Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Sayfa 145

Güncelleme: 17 Şubat 2016 Gösterim: 595.521 Cevap: 1.812
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Kasım 2007       Mesaj #1441
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Çiçek ve Su

Sponsorlu Bağlantılar
Günün birinde, bir çiçekle su karşılaşırlar ve arkadaş olurlar. Çiçek bu arkadaşlıktan o kadar
mutludur ki zaman içinde Su'ya aşık olur. İçi içine sığmaz olur,ilk kez aşık olmuştur. Bu sevgisini
herkesle paylaşmak ister, etrafa güzel kokular saçmaya başlar.
Bir süre sonra Su da Çiçek'e karşı bir şeyler hissetmeye başlar zamanla far keder ki o da aşıktır. Su
da ilk kez aşık olmaktadır. Sevgisini nasıl anlatması gerektiğini bilememektedir. Günler birbirini kovalar ve Çiçek "Acaba Su beni sevmiyor mu" diye düşünmeye başlar. Su sevmesine rağmen ilgilenmemektedir.
Dayanamaz çiçek bir gün , "Seni seviyorum Su" diye seslenir. Su "Ben de seni seviyorum" diye cevap verir.
Aradan zaman geçer ve Çiçek gene Su'ya, " Seni Seviyorum" der. Su, "bende seni" diye cevaplar. Çiçek
sabırlıdır... Bekler, bekler, bekler. Artık öyle bir hale gelmiştir ki, etrafa koku saçamaz olur. Ve son kez Su'ya " Seni seviyorum" diye seslenir. Su'da, "Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum" der. Ve gün gelir Çiçek yataklara düşer, hastalanmıştır artık, rengi solmuş, sararmıştır. Su'da başında bekler, yardımcı olmak için. Ama bellidir, artık Çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürür, Su'ya
der ki: "SENİ BEN GERCEKTEN SEVİYORUM." Çok üzülür Su, bir doktor çağırır. Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra doktor: "Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez."der. Su, merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olacak hastalık nedir diye.. Doktora sorar "Hastalığı nedir?", Doktor? şöyle bir bakar Su'ya der ki "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum, bu Çiçek sadece Su'suz kalmış, ölümü onun için." der. Ve anlar ki Su, sevgiliye sadece "SENİ SEVİYORUM." demek yetmemektedir. Bu sevgiyi göstermek gerekmektedir..



Buse Özyılmaz

nünü - avatarı
nünü
Ziyaretçi
24 Kasım 2007       Mesaj #1442
nünü - avatarı
Ziyaretçi
BİR GİDİŞİN ÖYKÜSÜ
Git.Yüzüme öyle bakma git.Hiç durma, bir gidenin bir daha asla giremeyeceğini kapı orada git.Hiçbir şey açıklamak zorunda değilsin.Giderken söyleye-
Sponsorlu Bağlantılar
cek şey bulamaz insanlar.Sen bahanelerin arkasına sığınanlardan olma, git
(Oysa daha doyamadım sana….Kokunun yeterince çekmedim içime…
Yapacağımız ne çok şey vardı…Neler planlamıştık.Şimdi ben ne yapacağım ben¿Nasıl duracağım ayakta¿ “Kal” dersem kalır mısın yar¿Nasıl istiyorum
Yalan bile olsa “Bu gidiş sadece zorunluluktan, bekle beni döneceğim”demeni)
Her aşk biter, sen de git.Hem zaten biteceği daha baştan belli bir aşktı
bizimkisi.Sen gitmesen belli ki bir gün ben gidecektim.Herkes kendi tercihini
yaşar ve sen tercihini yaptın.Rahat ol, git.Aklın kalmasın burada.Dramatik vedaların kahramanları olmayalım git.
(Benim aklım sende kalacak.Sadece aklım değil yüreğim de…Bitmezdi
bizim aşkımız.Asla terk etmezdim seni.Benliğimi, varlığımı, hayatımı adamış-
tım ben bu aşka.Beni tercih etmeni isterdim, benimle yaşamanı isterdim.
Şimdi kimi ya da neyi seçtiğinin ne önemi var artık¿ Ağlayacağım ardından,
kahretsin ağlayacağım…)
İstersen dost olabiliriz, haberleşiriz birbirimizle.Mutlu olmanı isterim.
Sen mutluluğu hak eden bir insansın.Elbette bende mutlu olacağım merak etme,
git.Hayatımızda başkaları girecek ve biz belki de birlikte yaşadıklarımızı bir
süre sonra hatırlayamayacağız bile, git.Hangi yara kabuk bağlamamış ki bugüne
kadar¿ Hangi ateş sönmemiş ki¿ Yapman gerekeni yap, git
(Sensiz mutlu olabilir miyim be yar¿ Unutulabilir misin bu kadar kolay¿ Yaşadığımız onca şeyi silebilir miyim¿ Mümkün değil, seni içimden çıkartıp atmam mümkün değil.Biliyorum hiçbir ilaç iyileştirmeyecek senin
açtığın yarayı.Senin yaktığın sevda ateşi hiçbir zaman sönmeyecek.Senin
mutlu olmanı istediğimde de yalan.Mutlu olma yar, benim gibi sen de mutlu
olma.Belki o zaman, yeniden dönersin bana…)
Haydi zaman geçiyor artık, git.Hem neden suratın asık¿ Sevinmelisin gittiğine.Aslında sana teşekkür etmeliyim.Beni bu aşkın yükünü taşımaktan kurtar-
dığın için.Rahatladım biliyor musun¿ Bende kalan birkaç para eşyanı da gönderirim ardından.Fırsat buldukça ararım seni, haydi git
(Gitme benim güzel sevdalım, gitme.Beni bu aptal dünyada bir başıma
bırakıp gitme.Gidip de yüreğimi öldürme.İçim acıyor, kalbim sıkışıyor.Ben
asıl sensizliğin yükünü taşıyamam gitme.Ne olur, gitme…)
Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
24 Kasım 2007       Mesaj #1443
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Rüzgar ve Güneş

Güneş ve Rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar. Ve rüzgar

"Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım "der.

"Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun hani su üstünde palto olan. Bahse girerim o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk sokup alabilirim."

Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgar bir fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgar şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır. Sonunda rüzgar pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir. Ve paltosunu çıkarır.

İddiayı kazanan güneş rüzgara
"DOSTLUK VE NAZİKLİK HER ZAMAN HAŞİNLİK VE ZORBALIKTAN DAHA GÜÇLÜDÜR.." der.

Anonim
Fırtına - avatarı
Fırtına
Ziyaretçi
24 Kasım 2007       Mesaj #1444
Fırtına - avatarı
Ziyaretçi
BİR MASAL GİBİ

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu...
Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı Adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..
Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum.
"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..
Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım.
Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda..
"Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum."
"Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun > telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır."
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız
user online reputation report progress edit
Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
25 Kasım 2007       Mesaj #1445
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Anneciğim Beni Sever misin?

Anne bağırır :
“Çabuk ol servisi kaçıracaksın!”
Baba kükrer :
“Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!”
Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk. Hic aydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman.
Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker günboyu. Sabahın köründe “benim annem ne zaman gelecek” diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi.
Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde.
“Benim babam beni çok seviyor.”
“Hayır, benim babam beni daha çok seviyor.”
“Hadi ordan, beni hem babam hem annem daha çok seviyor.”
Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları.
Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar.

“Benim babam beni hamburger yemeye götürdü.”
“Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik.”
“N’apalım. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte.”
“Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?”
“Biz babamla maç ettiğimiz zaman çok eğleniyoruz.”
“Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor.”
“Bak demek ki benim babam beni daha çok seviyor. Bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, maç ediyoruz.”

Pazartesileri hep böyle geçer.
Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu kanıtlamaya çalışır. Öteki çocuklar yeni sevgi kanıtlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar.
Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O Reklam gelir aklına. Kahrolası reklam. “Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?”
İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler.
Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı. Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması. Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması, bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi Karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi Anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra,
“Beni anneannem çok sever” diye bağırıverdi.
Sustu arkadaşları.
Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an.
Akın boynunu büküp “benim anneannem yok” dedi.
Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. “benim anneannem beni cok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca “dayın da böyleydi” der gülerek.”
Arkadaşları ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine doğru yönelmiş meraklı bakışları keyifle izledi. Ağızları açık “Ee sonra?” diyorlardı.
“Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukça güler. ‘Hay çocuk’ der. ‘Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün’, der.”
Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi.
Üsteledi arkadaşları. “Hadi anlatsana!” dediler.
Top havuzuna doğru koşup “Herkesin anneannesi kendine” diye bağırdı.
Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı. “Herkesin babası kendisine” demiyordun ama!”
Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar. Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü.
Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı : “Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?”
“Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.”
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi?
Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. “Sana yardım edeyim mi?” dedi en sevimli halini takınarak.
Annesi manalı manalı baktı.
“Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.”
Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşca elinden alır “Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni” diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
“Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.”
“Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.”

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle Yorgun yorgunken...
“Anneciğim sen yorulma diye...”
“Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.”
“Hani siz yoruluyorsunuz ya...”
“Eeee....”
“Ben de oynamaktan yoruluyorum.”
“Ne yapayım?”
“Bilmem...”
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.
“Mum da yok” diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.
Çocuk sirtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. “bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla, kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.

Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına,

“İşin bitince beni sever misin anne?” dedi.

Anonim
€c€m - avatarı
€c€m
Ziyaretçi
25 Kasım 2007       Mesaj #1446
€c€m - avatarı
Ziyaretçi
Hiçbir şeye yetemediğin anlar vardır.
Yaşadığın her şeyin sabun köpüğü olduğunu anladığın,
Baloncuklar teker teker patlarken,
Her şeyi kaybettiğinin farkında olup da, hiçbir şey yapamadığın.


Binlerce cevapsız soru içinde, hayata cevapsız kaldığın,
Kimseyle konuşmak istemeyip, kendine çağrılarını bile meşgule aldığın..

"Ben güçlüyüm" yalanını her söylediğinde aynaya,
Yüzün kızarır böyle zamanlarda.
Hayat güçlüdür.
Gerçeği bilmek kimseye bir şey kazandırmayacağından,
Herkes kendi gücüne inanmak ister.

Sonra bir anda, sessiz bir sabaha gözlerini açarken;
"Hayır," dersin..
"Güçlü falan değilim ben" ..

Bir anda tüm mücadeleden vazgeçersin..
Tüm kavgalarından...
Her şeyi olduğu gibi bırakmak, ayak uydurmak ister,
Sessiz bir kabullenmişliğe bürünürsün..

"Olduğu kadar" cümlesi girip yerleşir hayatına;
"Olmalı" kelimesi terk edip gider cümlelerini..
"Olduğu kadar" yaşamaya başlarsın "olduğu kadarıyla" ..

Beklentiler, hayaller boş gelmeye başlar artık..
Kimse senden bir şey beklemesin istersin,
Sen hayattan bir şey beklemezken...

Yorgunluğun, yılgınlığın arttıkça zincirler seni,
Bırakıp kaçma, yeni hayaller kurma,
Yeni bir şeylere başlama hevesi yaşamından uzaklaştıkça;
Asla bitmeyecek yorucu yokuşlar gibi, isteksiz bırakır seni hayata karşı..

"Ben buyum" dersin..
"Olduğum kadarım"
"Çabalamanın anlamı yok daha fazlası için" dersin...

Ve.. Kaybedersin..


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
25 Kasım 2007       Mesaj #1447
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Kanıt

17.Askeri bölge, en yakın yerleşim yerine yüz kilometre kadar mesafede tamamen çıplak bir arazi üzerine kurulmuştu. Oldukça modern bir mimari tarz ile yapılmış üç katlı yayvan bir bina, birkaç uçak hangarı ve askerlerin kaldığı barakalardan ibaret sıradan bir askeri birlik görünümündeydi. Ama birlikteki askerlerin ilginç hikayeler uydurup birbirlerini oyalamasına vesile alan çok da gizemli bir havası vardı. Aslında bu esrarı yaratan ne ana binaya ulaşabilmek için üç ayrı nizamiye kapısından geçmenin zorunluluğu ne de binanın yanı başına yerleştirilmiş dev antenlerdi.
Son birkaç aydan bu yana bölgeyi ziyaret eden baştan başa simsiyah otomobillerin ve en az iki yıldızlı askeri makam araçlarının eskiye oranla çok daha sık gelip gitmeleri, binanın en üst katına çıkışın yasak olması ve bu katın ışıklarının hiç sönmüyor olması, ister istemez şüphelerin doğmasına neden oluyordu. Hatta bazı geceler garip bir yaratığın perdeye düşen gölgesini gördüğünü iddia eden nöbetçilerin sayısı da az değildi. Ne var ki, ana binanın içindekiler hariç gerçekte neler olduğunu bilen hiç kimse yoktu. Albay’ın söylediğine göre olağan bir tatbikat için hazırlık yapılıyordu, ama askerlerin yarıya yakını buna pek inanmıyordu.
Birkaç yıldızın zayıf parıltıları, bölge sınırlarını tarayan projektörlerin sürekli yer değiştiren ışık huzmeleri ve tabi ki en üst katın perdeleri arasından sızan ışıkları dışında her yer, simsiyah ve birbirinin aynıydı. Ara sıra duyulan düdük sesleri ve nadiren de bir-iki askeri aracın gürültüsünden başka tek bir ses bile işitilmiyordu.
O sırada, askerlerin deyimiyle o esrarengiz odalardan birinde üç sivil ve iki de üniformalı şahıs sessizce çalışıyordu. Oda oldukça genişti ve insanda tüm dünyanın yönetilebileceği kadar donanımlı ve karmaşık bir merkez imajı yaratıyordu.
Adamlardan birinin kafasında sadece meyve sıkacağı eksik(!) olan bir kulaklık vardı ve yüzü cihazlara dönüktü. Rütbesi üsteğmen olan bir subay ise odanın diğer köşesinde kalabalık bir monitör topluluğunun karşısına oturmuş, görüntüler üzerinde dolaştırıyordu gözlerini. Diğerleri ise yan yana dizilmiş masalara yerleşmişlerdi. Bir tanesi kulaklıklı adamın hemen yanında oturuyor, bilgisayarının tuşlarını eskitiyordu üfleyip püfleyerek. Onun yanındaki masa, sakallı bir adama aitti ve bir eliyle hesap yaparken diğeriyle de sakalını okşamak gibi dikkat çekici bir huyu vardı. En uzakta oturan ise, bir binbaşıydı.
Bilgisayarın önündeki adam bir dalga analizcisiydi. Uzaydan gelen dalgalardan anlamlı olanları tespit edip çözmekti işi.
Uzanıp kulaklıklı adamın omzuna dokundu birkaç kez. Adam, kafasındaki koca aleti boynuna sarkıtıp analizciye döndü. Ardından da fısıltı halinde konuşmaya başladılar
“Hala çıt yok, değil mi?” diye sordu analiz ustası.
“Alışılmışın dışında tek bir sinyal bile yok”
“Aylardır mesaj bekliyoruz, ama nafile”
“Sıkılmaya başladım artık”
“Belki de yalan söylüyordur”
“Bunu da nereden çıkardın?”
“Kendisine zarar vermemizden korktuğu için bir garantör uydurmuş olamaz mı?”
“Olabilir tabi”
Analizcinin yanındaki masadan çok emin bir ses yükseldi:
‘Olamaz!”
Bunun üzerine varsayımın sahibi, başını o yöne çevirip “Olmaması için hiçbir sebep göremiyorum. Önce onu alıp buraya getirdik, her gün binlerce soru soruyoruz ve üç aydır da burada. Nazik bir şekilde hapsedildiğinin farkında. Ayrıca, ona ömür boyu bakamayacağımızı anlaması için dahi olması da gerekmiyor.”
O esnada, ceketini çıkarıp yaka düğmesini de açmış olan binbaşı, yarım saate yakın zamandır elini şakağına dayamış halde hiç hareketsiz okuduğu kitabı kapayıp dikkatini analizci ile astrofizikçinin sohbetine çevirmişti.
Ağır hareketlerle bir sigara yakan astrofizik uzmanı, sakalıyla oynamayı bırakıp “Söyledikleriniz akla yakın görünüyor, ama doğru değil” dedi. Arkasına iyice yaslandıktan sonra da devam etti.
“Gemiyi inceleyenlerden biri de bendim.... O gemi ile uzun mesafe katedilebilmesi mümkün değil. Hesaplarıma göre en iyi şartlarda bile dört ışık saatinden öteye erişemez. Bu da bir ana geminin varlığını zorunlu kılar. Uzun lafın kısası, uzaylı dostumuz yalan söylemiyor.”
“Belki de gözünüzden kaçan bir şey olmuştur.”
“Dört ayrı uzman olarak birbirimizden bağımsız çalıştık ve hepimizin vardığı sonuçlar da aynıydı.... Bu inceleme için beni ve diğer arkadaşları görevlendirmelerinin nedeni, gözümüzden bir şey kaçmayacağını bilmeleridir, dostum.”
Binbaşı, tartışmanın uzayacağını hissetmiş olmalıydı ki o gür sesi ile araya girdi:
“Bizimki nerede şimdi?”
Teğmen, kahve fincanını tabağa bırakıp birkaç düğmeye dokundu hemen. “Sanırım uyuyor, efendim”
“Teşekkürler teğmen”
Binbaşı, biraz evvel bitirdiği kitabı işaret ederek “Sizin ne düşündüğünüzü bilmiyorum, fakat ben inanıyorum” dedi..
Analizci, cümleyi çözememişti “Neye inanıyorsunuz?”
Uzaylıların çok yıllar evvel de bizi ziyaret etmiş olduğuna”
“Nasıl vardınız bu sonuca, binbaşı?”
“Geçmişten bugüne erişmiş pek çok işaret var.”
Astrofizikçi, elini tekrar sakalına götürüp alaycı bir üslupla sordu:
“Mısır piramitleri gibi mi?”
“Evet
“Bunun hiçbir anlamı yok, komutan” deyip dudağını büktü, astrofizik uzmanı.
Binbaşı, meraklanmıştı. “Açıklar mısınız?”
“O piramitler, nasıl yapıldıklarından içerdikleri ilginç astronomik bilgilere kadar oldukça etkileyici bir soru yelpazesine sahip. Bunu inkar etmiyorum. Fakat dünya dışı yaratıkların ziyaretine dair en küçük bir kanıt dahi taşımıyorlar. Taşımadıkları gibi insanüstü de değiller. Olağanlığın üst sınırındalar; daha ötesinde değil.”
Analizci, kulaklıklı adama dönüp alçak sesle sordu:
“ Yeni bir şeyler var mı?”
Kulaklıklı adam, umutsuzca başını sallayıp “Uyku saatleri herhalde” diye karşılık verdi.
O sırada binbaşının kafasını meşgul eden başka sorular belirmişti.
“Peki ya Nazca’daki şekillere ne diyeceksin?”
‘Pek çok şekilde açıklanabilirler, ama UFO’larla falan ilgisi yok”
“Yok mu! Nasıl olmaz. O kadar düzgün ve büyük çizilmişler ki ancak üç bin metre yukarıdan bakıldığında ne oldukları anlaşılıyor. Sence bunun amacı, hava gemilerine yol göstermekten başka ne olabilir ki?”
Astrofizikçi, bir yandan sakalını ovuşturuyor diğer yandan da başını sallıyordu gülümseyerek. Zira, Nazca’da yaptığı araştırmalar onu bu konunun ustalarından biri haline getirmiş ve binbaşınınkine benzer soruları yüzlerce defa cevaplamak zorunda kalmıştı. Hem yıllardır aynı cümleleri papağan gibi tekrarlıyor olmanın yarattığı sıkıntı, hem de karşısındakinin bir bilim adamı olmayışı nedeniyle çok yüzeysel konuşmaya karar verdi:
“Bakın binbaşı, çöldeki o çizimlerin pek çok amacı olabilir. Çağın astronomlarınca hazırlanmış bir yıldız haritası, bir arkeolojik takvim, bir tür dini sembol ya da çılgın bir hükümdarın çocukluk fantazisi. Bu varsayımlara ilişkin bazı kanıtlar var elimizde ama açıkçası dünya dışı yaratıklarla ilişkin, değil kanıt, kanıt olmaya aday bir bulguya dahi rastlamadık. Üstelik şekillerin çakıl taşları ile oluşturulmuş olması da bizim varsayımlarımızı kuvvetlendiriyor. Ta bilmem nereden gelebilmiş bir dünya dışı medeniyet, pekala gece uçuşlarını da dikkate alabilirdi”
“Ama daha değişik olaylar da var!” dedi, binbaşı. Astrofizikçi, yeni bir sigara yakıp ayaklarını masaya uzattı. Sonra da bir kaşını kaldırıp kendinden emin bir biçimde konuşmaya başladı.
“Hepsi aynı. Diğerlerinin Nazca’dan bir farkı yok. İngiltere’deki Stonehenge, Pasifik’teki Doğu Adası, Tiahuanaco, Atlantis hikayeleri, Tunguska üzerine söylenenler.... Hepsinin ortak yanı tam olarak açıklanamayışları. İnsanların böyle durumlarda insanüstü varlıklara başvurmak gibi eski bir alışkanlıkları vardır, binbaşı. Ben, geçmişte uzaylılar tarafından ziyaret edildiğimize inanmıyorum. Çünkü elimizde kanıt yerine sadece şüpheler var. Şüphe ise bulanık su gibidir; bulanıklığa neden olan şeyi çekip almadıkça dipte ne olduğunu göremezsiniz.
Açıklamayı büyük bir ciddiyetle dinlemişti, binbaşı. Gözlerini masasının üzerindeki kitaba kaydırıp birkaç saniye öylece kaldı. Ardından da tereddütlü bir biçimde “Araştırma yapmanın nedeni şüphe değil midir?” diye sordu.
Astrofizikçi ukalaca sırıtıp “Ben ‘neden’ diye sorduran şüpheleri değil, sonuçlardaki şüpheleri kastetmiştim, binbaşı” dedi.
Telefonun yüksek sesi, bir anda bütün dikkatleri dağıtıvermişti. Binbaşı, ikinci çalma sesini beklemeden kaldırdı ahizeyi.
“Komutanım Hava Kuvvetleri Komutanı arıyor”
“Bağlasana geri zekalı, ne bekliyorsun!”
‘Binbaşım”
“Sizi dinliyorum komutanım”
“Orada durum nasıl?”
“Herşey yolunda komutanım”
“Köpeğime iyi bakıyorsunuz değil mi?”
Bir dinleme riskine karşı şifreli konuşuyorlardı. Ne de olsa, farkedilebilir boyutta bir gemi onca uydunun arasından geçip yere çakılmıştı. Ruslar da, Amerikalılar da muhtemelen durumun farkındaydı ve partiye katılmak için sabırsızlandıkları kesindi. Gerçi, ileri bir teknik uygarlığın pilotunun ‘köpek’ şeklinde kodlanması da insanoğlu adına hoş sayılmazdı.
“Şimdi uyuyor efendim”
“Güzel.. Benim için mesaj var mı?”
“Beklediğiniz mesaj henüz gelmedi, komutanım”
“Dinleyin Binbaşı. 17.Bölgenin masraflı olduğunu düşünenler var. Böyle giderse kapatırız’ diyorlar. Kayda değer bir şey olur olmaz ara beni”
“Emredersiniz, komutanım”
Binbaşı, düşünceli bir ifadeyle kapattı telefonu. Odadakilere dönerek;
“Faturaların Kabarmasından hoşlanmıyorlar anlaşılan” diye söylendi.
“Onlar böyledir. Önlerine fatura koyana kadardır melek görüntüleri” dedi analizci , somurtarak.
Odanın diğer köşesinden “Yemek istiyor, efendim” diye seslendi üsteğmen.
“Uyandı mı?”
“Evet efendim, yiyecek düğmesine bastı biraz önce”
“Gidip görevlilere haber ver. Sen de yanlarından ayrılma” deyip eliyle çıkmasını işaret etti binbaşı.
O esnada analizci de ayağa kalkmış dolanıyordu odada. Bir taraftan da gözlerini ovuşturuyordu uykusunu açmak için. Kahve makinesinin önünde durup odadakilere döndü: “Kahve isteyen var mı?”
Astrofizikçi elini kaldırarak “Şekersiz olsun” dedi. Arkasın dan da diğerlerinin sesleri yükseldi:
“İki şekerli”
“Benimki de şekersiz.”
Analizci gülümseyerek “Ne yani, birisinin kalkmasını mı bekliyordunuz? O koca gemi ‘tabi’ uzaylı yalan söylemiyorsa buraya indiğinde işleri halletmek için aramızda kura mı çekeceğiz? Ölmüşsünüz siz” dedi şakacı bir tonlamayla.
Radyo dalgaları uzmanı, kulaklığını yine boynuna asıp iyice yayılmıştı koltuğuna. Bir yandan da söyleniyordu “Allah’ın cezaları! Gelecekseniz gelin artık. Ya da ‘İşimiz çıktı; falanca gün uğrayacağız’ gibi bir mesaj yollayın!”
Adamcağızın ne kadar yorgun olduğunu anlamak için gözünün altındaki halkalara bakmak yeterli olurdu herhalde, ama diğerleri de ondan aşağı kalmazlardı. Aralarındaki fark, yalnızca halkaların sayısıydı.
Birkaç dakikalık sessizlikten sonra:
“Yani diyorsunuz ki, geçmişte Tek bir uzaylı bile gezegenimize uğramadı, öyle mi?” diye sordu binbaşı. Kolay tatmin olan bir adam değildi. O esnada, analizci de bilgisayarı karşısına oturmuş sıkıntılı bir biçimde kahvesini yudumluyordu.
Elinde kalan kılları temizledikten sonra “Tam olarak öyle söylemedim” dedi, astrofizikçi. Ama binbaşı, cümlenin devamını bekleyecek kadar sabredememişti “Söz konusu olan sadece üç-beş örnek değil. Sizin saydıklarınız herkesçe bilinenler. Ya diğerleri nasıl izah edilebilir. Dinazor neslinin aniden tükenivermesi ve Tibet’te bulunan toplu mezarlar, eski Hint kitapları, Mahabharata destanında anlatılan savaş, Sümer ve Asur tabletlerinde rastlanan o ‘yemek yemeyen, su içmeyen’ yaratıklar, Lut efsanesi, ayrıca mağara resimleri ve şu an aklıma gelmeyen diğer yüzlercesi”
“Bakın binbaşı, tam üç yıl NASA’da çalıştım. Ve birçok araştırmaya katılıp hatırı sayılır derecede önemli projelere de imza attım. Bahsettiğiniz olayların hepsini ayrıntılarıyla biliyorum, fakat bunların çoğu o kitapları yazanların kişisel fantazileri ile epey abartılmış şeyler. Hatta içlerinde tamamen uydurma hikayeler bulunduğunu da söyleyebilirim.” -
Analizci, masasına hafif bir yumruk indirip ayağa fırladı. Sıkıldım bu saçma sapan frekanslarla uğraşmaktan” diye kendi kendine söylenip çekmecesinden çıkardığı iskambil tomarını masaya koydu “Var mı poker oynayan?”
Binbaşı, bunun kurallara aykırı olduğunu biliyordu, ama analizciye hak vermiyor da değildi. Onun için aldırmamayı yeğlemişti.
Radyocu, ağzındaki sandviçin izin verdiği ölçüde “Gel de seni biraz soyayım” deyip masasına davet eti.
Astrofizikçi ise bir sigara daha yakmıştı. Birkaç kez öksürdükten sonra kaldığı yerden devam etti.
“Bu, sadece zayıf bir ihtimal diyorum ben. Hiç gelmediler diyemem fakat geldiklerine dair kanıt olmadığını hesaba kattığımda ‘gelmemiş olmalılar’ diyorum. Bana göre, dünyanın ilk yabancı konuğu şu an odasında yemek yiyor.... Uzun lafın kısası, bizim için, kanıtlar olması önemlidir, binbaşı”
“Belki kanıt vardır da bizim haberimiz yoktur
“Amerika’daki en gizli arşivleri bile inceden inceye taradım ben. Tek kelime dahi yok!” deyip sigarasından bir nefes çekti “Yetkilerimi istismar etmediğimi söyleyemem. Ancak, inanın bu soruların cevabını sizden çok daha fazla merak ediyordum o zamanlar.”
“Ya şimdi?”
“Bir delil olmadığı sürece bu konuyla ilgilenmemeye karar verdim. Çünkü şüphelerin sonu yok.”
“Anlıyorum” diyerek başını sallıyordu, binbaşı.
O sırada odanın diğer yanından zaman zaman şiddetlenen konuşmalar işitiliyordu.
“Kaç kart aldın?”
“Baksaydın dostum.”
“Seni bile zor görüyorum ben. Söylesen ne olur?”
Tamam, tamam. İki kart aldım”
“Bana üç gibi gelmişti, ama öyle olsun.”
Odaya önce üsteğmen girdi, ardından da uzaylı. Yaratığın vücudu bol miktarda hava keseciği içerdiğinden bir insan kadar rahat hareket edemiyordu. İnsan benzeri bir anatomiye sahipti, ama kol ve bacakları hem ince hem de çok kısaydı. Küçük gövdesinin üzerinde ise vücuduna oranla hayli iri olan kafası bulunuyordu. Şeklen biraz farklı olmak üzere gözleri, kulakları, ağzı ve burnu da vardı. En çok dikkat çeken özelliği ise derisinin yer yer kabarık ve çirkin görünüyor olmasıydı. Ayrıca o yemyeşil teni, bitki kökenli olabileceği şeklinde tuhaf bir intibaya neden oluyordu.
Yaklaşık üç aydır, 17. bölgedeki bu katta misafir edilmekteydi ve bu süre içinde hem çok şey öğretmiş hem de öğrenmişti. Konuşmayı öyle güzel beceriyordu ki, sadece sesini duyanlar, bir uzaylı ile konuşuyor olduklarına asla inanamazlardı.
Daha kapıdan girer girmez sordu:
“Bir işaret var mı?”
“Hala yok” diye yanıtladı, binbaşı.
“Sence ne zaman gelirler?” diye sordu, astrofizik uzmanı. Uzaylının gözleri, poker oynamakta olan diğer iki bilimciye takılmıştı. O tarafa yönelip “Mutlaka gelirler” diye mırıldandı. Yaratık. İki haftadan beri uyku ve yemek dışındaki zamanını, uzmanların çalıştığı odada geçiriyordu.
Bazen sessizce oturup etraftakileri seyreder, bazen de uzun sohbetlere katılır; kendince değerli bulduğu hatıralarını anlatırdı. Uzmanlar, uzun süre uyuduğunda eksikliğini hissedecek kadar alışmışlardı ona. Uzaylıya eşlik etme görevi üsteğmene verilmişti, ama daha az beraber olmalarına karşın en iyi anlaştığı kişi analizciydi. Şimdi de onun yanına bir sandalye çekmiş dikkatle oyunu takip ediyordu. Ancak dikkatini toplamış olan tek kişi o değildi. Bir de binbaşı vardı. İki-üç dakikadır yavaş adımlarla adayı dolanıyor kimi zaman yüzünü buruşturup belirsizce mırıldanıyor kimi zamansa kaşlarını çatıp birkaç saniyeliğine duruyordu. Fakat bu seferki duruşu uzun sürmüştü. En sonun da yörüngesinden ayrılıp kendisi gibi gezintiye çıkmış olan astrofizikçinin yolunu kesti.
“Bu konuda benden çok daha bilgili olduğunu kabul ediyorum, ama aynı zamanda ateş olmayan yerden de duman çıkmaz diyorum”
Astrofizikçi, binbaşının ısrarına anlam verememişti, ancak sırf merak ediyor diye kırmak da istemiyordu adamı.
“Bakın binbaşı, düzü de tersi de ispatlanamayan türden bir tartışmadır bu. Aramızda önemli bir anlaşmazlık var: Siz ‘inanıyorum’ diyorsunuz ben ise kanıt istiyorum.”
Uzaylının sesi, bir tabanca gibi patlamış tüm gözleri o tarafa çevirmişti bir anda:
“Blöf yapıyor!”
Analizci de uzaylıyla aynı fikirdeydi “Evet, blöf yapıyorsun!”
Uzaylı, sinsice sırıtıp (Böyle sırıtmayı analizciden öğrenmişti(!) “Hiç kart almayıp kent görüntüsü yarattın. Halbuki elinde hiçbir şey yok!” dedi.
Analizci, atıldı hemen “Restini gördüm, neyin var?”
O sırada binbaşı ile astrofizikçi de masanın başına gelmiş merakla sonucu bekliyorlardı.
Radyocu, yüz ifadesini hiç bozmadan kartlarını açtı “Kare Vale” diye de ekledi. Oysa analizcinin elinde sadece üç kız vardı. Ve bu işe çok sinirlenmişti “Hani blöf yapmıştı” diye bağırdı uzaylıya. Uzaylı ise hiç istifini bozmadan “Öyle sanmıştım. Zaten eskiden beri beceremem bu oyunu” diye karşılık verdi.
Bir anda herkesin kafası allak bullak olmuştu. Hiç kimsenin çıtı çıkmıyor, şaşkın şaşkın birbirlerine bakınıyorlardı. Öylece geçen on-onbeş saniyeden sonra donuk bir sesle “Bu oyunu ne zamandan beri oynuyorsun?” diye sordu binbaşı.
“Çocukluktan beri oynarız”
Analizci iyice afallamıştı “Yani sizin gezegende de Poker oynandığını mı söylüyorsun”
“Siz de mi Poker diyorsunuz” diye atıldı uzaylı.
Ardı ardına “Evet” sesleri yükseldi.
“Ama biz e harfini daha uzun söyleriz” dedi uzaylı. Anlaşılan, daha önce de benzer durumlarla karşılaşmıştı. Zira pek şaşırmış görünmüyordu.
Astrofizikçi, titreyen sesine rağmen soruyu tamamlayabildi:
“Nereden biliyorsunuz bu oyunu?”
“Sanırım birkaç bin yıllık geçmişi var. İlk kimlerin çıkardığını bilmiyorum..... Peki siz nereden biliyorsunuz?
Hepsinin de yüzünde aptalca bir ifade vardı ve şuursuzca birbirlerine bakınıyorlardı.

SON


“Gözlerin alışkanlıklarıyla kafalar da herşeye alışır. Her an görmekte olduğumuz şeylere şaşmayız; nedenlerini aramayız onların”
Cicero


Erkan Ergen
nünü - avatarı
nünü
Ziyaretçi
26 Kasım 2007       Mesaj #1448
nünü - avatarı
Ziyaretçi
Sevgi

Bunun üzerine Almitra, 'Bize sevgiden bahset...' dedi.

Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.

Ve yüksek bir sesle konuşmaya basladı:

'Sevgi çizi çağırınca, onu takip edin,
Yolları sarp ve dik olsa da...

Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...

Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...

Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...

En yükseklere uzanıp, Güneş'le
titresen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...

Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...

Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...

Sevgi bütün bunları,
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzünü yaratır...

Ancak korkunun kıskacında,
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adim atin...

Adim atin, kahkahaların tümünün olmadığı,
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...

Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...

Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...

Sevdiğinizde, 'Tanrı benim kalbimde, ' yerine,
Söyle deyin, 'Ben kalbindeyim Tanrı'nın...'

Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...

Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...

Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...

Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali,
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...

Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...

Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...

Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...'

Halil Cibran
nünü - avatarı
nünü
Ziyaretçi
27 Kasım 2007       Mesaj #1449
nünü - avatarı
Ziyaretçi
İŞTE ÖYLE BİRİ
Sizi sizin kadar tanıyan biri.. Kendini ve hayatı çok iyi tanıyan
biri...
Sizi hep düşünen, ama sizin onu düşünüp düşünmediğinizi önemsemeyen biri...
Size sizi anlatabilen, sizi başkalarına anlatmayı çok seven, bunu yaparken
gözlerinin içi parlayan biri... Sizin için her şeyi yapmaya, her şeyi
başarabilmeye hazır biri.. Ne söylediğini bilen, söylediğini her şeyin
arkasında duran, verdiği sözü tutan, randevularına geçikmeyen biri... Nerede
nasıl davranacağını kiminle nasıl konuşacağını ortama uymasını bilen biri...
Çoçukla çoçuk gençle genç yaşlıyla yaşlı olabilen bunu yapmaktan keyif alan
biri...
Gülünecek yerde çekinmeden gülebileni ağlanacak yerde gözyaşlarını
saklaya bilen biri... Bazen kıskanç, bazen huysuz,bazen şımarık,bazen
bencil, bazen kaprisli, bazen kavgacı, bazen inatçı, bazen geveze ama hep
iyi niyetli biri... Sizi kırmaktan incitmekten korkan, size zarar vermeye
kalkanlara bütün benliğiyle karşı koyan biri... Kimseye anlatmadığınız
sırlarınızı çekinmeden anlatabileceğiniz, çekinemediğiniz, düşüncesine her
zaman ihtiyac duyduğunuz ne söylediğini bildiğinden hep emin olduğunuz
biri...
Sana ihtiyacım var dediğinizde nerede olursa olsun koşup gelen sıkıntılı
anlarınızda yanı başınızda olan ve sizi dinlemekten hiç bıkmayan biri...
Birlikte içki içmekten, yemek
yemekten, film izlemekten, tiyatroya gitmekten, parkta aylak aylak
dolaşmaktan, şarkı söylemekten, müzik dinlemekten hoşlandığını biri...
Romantikliğiyle sizi duygu denizinde ucurabilen, gerçekçiliğiyle
ayaklarınızın yere basmasını sağlayabilen biri... Süprizleriyle sizi
şaşırtan çılgınlığıyla şoka sokan biri... Her zaman güvendiğiniz, size asla
ihanet etmeyeceğini bildiğiniz, sizi yarı yolda bırakmayacağından hep emin
oldunuğunuz biri... Sizinle sonsuza kadar birlikte yaşayacakmış gibi
hissettiğiniz, sevmeden edemediğiniz, onun da sizi sevmekten asla
vazgeçmeyeceğini bildiğiniz biri...
HAYATINIZDA BÖYLE BİRİ VAR MI ?
VARSA KIYMETİNİ BİLİN...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
27 Kasım 2007       Mesaj #1450
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Lambanın CiniLambanın Cini

Odanın içinde dolaşan küçük Ahmet evvelki gün izlediği filmden çok etkilenmişti.Odada, köşede duran çaydanlığı akşamki filmden sonra o köşeye koymuş her an içinden bir cin çıkabilirmişçesine o çaydanlığa titizlikle bakıyordu.Artık sabredememiş, eski lambalara benzeyen çaydanlığı ovalamanın zamanının geldiğini düşünmüştü.Kendisinden üç yaş büyük olan ağabeyine, lambanın içinden çıkacak(Ahmet’in çıkacağını sandığı) cinden korktuğu için yanına gelmesini söyledi.Ahmet’in ağabeyi küçük yaşına rağmen psikolojik tedavi görüyordu.Doğuştan,birilerine acı çektirmeyi seven Ahmet’in ağabeyi Mehmet, annesigilin kendisini bu hastalıktan arındırdığını sanmasını sağlamıştı.Mehmet’e güvenip kardeşine bakacağını düşünen annesi,birazcık uzaktaki marketten yarım kilo kıyma alıp gelecekti.Fakat olacaklardan nasıl haberdar olabilirdi ki…

Mehmet, Ahmet’in bu teklifine olumsuz cevap verdi.Ama aklında bir plan vardı.Ahmet korkmamış numarası yapıp, kendi başına o çaydanlığı ovalamayı aklına koydu.Ağabeyi Mehmet de onu korkutmayı aklına koymuştu.Ahmet odaya geçti, çaydanlığı eline aldı.Kapının arakasında saklanan ağabeyi lambanın üç kez ovalanma sesinin duyulmasını bekliyordu.Ahmet lambayı ovaladı.Gülmemek için kendini zor tutan ağabeyi,kapının arkasından seslendi:

-Ne var, ne istiyorsun?Niye beni uyandırdın derin uykumdan?

Ahmet çok korkmuş bir şekilde:

-Sizden bir dilek dileyecektim de…

Mehmet,Ahmet’in her zamanki isteğini biliyordu.Yine de bildiğini belli etmeyip sordu:

-Ne istiyorsun bakalım?
-Uçmak istiyorum.Göklerde uçmak…
-Peki o zaman.Balkona çık.Şimdi sana öğreteceğim sözleri söyle.Ve aşağıya atla aşağıya düşmeyeceksin uçacaksın.
-Peki sevgili cin sözleri bana öğretin.
-Dinle:”Hokus Pokus uçmak istiyorum ben Zeus”
-Zeus da kim?
-O bütün cinlerin efendisidir.Şimdi tekrar et bakalım.
-Hokus Pokus uçmak istiyorum ben Zeus.
-Evet haydi bakalım.

Ahmet bu sözlere inanıp,8.Kattaki evlerinin balkonuna çıktı.Aşağıya şöyle bir baktı.Sonra gözünü kapatıp aşağıya atladı.Mehmet biraz sonra balkona gelip kardeşinin paramparça olmuş cesedini gördü.Evlerinin arka tarafına bakan balkondan çıkıp salona geçti.Gülmeye başladı.Gülüyordu,sürekli gülüyordu.Az sonra kapı çaldı.Mehmet gülmeyi kesti.Kapıya baktı bu gelen annesiydi.Çok yorgun olan annesi,poşeti masanın üstüne koyup salondaki koltuğa oturdu.Mehmet annesinin yanına gitti.Annesi tebessümle sordu:

-Ahmet nerede yavrum?
-Öldü.



i.k

Benzer Konular

3 Aralık 2006 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
11 Haziran 2013 / Misafir Forum Oyunları
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar
20 Haziran 2012 / ThinkerBeLL Edebiyat