Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 161

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 575.358 Cevap: 1.997
mydarling24 - avatarı
mydarling24
Ziyaretçi
30 Eylül 2006       Mesaj #1601
mydarling24 - avatarı
Ziyaretçi
Yalancı Aynalar

Çok tanınmış özel bir hastahanede sezaryen'le dünyaya açtı gözlerini. Doktorlar ameliyat masasının etrafında fır dönüyor, hemşireler adeta titriyorlardı. Dünyaya gelişi çok görkemliydi, bütün yüksek tirajlı gazetelerin ilan sayfalarında kaocaman kupürlerle; adeta dosta, düşmana, sevene, sevmeyene ilan edildi. Düşman çatlatıldı, dostlar sevindirildi...
Sponsorlu Bağlantılar

O, olanların farkında değildi. Annesinin sıcacık kucağında mışıl-mışıl uyuyordu babasının bol yakıt harcayan, bol silindirli makam otomobilinin arka koltuğunda... Şoför her zamankinden çok daha dikkatli kullanıyordu aracı...Özel hemşiresi yanıbaşında, mimikleri sık sık değişiyor, sevinçten uçuyordu adeta, çünkü ona göre bu bebek rahatlık, para, huzur, daha daha çok şey demekti... Bakıcısı konvoyun ardından seyreden diğer araçtaydı ve o da; aynı mutluluğun mağrurluğu içindeydi... Babasının ağzı kulaklarına değecek gibi, gözleri çakmak çakmak parlıyor, içi içine sığmıyordu. Konvoy malikaneye ulaştı sonunda. Püfür püfür deniz yeli esiyor, deniz de sanki onların bu sevinçlerine katılırca usul, usul dalgalanıyordu... Yalı denize sıfır ve civardakilerden de oldukça büyüktü. Koskocaman bahçede bir anda insanlar biriktiler. Hareket arttıkça arttı. Dış kapıyı ardına kadar açan genç bahçivan; başıyla selam verip, esas duruşa geçti. Aşçılar ve diğer hizmet erbabı da bahçedeydiler o sıra...

Cins kurt köpekleri kulübelerinin dışına çıkmış, zincirlerini şıkırdata şıkırdata sağa sola koşuyor,dillerini sarkıtarak garip iniltiler çıkarıyorlardı. Vapur düdükleri yalnını duvarlarında bir başka yankılanıyor gibiyken, o, özel odasındaki kuştüyü yatağına yatırılmıtı artık...
Yıllar çabucak geçti sanki, emekledi, sonra yaşını doldurdu. Özel öğretmenler tutuldu, çünkü; küçük hanım dı o ve sanat öğrenmeliydi. Müzik, resim, bale derken, babası onun için tenis kortunu da yenilettirmişti. Spor yapacaktı küçük hanım, dinç, dinamik, zarif, güzel olmalıydı her zaman... Serpildi ve genç bir kız oldu. 20. doğum gününde babası ona, spor ve yeni bir otomobil almıştıı. Hız ve eğlence tutkunuydu da... Etrafında sürekli babasının kalantor dostlarının evlatları kur üstüne kur yaparak, sanki birbirleriyle yarışıyorlardı. Su gibi para harcar, kumarın en alasını oynardı daima... Gece küplerinde, barlarda eğlenir, başına buyruk davranır, dağıtırdı sık sık. Karakollara düşerdi sürekli, küfür ederdi çünkü insanlara. Küçümser, beğenmez, susmaz, uslanmazdı. Kıtalararası gezintilere çıkar, eğlenir, gezip tozar ve beş parasız olarak hep "babişko"suna dönerdi... Kadınların güzel olanlarını asla çekemez, erkeklerin yakışıklı olanlarını isterdi ama, kısa zamanda da terkederdi... Bir gün zil zurna olana dek, içti ha içti. Yalnız kalmak istediğini söyledi yanındakilere. Öyllede yaptı, yürüdü kalabalık bir caddede, insanlara dudak büktü, yüzlerini, giysilerini küçümsedi yürüdükçe. Yorulur gibi hissetti kendini ve bir aynacı mağazasının vitrinine yaslanıp soluklandı. Aynada kendini görmüştü, ama bu aynada bir eksiklik var galiba diye düşündü. Mağaza sahibinin gönderdiği genç işçi ona beğendiği bir ayna varsa girip içeride görebileceğini, ancak vitrine yaslanmamasını söyledi... Hışımla girdi içeri, aynaları teker teker yokladı, hep kendine baktı. Beğenmedi hiç birini de... Sordu kızgın kızgın, söyleyin dedi, benden güzeli var mı ha ? Cevap veremezdi aynalar ama, o, hep cevap bekledi ve asla da alamadı... Çıldırdı apansız, eline ne geçirdiyse aynalara savurdu, kırıp döktü, yaraladı kendini. Bağırdı avazı çıktığı kadar, bu aynalar, bu aynalar yalancıııııııııı. Kan revan içinde kalmış, gözlerini doğduğu hastanenin ameliyathanesinde bulmuştu ama, fazla sürmedi direnci, doğduğu yerde öldü...

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
30 Eylül 2006       Mesaj #1602
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
ikiyüzlü arzuhalci

Sponsorlu Bağlantılar
iki yüzlü arzuhalci. fırtına var dışarıda. dönüp geldim caddeyi. köşede bir güvercin ölüsü. hep senin durduğun ve yazılar yazdığın köşede. kıpırtısız vaziyette, başı kanlı, gözleri yarı açık. gri ve kurşun rengi tüylerinin altında çarpan bir yüreği yok artık. beklenmedik bir anda karşılaştık. bilirsin; severim güvercinleri. kırılmışlığım da oldu bir dönem. o zaman altıncı katta oturuyordum hatırlarsın. pencerenin önünde hep ıslak ekmek dilimleri dururdu. sabahın erken saatlerinde başlardı uğultuları. gelirler ve uçup giderlerdi boşlukta. bir gün kör oldu içlerinden biri. balkonuma gelemez oldular. kaç mevsim geçti üzerinden. şimdi zaman zaman aç gözlü martılar uçuyor onların bıraktığı boşlukta.
iki yüzlüsün arzuhalci. on yılı geçti gideli. bu elimdeki defter yazılmış bir kaç satır cümlen kaldı. "içimden akşam üzeri ölüsü çok olur bu şehir`in diye geçirdim. burada nefes aşıp verenler arasında bile çok sayıda ölü var. gözleri çoğunun sıcaklığını yitirmiş. sen güleç yüzünle, yitirdiklerini unutmayı seçmişsin. kısa değil mi bu hayat dedikleri şey?" okuyunca bir filmden arakladığını düşündüm bu satırları. hangi filmdi hatırlayamıyorum.
elma ağacının altındaki çimleri kesiyordu büyük annem. daha genç sayılırdı. bal kabaklarının yanında durmuş onun elindeki makası kullanamadığım zamanları düşünüyordum. senin haberinden sonra bir anda yere yığıldı. kestiği çimlerin üzerine düştü başı. hiç birşey yapamadım. içimde büyük bir çığlık birikti durdu o günden beri. bir sen bilemedin bu görüntüyü. bulutu çok olan bir gündü koşar adım geçmiştim caddeyi.
ah kalbim. yokluk, tenimi yalayıp geçen rüzgarın sesinde daha bir dokunaklı. sarı renkli boya kalemi ile fihristte adının üzerini çizmişim. yoksun, bunu bilmek üşütüyor içimdeki yarayı. kanayan ne kalır bunca günden sonra? duvardaki resmin artık üzerindeki örtüyü benimsemiş. sesime cevap verecek biri yok bu rakamları çevirsem. yokluk mudur çoğu zaman içimize tüneyen?
daha dökecek yaprak var mı? bu sonbaharda sararmış anılarım. bahçenin bir köşesinde pevruze kendine dolamış kollarını. armut ağacı hışırdamıyor artık. bir kaç evden sızan ışıklar var geceye karışan. uğultularım artıyor. merdivenleri koşup üst kata çıksam, pencereyi aralasam. sana doğru kalbim.
bütün geceler bu susmalar bir intihara dönüşecek diye korkuyorum. gün gelsin açsın sofayı. duvardaki resimdeki yaşlı adam yine assın suratını ve korkutsun küçük çocukları. oysa gece bilen için karıştırır bütün hesapları. dolanır diline bir şiir, eğip başını dönersin kuytusuna gecenin.
hiç birşey hatırlayamadığımda acılarımı karıştırırım seninle ilgili. aralık mı kalmış kapı? kuyruğunu dikleştirir pevruze ve sürer bacaklarına içeri girerken. sesimde tavan arasına ait izler."geldim. kalamazdım bir kaç gün daha. çiçekler iyice kurudu. topraklarını değiştirmeli. yeni tohumlar ekmeli bahçeye." içimden yanık kokusuna benzer birşeyler geçiyor. uzak bir şehir, tren istasyonu. iki kişi gezdiğimiz bir çarşı. mağazalar ve yangınlarım.
düşten yeni uyandım. karanlıkla tanışırken evren, uzun otların arasından geçip gitti belirsizlik gibi, üstümüze çöken bulutlar. merdivenleri yeni inmiştin. çok sevdiğim boğazlı siyah kazağını giyinmiştin. aylardır birbirimizi görmezmiş gibi, büyük bir hasretle kucaklaştık, öpüştük. yüzünün yarısını aydınlatan ayın ışığı altında sustuk. bütün gece sürdürdüğümüz birbirimize doymak bilmeyen bakışmalardan sonra bozdum karanlığın suskusunu. ’yalnızlık için iki kişi gerekir.’
önce ışığını sonra sesini duyduk gök gürültüsünün. sen de ben de yer değiştirme niyetinde değildik. birkaç dakika sonra giderek hızlanan yağmur taneleri saçlarıma, yüzüme, ellerime çarpıyor ve dağılıyordu. yüzüne değen tanelerse tutunmak, düşmemek için çırpınıyordu. biliyordum, sonsuzluk uzun bir soluklanma anıdır ve seni hep yanımda istiyordum.
o aylarca beklediğim ve olmadığın gecelerde hep aynı çardakta oturdum. Bir resme bakar gibi eskittim karşımdaki dağın görüntüsünü. yolda gözüken kırmızı audi’nin içinde seninde olabileceğini düşündüm. uzun sürecek bir yağmur başladı. ellerimden yüzümden ve saçlarımdan aşağı süzülen yağmur taneleri gözlerimdeki düşü de silip gitti.
ayaklarım üşüyor. bütün gece yağdı durdu. kimseler yok, hiç birşey söyleyemedim. elinde şemsiye, yavaş yavaş geçti caddeyi bir adam. yüzüne vuran ışık kırıldı sonra. iki çocuk koşup şakalaştılar. bakkalın önünde bir kaç kişi dinmesini bekliyordu yağmurun. ağızlarından yükselen buharları buradan görmek mümkün. yan dairedeki yaşlı kadın yine erken uyumuş. çok fazla bu yalnızlık dayanamadığı hissediyorum.
bekleşen insan manzaraları. ben bekliyorum. yaşlı kadın her akşam üzeri o tepede, oğlunu getirecek minibüsü bekliyor; alnında çocukluğundan kalma bir yara. her akşam merdivenleri inerken karşıma çıkan ayşenin güzel yüzü. bir diğerinde serum şişesinden sızan ilaç damlalarını büyük sessizlikle izliyor. çocuğun sağ kolu kesilmiş. henüz farkında değil elini öptüremeyeceğinin. bekir gidiyor bir istasyondan başka istasyona. içim sıkıldı bu yazılanlardan sonra. hepsi durağan acıları yaşıyor hikayelerinde.
-"ya sen?"
-` nasıl ben?`
-"bizim hikayenin bir sonu var mı?"
ah kalbim. yarası üzerinden sıyrılıp düşen kabuk gibi iyileşirim bir gün. kanayan ve sızlayan yokluktur. biz unuturuz biz olmayı ve döneriz bendeki kış yalnızlığına. `iki yüzlüsün sen arzuhalci. gidecek bir yer vardı ve sakladın benden.` güvercinlerin biri kör oldu, uçamaz oldular. uğultuları kesildi. bir kaç gün sonra bir boşluğa bakar buldular yüzümü.

mydarling24 - avatarı
mydarling24
Ziyaretçi
30 Eylül 2006       Mesaj #1603
mydarling24 - avatarı
Ziyaretçi
Bensizim Artık

Yüreğim de beraber gidiyordu. Onunla beraber. Bütün her şeyim gibi içimdeki sevgiyi de alıp götürüyordu. Kanatsız bir kuş gibi kalmıştım ıssız bir çölün ortasında. Beni kandırabilecek bir serap arıyordum, ama o bile yoktu. Yalancıktan da olsa mutlu olmaya hakkım yoktu sanki.

Her şeyimi götürüyordu. Etrafımdakiler bana bakıyordu, ama o ben değildim ki? Bende olan ben alınmıştı artık. Beni ben yapan ben, beni büyüten, beni ben yapan tarafından alınmıştı. BABAM almıştı…

Bana sormadan alıp götürüyordu içimdeki beni. Ses dahi çıkaramıyordum. Dur diyemiyordum. Hakkım yoktu. Gidiyordu işte. Önümde upuzun uzanmıştı. Sevgim gidiyordu, her şeyim gidiyordu, o gidiyordu, BABAM gidiyordu…

Dostlarım gelmiş, dışarıda beni bekliyorlardı. Bana borç sevgi vereceklerdi. Borç sevgi… Sevgisiz kalmıştım. Benden alınan sevgiyi, sevgiyle uğurlayabilmek için. Gittim…

Sımsıkı sarıldım dostlarıma teker teker. Her sarılışta da bir iki damla göz yaşına karşılık bol bol borç sevgi aldım. Utandım, sıkıldım, yüzüm kızardı. Kefil olarak kullanıyordum sanki…

Haykıransım geldi. “Gitme!” diye bağırmak geldi; olmadı, yapamadım. Yılar boyu içimde büyüttüğüm sevgim yoktu bende. Almışlardı sormadan! Birazdan da bir daha hiç geri gelmemek üzere gidecekti. “Dur”diyemiyordum, “Gitme” diyemiyordum. Ayakta durmama ancak yetiyordu aldığım borç sevgiler.

Gidiyordu işte. Eller üzerinde taşınıyordu. “Beni de bir tabuta koyun, ona, yani sevgime son bir kez eşlik edeyim.” diye çok söyledim, dinlemediler. En yakın dostlarım bile başını kaldırıp bakmadı. Sanki bana:”Sus!”dermişçesine başlarını öne eğmişlerdi.

Sevgim gidiyordu işte. O götürüyordu… Her şeyim! Götürüyordu sevgimi. BABAM götürüyordu. Dostlarım da ona yardım ediyorlardı. Babamı taşıyorlardı. Onu benden alıp götürüyorlardı. Sevgimi götürüyorlardı…

İçimde kalan sevgim yetmiyordu bana. Yetişemiyordum onlara. En sonunda düştüm. Gücüm kalmamıştı, dayanamıyordum ama dostlarım da dayanamadı halime. Bir tanesi yetişti, kaldırdı ve peşinden gittik, sevgimin peşinden…

Sona gelmiştik işte, sondaydık, ayrılık vaktine gelmiştik. Sevgimi büyük bir çukura koydular. Bende kalan azıcık sevgi bile beni terk etmek istiyordu sanki. Borç aldığım sevgiler beni istemiyordu. Ona gidiyorlardı… Acaba beni yanlarına alırlar mıydı? O büyük çukura atlasam beni yanlarına alırlar mıydı, bana da yer açarlar mıydı?

Göz yaşlarıma saklanmış, içimde kalan azcık sevgim bile beni terk etmek istiyordu. Oluk oluk ona gidiyordu. Göz yaşlarım da ona yardım ediyordu. Ona gitmesini sağlıyordu. Gözümdeki son sevgim bile ona gidebilmek için yarışıyordu sanki…

Bensiz kalmıştım!

Toprak ile örtmeye başladılar, engel olamadım. “Durun” dedim… Kimi tuttuysam bana yüzünü döndü. Gitmişti işte, o gitmişti. Sevgim gitmişti, babam gitmişti, sevgisiz kalmıştım.

Bensiz kalmıştım…
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
30 Eylül 2006       Mesaj #1604
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yanan Gönüller

Ay güneşin ışığını yansıtır. Kalemim de gönlümdeki sevdaları.
Güneş ışığı çok güçlü, çok sıcak. ayışığı mat ve serin. Ayın gücü yetmez, gün ışığının tümünü yansıtmaya. Kelmimin de gücü yetmiyor, gönlümdeki fırtınaların, sevda ateşinin tümünü yansıtmaya.
Gözlerin öyle büyülü, öyle etkili, öyle çekici ve yakıcı ışınlar yayarlardı ki, her bakışımda gönlüm pervane kesilir, kaşların ve gözlerin arasında bir kazazede gibi çırpınıp dururdu.
Gözlerine bakmaya doyamadım. İpek saçlarını okşamaya kıyamadım.
Karşımdan her gelişinde sevdanla intihar eden gönlüm beyaz güllerden halılara dönüşür, mermer beyazı ayakların incinmesin diye, yollarına serilirdi.
İlahi bir iradenin doğal notalarla bestelediği sesin, kul yapısı bestelerin en güzelinin bile çok üstünde, içime işleyen, beni sarhoş eden nağmelerle doluydu.
Durmadan dönen dünyanın kamburunda bir hayal olduğumuzu bile bile, güzel gözlerinin, ipek saçlarının, bestelenmiş sesinin esiri oldum.
Sen yanımdayken umutlarım vardı. Beklerdim. Beklediğimi bilirsin, geç de olsa gelirsin diye..
Benim için varlığın cennet, yokluğun cehennemdi.
Kaldırımları adımlayan güzeller yağmurundan gönlüme sızmış bir damla, başka dünyalardan gelmiş, konuşan, gülen, yürüyen, canlı ve nadide bir çiçektin.
Seni bilmeden koklayan deli gönlüm yandı, yandı....
Sonra yine büyülü, başka düünyalara gittin.
Hem de dönmemek üzere.
''Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç...'' artık.
Tükenmiş umutlarla dönmeni bekliyor, belki bir gün karşılaşırız, diye hayallere kapılıyorum.
Dumansız ateşlerin görünmez alevleri arasındayım.
Biliyorum.
''Sen hep beni mazideki halimle tanırsın,
Hala bilirim aşk ile sever, kıskanırsın...''
Sensizlik zor. Sensizlik dayanılmaz.
Sen gelemiyorsan, ben gelirim.
Söyle.
Neredesin sen?


Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
30 Eylül 2006       Mesaj #1605
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Bir AŞK Masalı

Binlerce renk renk çiçeğin açtığı, bitkilerin bittiği, sürü sürü kuşların geçtiği, pırıl pırıl suların aktığı, çeşit çeşit hayvanların barındığı bir dağın yamacında güzeller güzeli Dilara adında bir kız yaşarmış. Her sabah kalkar huzur ve esenlik içinde türküler, şarkılar söylermiş… Kiraz dudaklarından tane tane mutluluk dökülürmüş yamaçlara…

Dilara her sabah uyandığında dağlara bakıp yüreğini bin çeşit renkle nakış nakış işler, güneşin rengiyle sevgisini, umudun mavisiyle umudunu süsler, çağlayan sulara, esen rüzgarlara bakıp bakıp sevinç pırıltıları serpermiş gözlerinden…

Henüz bakir doğası insanlar tarafından kirletilmemiş, bozulmamış; yalanın, dolanın, kokuşmuşluğun hiç uğramadığı bir yermiş burası... Dilara’nın sevgisi yeryüzündeki çiçeklerin renkleri gibiymiş… Baharın sevgilisi, nisanın ilk aşkı, masumluğun sultanı, suların saflığıymış Dilara’nın güzelliği…

Nisanın ilk gözağrısıymış Dilara… Baharın ilk öpücükleri değdimi narin kirpiklerine, uyanıverirmiş tüm çim – çiçek, börtü - böcek..

Hoyrat rüzgarlar inzivaya çekildiğinde, bahar rengi ılık ılık meltemler sararmış ince belini Dilara’nın, incecikmiş yüreği de tıpkı beli gibi… İpekten teni varmış, gün ışıdımı pırıltılar dans edermiş saçlarında, pırıl pırıl suların üzerine vuran güneş ışıkları gibi…

Dilara her sabah erkenden kalkar çiçeklerle koklaşır, laleleri okşar, kuşlarla, kelebeklerle konuşur, dağ tepe demeden güneşe gülümseyerek mutlu bir şekilde kuzularının peşinde dolaşır dururmuş... Her seher bereket tohumları ekilirmiş dağların doruklarına, umut umut yeşerip halaya dururmuş çiçekler her bahar Dilara’nın güzelliğinde...

Bir gün hiç beklemediği bir anda karşısına genç bir adam çıkıvermiş, şiirler okumuş ay ışığında, şarkılar söylemiş, masallar anlatmış Dilara’ya. Sık sık buluşmuşlar... Sevdalanmış sonra Dilara, bırakmış kendini kollarına genç adamın hiç bir kötülük düşünmeden, başlamış rüyalarda, masallarda yaşamaya...

Çiçekleri, kuşları, kelebekleri bırakıp gece gündüz genç adamın hayaliyle yaşamaya başlamış... Sevdası yeryüzüyle, gökyüzünün sevdası kadar büyük; suyla, çiçeğin aşkı kadar da masum ve temizmiş... Sonra sevdasını açmış büyüklerine Dilara, hoş karşılamışlar kızlarının sevdasını, evlenmelerine izin vermişler... Davul zurna eşliğinde üç gün üç gece düğün olmuş, halaylar çekilmiş, inlemiş dağ taş...

Bir seher vakti uyandığında canından bir parça eksilmiş gibi irkilmiş Dilara. o canı gibi sevip bağlandığı adam buralardan sıkıldığını, kendisini unutmasını isteyip bir kağıt parçası bırakarak çıkıp gitmiş... Oysa aynı adam her sabah uyanır uyanmaz “sen dünyanın en güzel varlığısın, seni ölümüne seviyorum”diye övgüler dizermiş Dilara’nın gözlerinin içine bakarak... O zaman bütün yeryüzü, gökyüzü Dilara’nın olurmuş...

Çünkü dünyada ki; tek güzel Dilara değilmiş, her yerde kandırılacak dünya güzeli yüzlerce Dilara bulunurmuş yüzsüzler, yalancılar, sahtekarlar için...

O gün ilk kez ağlamış Dilara, mavi mavi pınarlar akmış gözlerinden. Ceylan gözleri o gün ilk kez üzgün bakmış dağlara... Aylarca belki döner umuduyla uçan kuştan, esen yelden haber beklemiş, dalgın dalgın bakmış sulara... Ama ne gelen olmuş ne de giden...

Huzuru ile beraber mutluluğu, sevinci de parçalanmış. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına yankılı kayalara haykırmış içindeki ateşi... Bazen sessizce solumuş bir hazan yaprağı gibi, içi kanamış her baktığında dağların doruklarına... Gözpınarlarından akan damlalar bir nehir gibi süzülerek Munzur suyunun esrarengizliğine karışmış.... Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi uçmak istemiş masmavi gökyüzüne ama uçamamış...

Uçuşan düşlerini önüne katıp götürmüş yüreğindeki fırtına, geride bir kırık ömür, yorgun gecelere asılı birkaç tebessüm kalmış yalnızca.

Bir hazan çiçeği gibi solmuş günden güne Dilara. Derin okyanuslar dökülmüş yapraklarından her ağladığında.. Sevdanın kor yangını düşmüş yüreğine bir kez…

Bir zamanlar tan kızıllığı yamaçlara vurduğunda rüzgarın şarkısını söylermiş, dağlar, pınarlar, kayalar Dilara’nın yüreğinde. Bir dağ çiçeği gibi yaprağına sığınırmış üşümemek için Dilara... Ama artık suskunmuş dağlar…

Yağmurun gözyaşlarına karıştığı bir gece dönmüş yüzünü ve bırakmış kendini kayalardan aşağı ölmek istemiş Dilara...

Yalancıların, sahtekarların, acıların var olduğu bir dünyada yaşamak istememiş...

Bütün çiçekler kendi dillerince konuşmuş, üzüntülerini haykırmış dağlara… Ağlamış rüzgarlar; Bir tek laleler boyun büküp susmuş Munzur’da… Yüreğini açıp ses vermemişler… Suskunluğunda saklamışlar sırlarını, sevgileri söyleyemeyecekleri kadar çok şey anlatmış dağlara… Bu yüzdendir ki; Munzur’da bütün laleler boynu büküktür… Hep narin, ince, suskun ve asil durur…

Sonra zaman geçmiş, gözyaşları betonlaşmış, çiçekler kokusunu yitirmiş, o güzelim dağlar kötülüklere esir düşmüş... Kayalar ağlamaya başlamış her gece... Ay ve yıldızlar doğmamış bir daha o kayaların üstüne, kuşlar uçmamış, her gece rüzgar esmiş çığlık çığlığa. O gün bu gündür ‘Çığlık kayası’ olarak kalmış ismi...

O günden bu güne sevginin, masumluğum, temizliğin timsali olarak hala onun sevgisi konuşulur oralarda. Kimi kez onu “Çığlık kaya”nın başında sevgilisini seslerken geyiklerin içinde görüldüğünü söylerler, kimileri bir pınarın başında geyiklere su içirirken.

Herkes yok olmuş, yalan olmuş, masal olmuş ama o hep var olmuş, dünya döndükçe de var olacak dağlar kızı Dilara...

İşte böyle olmuş, böyle anlatılmış yıllar yıllı bu dağ masalı...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
30 Eylül 2006       Mesaj #1606
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
YA LEYL Seni kaybettim. Hükümsüzdür!

Son seferine eğildiğim hayatın eylemsizlik durağında son yolcuyum. Anlaşılmaz ağrıların kekremsi çürümüşlüğünde kayboluşlarımı sessizliğimle itiraf ediyorum. Kahkahası kalıyor dudaklarımda arınmaz saklanışların. Kimliğimi örtbas ederken kül sözcükler, taşınmaz uçurumları sarıyorum gözlerimin ferine. Yeniden ağlasın diye kantarda ağır gelen öfkeli akşamlarım.

Nara abanıyor ruhsatsız bakışlarım. El uzaklığın tenimin her milimetrekaresini sızlatıyor. Gözlerimi kefenliyorum hasretine bir ayıpsız kan vakti, yakınına iliştiriliyorum dolunaydan sürgün gecenin. Biliyor musun, sanrıların yasak adımlarla yaklaşırken uykuna, ünlemi süngülenmiş şiir oluyor sana yüzüm. Hadi güller yakıldı har için, sen niye çarmıhta düşsün şizofren güncene? Bugün çok ağladım, kirpiğin mi tutuştu yoksa ya leyl?

Çok şey değildir cümleler, şey’in çokluğudur sendeki: Varlığın önde öleni... Evveli hayat/sız sonrası zaman/sız vurguları yutkunan caddelerden gelen sesteki delilik uğultusuna saplanıyor saçların. Acıya selam duruyorum şölensel geçişlerde. Geçişsel şölenlerde toprağa yüz çevir/me/mek için ezberimde tutmuyorum gökyüzünün seyrinde kanayan turna yalnızlığını. Ya leyl! Ört üstümü çığlıkların sende kalan kalabalığıyla. Aklanmamış cürümleri aldatırken havada kalan cümleler, fesadı dağlanmamış öyküleri yık saçlarıma. Şakaklarımdan akan kirli düşleri yıkamıyor bu yağmur…

Uygun adım ölmeyi dayatırken ihbarlara gönüllü kentler, anonim acıları Türkçeye çeviremiyor aşk. Oysa ben hep aşkın ana dilince susuyorum hafakanlarımı. Terkisinde verem hayatı taşıyan bir faizli yalnızlığın bedelini ödüyorum benliğime intiharın avlusunda. Sadedine gelemiyorum tuvalime yakışmayan ‘o’ şirret ve karamsar resmin. Burada yağmurlar tuzlu ve sen eksik bu çoğul şarkılarda. Sustur uygunsuz notaları yanlış sayfalara sol anahtarsız düşen şarkıları. İçim dökülüyor sensizliğime. İçim sensizliğimden sökülüyor. Kan tadına bürünüyor kalbimin perde arkası ağlayışları. Hangi seni çıkarsam benden sadeleşir ölüm ya leyl?

Ten hummalı haykırışları uzun metrajlı ah’larda iliklerime ilikliyorum. Zulamda delilik gömleği. Kendi sessizliğinde yok olmak isteyen aşk teneffüslerinde kalbime batırıyorum bütün uçurumları. Kanırtarak yalnızlığın ateşe sığmayan cürmünü akrebin intiharını nefesimde gizliyorum. Gizleniyorum her kaybedişin arkasını çoğaltan sese. Yangın kavminin dönüşleri memnu gelmelerinin küllerine bastırıyorum avuç içimi. Kanıyor bu yara leyl, sen boyundan aşk boyuna kadar; sayma beni kendine. Bin yıllık hicranın yazgısında yatıya kalan içimden, dökerek ardına yığıldığımız İstanbul türkülerini sesinden, çık. Bir tek saç teline kurban gitmeye derman yok dizlerimde.

Tavafına geç kalmışım şehla gözlerinin. Seni bağışlayamam ne kendine ne kendime. Arafında kalsın sesimce kırılan yalvarışlar. Seni aşk bağışlasın.

Giz’imde gizlenişlerin yakıyor nefesimi. Boynumu uzatıyorum senli çaresizliklere, dudağınsız. İsyana ve aşka bağımlı yaşamsızlıkta ölürcesine delirebilme arzusu çiğniyor aklımın satırlarını. Giz’im adından aşağı karanlıklara yuvarlanıyor tepetaklak. Sonu ‘eyvah’a çıkan her ağrıda eskiyen yanlarımı aşka sebep kalışlarına ekliyorum. Ovup duruyorum göğsüme gömdüğün acıyı, geceyi inletmesin titreyişlerim diye. Ah, Azrail peşime düştü kalbim. Hadi durul da bizde ölelim cinnetin cennetinde. Gördün mü kalbim, yine kaldın sen bana.

Bedenime üflenirken ruhum ismiyle var olduğum! Kanırta kanırta sevdiğim! Zaman durmuşken sende, bir adım atılmıyor sen’in dışına. Çıldırmadan ölemiyorum ‘sen’ şiirimde. Nokta. Sen.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
1 Ekim 2006       Mesaj #1607
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Papatyanın Hikayesi

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını...


Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş...

Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..

Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru....

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş....

Papatya anlamış artık...

Sevgi, emek istermiş...

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık.... Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
2 Ekim 2006       Mesaj #1608
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
vampir olmak

Her yok oluş aynı zamanda bir başlangıçtır. Aslında marifet ise aydınlıktan karanlığa geçebilmektir sorunsuzca ve hissetmektir ölümü damarlarında.
Bazıları hisseder, gözlemler, ayırteder;
Gündüzü ve geceyi, aydınlığı ve karanlığı, iyiyi ve kötüyü. Kendisinden olmayanı kabul etmez, benimsemez. İyiler kısa bir süre karanlıkta kalabilirler;
çünkü karanlık soğuktur, çürütür insan bedenini hızla ve acımasızca. Sen beni en son hisseden, gözlemleyen, ayırteden ve hatta koruyandın;
Geceden, karanlıktan, kötüden.
Sen gittin gideli ise içinde insanların kaybolupta gittiği o uçsuz bucaksız karanlığım.

Bir karanlık canılısına dönüşüyorum. Zamana inat her geçen gün daha da canlanıyorum ve içime kattığım taze yaşamlarla yaşıyorum. Aynada göremediğim akis ise en sık gördüğüm rüya. Şimdilerde ben karanlığımda kaybolan insanlar tam da kaybolurken gözlerinde akisimi arıyorum. Lakin tek gördüğüm mutlak korku ve ölüm. Aynada ki akisim ise hayal meyal aklımda senin fotoğraflarına her bakışımda gözlerinde görür gibiyim. Akisim sende kaldı galiba...

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
2 Ekim 2006       Mesaj #1609
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Gecenin içinden gelen sesler, kimbilir, belki de bahanesi oldular uykusuz gecenin...
Ölümsüz olduğumu düşündüm; aniden gelen bir düşünceydi, sebepsiz. Boşlukta asılıymışım gibi yaşamanın hissi gibi, öyle bir şey. Kıyısındayken, ucundayken ve içerisindeyken-herşeyin- ölümsüz olmak, hiçbir şeye dokunmamak ve dokundurmamak gibi bir durumdan ibaret halim. Ölümsüz olduğumu hissettim ve yatağımın yumuşaklığından kurtulmak istedim. Kaçmak istedim,
hedefsiz, düşüncesiz...
Sadece'lerin peşinden gitmeliydim. İstediğim buydu. Basitliğin sıkıntısından değil, küçük insanlığımdan da değil, kaçmak istediğim o bilmediğim, adlandıramadığım ama bir şekilde gördüğüm, duyduğum, anladığım ve rahatsız olduğum bir şey. Bana ne olduğumu anlatamadığım ancak ısrarla anladığıma inandığım... İçimden geçen bakışlara aldırmamak, gözlerimi
yummak öylesine yorucu ki, kaçmak isteğim inanılmaz alevleniyor. Bir timsahın görüntüsü gelir, hatta o pullu, kalın ve kaygan derinin içinde bulurum kendimi, bir an için de olsa. Gözlerim yumulu, ince bir çizgidir aslında bakışım. Sonra kurbanın kalp atışını duyarım nabzımda ve kanımın akışını, sımsıcak... Ağaç dallarının arasından tüylerini dökerek sıyrılan kuş kanadında ve incecik
bir arı vızıltısında. Parmaklarımın ucuna yapışan boyanın rengi ile hayallerimin resim galerisindeyim. Ölümsüzüm, içimde.
Ölümsüzüm anlarımda, nefesimde... Gecenin o inanılmaz gürültülü sessizliğinde büyümekte yüreğim ve kafesinin parmaklıkları bir bir parçalanırken bitip başlayan her an içime yazılıyor. Yatağıma dönüp hiçbir şey olmanın sabırsızlığı var bedenimde... Saklanmanın bir şekli.
Usandım. Öfkeden ve sebeplerinden. Kandırılmış sevinçlerden. İsimsiz hüzünlerden. Öğretilmiş "doğrulardan"... Beklentisi saklı gülümsemelerden. Acıtan iyiliklerden usandım... Yaşanmak zorunda olanlardan usandım...
Vazgeçtim. Anlatmaktan. Anlamaktan ve anlaşılmaktan vazgeçtim. Beklemekten döndüm ve vazgeçtim herşeyden...
Dokunmadan, dokunulmadan, sıyrılarak arasından herşeyin ödüyorum ölümsüzlüğümü... Herkesin "korkunç" hikayesini yazmak için buradayım, yazamıyorum... Bitiyor kelimeler, tükeniyorlar, yazamıyorum. Atlamak istiyorum, dipsiz bir uçuruma bırakmak
istiyorum zavallı bedenimi ve bunu yapamamanın sıkıntısına Hayat diyorum... Derimi değiştirmek, kabuğumdan çıkmak, uyanmak gibi bu halim, anlatamam...
Geçmiş zaman kilitli bir odanın karanlığında erimiş, var ile yok arasında kaybolmuş...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
2 Ekim 2006       Mesaj #1610
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
iLişkiLer hızLı ayrıLıkLar kısa mesajLı....
--------------------------------------------------------------------------------
Genç kadın, bir arkadaşının sevgilisinden ayrılışını anlatırken "korkunç bir
şey" deyiverdi; "adam cep mesajıyla bitirmiş ilişkiyi!"
Düşündüm...
Hızlı, kesin, insanı sarsacak kadar yalın biçimde tek bir mesaj ve ardından
kapsama alanından çıkış...
Yanıp sönen küçük bir ışık ve ardından karanlık...
Evet, belki gerçekten "korkunç bir şey"di bu yöntem...
Oysa cep telefonları, kısa mesajlar falan günümüz ilişkilerinin ayrılmaz bir
parçası.
Yine de ayrılık başka...
Bitişler çok başka...
Çoğu zaman gecenin karanlığını yırtıp insanı birdenbire mutluluk
dalgalarıyla sarıp sarmalayan o minik aydınlık ve bip biplerle başlayan
ilişkilerin aynı yolla bitmesi hoyratça geliyor insana, çok sert kaçıyor.
Peki neden?
***
Genç kadın bana bu ayrılığı anlatırken aklıma geçmişten bir ayrılık geldi.
Üzerine daha önce de yazmışlığım var bu ayrılığın.
1990'ların ortasında aktör Daniel Day Lewis'le Fransızların gözdesi Isabel
Adjani arasında, sık sık iki ayrı şehre savrularak yaşanan yorucu bir aşk
vardı.
Medyanın bütün ilgisi onların üzerine odaklanmıştı.
Hafif asabi, melankolik ve "Son Mohikan" Lewis nasıl oluyordu da duygularını
hep kendine saklar görünen gizemli kadın Adjani'yi seviyordu?
Nasıl oluyordu da Adjani, bu "kıl" adamdan bir de bebek dünyaya getirmeye
kalkışıyordu?
Sonunda korkulan oldu ama beklenmedik biçimde...
Daniel Day Lewis Londra'dan Paris'e, Adjani'ye bir faks çekti.
"Bitti!" yazan bir faks.
"İlişkimiz bitti."
Ama asıl çarpıcı söz, hiçbir metnin, hiçbir ayrılık yönteminin altından
kalkamayacağı kadar keskindi:
"Seni görmek istemiyorum!"
Faks, susturucu takılmış bir namludan çıkan mermi gibi işi bitirmişti: Soğuk
ve sessiz ama kesin biçimde...
Uzaktaki kadına; Adjani'ye kalan ya ağır ağır "ölmek"ti ya da derhal yeni
bir hayata başlamaktı...
İkincisini yapti Adjani.
Sanırım faksın soğukluğu onun da içini çarçabuk soğutmuştu...
Ancak... Ey okur, şu soruyu kalbinde bir yere not et: Lewis kendi el
yazısıyla kaleme alınmış bir mektup gönderseydi, final bu kadar acı ama
kesin olur muydu?
Mektup acıttığı kadar da okşar, malum.
Mektupla ayrılmak "seni görmek istemiyorum ama bana dokunmayı sürdür"
demektir bir bakıma...
Mektup elle tutulur bir nesnedir çünkü dokusu vardır; hatta kokar, sevgili
kokar.
Bu yüzden de ayrılık mektupları bazen çiftleri daha güçlü biçimde
birleştirir...
***
Cep mesajı, mail, faks gibi yöntemlerle ayrılmanın insanı çok farklı biçimde
acıtıp kanırtmasının nedeni de tam bu noktada gizli işte...
Mesaj açık ama mesajı veren ortada yok.
Yani seçenek yok.
Tartışma yok.
O kadar kesin.
O kadar ölümcül.
Karar var, kararsızlık yok.
İtiraf var, tövbe yok.
Buz sanki, öylesine soğuk.
Oysa her ayrılık kararı birleşme arzusuyla bir arada serpilir, gelişir.
Her gidiş içinde dönüşü barındırır.
Uzun uzun konuşarak ayrılan sevgililere bakın; uzaktan onları "kavuşan
sevgililer" sanabilirsiniz...
***
Kabul etmeliyiz ki cep mesajları, mail bombardımanları, chat oynaşmalarıyla
gelişen günümüz ilişkilerinde bu yolla haberleşme bir tür bağımlılık
yaratıyor.
Bir daha, bir daha...
Yaz, yaz, yaz...
Dozaj sürekli artıyor. Hep daha fazla mesaj isteniyor.
Ve sonunda...
Tek bir mesaj geliyor: "Günaydın... Gittim ben."
Kansız, cansız, bedensiz, ruhsuz ama net bir mesaj...
Bir tür "altın vuruş!"
***
Bilmiyorum, bu teknoloji daha ne kadar oynayacak bizimle...
Daha ne kadar değiştirecek bizi, bilmiyorum.
Ama Karacaoğlan'ın çığlığının sıcaklığını sürdürdüğünü biliyorum:
"Üç derdim var, birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm."

Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar