselliğe geri dönülmüş, yaşamın önemi hakkında yoğunlaşılmış (örneğin Rönesans hümanizmi), matbaanın bulunmasıyla ve sanat, şiir ve mimari'de ortaya çıkan yeni tekniklerle bilgi yayılabilmiş, böylece radikal bir değişim başlamıştır. Bu çağ uzun zamandır geriye düşmüş olan Avrupa'nın ticaret ve keşiflerle yükselişinin öncüsü olmuştur. İtalyan rönesansı bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilir.
Günümüz tarihçileri yukarıdaki tanıma kuşkuyla yaklaşmaktadır.

Kısaca Tarihi
Yeniden doğuş (Rönesans) kelimesi, İtalya'da 1300'lü yıllarda başlayan sanatsal ve bilimsel gelişmeyi ifade eder, ilk kez İtalyan sanatçı Giorgio Vasari tarafından Vite'de kullanılmış, 1550 yılında basılmıştır. Rönesans teriminin kökeni Fransızcadır , Fransız tarihçi Jules Michelet tarafından kullanılmış ve İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt tarafından geliştirilmiştir (1860'larda). Yeniden doğuş iki anlamı içerir. İlki antik klasik metinlerin tekrar keşfi ve öğrenimi ve sanat ve bilimdeki uygulamalarının tesbitidir. İkinci olarak bu entellektüel aktivitelerin sonuçlarının Avrupalılık kültürünü genelde güçlendirmesidir. Bu yüzden Rönesans'tan bahsederken iki farklı fakat anlamlı yoldan söz edilebilir: Klasik öğrenmenin ve bilimin antik metinlerin takrardan keşfiyle yeniden doğması ve genel anlamda bir Avrupalılık kültürünün yeniden doğuşu. Raphael Sanzio ve Michelangelo gibi birçok ressam mevcuttur.

Gerçek boyutunda görüntülemek için resme tıklayın.

Adı:  r01.jpg
Gösterim: 122
Boyutu:  28.0 KB
Raphael, Peri Galateia, 1512-1514 dolayları, Fresko 295x225 cm Villa Farnesina, Roma

Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (özellikle 17. yüzyıla kadar) yaşanmış olan bir geçiş dönemidir. Yeniden uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için çok uygundur. Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine çıktığı çağdır.
Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir. Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur.
Aslında Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru değildir. Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir yaklaşım olabilir. Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir oluşumdur.
Bu çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır. Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır. Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir. Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesansı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var.
  • Ortaçağ’da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen hiristiyan dini ve onun yöneticisi olan katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir. Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolastik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır. Buna karşılık Rönesans’ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır.
  • Ortaçağ skolastik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün hiristiyan alemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu alem içinde etkili olan bir felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması hiristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Bu felsefede çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca hiristiyan alemi vardır.
  • Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir.
  • Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar.
  • Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani hiristiyan kilisesinin hizmetkarlarıdır. Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir.
  • Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir. Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individualisttir.
  • Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Hatta bu kültüründe Latin-German yelpazesinin bir eseridir.
  • Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur.
Rönesansın başlangıcı olarak genellikle 1453 (İstanbul’un Fethi) veya 1517 (Reformation’un başlaması) yılları kabul edilmektedir. Bu tarihler kesin değildirler ve yalnızca çağlar içinde bir sayısal değer ifade ederler. Çünkü daha 14.üncü yüzyılda bile Rönesans oluşumunun belirtileri tarih sahnesinde görülmeye başlanmıştır.


Kaynak:
denizce.com
Rapor Et
Reklam
Eski 24 Kasım 2006, 14:13

Rönesans (Renaissance) Dönemi

#2 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
“Rönesans”, kendini tanımlamak mı, kendini tanımamak mı?
Batı Avrupa sanatını (ya da edebiyatını, müziğini, dinini) kendi bütünlüğü içinde ele alıyorsak, [Rönesans” ya da “Yüksek Rönesans” gibi] genel terimleri genişleterek ya da daha doğrusu uzatarak, “Miken”, “Helenistik”, “Karolenj”, “Gotik” — ve nihai olarak, “Klasik”, “Ortaçağ”, “Rönesans” ve “Modern” gibi dönemsel kavramlara dönüştürmekten kaçınamayız.
Tabii, söylemeye bile gerek yok ki —daha kısa dönemlerle kıyaslandığın da— “megadönem” diye adlandırılabilecek bu zaman parçaları, “açıklayıcı ilkeler” halinde ortaya dikilmemeli, hatta yarı metafizik varlıklar halinde nesneleştirilmemelidir. Bu “megadönem”lerin karakteristik özellikleri, zamana ve mekana göre dikkatle nitelendirilmeli [edilmeli] ve yapılan araştırmalar da kaydedilen ilerlemelere göre sürekli olarak yeniden tanımlanmalıdır. Bir dönemin ya da “megadönem”in tam ne zaman ve nerede bitip ötekinin ne zaman ve nerede başladığı konusunda muhtemelen hiçbir zaman görüş birliğine yaramayacağımız gibi, birçok durumda anlaşmaya kalkışmamamız bile gerekir aslında. Tarihte de tıpkı fizikteki gibi zaman, mekanın bir fonksiyonudur; bir dönemin, “yön değişikliği” ile belirlenen bir evre olarak tanımlanması, ayrılmanın yanı sıra sürekliliği de içerir... Bir dönemin —ya da “megadönem”in— tek bir insanınkinden daha az kesin olmayan bir “fizyonomi”ye sahip olduğu söylene bilir. (Bunun tatmin edici bir şekilde tanımlanması en az bir insanınki kadar güç olsa da...)
“Dönem çözücüler” diye adlandırılabilecek kimselerin temel hedefi, Rönesanstır: Bu gerek İngilizcede, gerekse Germanik dillerde Fransızca olarak kullanılır, çünkü renaissance kelimesinin anlamının sınırlı ve fakat spesifik olmayan dan (herhangi bir şeyin belirli bir zaman içinde canlandırılması) spesifik, ama kapsamlı olana (belirli dönemin modern çağa öncülük edeceği düşünülen her şeyinin canlandırılması) dönüşmesi Fransa’da olmuştur.

Bu dönem, “İtalya” da on dördüncü yüzyılda başlamış, on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda devam etmiş olan, sanat ve edebiyatta klasik modellerin etkisi altında büyük canlandırma hareketi” olarak da 1933’e kadar büyük bir güvenle tanımlanabilmiştir. Ama bu tanımın özellikle “belirsizlik itirazı” diye adlandırılabilecek olan şey karşısında pek ayakta kalmadığı yadsınamaz (“tarihçiler ne Rönesans’ın temel niteliğinin ne olduğu konusunda ve hatta ne de hangi tarihte ortaya çıkıp ne zaman sona erdiği konusunda fikir birliğine varabilmektedir ler”); kırk beş elli senedir de “Rönesans sorunu”, modern tarihçiliğin en tartış mali meselelerinden biri haline gelmiş bulunmaktadır...
O halde, “nerede”, “ne zaman” ve “nasıl” sorularını tartışmaya girişmeden önce, iki ön soruyla karşı karşıya bulunuyoruz demektir.
Birincisi, İtalya’da on dördüncü yüzyılın ilk yarısında başlayan, görsel sanatlarda klasikleştirme eğilimini on beşinci yüzyıla taşıyan ve dolayısıyla Avrupa’nın geri kalan bölümün deki bütün kültür faaliyetlerine mührünü vuran Rönesans diye bir hareket var mıydı?
İkincisi, böyle bir Rönesans’ın varlığı ispatlanabilirse, bunu “Ortaçağ’da meydana geldiği kabul edilen öteki canlandırma dalgalarından ayıran şey nedir?
Bütün bu canlandırma hareketleri, birbirlerinden yalnızca boyutları itibariyle mi ayrılmaktadırlar, yoksa yapısal olarak da mı? Yani, büyük R ile başlayan bir Rönesans’ı, —küçük r ile başlayan “renascence”ler diye adlandırılabilecek bütün o Ortaçağ yenileme hareketleriyle kıyaslandığında— h
âlâ eşsiz bir olay diye ayrı bir yere oturtmak doğru olur mu?..
Herkesin bildiği, kendi çağdaşlarının da kabul ettiği gibi, “klasik modellerin etkisi altında canlandırma” temel kavramını tasarlayan ve formüle eden, Petrarca idi. Roma harabelerinin etkisiyle “dili tutulacak” kadar kendinden geçen, yüceliği sanat ve edebiyat kalıntılarından ve kurumlarının h
âlâ canlı hatırasından yansıyan bir geçmiş ile, içini keder, öfke ve nefretle dolduran “iğrenç” bir şimdiki zaman arasındaki karşıtlığın kesinkes farkında olan Petrarca, yeni bir tarih anlayışı geliştirdi. Kendisinden önceki tüm Hıristiyan düşünürler bunu, dünyanın yaratılışı ile başlayan ve yazarın içinde yaşadığı zamana kadar devam eden sürekli bir gelişme olarak tasarlamışlarken Petrarca bunu “klasik” ye “yeni” diye iki ayrı döneme keskin bir biçimde ayrılmış olarak tasarlıyordu:
İlki “historiae antiquae”yi, ikincisi de “historiae novae”yi kapsayan iki ayrı dönemdi bunlar. Ve kendisinden öncekiler bu sürekli gelişmeyi dinsizliğin karanlığından İsa’nın ışığına doğru düzenli bir ilerleme olarak tasarlarken Petrarca, “İsa’nın adının Roma’da kutlanmaya ve Roma İmparatorları tarafından sala vatla ağza alınmaya başladığı” dönemi, çürümenin ve “zulmetin” karanlık çağı olarak yorumluyor, “Krallık Roma”sı, “Cumhuriyet Roma”sı ve “İmparatorluk Roma”sı diye basitçe sınıflandırdığı daha önceki döneme de şan, şöhret ve aydınlıklar çağı gözüyle bakıyordu...
Elbette Petrarca, klasik antikiteyi böyle “saf ışık” çağı, Constantinus’un Hıristiyanlığa geçişi ile başlayan çağı da hüzün verici bir cehalet çağı olarak gören bu anlayışın, kabul edilmiş değerleri tepetaklak ettiğini — hiç olmazsa zaman zaman — fark etmezden gelemeyecek kadar iyi bir Hıristiyandı. Ama “tarihin Roma’ya methiyeden başka bir şey olmadığı”na öylesine derin bir şekilde inanç getirmişti ki, bu görünüşü terk etmesi düşünülemezdi. Din bilginlerinin, Kilise Babaları’nın ve bizzat Kitabı Mukaddes’in ruhun durumuna uyguladığı terimleri aynen zihinsel kültür hallerine aktaran (“nox” ve “tenebrae” karşısında “lux” ve “sol”, “miskinlik” karşısında “uyanıklık”, “körlük” karşısında “görme”), ondan sonra da Roma paganlarının aydınlıkta, Hıristiyanların da karanlıkta yol aldığını söyleyen Petrarca’nın, tarihin yorumlanmasındaki bu devrimi, kendisinden iki yüz yıl sonra Copernicus’un fiziki evrenin yorumlanmasında gerçekleştirdiği devrimden daha az köklü değildi.
Petrarca genel olarak kültüre, özel olarak da klasik kültüre, yurtseverin, araştırmacının ve şairin gözüyle bakmaktaydı. Roma harabeleri bile onda “este tik” diyebileceğimiz bir yankı uyandırabilmekten uzaktı. Çağının büyük res samlarına kişisel bir hayranlık beslemekle birlikte, onun düşlediği yeni çağı, büyük ölçüde siyasi bir canlandırma ve her şeyin ötesinde de Latin dil ve gramerinin arılaştırılması, Grekçenin canlandırılması ve Ortaçağ müelliflerinden, tefsircilerinden ve mucitlerinden geriye, klasik metinlere dönülmesi açıların dan tasarladığını söylersek ona çok da haksızlık etmiş olmayız.
Ne var ki, Rönesans’ın bu dar tanımı Petrarca’nm mirasçiları ve halefleri arasında geçerliğini koruyamadı. 1500 yılına gelindiğinde büyük canlanış kavramı kültürel davranışların hemen her alanını içine alır olmuştu; anlamındaki bu genişleme, Petrarca’nın gözleri önünde, başta resim olmak üzere görsel sanatların da kapsam içine alınmasıyla başladı.
Horatius’un “ut pictura poesis”inde özetlenen kavram, yani şiir ile resim arasında bir benzerlik, hatta doğal bir yakınlık bulunduğu fikri çok eskiydi; kutsal suretlerin caiz olup olmadığı yolundaki müteaddit tartışmalar dolayısıyla da kamuoyunun hafızasında canlılığını korumuştu. Ne var ki, Trecento’nun başlarında bu kavram, Dante’nin insan şöhretinin geçiciliği konusundaki ünlü mısraları sayesinde somutlaşmış ve deyim yerindeyse, genel bir an lam kazanmıştı...
Tanınmış iki şair, biri önceleri ünlü, ama artık modası geçmiş yaşlı Guido (muhtemelen Guido Guinicelli) ile yeni şöhrete kavuşmuş genç Guido (muhtemelen Guido Cavalcanti) arasındaki ilişkiyi iki tanınmış ressam, Cimabue ve Giotto arasındaki ilişkiyle kıyaslayan bu iki kıta, şiir ile resmin kardeş sanatlar olduğu yolundaki eski fikre hem güç hem de güncellik kazandırmıştı...
Petrarca’nın tarih anlayışının yabancısı olmayan okur için, Dante’nin mısralarında belirgin bir şekilde ortaya konmamakla birlikte ima edilen durgunluk ya da çürüme dönemini, Petrarca’nın “tenebrae”si ile özdeşleştirmek, dolayısıyla, Cimabue’nin yerini aldığı belirtilen Giotto’yu “karanlık çağ”dan sonra re sim sanatını reforme eden kişi olarak kabul etmek neredeyse kaçınılmaz bir zorunluluk oluyordu... Petrarca’nın tasarlamadığı bu adımı atmak, onun sadık tilmizi ve aynı zamanda Dante’nin profesyonel yorumcusu olan Giovanni Boccaccio’ya düşecekti... Böylece, “ünlü hocası” Petrarca’nın “Apollon’u kadim mihrabına yeniden yerleştirdiğini”, “üstleri köylük alanların toz toprağı ile kaplanmış olan esin perilerini eski güzelliklerine kavuşturduğunu”, “bin yıldır saygı görmeyen Capitol’ü yeniden Romalılara adadığını” açık bir gerçek olarak dünyaya ilan eden Boccaccio, —tıpkı Sokrates gibi, olağanüstü çirkinliğine rağmen çok büyük bir adam olan— Giotto’nun çoktan ölüp gitmiş resim sanatını canlandırdığı yolundaki öğretiyi de yerleştiren kişi oldu. Bu öğreti de oybirliği ile kabul edildi... Aeneas Sylvius Piccolomini’nin, neredeyse yüzyıl sonra bu kavramı “expressis verbis” diye ifade ederken h
âlâ Boccaccio’nun “ünlü hoca sı” Petrarca ile Giotto arasında kurduğu şu paralellikten yararlanması tesadüf değildir: “Bu sanatlar [belagat ve resim] birbirlerini karşılıklı bir muhabbetle severler... Petrarca’dan sonra edebiyat yeniden ortaya çıktı; Giotto’dan sonra da ressamların elleri bir kez daha havaya kalktı. Şimdi, her iki sanatın da mükemmele ulaştığını görüyoruz.”
Bu paralelliği resimden sanata ve mimariye taşıyan ve böylelikle bugün bile “güzel sanatlar” diye bilinen üçlüyü “artes liberales”in mihrabına değilse bile, en azından tapınağın girişine yerleştirdi: “Yüksek sanatlara en çok yaklaşan resim, taş ve tahta heykelciliğinin ve mimari sanatların neden böylesine uzun ve derin bir çöküş içinde kaldıklarını ve edebiyatın kendisiyle birlikte neredeyse ölüp gitmiş olduklarını bilmediğim gibi, şimdi bu çağda nasil kanlanıp canlandıklarını ya da şimdilerde neden iyi sanatçilarla iyi yazarların böylesine bir bolluğuna rastlandığını da bilmiyorum.”
Vespassiano da Bisticci ve Marsilio Ficino da —ikincisi gramer ile müziği de belagat ve güzel sanatlara eklemiştir— kültürün bu canlanışını benzer tarzda selamlayacaklardı. Hatta Rotterdamlı Erasmus bile, normal olarak göze hitap edenden çok kelimelerle ifade edilen şeylerle ilgilendiği halde, 1489 dolaylarında yazdığı bir mektupta, metal ve taş yontmacılığında, resimde, mimaride ve “belagat”ın yanı sıra gelişen her türlü ustalıkta görülen bu yeni verimlilikten duyduğu sevinci dile getirir. Sonunda, fethi hümanistçe zafer şarkılarıyla göklere çıkarılan topraklar, “edebi bilimler” ve sanatların yanı sıra doğal bilimleri de kapsar hale gelir. “Bütün iyi disiplinler, Tanrıların özel inayetiyle sürgünde ki yerlerinden geri çağrılıp bağırlara basıldı” diye yazar Rabelais 1532’de, tıbba özel bir gönderme yaparak. Pierre de Ramee (Petrus Ramus), doktorlar, Araplar yerine artık Galenus ve Hippokrates’i, filozoflar da Scotus’çular ya da Petrus Hisponus’un takipçileri yerine Aristoteles ve Platon’u okuyacaklar diye sevinç içindedir. Klasik antikiteye büyük ilgi duymakla birlikte esas olarak bir doğabilimci olan Pierre Belon, “toutes especes de bonnes disciplines”de görülen “eureuse et desirable renaissance”ı göklere çıkarır. Alman matematikçisi Johannes Werner de “yakın geçmişte Yunan elinden çağımız Latin geometricilerine göç eden” yeni fikir ve problemleri —özellikle de kesik konileri— büyük zevkle kucaklar.
Hümanist evrenin edebiyattan resme, resimden öteki sanatlara ve öteki sanatlardan da doğal bilimlere doğru bu tedrici yayılışı, “canlanma”, “restorasyon”, “yeniden uyanış”, “diriliş” ya da “yeniden doğuş” diye çeşitli isimlerle adlandırılan sürecin başlangıçtaki yorumlanışında önemli bir kayma meydana getirdi... Dikkatlerini görsel sanatlar üzerinde toplayanlar —resimle başladığı asla unutulmamalı— bu büyük canlanmayı klasik kaynaklara bir dönuş olarak kabul etmemişlerdi... Petrarca’nın ana teması olan “klasiklere dönüş”e Boccaccio ve Villani (resimde de Bartolommeo Fazio ya da Michele Savonarola gibi birçok yazar), kontrpuan olarak “doğaya dönüş” temasını çıkardılar; bu iki temanın iç içe geçmesi de hümanist düşüncede tayin edici bir rol oynayacaktı:
Bu, yalnızca görsel sanatlarla edebiyat arasındaki ilişkiye ilişkin olarak değil, zamanla, görsel sanatların kendi aralarındaki ilişkiye ilişkin olarak da böyleydi. Çünkü, ikinci tema (doğanın yeniden keşfedilmesi) on dördüncü yüzyıl başında resmin canlandırılmasına bağlı olarak ortaya atıldıysa, ilk tema da (anti kitenin yeniden keşfedilmesi) on beşinci yüzyılın başında heykelin —hatta da ha da fazla olarak mimarinin— canlandırılmasına bağlı olarak kuvvetle doğrulanmıştır...
Floransalıların “klasik tarzda bina yapmaya başlamaları”, hiç şüphesiz, tek bir adamın, dehası, evrenselliği ve çekici olmayan görünüşü dolayısıyla ikinci bir Giotto sayılmakla birlikte, Petrarca’nın edebiyat için yaptığını mimari için yapmış olmasıyla övülen Filippo Brunelleschi ’nin etkisiyle olmuştur... Biyografisini yazan Antonio Manetti’ye göre Brunelleschi, “Roma tarzı ve klasik denen (alia Romana et alia antica) bina inşa üslubunu yenilemiş ve gün ışığına çıkarmış”tı; oysa “ondan önceki bütün binalar Alman tarzında olup modern diye adlandırılıyorlar”dı.
Dolayısıyla, üç görsel sanatın “canlandırılması” tutarlı bir tablo olarak görülmeye başlanır başlanmaz, tarihçiler de bu “canlanma”nın, doğaya dönüşün ve klasik antikiteye dönüşün tamamlayıcı motiflerinin farklı tarihlerde etkili hale geldiği, daha da önemlisi, içinde bulunduğu ortama göre farklı kuvvette etki yaptığı konusunda görüş birliğine vardılar: Doğaya dönüş resimde en büyük rolü oynamıştı; klasik antikiteye dönüş mimaride en büyük rolü oynamıştı; bu iki uç arasındaki dengeyi de heykel sanatı kurmuştu...
Üç kuşak sonra Vasari’de h
âlâ bu üçlemenin yankılanmasını görürüz: Bir tek paragraf içinde Brunelleschi’nin eskilerin ölçü ve orantılarını yeniden bulduğunu, Donatello ’nun yapıtlarının daha öncekilerle boy ölçüşeceğini ve Masaccio ’nun da —klasik sanata herhangi bir gönderme yapmaksızın— “yeni bir renk kullanma tekniğin de, kısaltımda, doğal duruşlarda ve bedenin hareketlerinde olduğu kadar nı- hun duygularının verilmesinde de büyük üstünlük sağladığını” yazar... Yunan ve Latin ressamları arasındaki ayrım... Zamanla uyrukluktan bağımsız olarak onların “antikalaşmış” tarzlarını belirleyen ortak bir isme bırakır yerini: Mani eragreca... Lorenzo Ghiberti ’nin, on beşinci yüzyıl ortalarında meydana getir d adlı yapıtta, maniera greca genel kabul gören ve kesinlikle küçültücü bir terim olarak kullaılır... Ghiberti’nin çağdaşları ve izleyicileri arasında önde gelen Leone Battista Alberti [ise] temsili sanatlar kuramına, sonradan Rönesans estetiğinin temel taşı olacak kavramı, yıllanmış “convenienza” ya da “concinnitas” kavramını sokar, daha doğrusu yeniden kazandırır; bu kavramı, en yakın “ahenk” kelimesiyle karşılayabiliriz. Şöyle der Alberti: “ her şeyden önce, bütün parçaların birbirine uyması için uğraşmalı; eğer parçalar miktar, işlev, tür, renk olarak ve diğer açılardan tek bir güzellik içinde ahenkleşiyorlarsa (corresponderanno), o zaman birbirlerine de uyacaklardır.”
Alberti’nin tilmizleri (ki, bunların en ünlüleri arasında Leonardo ve Dürer de vardır) tarafından sonsuza dek tekrarlanan bu öğreti, gerçekliğe uygunluk yolundaki eski önermenin karşısına estetik seçmeyi ve —en azından “miktar ahengi” yani orantı söz konusu olduğunda— matematik rasyonalizasyonu koyuyordu.
0 halde, bütün bu on beşinci yüzyıl kaynaklarında, o zamana dek “gerçek liğin sadık bir taklidi” anlayışına hapsedilmiş olan resmin işlevinin, “biçimm rasyonel olarak düzenlenmesi” anlayışına uzandığını görüyoruz: Bu rasyonel düzenleme de, sırn “eskilerin” kaybolup gitmiş “öğretisi”nden çıkarılan o “tam orantılar”ın egemenliği altına girmiştir. Aynı tarihlerde, o zamana ka dar yapı malzemesinin amaca uygun biçimde bir araya getirilmesi anlayışına hapsedilmiş bulunan mimari işlev de doğanın yeniden yaratıcı bir şekilde taklidi anlayışına uzanmıştı: Bu yeniden yaratıcı biçimdeki taklit ise, yine aynı “tam orantılar”m egemenliği altındaydı tabii.
(...) Klasik bir tapınakta —ve dolayısıyla— bir Rönesans kilisesinde, sütunlarm kaideleri, gövdeleri ve başlıkları, üç aşağı beş yukan, normal bir insanın ayakları, gövdesi ve başı arasındaki ilişkiye uygun olarak oranlanmıştır. Işte mimari oranlarla insani oranlar arasında böyle bir paralelliğin olmayışıdır ki, Rönesans kuramcılarının Ortaçağ mimarisini “hiç orantıya sahip olmamak”la suçlamalarına yol açmıştır. (...) Ortaçağ mimarisi Hıristiyan teslimiyetini vazederken, klasik mimari ile Rönesans mimarisi insan onurunu ilan eder.

Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur:
“Rönesans insanı, sanatın ve kültü rün canlandırılması ve yeniden doğuşu ile övündüğünde, bu canlanışı ya da yeniden doğuşu külturu n bir kültür olarak kendiliğinden yeniden su yüzüne çıkışı olarak mı görüyordu (baharda doğanın uyanışı gibi), yoksa özellikle kla sik kültüre yeniden hayat verilişi olarak mı?” şeklindeki eski soru, tarihsel ve sistematik sınıflandırmalar yapılmaksızın cevaplandırılamaz.
1523 yılında “Wiederervachsung” kavramını tartışan Dürer için “sanatın canlandırılması” ve “klasik sanatın canlandırilması” arasındaki fark, bir alternatif olmaktan çıkmıştı. Aynı şey, yeni bir tarihsel ve sistematik anlayış düzeyinde, o büyük koordinatör —ya da isterseniz, bağdaştırıcı— Giorgio Vasari için de geçerlidir.
Güzel sanatların üçü arasındaki kan bağını “tek bir babanın: Design’ın üç kızı” diyerek ilk kez açıkça ortaya koyan, kendisinden önce gelenlerin hepsi mimariyi, heykeli ve resmi ayrı ayrı incelemelerde ele almış ya da almaya kalkışmışken, bu üç güzel sanatı ilk kez tek bir ciltte ele alan ve barbarların vahşeti ile “yeni Hıristiyan dininin aşırı coşku ve hevesini” birbiriyle bağlantısız iki felaket olarak almak yerine bir facianın birleşik sebepleri olarak ilk kez ortaya koyan Vasari, “sanatın yeniden doğuşu”nu da bütünsel bir olay olarak gördü ve kolektif bir isimle: “Larinascita” diye vaftiz etti. 1550 yılının manzaraya hakim tepesinden geriye bakıp “bu yeniden doğuşun ilerleyişi”ni (il progresso deha sua rinascita), üç evrede (eta) açılan bir evrim olarak gördü: Evrimlerin her biri insan hayatındaki bir evreye tekabül ediyor, yine her biri, kabaca, her yeni yüz yılın başında başlıyordu. Çocukluk çağı ile kıyaslanabilecek olan ilk evreyi, re-simde Cimabue ve Giotto, mimaride Arnolfo di Cambio, heykelde de Pisani başlatmıştı; ergenlik çağına benzetilebilecek olan ikinci evreye mühürlerini yu ranlar Masaccio, Brunehleschi ve Donatello idi; erişkinlikle kıyaslanabilecek olan üçüncü evreyse Leonardo da Vinci ile başlamış ve “uomo universale”nin tam bir modeli olan Michelangelo’da doruğuna ulaşmıştı. Vasari, böylelikle Hayatlar’ını üç bölüme ayırıyor, hem bu üçlemenin genel önsözünde (Proemio delle Vite) hem de her bölümün başına ayrı ayrı yerleştirdiği önsözlerde bütün “rinascita”nın evrelerini betimlemeye çalışıyordu.

On dördüncü yüzyıldan on altıncı yüzyıla ve Avrupa’nın bir başından öbür başma kadar Rönesans insanı, içinde yaşadığı dönemin “yeni bir çağ” olduğuna kaniydi: Ortaçağ nasıl klasik antikiteden ayrılıyorsa bu da Ortaçağ’dan aynı keskinlikte bir ayrımla ayrılan ve antikitenin kültürünü canlandırma yolunda uyumlu bir çaba ile belirlenen bir çağdı. Tek mesele, Rönesans insanının haklı olup olmadığı idi...
Rönesans insanının, sanat ve edebiyattaki yeni çiçeklenmeyi yalnızca bir “renovatio” olarak betimlemek yerine yeniden doğuş, aydınlanma ve uyanış gibi dinsel teşbihlere başvurmasının temel nedeni şu olsa gerek: Yaşadığı yenilenme duygusu öylesine köklü ve yoğun olmalıydı ki, bunu Kitabı Mukaddes’inkinden başka bir dilde ifade etmesi ona olanaksız gözükmüştü her halde.
Böylece, Rönesans’ın kendisinin farkında oluşu, bunun bir çeşit kendini aldatma olduğu gösterilebilse dahi, objektif ve belirgin bir “yenilik” olarak kabul edilebilirdi yine de. Ancak durum bu değildir. Şunu kabul etmek gerekir ki Rönesans, tıpkı ana babasına isyan eden ve büyükannesiyle büyükbabasından destek arayan bir genç gibi, atalarına, yani Ortaçağ’a olan borcunu yadsımak ya da unutmak eğilimindeydi. Bu borcun miktarının hesaplanması tarihçinin boynuna borçtur. Bu hesap çıkarıldıktan sonra ise savunma tarafının yine de bilançoda karlı gözüktüğü kanısındayım; aslına bakılırsa, açıklanmamış borçlarından bir kısmının, talep edilmeyen alacaklarıyla ödendiği de görülür...
Edebiyat araştırmacısı, Petrarca’nın, “Helicon Dağı’nın sularını eski berraklıklarına kavuşturmanın” yanı sıra sözlü ifade ve bu anlamda estetik duyarlık alanında yeni standartlar koyduğunu yadsımayacaktır...
Aynı şekilde, sanat tarihçisi de; Filippo Villani’nin taslağını çizdiği, Vasari’nin de tamamladığı resimde hangi ayrıntıları değiştirme gereğini duyarsa duysun, görünür dünyayı çizgi ve renkler aracılığıyla yansıtma konusunda Ortaçağ’da geçerli ilkelerden ilk radikal kopuşun, on üçüncü yüzyıl sonunda İtalya’da gerçekleştirildiği temel olgusunu; resimden çok heykel dalında başlayan ve klasik antikiteye karşı çok yoğun bir ilgiyi içeren ikinci bir temel değişikliğin on beşinci yüzyıl başında başladığını; ve üç sanatı nihayet eşzamanh hale getiren, doğalcı görüş ile klasikçi görüş arasındaki ikiliği geçici olarak ortadan kaldıran ve bütün gelişmenin doruk noktasını oluşturan üçüncü bir evrenin de on altıncı yüzyıla girilirken başladığını kabul etmek zorunda kalacaktır.

Gerçek boyutunda görüntülemek için resme tıklayın.

Adı:  1.PNG
Gösterim: 109
Boyutu:  208.3 KB
Gerçek boyutunda görüntülemek için resme tıklayın.

Adı:  2.PNG
Gösterim: 106
Boyutu:  108.0 KB


Erwin Panofsky

Rapor Et
Eski 21 Kasım 2011, 09:45

Rönesans Dönemi (Yeniden Doğuş Dönemi)

#3 (link)
leon
Ziyaretçi
leon - avatarı
Rönesans, Orta Çağ ve Reformasyon arasındaki tarihi dönem olarak anlaşılır. 15 - 16. yüzyıl İtalya’sında batı ile klasik antikite arasında sanat, bilim, felsefe ve mimarlıkta bağın tekrar kurulmasını sağlayan, İslam filozof ve bilim insanlarının çalışmalarının çeviri yoluyla alındığı, deneysel düşüncenin canlandığı, insan yaşamı (hümanizm) üzerine yoğunlaşıldığı, matbaanın bulunmasıyla bilginin geniş kitlelerle paylaşımının arttığı ve radikal değişimlerin yaşandığı dönemdir. Bu çağ uzun zamandır geriye düşmüş olan Avrupa'nın ticaret ve Coğrafi Keşifler'le yükselişinin öncüsü olmuştur. İtalyan rönesansı bu dönemin başlangıcı sanatsal ve bilimsel gelişmeyi ifade eder. İlk kez İtalyan sanatçı Giorgio Vasari tarafından Vite'de kullanılmış, 1550 yılında basılmıştır. Rönesans teriminin kökeni Fransızca'dır. Fransız tarihçi Jules Michelet tarafından kullanılmış, ve İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt tarafından geliştirilmiştir (1860'larda). Yeniden doğuş iki anlamı içerir. İlki antik klasik metinlerin tekrar keşfi, öğrenimi, sanat ve bilimdeki uygulamalarının tesbitidir. İkinci olarak bu entelektüel aktivitelerin sonuçlarının Avrupalılık kültürünü genelde güçlendirmesidir. Bu yüzden Rönesans'tan bahsederken iki farklı fakat anlamlı yoldan söz edilebilir: Klasik öğrenmenin ve bilimin antik metinlerin tekrardan keşfiyle yeniden doğması ve genel anlamda bir Avrupalılık kültürünün yeniden doğuşu. Raphael Sanzio ve Michelangelo gibi birçok ressam mevcuttur.

Rönesans'ın Nedenleri
  • İstanbul'un fethedilmesiyle bilim adamlarının İtalya'ya göç etmesi.
  • Arapçaya çevrilmiş eski Arap ve Roma eserlerinin tercüme edilmesi.
  • Kuzey Avrupa'dan gelen Novgorod kavimlerinin medeni Avrupa toplulukları üzerindeki yıkıcı etkisi.
  • Coğrafi keşifler sonucunda zenginleşen ve güzel sanatlar gibi alanlara destek veren, koruyan bir sınıfın oluşması (coğrafi keşifleri yapan Burjuva sınıfı)
Rönesans şu temel anlayışlara dayanıyordu:
  • Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir,
  • İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir,
  • İnsanın sürekli faal olması şerefli bir şeydir.
  • Gerçek güzeldir. Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdir ki, 'Başka dünyaları düşünmenin hiçbir anlamı yoktur' anlayışı hakimdir.
Rönesans döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa, Venedik, İngiltere, Portekiz, Hollanda gibi büyük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.
Rönesans üzerinde derin araştırmalar yapan Burkhard:
“Rönesans insanın keşfedilmesidir.”
demektedir. Gerçekten de Ortaçağ'da Avrupa’da insanın hiçbir kıymeti yoktu. Engizisyon mahkemelerinde yüzbinlerce insan haksız yere ve çok defa sırf servetlerini ele geçirebilmek için öldürüldü. Papazlar çeşitli menfaatler karşılığında günahları affediyorlardı. Hatta cennetten yerler satıyorlardı. Mantık ve insani esaslar kaybolmuştu. İslâm âlimlerinin kitaplarını okuyarak dünyanın döndüğünü ilan eden Galile ve daha pekçok düşünür çeşitli işkenceler görmüş pek çoğu öldürülmüştür. Bu itibarla Rönesans hareketi ilim ve teknikteki ilerlemenin yanı sıra insan ve tabiat sevgisini de beraberinde getirdi. Rönesansın öncüleri, sanat faaliyetlerinin yanı sıra edebiyat, tarih ve arkeolojiye de önem verdiler. Resim ve tasvir anlayışı gelişti. Mimaride gotik tarzı terk edilerek barok ve rokoko üslubu geliştirildi. Rönesans mimarlığının başlıca özellikleri ölçü, sadelik ve tabiiliktir.
Bu şekilde İtalya’da başlayan Rönesans hareketi kısa zamanda bütün Avrupa’da yayıldı. Rönesans daha ziyade Fransa’da sanat; Almanya’da dini tablo ve resimler; İngiltere’de edebiyat; İspanya’da resim ve edebiyat alanında gelişti. İtalya’daki rönesans hareketinde eski Yunan ve Roma ediplerinden Tacitus, Sophokles, Domosten, Platon, Çiçeron ve Virgil’in eserleri tekrar ortaya çıkarıldı. İtalyan fikir adamı ve yazarlarından Machiavel (1469-1531), Ariosto (1474-1535), Tasso (1544-1595) yetişip eserler verdiler. Machiavel’in Hükümdar adlı eseri meşhurdur. Ressamlardan Rafael (1483-1520) aynı zamanda heykeltraş, mimar ve edebiyatçı da olan Leonardo da Vinci (1452-1519), Mikelanj (1475-1564) bu devirde İtalya’da yetişen sanatkarlardır.[1][2]. Fransa, edebiyat ve fikir sahalarında İtalya’yı geçerek; Ronsard (1525-1585), Montaigne (1533-1592), Rabelais (1495-1555), mimarlıkta Louvre Sarayı'nı yapan Pierre Loscot, Tuileries Sarayını yapan Jean Bullant, resimde de François Clouet yetiştiler. Fransız krallarından I. François (1515-1547) zamanında Collège de France kuruldu. Almanya’da daha çok dini alanda değişiklikler oldu. Almanya’da hümanizm akımında Erasmus (1467-1536), Röklen (1452-1522), Luther (1483-1546), resimde Albrecht Dürer (1471-1528) yetişti. İngiltere’de tiyatro sahasında eserleriyle tanınan ve The Game'in yazarı Shakespeare (1564-1610), İspanya’da Donkişot yazarı Cervantes (1547-16921), ressam Velasquez (1599-1660), Hollanda’da ressam Rembrandt (1607-1669), Polonya’da ilk defa dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Kopernik'e yetiştiler. Rönesans devrinde yapılan eserler Avrupa’da hala mevcuttur. Ressam ve heykeltraşların tablo ve heykelleri müzelerde bulunmaktadır.

Rönesans’ın sonuçları
  • Avrupa kilisesinin baskısından ve dinden kurtulup modernleşme çağına geçmesinde büyük rol oynamıştır.
  • Skolastik görüş (kilisenin dar görüşü) yıkılmıştır.
  • Yerine pozitif (bilimsel) düşünce hakim olmuştur.
  • Reform hareketlerini hazırlamıştır.
  • Bilim ve teknikteki gelişmeler hızlanmıştır.
  • Avrupa’da sanattan zevk alan aydın (Mesen) sınıf ve halk sınıfı oluşmuştur.
  • Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır.
  • Avrupa’nın her yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir.
Rapor Et
Eski 9 Ağustos 2012, 19:10

Cvp: Rönesans (Renaissance) Dönemi (Rönesans Döneminde Kültür, Sanat ve Felsefe)

#4 (link)
MsXTeam
Mira - avatarı
Rönesans
MsXLabs.org & MORPA Genel Kültür Ansiklopedisi

Avrupa'da Orta Çağ'dan sonra hümanizmin etkisiyle ortaya çıkan, Antik Yunan ve Lâtin kültürüne dayanan bilim ve sanat çığırı (İtalyanca: Rinascimento=Yenidendoğuş). Rönesans, büyük ilerleme ve değişimlerin gerçekleştiği bir dönemdir. Rönesans'ın gelişmesinde, Reform hareketinin Katolik Kilisesi'nin otoritesini sarsması, hümanizmin gelişimi, güçlü kralların yönetimindeki ulusal devletlerin ortaya çıkması, keşif gezileri ve bireyin toplum içindeki yerinin giderek daha fazla vurgulanması gibi etkenler önemli rol oynadı. Rönesans'ın kökenleri günümüzde de hâlâ tartışmalıdır. Kimi sanat tarihçileri, Rönesans'ı 12. yüzyıla dayandırırlar ve Aristoteles'in yapıtlarının yeniden keşfedilmesinin Hristiyan düşüncesinde yarattığı sarsıntıyı çıkış noktası olarak alırlar. Kimileriyse, Romalı pagan yazar Vergilius'u yeniden canlandıran Dante'nin, Rönesans'ın başlatıcılarından biri olduğunu savunurlar.

Yine de, Rönesans'ı 1440'larda matbaa makinesinin bulunmasıyla başlatmak gelenekselleşmiştir. Amerika kıtasının keşfi (1492) ve İstanbul'un Türkler tarafından alınması da (1453), Rönesans'ın yolunu açan olaylardan sayılır. Rönesans'ın ilk ortaya çıktığı ülke İtalya'ydı. O dönemde İtalya, hareketli bir politik ortama sahipti, hepsi birer ticaret ve manüfaktür merkezi olan birçok kentleri vardı. Klasik Lâtin dönemine duyulan ilgi de, ilk kez İtalya'da ortaya çıktı. Bu ilginin doğurduğu ayrıntılı dilbilgisi çalışmaları, Lâtincenin edebiyatta kullanılan tek dil olmaktan çıkmasına ve yöresel dillerin gelişmesine yol açtı. Birçok zengin kütüphane kuruldu, üniversitelerin işlevi, Kilise için eğitim yapmakla sınırlı olmaktan çıktı. Teolojiye ve dünyanın açıklanmasına yönelik eski skolastik düşünce, doğaya ve insana yönelik yeni bir düşünce sistemini doğurmaya başladı. Eskiden bir toplumsal grubun, bir ailenin, bir loncanın ve kilisenin üyesi olarak değerlendirilen insan, birey olarak değerlendirilmeye başlandı. Bu yeni değerlendirme, edebiyatta biyografi, güzel sanatlarda da portre gibi yeni biçimlerin doğmasına yol açtı. Çağın ideali, "evrensel insan" oldu. "Evrensel insan", çok yönlü yetenekleri sayesinde sanatçı, asker, zanaatkâr, politikacı vb. insan tiplerinin hepsinin işlevlerinin aynı anda ve aynı yetkinlikle üstlenebilecek bir tipti. Leonardo da Vinci, bu fikre kaynaklık eden en önemli bireylerden biridir.

15. ve 16. yüzyıllar boyunca, Batı Avrupa devletlerinin coğrafî ve ekonomik genişlemeleri sonucunda Rönesans İtalya'dan İspanya, Fransa, Almanya, İngiltere ve kuzey ülkelerine yayıldı, onların kültürleriyle karışarak yeni sentezler doğurdu. İtalyan etkilerinin en doğrudan gözlendiği ülke Fransa oldu. Edebiyatta, Pierre de Ronsard ve du Bellay, yapıtlarında klasik üslubu yansıttılar. Rabelais, yeni hiciv türleri geliştirdi. Güzel sanatlardaysa Jean Fouquet ve François Clouet, İtalyan sanatının üslubuna yakın üslupta yapıtlar ortaya koydular. Mimarîde ürkütücü görünümlü ve çirkin kalelerin yerini Fontainebleau ve Azay-le-Rideau gibi şatolar aldı. Kral I. François'nın himayesinde gelişen sanatçılar arasında ressam Andrea del Sarto, heykeltıraş Benvonuto Cellini ve Leonardo da Vinci vardı. Almanya'da Rönesans'ın getirdiği yeni kavramlar ve biçimler, ülkenin özgün mistik geleneğiyle birleştiği ve ortaya Reform hareketinde ifade bulan dinî bir canlanma çıktı. Alman sanatı en parlak dönemini 1475-1500 yılları arasında yaşadı. Bu dönemin önde gelen sanatçıları Matthias Grünewarld, Hans Holbein ve Albrecht Dürer'di. Kendi portresini yapan ilk sanatçılardan biri olan Dürer, aynı zamanda grafik sanatlara da birçok yenilik getirdi.

1400'lerin ortalarında J. Gutenberg ilk matbaa makinesini buldu. Hollanda'da, hümanist düşünce, yapıtları ve görüşleriyle evrensel bir özellik kazanan Erasmus'u doğurdu. 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Flaman ressamları, İtalyan resim sanatı üzerinde gerçekçiliğin gelişmesi ve portrelerin yaygınlık kazanması gibi etkilerde bulundular. Roger van der Weyden ve Van Eyck Kardeşler gibi sanatçılar İtalyan resmini büyük ölçüde etkilediler. Ancak, 15. yüzyıl sonları ve 16. yüzyıl başlarında Hans Memling, H. Bosch ve Bruegel gibi ressamların İtalyan tekniklerini ve geleneklerini benimsemeleri üzerine bu etki tersine döndü. Başlangıçta Erasmus'un düşüncelerinden etkilenen daha sonra da kendi bünyesinden John Colet, John Fisher ve Sir Thomas More gibi düşünürler çıkaran İngiltere, hümanist düşüncenin merkezi oldu. I. Elizabeth dönemi, edebiyat alanında büyük gelişmelerin yaşandığı bir çağdı. Bu gelişmeler ifadesini Spenser ve Sidney'in şiirlerinde, W. Shakespeare'in ölümsüz yapıtlarında buldu. Arap dünyasıyla olan ilişkileri yüzünden İspanya'nın, klasik ürünlerle ve özellikle de İbrani kültürüyle yakından ilişkisi vardı.

İspanya'nın 1494'ten sonra İtalya ile girdiği askerî ilişkiler de, "yeni düşünce"nin İspanya'da da gelişmesine yol açtı. Oyun yazarı Lope de Vega, tiyatroya yeni temalar getirdi. Cervantes, birçok eleştirmen tarafından "ilk modern roman" olarak değerlendirilen "Don Kişot" adlı yapıtını yazdı. İspanya'da hümanist düşüncenin gelişimi Katolik karşı reformunun etkileriyle kösteklendi ve İtalyan tekniklerini kullanan resim sanatı Velasquez'e kadar pek bir ilerleme gösteremedi. Rönesans'ın en son ulaştığı bölge İskandinavya idi. İsveç Kraliçesi Christina, sanatçıları koruyuculuğuyla tanındı. Christina, aynı zamanda Fransız usçu filozofu Descartes'ın da destekleyicisiydi. 17. yüzyıla gelindiğinde, insan ve doğa üzerine odaklanan Rönesans düşüncesinin ilgi alanı, pozitif bilimlere kaydı. Kopernik ve Galilei'nin gözlemleri ve buluşları, Dünya merkezli evren fikrini bütünüyle sarstı, yerini Güneş merkezli bir evren anlayışına bıraktı. Yeni ülkelerle ve yeni topraklarla girilen ilişkiler sonucunda, botanik ve zooloji gibi bilim dalları gelişmeye başladı. İngiliz bilgini ve devlet adamı Francis Bacon, hipotezlerin deneylerle doğrulanmasını ve gözlemlenen verilerin düzenli bir biçimde sınıflanmasını öneren yeni bir bilimsel yöntem ortaya attı. Katolik dünya görüşüyle neredeyse taban tabana karşıt olan bu yeni bilimsel bakış açısı, bütün alanları kapsayan yeni bir dünyevî felsefe yaratamadı. Ortaya koyduğu yeni hareket ve çekim yasalarının Katolik dünya görüşünü ne ölçüde sarsacağının çok iyi bilincinde olan Newton bile, bütün bunların geleneksel Tanrı fikriyle çelişmediğini göstermek için özel bir çaba harcadı. 18. yüzyılın Aydınlanma Çağı'na dek de, Rönesans düşüncesinin hümanist özellikleri mantıksal sonuçlarına ulaşamadılar.
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.401 saniyede (88.11% PHP - 11.89% MySQL) 17 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 18:52
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi