Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Sayfa 65

Güncelleme: 17 Şubat 2016 Gösterim: 595.117 Cevap: 1.812
DEsssT16 - avatarı
DEsssT16
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #641
DEsssT16 - avatarı
Ziyaretçi
Eflatun’a sormuşlar: İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir? Eflatun tek tek sıralamış, “Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.” “Peki sen ne öneriyorsun?” Bilge yine sıralamış, “Kimseye kendinizi “sevdirmeye” kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi “sevilmeye” bırakmaktır. Önemli olan; hayatta, “en çok şey’e sahip olmak” değil, “en az şey”e ihtiyaç duymaktır.”
_________________
Sponsorlu Bağlantılar
Ne şiir fesefedir, nede felsefe şiir,

Biri aklın, öteki kalbin dilidir.

Ne var ki felsefe şiiri duymalı

Ve şiir filozofca söylenmelidir

tikkymelike - avatarı
tikkymelike
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #642
tikkymelike - avatarı
Ziyaretçi
Papatyanın Öyküsü beyazpapatyaresimleri5gh8

Sponsorlu Bağlantılar
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya..Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş Ak sakallı bahçıvana..Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormus.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı,Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden..Zambaklardan...Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını.. Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu..Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş Ayaklarını görüyormuş..Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş..Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün.. Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış..Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmus bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüs.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş..Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış..Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demisş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış..Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdigini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış..Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini..O her seye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel oldugunu söylememiş, Ama onu aslında hep sevmis.. Papatya anlamış artık..Sevgi, emek istermiş...Yere düstüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini..Teşekkür etmis ona içinden..Son yaprağıda kuruduğunda, Biliyormuş artık..


<<<Gerçek sevginin,söylemeden, yaşamadan,görüsmeden vede kavuşmadan varolabileceğini...<<<
...............Alıntıdır


DEsssT16 - avatarı
DEsssT16
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #643
DEsssT16 - avatarı
Ziyaretçi
Beyaz Kaptanın Hikayesi ! ..


Evel zaman içinde deniz kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün halkı denizcilikten başka iş bilmezmiş. Yaşlı, genç, kadın, erkek bütün köy halkı denizle uğraşır, hayatlarını mavi suların kendilerine sağladığı nimetlerden faydalanarak sürdürürmüş. Dış dünya onlara kapalıymış. Deniz insanlara, insanlar birbirlerine yardım ederlermiş. Kimi balık avlar, kimi ağ örer, kimi sünger çıkarır, kimi tekne yapımında uzmanlaşmaya çalışırmış. Bir de herkesin hayalini süsleyen bir iş varmış: Beyaz Kaptan'ın denizaşırı gemisiyle uzun seferlere çıkıp, ticaret yapmak. Böylece bilinmezi bilmek, görülmeyeni görmek, tadılmayanı tatmak mümkünmüş çünkü. Ama Beyaz Kaptan yanında çalışacakları çok zorlu sınavlardan geçirip seçtiği için, bu öyle herkesin gerçekleştirebileceği türden bir hayal değilmiş. O seferlere çıkabilmek için gözüpek olmak, geride bırakabilmek, denizden başka bir şeye aşık olmamak gerekirmiş. Gemi sefere çıktı mı, beş altı aydan önce dönmezmiş köye. Her gelişinde genç kızların dört gözle beklediği kumaşları, süs eşyalarını, köyde bulunmayan faydalı otları ve alışveriş karşılığında aldıkları değerli şeyleri boşaltır, insanların satmak istediği malları yükledikten sonra yeni bir sefere çıkarmış. Geminin mürettebatı sadece bu değiş tokuş için karaya iner, yükleme işi bittikten sonra onları gören olmazmış. Beyaz Kaptan'sa sadece miço ile çımacı geminin törensel yanaşmasını gerçekleştirirken kaptan köprüsünde belli belirsiz görülürmüş. Geminin miçosu limana her yanaşmalarında, çımacı dostunu görünce büyük bir keyifle halatı fırlatır, çımacı da büyük bir maharetle halatı havada yakalayıp tek bir harekette babaya dolarmış. Bu ikisinin ustalık dolu hareketlerini izlemek köy halkının en sevdiği şeylerden biriymiş. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında dostluğu gören miço ile çımacı, köy halkı kendilerini alkışladıkça daha da büyük bir şevkle sarılırlarmış işlerine. Kaptan belki deniz aşkıyla yıllar önce terkettiği köyü daha fazla görmenin rahatsızlığı, belki de geride bıraktığı karısı, oğulları ve kızı tarafından görülmenin korkusuyla, uzaktan izlermiş olanları. Sonrası yine açık deniz, sonrası yine uzun bir sefer… Kaptan herkesin gerçeğinin ayrı olduğuna ve herkesin bir gün kendi gerçeğini bulacağına inanırmış. Hatta miçosuyla çımacının bir kayanın üstüne oturup sohbet ettiklerini gördüğü gün, "Ah deli çocuk, bilmez misin ki denizcinin dostu, denizdedir" demiş kendi kendine ama hiç karışmamış bu imkansız dostluğa. Limana bir sonraki yanaşmalarında miço gelip de "Ah Kaptan ah, denizcinin dostu denizdeymiş." deyince içinin cız edeceğini bile bile karışmamış. Bir gün köye çeşit çeşit malı getirirken, yerle göğü bir eden korkunç bir fırtınaya yakalanmışlar. Usta denizci köye yanaştıklarını biliyormuş ama deniz fenerini göremediği için bir türlü gerekli manevraları yapamıyormuş. Neden sonra denzi fenerinden cılız bir ışığın yükseldiğini görünce rahatlamış. Tam dümeni köye kıracakken, yağmur damlalarının kanatlarına kırbaç gibi inmesine aldırmayan bir papağan gelip konmuş omzuna ve dile gelmiş: "Babası terkettiğinden , ağabeyleri de denize sırtlarını döndüklerinden beri lanetli damgasıyla yaşayan mavi gözlü ceylan, sırf gemin karaya oturmasın diye canını ortaya koyup yaktı bu gece feneri. Ama köyün utanç içindeki halkı lanetlidir deyip güvenmedi ona, delidir deyip dışladı, her zaman olduğu gibi suçladı. Şimdi incecik bedeni buz gibi gecenin ortasında geminin limana yanaşmasını bekliyor. Kimbilir belki de gizli bir sevdanın cesaretiyle tek başına fırtınayla savaşıyor." Beyaz Kaptan bu sözleri duyar duymaz önce kendisiyle sonra da miçosuyla yüzyüze gelmiş. Ve bir anda fırtınayı korkutan bir sesle gürlemiş: "İstikamet açık deniz!.." O günden sonra köy halkı Beyaz Kaptan'ın gemisini bir daha asla görememiş. Bir daha asla dış dünyadan bir şeye dokunamamış. Ama deniz kızları, kimi hüzünlü gecelerde Beyaz Kaptan'ın bilinmez denizlerde suda yüzen bir mavi gözlü ceylan gördüğünü ve hüzünlü bir türkü söylemeye başladığını anlatıp durmuşlar:

Bilirim ki sevgimiz
Aslında veremediğimiz
Bir bilinmez denizde
Yitip gitti bedenimiz.
tikkymelike - avatarı
tikkymelike
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #644
tikkymelike - avatarı
Ziyaretçi
Ahmet Altan'dan güzel bir hikaye..

Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamıydı.

Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı.

Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı.

Ama işler iyi gitmiyordu.

Borçlar birikmişti.

Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.

Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.

Tanrı, "ikinci sınıf meleklerden" birine görev veriyordu.

- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında "başarısız" bir melek düşüyordu.

O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu.

Görevi ise çok zordu.

Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart'ı sulardan çıkarıyordu.

Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti.

Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu.

Kimse Stewart'ı tanımıyordu.

Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı.

Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.

Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda ******lik yapıyordu.

Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı.

O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.

Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken "ikinci sınıf melek" yanına yaklaşıyordu.

Ona anlatmaya başlıyordu.

- Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör...

Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.

- Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın... Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı... O çocukken öldü.

- Peki sınıf arkadaşım ne zaman ****** oldu?

- Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra ****** olarak kaldı.

- Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?

- Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti... Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

Tavana asılmış, birçok değişik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak dönüp durur.

O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz.

Oyuncak kımıltısız kalır.

Frank Capra'nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldığınızda hayatın dönüşünü etkilediğinizi, birçok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz.

Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu.

Stewart, o yaşlı ve tonton "ikinci sınıf" melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu.

Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu.

O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu.

"Bu muhteşem bir hayat" isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir "çın" sesi duyuluyordu.

Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu.

Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır.

Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz.

Hayalkırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gerçekleşmediğini merak ederiz.

Cevaplar ararız.

Bulamayız genellikle.

Cevaplar vardır aslında.

Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.

Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.

Eğer Tanrı "ikinci sınıf" meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık.

Hatta, o melek bize "istediklerimiz gerçekleştiğinde nasıl bir hayatımız olabileceğini" gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi için dua ederdik.

Bu muhteşem bir hayattır.

Cevabı ve sırrı kendi içinde saklıdır.

Ve, o hayatı hep birlikte yaparız.

Bazen rolümüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir..........

DEsssT16 - avatarı
DEsssT16
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #645
DEsssT16 - avatarı
Ziyaretçi
>Kasabanin birinde yasayan dunyalar guzeli bir kiz varmis....Kiz o
>kadar guzelmis ki civar kasabalardan bir suru yakisikli, egitimli genc,
>kizi gormeye ve ona evlenme teklifi etmeye gelirmis. Bu guzel kizla ayni
>kasabada yasayan bir baska yakisikli genc de onunla evlenmek istemis
>fakat kiz, digerlerini reddettigi gibi onu da reddetmis. Bunun uzerine bu
>genc kasabayi terketmis ve baska bir yerde kendine yepyeni bir hayat kurmus. Aradan yillar gecmis, delikanli kasabayi ziyarete gelmis. Yoldan
>gecen yasli bir adama o genc kizin su anda ne yaptigini sormus. Yasli adam
>kocaman gul bahcesi olan bir evi gostermis ve kizin bu evde yasadigini
>soylemis. Delikanli evin onune pusu kurmus ve merakla kizin kocasini
>gormeyi beklemis. Aradan birkac saat gecmis, evden yasli, kel, gobekli ve
>suratsiz bir adam cikmis.....delikanli gozlerine inanamamis.... Bunun
>uzerine cesaretini toplayan delikanli, kizinkapisini calmis, kendini
>hatirlatmis ve kiza neden boyle bir adamla evlendigini sormus. Kiz,
>"Soruna cevap verecegim ama once bahceye gitmeni ve oradaki en
>guzel gulu bulup bana getirmeni istiyorum. Bu arada unutma, gulu araken asla
>geriye donmeyeceksin".. Adam hizla bahceye kosmus ve kocaman kirmizi bir gul gormus...tam koparacakken , biraz ilerde sari ve ihtisamli bir gul carpmis
>gozune....tam ona uzanirken ilerde pembe bir gonca gormus...."belki
>ilerde daha iyisi vardir" diye dusunen genc,goncayi da koparmamis ve
>bir anda bahcenin sonuna gelmis...sonunda caresizce kosedeki yapraklari
>dokulmus, solmaya yuz tutmus gulu koparip, kiza goturmus.Solgun gulu
>goren kiz, tebessum etmis ve soyle demis: " neden yasli bir adamla evlendigimi sanirim anlamissindir?
>Tum
>guzellikleri bir bir harcarken, zamanin ilerledigini ve beni nelerin
>bekledigini hic hesap etmemistim. Ve sonunda beni bekleyen solgun
>bir gule
>razi olmak zorunda kaldim"
DEsssT16 - avatarı
DEsssT16
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #646
DEsssT16 - avatarı
Ziyaretçi
Günlerden birgün diyelim...

Kırlangıcın biri,bir adama aşık olmuş.Ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş : " Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım"Adam Msn Surprisedlmaz alamam..Sen bir kuşsun hiç, bir kuş adama aşık olur mu?..."Kırlangıç bir süre sonra tekrar gelmiş :" Lütfen pencereni açıp, beni içeri al.Birlikte yaşarız.Hem,ben sana dost ve arkadaş olurum.Canın da sıkılmaz , birlikte yaşar gideriz..."
Adam cümlesini yineleyerek:
" Olamaz, alamam...Git başımdan!"diye cevap vermiş.Zaman geçmiş ,sonbahar yaklaşmış.Kırlangıç üçüncü ve son defa penceresinin önüne konup,adama tekrar şöyle demiş : " Lütfen beni içeri al.Artık soğuklarda başladı,dışarıda kalamam.Biliyorsun, ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece... Beni içeri almazsan , başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da, burada kalayım.Brilikte yemek yer , omzuna konar , seni neşelendirir , sana arkadaşlık ederim.Hem sen de benim gibi yalnızsın.."Adam :Git derhal başımdan!..Ben yalnız kalırım." demiş ve kuşu kovmuş.Kırlangıç da bu cevap üzerine,üzüntülü bir şekilde uçup ve uzaklara gitmiş.Adam,kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş:
"Ben ne aptal,nekadar akılsız adamım ,nıye kırlangıçla berlikte kalmayı kabul etmedim?
Ne güzel birlikte kalırdık..." demiş kendi kendine.Çok pişman olmuş fakat iş işten geçmiş.Kendi kendine :"Nasıl olsa sıcaklar başlayınca, kırlabgıcım yıne gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim..."demiş.Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış.Yazın gelmesiyle,kırlangıçlar da gelmeye başlamış.Ama onun kırlangıcı gelmemiş.Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan,pencerenin başında beklemiş ama nafile .Kırlangıç yıne gelmemiş .Gelen kırlangıçlara sormuş,'kırlangıcı gören oldu mu? ' diye.Haber alamamış,kovduğu kırlangıçtan.Sonunda halini danışmak ve bilgi almak için , bir bilgeye gitmiş.Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra, şöyle bir yanıtla karşılaşmış:


"KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ ALTI AYDIR. "


Hayatta bazı fırsatlar vardır,ömründe bir defa eline geçer ve değerlendiremezsen uçup gider.Hayatta bazı insanlar vardır,ömründe bir kez karşısına çıkar ve fark edemezsen, değerini bilemezsen,uçup gider.

Ve asla geri gelmezler...

Dikkatli olun...

Farkında olun...

Ve düşünün; acaba kaç kırlangıcı kovaladınız pencerenizden bugüne değin.....
tikkymelike - avatarı
tikkymelike
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #647
tikkymelike - avatarı
Ziyaretçi
Ümitsizliğe Karşı Sağır Olun

Tarihin bir yerinde, canlı varlıklara kazanma hırsı aşılandığı bir vakitte, kaplumbağalar arasında bir yarış tertiplenmiş. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.

Vakti gelince, bir sürü kaplumbaga arkadaşlarını seyretmek için yarış yapılacak bölgeye toplanmışlar.
Ve yarış başlamış.

Seyircilerden hiçbiri arkadaşlarının kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Kimileri bu inançlarını yüksek sesle dile getirmekten kaçınmıyorlarmış. Öyle ki, yarışmacıların bazıları ".....Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" seslerini dahi işitebiliyormuş.

Yarışmaya katılan kaplumbağalar kulenin tepesine ulasamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar.
içlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmaz bir
gayretle kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.

Seyircilerin sesleri yükselmeye baslamış; giderek bağıranların sesleri yarış alanında yankılanır olmuş:
"...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!"

Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kaplumbağaların tümü ümitlerini, gayretlerini yitirmiş ve yarışı terketmişler.

Ama yarışta yapayalnız kalan son kaplumbağa, büyük bir gayret ile mücadele ederek, kulenin tepesine çıkmayı başarmış.

Diğer yarışmacılar ve seyirciler, hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kaplumbağa ona yaklaşmış ve sormuş, bu işi nasıl başardın diye.

O anda farkına varmışlar ki...

Kuleye çıkan kaplumbağa sağırmış!

Sağır kaplumbağanın çıkılmaz sanılan doruğa tırmanmayı başarması ile, kaplumbağalar dere tepe demeden yeryüzüne yayılmanın, sabır ve kararlılıkla yol almanın ne demek olduğunu öğrenmiş ve bunları gerçekleştirmeye cesaret bulmuşlar.

Olumsuz düşünen insanları duymayın... Onlar kalbinizdeki ümitleri çalabilirler!

Duyduğunuz ve okuduğunuz kelimelerin gücünü düşünün.
Bu suretle her zaman pozitif olmaya çalışmanın ilk aşamasını kaydetmiş olursunuz...

Rüyalarınızı gerçekleştiremeyeceğinizi söyleyenlere karsı sağır olmak, size seslenenlere saygısızlık değildir; düşünüze karşı saygınızı korumanız demektir.
......Alıntıdır....
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
11 Nisan 2007       Mesaj #648
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

AKŞAM SAATLERİ….......



Akşam…
Söylenişinde bile bir musıkî gizleyen, kendine has bir büyüsü olan kelime…
Akşam…
Yaşanan bir günün ardından, güneşin vedasıyla içimizde çoğalan bin bir hüzün…Çağrıştırdığı binlerce düşünce….
Akşam…
Özlemlerin en ağırlaştığı, garipliğin, gurbetin, ayrılıkların, sevdaların en yakıcı duyumsandığı saatler….
Akşam…
Nefes alan, yaşayan evrenin, yorgunluğunu biraz olsun unutmak için, geceye süslendiği, nazlı bir kadın gibi sırlara büründüğü saatler…
Gök yüzünün rengi , sulara düşen pembemsi morluk, yuvalarına dönen kuşlar, poşetlerin içinde, ev halkını sevindirecek, keseye göre uygun nevalelerle gelen akşam……….
Pencereye burun dayanıp, yolu gözlenen babaların, annelerin, ya da, perdelerin sıklıkla aralanıp, endişeli bakışlarla sokağın gözlendiği, akreple , yelkovanın kollandığı, eşlerin , evlatların evlerine döndüğü saatler….

Her birimizin günlük koşuşturmasının bitmeye yüz tuttuğu, oturma odamızdaki koltuğa gömülmek için can attığımız , “ paydos zamanları” sevgili saatler..
Otobüs, vapur, minibüs, dolmuş, tren , özel araçlarla, her ne ise bizi evlerimize kavuşturan, tüm eziyetine katlanarak bir an önce evlerimize varmak için sabırsızlandığımız saatler…
Akşam vakitleri ne çok şeydir her birimiz için….
O akşamlarda , bir gün daha ertelenen ,yarim kalan ne çok şey vardır…Ertesi güne kadar biraz daha özlenip, biraz daha düşünülüp, biraz daha tartılıp yoklanacak ne duygular, ne eylemler vardır…

Akşam , benim enerjimin geri döndüğü saatlerdir…
Önemli bütün kararlarımı, başlangıçlarımı , sonlarımı ve bütün firarlarımı eyleme dönüştürdüğüm saatlerdir…
Akşamlar harikadır…Deniz kıyısında bir demli çay, balıkçı meyhanesinde bir duble aslan sütü, görmek istediğiniz bir filmin iş çıkışı akşam matinesi….Alış veriş keyfi… Özel bir gece için hazırlanmanın büyülü telaşında akşam saatlerinin imzası vardır hep…
Eski günlerinize, özellikle ilk gençlik yıllarınıza geri gidin bir an…
Bir düşünün….
O ilk heyecanlar, gözlerin birbiriyle buluşması, mahcup el tutuşmalar, o ilk masum buseler….
Çoğunda akşam imzası vardır…
Ben inanıyorum ki, tüm güzel şiirlerin , hala dillerde dolaşan şarkıların, bir solukta bitirilen bütün aşk romanlarının ilham kaynağında “akşam” vardır…
Akşamlarınızın kıymetini bilin ne olur..,
AKŞAMLARINIZ HAYIRLI OLSUN SEVGİLİ DOSTLAR….
Nephthys - avatarı
Nephthys
Ziyaretçi
12 Nisan 2007       Mesaj #649
Nephthys - avatarı
Ziyaretçi
Cam"dan Çocuğa Can"dan Satırlar…


N.İ.’ye…


ÖzgeCan



İşte bu yüzden.. ne zaman yağacak olsa yüreğinin bulutları… yağmurunu kok bana. Ben, dokunmaya çalışırım yalnızlığına, en nemli yerinden… Bana ‘içimi sığdıramadığım farklı bir yeryüzü’ bıraktın fark etmeden, “çocuk sesin bir kokusu vardır; suskununsa korkusu.” diyerek, kendi kendime sorduğum tüm yanıtsızlığa, bilmeden doğru cevap veren… Her dilde aynıdır bir bebeğin ağlaması; o zaman bunu da bil: Peki hangi dilde tutulur bu sözsüz ayrılığın davetsiz yası?

‘Denizi batmış gemilerde karaya vuran gözleri(n), çorak kalmış yüreğinin saçlarında söndürüyor kalbi taşlaşmış şehrin tüm sahtekâr ışıklarını. Çünkü, uyurken bile aydınlık, onun balık burcu bakışları(n)…

Şakaklarına bir yaşam dolusu yalnızlık dayanmışken.. çocukları çalınmış, gülüşleri ödünÇalınmış mahallelerde kaldırımları öksüz bir aşkı tam nabzından vursun ayrılığın! Sakat bırakırsın belki ama alamazsın canını… Çocuklar -en çok da çocuklar-, bitkiler, balıklar.. nefes alanlar… Soluksuz kalınca, gömülür. Ama farkında değil misin? Nicedir kan pompalamıyor hiçbir şehir. Şehirler ölmez; yok ölür…

Yüreğimin kalemiyle yazıyorum bu paragrafı; gözlerini yumarak oku:

Bilmez miyim rutubeti? ‘Hani en sağlam duvarlar bile çöküverir ıslandıkları yerden’ ve ben -inanmazsın ama sen gibi- severim o duvarları en rutubetli yerinden. Çünkü ne yüreğimin, ne yüreğim kadar benim bu kentteki evimin duvarları, çivi bile tutmuyor, hep içine akıtmaktan yaşları.

İşte bu yüzden.. ne zaman yağacak olsa gökyüzünün bulutları… yağmurunu kok bana. Ben, dokunmaya çalışırım duvarına en nemli yerinden.. boyalarını dökmeden…

Yüreğinle ve kaleminle kal, tam vurgun yediğimi sandığım anda suni teneffüsüm oluveren, yarım saatlik ama bir ömre bedel dost. Teşekkürler. Ve unutma: Dip balıkları bile, ölünce yüze vurur.

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
12 Nisan 2007       Mesaj #650
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Aşk Yaralar Öldürmez*


___________'...kimi kez korkulan olur
___________ korkular bırakır bi mektup
___________ korkularda üşümek düşer gözlere
___________ rengi alaca bi gün düşer zamana
___________ şaşırıp kalırız..”


Canımsın, şimdi daha bir yüksek sesle söylemek istiyorum.. Uzakta olman beni susturmamalı, yüreğimi susturamam ki.. Seni özlemlerime katıp, bir gün uyanamazsak eğer kan ter içinde, nazarlarımıza yüklerim suçlarımızı..

Soran olursa, bir gün
elbet derim ki göğsümü kabartıp suçumuz sevmekti “en çok da koyan önce gözlerde ölmekti..” bir gün ölmeyecek miydik nasıl olsa..

Nasıl hasretim sana, hem de nasıl.. Gözlerim, hep sen çıkacakmışsın ki gibi karşıma, öyle panik, öyle sevinçli ki anlatamam.. Susarım.. Seni ilk gördüğüm gündeyim şimdi.. Yanaklarımdan yastığıma düşün damlada diyemediklerim.. Ne kadar yalnızım, ne kadar sensiz, yastığım nemli, yanaklarım gibi, şimdi beklerim seni bir pencere kenarından..

Bilmesem sıcaklığını, hissedemezdim bunca yoğun yaşamazdım, seninle tüm yaşadıklarımızı.. İyi ki varsın dediğim, en önemlisi kalbimi ve bakışlarımı sende bıraktığım, olmazsa olmazlarımın en önemlisi, sevdiğim en büyük aşkım, sen.. Bak! bir gün daha sensiz ve yalnız geçmiş..

Ne zaman düşlesem bizi.. Ki her sabah uyandığımda yokluğunda, ıslanmış gözlerle uyanıyorum.. İçimde bir ses, bize yaptığım haksızlıklar için hesap sormakta bana/durmaksızın.. Nasıl bir pişmanlıksa, demir almış üzerimde sancısı.. Kaç zamandır, içimdeki çocuk can çekişmekte.. Bu sabah ve kaç sabah olduğu gibi.. Anladım ki küçük kıyamet hatalarımsa, büyük kıyamet yokluğun, demek ki yaşı olmazmış aşk'ın sevdanın..

Canım, nasıl isterdim beraber yemek yememizi.. Burada yanımda olmanı.. Yalnız açtım orucumu.. Seninle yemek yemeyeli, ağzımın tadı hep acı.. Hep buruğum nedense.. Yolda el ele bir çift görsem..Parça tesirli, bir bomba düşer göğsüme, vurulurum.. Serilirim, yolun ortasına.. Hiçbir güç, seni sevmemi engelleyemez ki.. Ömrüm yettiğince bu kalp sana deli..

Bilirim, ne zaman yağsa yağmurlar, içinde sen ve bizden damlalar olacak.. Kaç gündür, göğüs kafesimin dışında çarpıyordu kalbim.. Şimdi bilirim ki ait olduğu yerde.. Bir damla koptu sol yanımdan az evvel, yanağımda nemi.. Asla utanmıyorum! ..

Gün gelecek, tüm yorgunluklarımız, sevince bir köprü olacak.. Adım gibi, adam gibi hissediyorum.. Ada’msı bir aşk ve bembeyaz bir gelecek.. bak alabora oldum! Kanat çırpıyorum..

Ben bir deli çocuk, bir çocuk ki deli-divane.. Biliyorum ki.. Aşkıma ulaşamadığım, konuşamadığım an da öleceğim.. Çok şey var anlatacak.. Beni bu saatte yazdıran gerçek.. ”an gelir bir aşk vurur insanı / bir çift güzel sözcük..”

Gecenin bilmem kaçı ve yüreğimdeki alevin yalnızlığımla coşmakta, daha bir yakmakta şimdilerde.. Birinci dereceden vurgunum ve bir o kadar yanık, dört duvar arasında kendimleyim, say ki yaşamak bu.. Şafak kaç.. Kavuşacağımız gün yakın mı.. Yoksa ben, biz hayâl miyiz.. Sen, son baharım ol.. Bu son durağım.. Seni sevmek sevmek istiyorum, tüm dünya kıskanmalı ya da şimdi bir mermi, şah damarımdan vurmalı.. Bir yanım ezik, beklerim elimde senin sevdiğin kır çiçekleri, o kısacık saçlarına vurulduğum..

Tut ki ninni söylüyorum bebeğime, tut ki yanındayım saçlarını okşuyorum.. Tut ki bir kadehten dökülen şarabız ikimiz.. Seni seviyorum bebeğim.. Kar yağıyor Ankara’ya üşümüyorum.. Seni düşünmekten, alev alıyor gözbebeklerim özlüyorum.. Korkum, sevincime yenik düşer diye kalbim.. Ellerimde kokun kalmış, bayram sevincim buruk.. Sanadır seslenmelerim, sanadır bu dizeler.. Yorgunum korkularımla beraber.. Yüce dağları özlüyorum..

Şimdi yatağa yapışmış yatıyorum, yorgunluktan ve soğuk yemiş bedenimle daha bir ağırım şimdi.. Bu gece, bir ömür kadar uzun olsa ve hiç uyanmasam.. Kısaca yorgunum işte.. Gögsünde dinlenmek istiyorum, yaralı bir aşk gibi sarılmak istiyorum sana.. say ki deliyiz b/iz gibi..
biliyorum ki bizi düşlerken kapanacak kirpiklerim, tut ki seni sevdiğim yaştayım şimdi..

” İyi geceler aşkım.. İyi geceler ömrüm.”

b u g ü n:
Acıtmasaydı bu kadar ve acısı yırtmasaydı soluğumu, konuşmazdım kendimle, bu kadar dert etmezdim belki de çekip giderdim geldiğim yerlere.. Bilirdin, neredeyim, kim bilir gelir miydin ya da ben bekler miydim seni, gülümseyebilir miydim bir daha sevebilir miydim, senden sonra.. Hadi git, ben anılarla yaşarım.. Koş dağlarına, bak yalnız kaldım işte bıraktığın mor mirasın, temmuz sancılarımla..

Benzer Konular

3 Aralık 2006 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
11 Haziran 2013 / Misafir Forum Oyunları
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar
20 Haziran 2012 / ThinkerBeLL Edebiyat