Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 22 Mart 2017  Gösterim: 170.216  Cevap: 182

Psikoloji ile ilgili Makaleler      

_PaPiLLoN_
30 Haziran 2008 21:04       Mesaj #21
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

MUTLU OLMAK POLYANNACILIK MI?

Mutsuz olmayı, şuna buna söylenmeyi, karamsarlığı öylesine derinden öğrenmişiz ki, “Bu ülkede yaşanmaz” ve nihayet “Batsın bu dünya” demeye hakkımız olduğunu düşünüyoruz sonuçta. Ve daha da kötüsü, iyimser birini gördüklerinde canları sıkılıyor kötümserlerin, adeta “Şuna bir şey söyleyeyim de keyfi kaçsın” diyorlar içlerinden. Yıllardırseminerlerimde iyimser olmanın öneminden söz ettiğimde en az bir kişi çıkıp “Hoca iyi de o zaman bu polyannacılık olmaz mı?” der. Bu karamsarlığa prim veren bakış tarzı beni üzüyor. Şimdi söz konusu cümleye tekrar bakalım:

“İyimserlik, küçük şeylerden mutlu olmak polyannacılık sayılmaz mı?
Sponsorlu Bağlantılar

Bu görüşte, sanırım iki hata var. Birincisi “iyimserlik eşittir polyannacılık” iddiasıdır ki bu doğru değildir. İkincisi böyle söylendiğinde polyannacılığın kötü olduğunu kim söyledi?

Polyannacılık, kayba uğradığımızda, elimizde kalanları fark etme ve sevinme becerisidir. Polyannacılık bir psiikolojik savunma mekanizmasıdır, aşırı olmadan yerinde kullanıldığı sürece, kişiyi kaygıdan, sıkıntıdan korur, kişinin yarına kalma ihtimalini arttırır. Polyannacılık, kendini avutmak değil, bardağın dolu yanını fark etmektir.

Diyelim ki birisi bir bacağını kaybetti. Şüphesiz bu kötü bir durumdur. Ancak bu kişinin önünde iki yol uzanır:

Birinci yol, bir bacak gittiği için yaşamdan elini çekmek, sürekli üzülmek, artık hiçbir şeyden keyif almamaktır. İkinci yol ise şudur: Kişi eğer geriye dönüş yoksa, mevcut durumu kabullenir, elinde kalan bacak için sevinir, yaşamdan elini çekmez, yaşama sevincini kaybetmez. İkinci yol polyannacılıktır. Polyannacının ömrü, birinciye oranla daha kaliteli geçer.

Polyannacı tavır, Çin atasözünü hatırlatıyor.
Şöyle demiş Çinli
Allah'ım, bana değişebileceğim şeylerideğiştirme gücü ver.
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmemi sağla.

İkisini ayırt edebilmem için de akıl ver.

Değiştiremeyeceğimiz kayıplar karşısında, yaşama sevincimizi kaybetmemek polyannacılıktır. Karamsarlığa oranla da herhalde daha gerçekçi bir tavırdır.

Üstün DÖKMEN

Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:43


_PaPiLLoN_
2 Temmuz 2008 20:42       Mesaj #22
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

VURMAYIN

Şiddetin aile içi yansımaları özellikle feodal toplumların en derin yarası iken, en az değinilen ve medyada da ajitasyon unsuru olarak kullanılmasının dışında yer verilmeyen mesele çocuk istismarıdır.
Bu mevzunun derinliği birkaç yazının devamıyla ancak kavranabilir sanırım. Bu metinde daha çok fiziksel şiddet boyutundan söz edeceğim.

Sponsorlu Bağlantılar
Yurtiçi ve yurt dışı istatistiklere göre şiddet uygulayan kişi ile eğitimi arasında doğrudan bir bağlantı mevcut değil. Olayın matematiği, şematiği, akademiği vs vs vs… yıllardır yazılıp çizilmektedir. Biz burada tekrar lama sıkıcılığına düşmeyelim.

Aile içi şiddeti yaşamının bir parçası haline gelmiş çocuklar, ilk çocukluk dönemi(0–8)henüz olayı tanımlayamıyor olmanın şaşkınlığı ile dışarıda gözle görünür bir tepki vermezler. Hatta öyle doğal, canlı ve neşeli davranabilirler ki siz serap’ın Ayşe’nin, murat’ın, her akşam tekme tokat darp aldığına, aşağılandığına inanamazsınız. Ne zaman ki bahar gelip de yazlıklar giyinir, o zaman neden bu çocuklar uzun kollu giyiyor, şort giymiyorlar diye belki düşünebilirsiniz. Sıradan doktor muayenelerinde fark edilen çürükler anne ve babası tarafından düşmüş! Çocuk işte diyerek kolayca geçiştiriliverir.

Kimi zaman evin erkeği (?) dir bu işkenceci… Ancak kendini ve insan hayatını böylesine aşağılayan annelerde azımsanmayacak orandadır.
Kocasından gördüğü şiddetin ve cinsel istismarın(eşlerine tecavüz eden beylerin trajedisi ayrı bir yazının konusu)acısını evlatlarından çıkartmakta pek de bir mani görmezler. Ve bu karanlığı aydınlatmaya yetecek örnekleri de olduğunu savunurlar.
Çok yoruluyorum. Hiç söz dinlemiyor. Bu çocuk bunu hak etti. Dayak cennetten çıkmadır. Anne baba değil mi? döverde severde…
Minicik bedenler, bu darplara hiç tepki veremezler belki sadece ağlayabilirler. Sonra da minik karnında ki yara, bacağında ki morluk ve kesik kendilerine sorulduğunda sakin sakin hiçbir duygu ifadesi belirtmeden anlatırlar.

Bu yazıyı okuyanların içinde minik bir sızıntı yayılabilir; ya kendi yaşadıklarından ya da kendi çocuklarına yaptıklarından…
Ancak sızıntı, sızlama, sızlanma ne yaraları iyileştiriyor ne de geleceğe ektiğimiz minik bedenlerin kalbinde ki sönmüş umutları geri getirebiliyor?

Feodal toplumlarda yaşanan trajedilerin en önemlisi yaşanan işkencenin yokmuş gibi yapılması, kol kırılır yen içinde kalır atasözümüze sadık kalınarak, dışarıya karşı cici gülümsemelerin takınılmasıdır.

El ne der? Eller duymasın! Rezil oluruz ele âleme, vs…
Yıllar önce Ankara da yaşadığımız büyük bir site vardı. Orta halli işçi ve memur ailelerinin yaşadığı bu uzun apartmanlarda her evden değişik sesler gelirdi. Henüz dokuz yaşlarında saçları örgülü bir ilkokul öğrencisi iken alt katımızda s…adlı arkadaşımın evinden yükselen sesler çocuk belleğime kazınmıştı…

Sabahları muhtemelen hiç uyuyamadan, belki yorgunluk ve acıdan birkaç saat sızdıktan sonra hiçbir şey yok gibi o kara önlükleri giyer, dantel yakarlımızı takar ve okul yoluna düşerdik.
Konuşmazdı. Konuşamazdı. Ne desin di? Kime ne desin? Nasıl anlatsın? Kim çare olabilir di?

Yıllarca sürdü bu. Sürebildi. Çocuktum o zamanlar. Ben ne deseydim? Bütün komşular bilirdi o evde ne cehennemlerin yaşandığını…

Onların geldiği ortamlarda ağır bir sessizlik olurdu. Annesi kadınların toplantılarına katılamazdı çürüklerinden utancından. Kimse de bir şey yapmazdı. Herkes seyretti olup biteni.
Sessizlik, uğursuz bir sessizlik…

Taşındık sonra ve tekrar karşılaştığımızda,gözlerinde öfke,kalbinde ise masum bir bekleyiş gördüm.üniversiteyi okuyamadı.evlendi mi bilmiyorum….sevdi mi hiç? Sevildi mi? Sevginin ve emeğin değerini bilen insanlarla karşılaşabil dimi?

Nedir bir insanı arkadaştan ayıran?
Kalabalık mıyız? Toplum mu?
Siz hiç kendi yavrusuna tekme tokat girişen bir hayvan gördünüz mü?
Bir şiirimde şöyle demiştim;
Kötülük gücünü sessiz çoğunluktan alır…


Pınar NURHAN
Eğitimci Yazar ( rehberlik )

Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:43
_PaPiLLoN_
9 Temmuz 2008 19:05       Mesaj #23
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

Masallarda Terapi, Terapide Masallar

Gökten üç elma değil, yüzlerce masal düştü. Siz kendi masalınızı yakalayın
1916 yılından bu yana, psikolojik danışmanlar, kitapları terapi aracı olarak kullanıyorlar.
''Şimdi, çocukluğunuza bir yolculuk yapacağız sizlerle. Çocukluğunuzdaki masalları anımsayacağız. Kendimizi rahat bırakalım. Gözlerimiz kapalı.
... Çocukluğunuzu düşünüyorsunuz. Sıcak, güvenli bir ortamda küçük bir çocuksunuz. Hani size anlatılan masallar vardı. Masala ben başlayacağım siz devam edeceksiniz...
Bir varmış
Bir yokmuş
Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Develer tellal iken
Pireler berber iken
Ben annemin beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken
.....
İlk çağrışımları yakalayın ve bellek arşivinizden çıkıp gelen o masalı sürdürün lütfen...
Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fakültesinde düzenlenen "II. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu"nda (4-6 Ekim 2006) konferans salonunu dolduran çocuk, genç, yetişkin yüzlerce katılımcı, yukarıdaki yönergeye uyup düşler alemine dalmış, çocukluklarından bir masalı yaşıyor...
Sunucu, yönergeyi sürdürüyor: "Masal kahramanlarını gözünüzün önüne getirin, onu iyice canlandırın hayalinizde, o nasıl bir kahraman... Özellikleri neler... Masaldaki olayları anımsayın. Siz masalda hangi kahramanla özdeşleşiyorsunuz? Size hangi yönlerden benziyor acaba... Nasıl bir çocuk o masalı dinleyen... O masal sizin için ne ifade ediyor?.. Tüm bunları hissetmeye çalışın. O duyguyu yakalayın: O çocuk ne istiyor sizce ve masal ona istediğini veriyor mu?.. Hazır olduğunuzda gözlerinizi açabilirsiniz..."
....
Katılımcılar neler yaşadıklarını paylaştıktan sonra sunu şu soru ekseninde sürdürülüyor: Kitaplar bizi iyileştirir mi?
Bibliyoterapi: Okumayla sağaltım
Bibliyoterapi; bireylere problemleri çözmede ya da kendilerini daha iyi tanıyıp anlamalarında edebiyat eserlerinden yararlanmalarını sağlayan bir sürecin ya da etkinliğin düzenlenmesi olarak tanımlanabilir. Kitap ile okuyucu arasındaki bu dinamik sürecin iyileştirici, geliştirici etkisinin keşfedilmesi, kitapların psikolojik danışma alanında kullanımına dikkat çekmiştir.
Samuel Crothers'in, kitapların terapi amaçlı kullanımını bibliyoterapi olarak tanımladığı 1916 yılından bu yana, psikolojik danışmanlar, kitapları terapi aracı olarak kullanıyorlar. Aslında bibliyoterapi çalışmalarına temel oluşturan, kitapların insanı iyileştirici özelliklerini vurgulayan ilk yaklaşım, Eski Yunan'da bir kütüphanenin girişinde, kapının üzerinde yazılı olan bir tümce ile özetlenmiştir: "İnsanın Ruhunun İyileştirildiği Yer".
Tarihsel gelişim çizgisine bakıldığında, bibliyoterapi çalışmalarının sistematik olarak 1930'larda kütüphaneciler tarafından yapıldığı görülür. Bu çalışmalar, kütüphanecilerin, insanların üzerinde iyileştirici etkileri olan kitapları belirleme ve listeleme çabaları, okuyuculara yararlanabilecekleri, potansiyel olarak iyileştirici (terapotik) bir güce sahip kabul edilen kitap listesini ortaya çıkarıyordu. Böylece kitaplar, sessiz ve adsız, alçakgönüllü birer psikolojik danışman gibi okuyucularına psikolojik yardım hizmeti sunma işlevini yerine getirmeye başladı.
Bibliyoterapi süreci, gerçekte "bireyi doğru kitapla doğru zamanda buluşturmak"la başlar. Bir diğer deyişle birey, seçilen kitabı okumaya başladığında psikolojik danışma/ terapi süreci başlamış olur.

1. Evre: Özdeşleşme ve yansıtma
Kitapla birey buluşturulurken, birinci evre, okuyucunun öyküdeki kahramanın sorununu tanıyarak, kendi yaşamakta olduğu sorunla benzer ve farklı yönlerini bulup onunla özdeşim kurabilmesinin sağlanmasıdır. Bu noktada danışmanın rolü, öykü kahramanının kişilik özelliklerinin tanınması ve kişilik dinamiklerinin işleyişi ile ilgili yorumlar yapabilmesinde bireye yardımcı olacak açıklamalar sunmasıdır. Ayrıca bireyin öyküdeki iletişim ağını tanımasına ve ilişkileri yorumlayabilmesine yardımcı olmaktır. Okuyucunun öyküden çıkardığı anlamı, kendi yaşamakta olduğu soruna uygulayabilmesi ve sorununa ilişkin farklı bir görüş kazanabilmesi için danışman bireye yardım eder, ipuçları verir, yönlendirir. Özetle bibliyoterapinin birinci evresi "özdeşleşme ve yansıtma" işlevinin sağlandığı evredir. Bu evre başarıldığı zaman, yani okuyucu öykü kahramanı ile özdeşim kurabildiği ve kendi sorunuyla ilgili bir yansıtma yapabildiği zaman, danışman yavaş yavaş bireyin kendi duygularını ortaya koyması için onu cesaretlendirir ve arınma evresine hazırlanmasına yardımcı olur.

2. Evre: Arınma (katarsis)

Okur (danışan) hazır olduğunda, duygular ortaya çıkarılmaya çalışılarak onu rahatsız eden, bastırılan yaşantılarının ifade edilmesi, duygusal boşalmayla birlikte arınma (katarsis) ile belirli bir rahatlamanın yaşanmasına yardımcı olunur. Birey yaşadığı bu rahatlama duygularını, bazen sözel olarak ifade edebilir, bazen de kendi içinde yaşayabilir. Bu evre, bibliyoterapiyi normal okuma sürecinden farklı kılar. Hem öykü kahramanını hem de kendi duygularını tanımaya başlayıp adlandırmasıyla, birey unuttuğu, bastırdığı, tanıyamadığı, bir anlam veremediği birçok duyguyu yakalamaya, yaşamaya ve anlamaya başlar.

3. Evre: İçgörü ve bütünleşme

İlk iki evrenin ne kadar süreceği bireyin ve sorunun yapısına, danışma sürecinin dinamiklerine bağlı olarak değişir. Ancak, birey (danışan) sorunlarını kabul etmeye ve onlar üzerinde çalışıp nedenlerini anlamaya başladığında üçüncü evreye girilmiş olur. Bu evre, bibliyoterapinin son evresidir. Bireyin kendi özelliklerine, yaşadıklarına, sorunlarına ilişkin bir içgörü kazanarak kendi içinde bir bütünlüğe ulaşabilmesi ile tamamlanır. Danışmanın yardımı ile içgörü kazanan birey, kendi yaratıcı gücünü kullanarak, öyküdekinden farklı, kendine uygun çözüm seçenekleri üretmeye başlar. Kendi iç güçlerini harekete geçirir, kendini algılayışı değişir, farkında olmadığı yönleri tanıyıp kabul etmesiyle bütünlük kazanır. Böylece bu süreçle öykü işlevini tamamlamış ve bireyin kendi öyküsünü yeniden oluşturmasına katkıda bulunmuştur.
'Çocuklukta bizi uyutan, avutan, düşler alemine yolculuğa götüren masallar şimdi içimizdeki çocuğa ulaşıp onunla iletişim kurmamızı sağlayabiliyorsa o masal kahramanı artık bizi uyandırıp kendimizle yüzleştiriyor ve düşler aleminden gerçeğe doğru yolculuğa çıkarıyor demektir'.
Gökten üç elma değil, yüzlerce masal düştü. Siz kendi masalınızı yakalayın. Masallarınızı hiç yitirmeyin!

BİNNUR YEŞİLYAPRAK: Prof. Dr., Ankara Üni.
UĞUR ÖNER: Prof. Dr., Çankaya Üni.
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:44
_PaPiLLoN_
15 Temmuz 2008 20:41       Mesaj #24
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

Hızlı ve tehlikeli araç kullanımının perde arkası

Trafikte araç kullanımında uyulması gereken kurallar, geçmiş yıllarda uzun süreli araştırmalardan elde edilen verilerden ve kimisi hayat kayıplarına yol açan üzücü deneyimlerden, kimisi de göreceli olarak daha az sıkıntıya yol açan maddi kayıpların sonuçlarından sağlanan bilgilerle oluşturulmuştur. Özellikle son yıllarda trafiğe çıkan araç sayısındaki artış, trafiğe çıkan bu araçların daha eski yıllara göre daha yüksek süratlere ulaşabilir olması, daha seri ve kıvrak kullanılabilir olma özellikleri nedeniyle kural ihlalleri ve trafik kazalarında artmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde insanların yaşam koşullarını daha iyi hale getirmek için, ek işler yapmak zorunda oluşları ve bu nedenle bir yerden bir yere yetişmek için sınırlı bir süreye sahip olmaları, aşırı hız ve diğer kural ihlallerini yapmalarına neden olabilmektedir. Bunun yanında özellikle aracı kullanan kişilerin içinde bulundukları ruhsal durum da kişilerin hatalı araç kullanmalarına ve trafik kazalarına yol açabilmektedir. Bu psikiyatrik sorunlar arasında kişilik bozuklukları (özellikle antisosyal, narsisistik, paranoid, histrionik ve sınırda kişilik bozuklukları), iki uçlu duygu-durum bozukluğu, panik bozukluk ve dissosiyatif bozukluklar, alkol-madde kullanım bozuklukları sayılabilir.

Normal koşullarda hayatımızın kolaylaştırılmasına hizmet edecek olan araçlar, bu gibi durumlarda birer savaş aleti ve ölüm makineleri haline gelebilmektedir. Araçların içindeki sürücüler birbirlerine cesaretlerini (!) kanıtlayabilmek için adeta, zırhlara bürünmüş ve ellerindeki mızraklarla birbirine doğru at koşturan ortaçağ şövalyelerine benzemektedirler. Bir başka benzetme ile birbirini düelloya davet eden ortaçağ askerleri ya da derebeyleri gibi hareket etmektedirler. Tabii ki içinde bulunduğumuz çağ bilgi ve iletişim çağıdır. Artık cesaret gösterileri ortaçağ zihniyetindeki gibi kaba kuvvete dayanmamaktadır. Cesaret ve üstünlük kişilerin kendilerini sosyokültürel açıdan geliştirerek, içinde oldukları toplulukları etkileyebilmeleri, daha farklı kültürlerle bir araya geldiklerinde, kendi bilimsel varlıkları, sosyal yaşantıları ve değerlerini kabul ettirebilmeleri ile belirlenmektedir. Bu da doğal olarak sadece belli bir maddi birikime dayanmamakta, bunun yanında kişinin gerekli manevi değerlere ve olumlu kişisel özelliklere sahip olması da gerekmektedir.


Kişilerin içinde büyüdükleri aileler onları çocuk yaşlarından itibaren, hatta daha anne karnındayken iyi ya da kötü yönde etkilemeye başlar. Olumsuz etkileşimler sürekli olduğunda, çocuğu çaresizlik içinde bırakacak derecede fiziksel, duygusal ya da cinsel tacizler şeklini aldığında daha ağır sonuçlara yol açabilmektedir. Duygusal tacizler (çocuğun sağlık ve eğitiminin çevresindeki yaşıtlarına göre ihmal edilmesi, ebeveynin çocukla duygusal iletişimlerinin yeterli ve doyurucu olmaması, gereken sevgi ve destekleyici yaklaşımın sergilenememesi) anne-babanın çocuğa örnek olamaması ya da çocuğun dışarıdaki yanlış örnekleri seçmesi de bu uygunsuz gelişimlere yol açabilmektedir. Bunlar sonrasında çocuk kendi gelişimsel aşamalarını yanlış ve eksik bir şekilde tamamlamakta, bu durum kişilik bozukluklarının temelini oluşturmaktadır. Bu da ilerleyen dönemlerde meslek hayatı, evlilik yaşantısı ve toplumsal hayatında sorunlu ilişkilere yol açmaktadır. Sorunlu ilişkiler de, kişilerde aşırı düzeylere varan tepkilerin çoğu yerde ve aniden göstermelerine yol açabilmektedir. Bunlar arasında da trafik ön planda gelen alanlardan biridir.

Kişiler bazen "hep en önde ben olmalıyım, beni kimse geçememeli, kimse benden ve benim arabamdan hızlı gitmemeli" şeklinde düşünebilirler. Bu kişilerde narsisistik kişilik yapıları düşünülür. Bu kişiler tüm kişilik bozukluklarının ortak özellikleri olan kendini hep haklı görme, etrafı suçlama eğilimi içindedirler. Gerçekte çok kırılgan ve zayıf olan benlikleri, bu şekilde gerçekçi olmayan bir halde şişirilir.

Bazı durumlarda da bireyler üzerlerine çok fazla yük alırlar. Başkalarına hayır diyemezler. Kendi yapacakları işler yanında başkalarının da tüm yükleri bu kişilerin sırtına biner. Bu durumda kişiler oradan oraya koşuştururken, sürat limitlerini aşabilirler.
Eğer kişinin hayattan beklentisi kalmamışsa, her gün mutsuz, isteksizse ve uyku, iştah, enerji ve dikkat sorunları yaşıyorsa, kendini suçluyor ve aşağılıyorsa, depresyon tablosu yaşıyor demektir. Bu duruma bazen intihar düşünceleri de eşlik edebilir. Hızlı ve tehlikeli araç kullanmak da bir tür intihar girişimidir.

Sürücünün yanında başkası varsa gene bu tip kuraldışı davranışlar olabilmektedir. Yanındakini isteklerini yapmaya zorlamak için, bu şekilde araç kullanarak korkutmak ve boyun eğdirmeye zorlamak da rastlanılan durumlar arasındadır. Yanındakini etkilemek için hızlı araç kullanmak genellikle ergenliğin erken dönemlerinde görülmektedir. Ancak özellikle erkeklerde andropoz dönemi olarak bilinen, vücutsal ve cinsel performansın azaldığı dönemlerde, kişiler bu durumu kendi kendilerine inkar edebilmek için hız yapabilirler.

Bazen kişinin trafikte uygunsuz araç kullanan kişilere ders vermek amacıyla, onu aynı şekilde izleyerek yolda tartışmaya başlaması da rastlanılabilen ilginç durumlar arasındadır. Bu kişiler adeta kendilerini bir yargıç gibi görebilmektedirler.

Şüpheler üzerine hareket eden kişiler ya da aşırı alınganlık gösterenler de hız yapabilirler. Kendini geçen kişinin kendine güldüğünü, yanındaki bayana bakıldığını ya da arabasının arkasına çok sokularak sıkıştırıldığını düşünenler bunun intikamını almaya çalışabilirler. Bu tip bir kişilik yapısında paranoid eğilimler ön plandadır ve herşeyi kendileri için bir tehdit ya da saldırı olarak algılamaya adaydırlar.

Kişiler eğer evlilik hayatlarında eşlerine ya da mesleki yaşamlarında iş arkadaşlarına , amirlerine karşı kendilerini uygun bir şekilde ifade edemiyorlarsa, eziliyorlarsa bunun acısını trafikte canavar kesilerek, başkalarından çıkarmaya çalışabilirler.

Dürtü kontrol bozuklukları olarak adlandırdığımız psikiyatrik sorunlarda kişiler hissettikleri yoğun kaygının etkisini aniden bazı davranışlarla gidermek isteyebilirler. Bu tür durumlar arasında ani öfke patlamaları, kumar oynama, alkol alma ,aşırı yemek yeme atakları gözlenebilmektedir. Öfke ile hızlı ve tehlikeli araç kullanma da bunlardan biridir.

Dissosiyatif bozukluklarda, kişiler bazen farkında olmadan, yaptıklarını hatırlamadıkları girişimlerde bulunurlar. Daha ileri boyutta arabayı kullanan kişi kendisi değildir ve içindeki kişilik asıl gerçek kişiliği öldürmek için hızlı ve tehlikeli araç kullanabilir.

İşte bu şekilde yanınızdan hızlı geçen ve yolda adeta büyük slalom yapan kişilerin öncelikle psikiyatrik tedaviye gereksinimi olan kişiler olduğunu düşünün. Ve sakın ve sakın onlarla benzer davranışlar içine girmeyin sevdiklerinizi sizsiz, başkalarını da sevdiksiz bırakmayın.


Uzman Dr Bahadır Bakım
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:45
_PaPiLLoN_
14 Ağustos 2008 17:17       Mesaj #25
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

Uff.. Canım çok yanıyor!

Acının her türlüsü, berbat bir şey. Psikolojik ya da fiziksel olsun, şiddeti yüksek ya da düşük olsun insanın canı yanmaya görsün, dünyası kararıyor. Normal zamanda en çok yapmaktan zevk aldığı şeyi bile gözü görmüyor o zamanlar.
Aslında bugün özellikle diş ağrısından söz etmek istiyorum. Katlanması imkansız gibi gözüken şu ağrı var ya hani işte ondan..
Benim dişim hiç ağrımadı, diyen kaç kişi çıkar bilemiyorum ama bir insanın yaşamı boyunca en az bir kere şu müthiş sancıyı çekmiş olması gerek diye düşünüyorum.
Ağrıyı çeker ve son çare ondan kurtulmak için dişimizi çektirmeye gitmek isteriz ama bunu bir türlü başaramayız... İşte olay o noktada başlıyor “dişçi korkusu”.

Almanya'da böyle oluyormuş;
Almanya'da diş hekimleri bu korkuyu yenmenin bence pek de yaratıcı olmasa da, yollarını bulmuşlar. Örneğin, Alman Diş Tedavisi Fobisi Kurumu Derneği, ülkelerinde beş milyon kişide bu korkunun olması nedeniyle harekete geçip genel anestezi yöntemiyle hastaları tedavi yoluna gitmişler.

Ülkemizde de böyle;
Aslında ülkemizde de bundan pek de farklı olmayan bir yöntem kullanılıyor. Yeditepe Üniversitesi Ağız- Diş-Çene Hastalıkları ve Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kemal Şençift de hastaları yarı baygın bir şekilde “bilinçli sedasyon” yöntemiyle tedavi ettiğinden söz etmiş. Her tedavi yönteminde olduğu gibi bu yöntemde de komplikasyonlar olabilir.

Neden işi bu noktaya getirmeden önce çözmüyoruz?
Evet diş hekimiyle bir kere travmatik bir deneyim yaşamamış olabiliriz belki. Ama çocukların bu korkuyla büyümemeleri için yapacak birçok şey var.
Bilindiği gibi birçok şeyi çocukluk döneminde öğreniyor ve hayatımız boyunca aksi bir müdahale olmadıkça, deneyimlerimizi doğru bilip yaşıyoruz. Bu nokta da ise anne-babaya büyük iş düşüyor.

Sonun şöyle çözülür;
İlk yapılacak şey çocuğu belirli periyotlarla diş kontrolüne götürmek. Çocuğun hem alışkanlık kazanması hem de, sadece sancılar içinde kıvranıp gidilen korkutucu bir yer olmadığını öğrenmesi için faydalı bir yol olacaktır.

Onları neden korkutuyorsunuz?
Çocuğun bu dönemde desteğe ihtiyacı vardır, bazı anne-babaların yaptığı gibi kösteğe değil. Çocuğunuzun ileride fobi geliştirmesini istemiyorsanız eğer, “Ödevini yapmazsan seni dişçiye götürürüz dişini çeker” ya da “doktor teyze sana iğne yapar” ya da “polis amcalara veririm seni” gibi anlamsız cümlelerden kaçının.
Evet, size bütün bunlar yapılmış olabilir aileniz tarafında benzer şeylerle korkutulmış olabilirsiniz, ama siz bilinçli birer anne-baba olduğunuzu söyleyip durmuyor musunuz hep.
O zaman siz yapmayın!
Çocuklarınızı korkutmayın!

Uzm. Psk. Ceyda ŞENEL
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:45
_PaPiLLoN_
18 Ağustos 2008 14:01       Mesaj #26
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

Histrionik Kişilik

Histrionik kişilik deyince akla ilk gelen abartılı davranışlardır.
Kişi, bir aktör misali, sanki sahnede rol yapar gibi davranır. İsimden de anlaşılacağı gibi, Histrio Latincede aktör oyuncu anlamına gelir.
“Düğün dernek fark etmez ben hep böyleyim”
Bu kişiler, her şeyin abartılısını, göze batanını seçer ve genelde parlak renkleri sever. Fazla takıp takıştırırlar. Ayrıca, dış görünüşleri de baştan çıkartıcıdır.
Uzun lafın kısası, genelde her an düğüne gidecek gibi giyinirler.
Karşınızda canlanan muhtemelen bir kadın çünkü kadınlarda daha sık görülür.
Her süslü kadın histrionik değildir bunu karıştırmamak gerekir.
Bu kişilerin duygulanımları genelde yüzeyseldir. Derin duygular barındıramazlar. Kaşınızda sanki bir çocuk varmış hissine kapılabilirsiniz. Sürekli ilgi yakınlık ve sevgi beklerler. Telkine yatkınlılarından dolayı birçok kişiye göre daha kolay hipnoz olurlar.

Kendileriyle ve insanlarla ilgili düşünceleri “Güzellik insanları değerlendirirken dikkate alınması gereken en önemli ölçüdür” “Hayatta hiçbir zaman hiçbir konuda engellenmemeliyim” “Her istediğimi elde etmeliyim” “Hiçbir zaman aptal durumuna düşmemeliyim” “İnsanları mutlu etmeliyim eğlendirmeliyim yoksa beni beğenmezler”

İlgisiz yaşayamam Manipulasyon yetenekleri çok gelişmiş olan histrionik kişiler, genelde yakınmalarıyla duygusal krizler yaratırlar. Ağlayıp bağırıp çağırarak, cinselliklerini ve sihir gibi yöntemlerle, insanlara istediklerini yaptırmaya çalışırlar.

Dengesiz davranışlar O an için karşısındakinden sevgi ve şefkat görüyorsa aynı duyguları yansıtır. Fakat bir sonra ki saatte neler yaşayacağını önceden kestirmek zordur. Birden bire duygu durumu değişebilir ve tam ters bir şekilde davranabilir. Dedikleri olmazsa, İkna etmek ve intikam almak için sinir krizlerine girerler.

Tehlikeli oyunlar Bu kişiler intihara eğilimlidirler. Bunu, geçekten amaçlarına ulaşmak için kullandıkları gibi, çoğu zaman da ilgi çekmek için intihara teşebbüs ederler.
Her iki durumda da ciddiye alınmalıdır. Neticede bir insan hayatından söz ediyoruz.

Peki neden?
Bugüne kadar yapılan araştırmalara göre bu kişiliğin henüz neden kaynaklandığını açıklayan net bulgular yoktur. Fakat psikanalitik yaklaşıma göre çocuğun psikoseksüel gelişim dönemlerinden fallik dönemdeki saplanmadan kaynaklandığı görüşü yaygındır.

Sorun çözülebilir ama..
İnsanlarla olan ilişkilerindeki sorunlardan yola çıkarak amaç bu alandaki problemleri çözmeye yönelik olmaktadır. Tedavinin başarısı için kişinin gönüllü olması gerekir.
Her şey gönlünüzce olsun..


Uzm. Psk. Ceyda ŞENEL
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:46
_PaPiLLoN_
20 Ağustos 2008 19:57       Mesaj #27
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

Evlilik ihtiyaç mıdır?

Yaratılışımızın hakikatinde “âcizlik” vardır. Rabbimiz kullarını birbirine muhtaç ve birbirini tamamlayacak şekilde yaratmıştır.
İnsanoğlu hayatını bir ötekiyle paylaştığı oranda mutluluğunu arttığı gibi acısı da azaltır.
“İnsanın ihtiyacını en fazla tatmin eden kalbine mukabil bir kalbin mevcut olmasıdır,” hakikatine binaen, kişi ancak yuva kurarak ihtiyacını tatmin etmektedir.
İnsanın hayatta huzur ve mutluluğu ancak iyi bir evlilikle mümkün olmaktadır. Onun içindir ki, evlilik tarihi insanlık tarihiyle başlar.
Yüce Mevlâmız, mevcudatı çift yaratmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu gerçek şu ayetle ifade edilmektedir; “Her şeyden çift çift yarattık ki, iyi düşünesiniz.”
Erkek ve kadın bir bütünü tamamlayan iki parça gibidir. Bu iki cins ruhî ve fizikî yapıları gereği birbirlerine üstünlük kuramayacakları derecede birbirlerine muhtaç yaratılmışlardır.
Evlilikle iki cins arasında çok güçlü bir bağ kurulur. Bu bağ sayesinde kişi kendini bütünleşmiş hisseder ve bilir ki, bu birliktelik sadece dünya hayatıyla sınırlı kalmayıp ahiret hayatı boyunca da devam edecektir.
Evlilik sağlıklı yaşamın önemli bir dinamiği olmasından dolayı bütün semavî dinler tarafından ısrarla desteklenmiş, kutsal sayılarak teşvik edilmiştir.
Kişi evlilikle beraber hayatı iki kişi olarak yaşar, güçlüklere karşı birlikte savaşır, bu da psikolojik olarak insanın kendini daha iyi hissetmesine sebep olur. Bunun içindir ki, evlilik maddî ve manevî bir direnç ve güç kaynağıdır.
Yapılan bilimsel araştırmalarda uzun ve sağlıklı yaşamanın temelinde en önemli sebep olarak “mutlu bir evlilik “ olduğu tespit edilmiştir.
İyi bir evlilikle kişi kendini “güven” ortamında hisseder, çocuk sahibi olarak ebeveyn olma arzusunu da ancak evlilik sayesinde elde eder.
Yine eşlerin saygın bir aile ortamında birbirlerinin benlik değerini (self-esteem) arttırdıkları gözlenmiştir.
İyi bir evlilik ilişkisi aynı zamanda terapatik bir ilişkidir de, yani bir yanıyla tedavi edicidir. Mutlu bir evlilikte eşler birbirinin hem arkadaşı, hem dostu, hem de yardımcısıdır.
Evlilik bireysel ihtiyaç olduğu kadar, toplumsal ihtiyaçtır. Tarihin kaydettiği bütün topluluklarda, aile kurumu önemli yerini her zaman muhafaza etmiştir.
Evlilik toplumun huzuru, insanlığın barışı için son derece önemlidir. Ailede yaşanan çözülmelerle, toplumsal çözülmeler her zaman paralellik arz etmiştir. Çünkü aile toplumun hem çekirdeği, hem de temelidir.
Toplumların geleceğinin ancak mutlu ve sağlıklı ailelerle mümkün olduğunu unutmayalım.

Psk. Yasemin UÇAL
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:46
_PaPiLLoN_
27 Ağustos 2008 18:18       Mesaj #28
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

Yargıtay üyeleri psikologluğa mı başladı?

Alışmış gözlerin göremediğini alışmamış gözler görürmüş. ‘Gerçeği yarım görme olgusu’ Yargıtay üyelerinde olursa ortaya savunulamaz kararlar çıkıyor.
Bazı insanlar gerçeklerin bir kısmını dürüst olmayan bir şekilde görmezler yani aldatma niyetleri vardır. Bu insanlara yalancı denir.
Bazı insanlar ise aldatma niyeti olmadan, bazı gerçekleri görmezler ve yanlışı ısrarla savunurlar. Bu kişilere yanılgı içinde veya gafil denilir.

‘Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, daha önce yerel mahkeme tarafından verilen kararı bozarak, kocanın karısına başını örtmesi için baskı yapmasını "sosyal şiddet" sayarak boşanma sebebi saydı.’

Basına yansıyan yukardaki haberin devamInda ‘Çağdaş kıyafete aykırı giyinmeye zorlamanın, ortak hayatı temelinden sarsan, sosyal şiddete yönelik bir davranış’ olduğuna karar verilmiştir diyor.

Amerika Psikiyatri Birliği ‘İlişki bozuklukları’nı bir hastalık grubu olarak tanımladı. Aile içi ilişki bozukluklarının tedavisi ile ilgili protokollar önerdi. Aile içi şiddet, kadına yönelik şiddet, psikoloji, sosyoloji, hukuk, ilahiyat, iletişim... gibi pek çok alanı kapsayan bir olgudur.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) şiddeti ‘Kasden fiziksel güç ve zor kullanımı’ olarak tanımlar. Şiddet sonrası bedensel ve psikolojik hasarın olup olmadığının tespitini gerekli görür.

Eğer şiddetin fiziksel güç içermeyen psikolojik unsurları hakim kararına kalırsa bakın neler suç olabilir:

Cinsel ihmal şiddeti: Erkeği çıldırtan kaprisli kadın, kocasını cinsellikten mahrum eden inatçı kadın, kıskançlık nedeniyle yatağını ayıran eş...

Duygusal ihmal şiddeti: Karısına sevdiğini söylemeyip onu yalvartan erkek, eve geç gelip karısını aşağılayan koca, karısını parasız bırakıp bunalıma sokan eş, kendi kıskançlığı nedeniyle eşini evden dışarı çıkamayan adam...

Sözel şiddet: Futbol spikeri gibi sürekli konuşan kadın, bağırarak konuşan, yediğine, içtiğine her şeyine karışan eş....

Bunların arasında, Uluslararası Psikiyatri sınıflandırma sistemlerinde ve Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımlamalarında ‘Sosyal şiddet’ şeklinde bir tanımlama yoktur.

‘Mahalle baskısı’diyemediği için sosyal şiddet tanımını kullanıp gülünç duruma düşüren hukuk rasyoneline uymayan bir karar verilmiştir. Eğer erkekte ruhsal bir hastalık yoksa iki kişi arasındaki bir hukuk yargısında sosyal atıf da bulunmak irrasyoneldir.

Olsa olsa başını aç veya kapa şeklinde baskı sözel şiddete girer. Boşanma nedeni olarak hakime kanaat verir.

Bir erkeğin başını kapa diye eşine baskı yapması ve şiddet kullanmasının dini bir kaynağının olduğunu sanmıyorum. Bu davranışlarla mücadele edelim.

Karısının başını örttürmek için baskı yapan erkekler aslında dini motivasyondan çok kıskançlık ve gelenek baskısı ile bunu yapıyorlar. Zorla tesettür ikiyüzlülüğe götürür. İkiyüzlülüğünde ilahi hedefe uygun olmadığını zaten bütün semavi öğretiler belirtiyor.

Toplum mühendisliği yapmak yargının görevi değildir. Geleneklerin değişmesi yargının ilgi alanına girmez.

Toplumun değerleri karşısında tarafsızlığını yitirmiş yargı çürüme işaretidir. Hakimin bizatihi kendisinin tarafsız olması gerekmez, hukuki eylemlerinin tarafsız olması yeterlidir.

Hakim karar vereceği konuda kasıt unsuru var mı? Bilirkişiye göndermek gerekir mi? gibi konularla ilgilenir...

Çağdaş ülkelerde neyin çağdaş olduğu neyin çağdaş olmadığı kararını vermek yazılı hukuka ait de değildir. Yazılı olmayan hukuka yani vicdanlara bırakılmıştır. Modern ülkelerde kıyafetten dolayı insanlara ayrımcılık yapılmaz.

‘Çağdaş kıyafetlere aykırı giyinmeye zorlama’ tanımı yüksek yargıya değil Batı Çalışma Grubu (BÇG) tanımına daha çok uyuyor. Acaba ikna odası tavsiyesi de varmıydı kararda?

Kendi egolarını iyi hissettirmek için başkalarına nasihat veren, küçümseyen, ikinci sınıf insanın varlığını arzulayan kibirli duruş yargıya zarar verir.

Hakim bey, bu millet farik ve mümeyyizdir, neyin çağdaş olup olmadığına kendisi karar verir. Toplumun değerleri karşısında tarafsızlığınızı korumalısınız

Prof. Dr.Nevzat Tarhan
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:46
_PaPiLLoN_
28 Ağustos 2008 17:26       Mesaj #29
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi

Ayna Ayna, Söyle Bana Kusurum Nerede?

Sorunun cevabı masaldakinden farklıdır. "Kusurum nerede" sorusuna verilecek bir cevap mutlaka vardır. Bazen çok küçük bir bedensel sorun, bazen de olmayan bir şey büyütülerek gündelik yaşamın ortasına kuruluverir. Kişi, başkalarından ya da güzelliği kanıtlanmış olan idollerden destek arayarak kusurlarının varlığını garantiler. Ya burnu çok büyüktür ya da aslında oldukça dengeli olan vücudunda basenleri çok geniştir. Bazen daha da ileri giderek doktorlardan, estetik cerrahlardan medet umar. Onu ameliyat edecek bir doktor bulana kadar uğraşır. Ameliyat da sorunu çözmez. Ya eskisinden daha kötü olduğunu söyleyerek doktorlarını suçlar ya da yeni bir hastalığa, olmayan kusurlara yelken açar.

Dismorfobi denilen bu bozuklukta, beden ya da yüzde gerçekte herhangi bir kusur yoktur. Kişi kaygı verici düşüncelerinin etkisi altında; bedeninde ve yüzünde kusurlu bir organ ya da parça arar. Aslında vücudu ve yüzü; kaygılarını dile getirmek için kullandığı aracılardır. Esas sorun, gündelik hayatı içinde ve diğer insanların arasında kendini algılamasındaki yetersizlik duygusudur. Yetersizlik duygusunun ortaya çıkardığı kaygı o derece artar ki, bazen kusurlu bulduğu organ ya da vücudunun çeşitli bölgelerinin işlevselliği bundan etkilenir.

Özellikle ergenlerde ve kadınlarda daha fazla görülen bu rahatsızlık, yaşamın her döneminde ortaya çıkabilir. Kişiler umutsuzca her türlü rejimi deneyerek; akıllarındaki forma kavuşmaya çalışırlar. Buna rağmen, aynalar hiç bir zaman onlara kaygılarını dağıtacak bir şey söylemez. Onların aynaları küçük ya da olmayan kusurları büyüterek gösterir. Onlar, kendilerini her zaman çirkin ve kusurlu görürler.

Dismorfik kişiler, kendilerini sevmeyen insanlardır. İşe yaramadıklarını ve kusurları ile başka insanları rahatsız ettiklerini düşünürler. Bu nedenle insan içine karışmaktan pek hoşlanmazlar. Aile ilişkilerinde yoğun duygusal çatışmalar yaşama olasılıkları yüksektir. Bunun yanında, aile içinde "mükemmel güzellik" anlayışı değer görüyor olabilir. Dismorfik kişilerin başkaları ile sosyal etkileşime girme becerileri de düşüktür. Dış görüntünün abartılı ölçüde önemsendiği günümüz dünyası, dismorfik kişilerin kendilerini saklamaları ve hayali kusurlarını beslemeleri için kuvvetli itekleyicilerdir.

Günümüzde ne yazık ki dismorfik bozukluğu hem kadın hem de erkekte süratle artmaktadır. Ancak, dismorfik kişiler, hasta olduklarını düşünmezler. Hayal ettikleri kusurun gerçekte var olduğuna inanırlar. Dismorfik kişilerin ilaç tedavisi ve psikoterapi almaları gerekmektedir. Hastalığın çözümlemesinde grup terapileri de etkilidir. Bununla birlikte, iletişim becerilerini ve problem çözme becerilerini artırmayı sağlayan eğitimlerin de iyileşme sürecinde önemli katkısı vardır.

Psk. Ayla Kahraman
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:47
_PaPiLLoN_
30 Ağustos 2008 16:04       Mesaj #30
_PaPiLLoN_ - avatarı
Ziyaretçi
Prozac Freud’un Yerini Alabilir mi?
Beyin vücudumuzdaki en gizemli organdır. Beyinde 100 milyar nöron olduğunu biliyoruz. Örnek vermek gerekirse yalnızca muzun tatlı kokusuyla biranın keskin kokusunu birbirinden ayırt etmek için altı milyon beyin hücresinin harekete geçmesi gerekir. Ancak nörologlar hala bunun nedeni hakkında net bir fikre sahip değiller.

Ancak beyin, binlerce yıldır açıklamalara karşı gelmiş bilinmez bir işleve sahip bir karakutu değildir. Bu gün bilim insanları beynin hücre ve biyokimya düzeyinde nasıl çalıştığına dair pek çok şey biliyorlar. Gerçekte bir çok nörolog düşünme biçimimizin, öncelikle beyin kimyamızla ve sinaps adı verilen nöronlar arasındaki trilyonlarca bağlantının kompleks etkileşimiyle belirlendiğine inanıyor.

Bir çok kişi bütün düşüncelerimizin, düşlerimizin ve duygularımızın yani zihin diye adlandırdığımız çok ince tözü oluşturan her şeyin, kimya ve bağlantıların karşılıklı etkileşimlerinin sonucu olduğuna inanıyor. Farklı beyin fonksiyonlarının, beynin farklı alanlarında gerçekleştiği, beynin “dağılmış paralel işlemleme” diye bilinen bir yöntemle çalıştığı ve tümünün aynı anda çalışmadığı çok yeni keşfedilen gerçeklerdir. Siz bu sözcükleri okurken beyninizin arka kısmındaki okuma edimiyle ilgili özel bölüm aktiftir, yan taraftaki diğer alanlar sözcüklerle meşgul olurken, frontal lobun diğer alanları da resimleri bir araya getirir.

Akıl hastalıkları bugün kompleks bilginin düzgün işlemlenme sürecinde bir aksama olarak düşünülüyor. Beyni farklı sorunlar üzerinde ya da aynın sorunun farklı farklı yönleri üzerinde çalışan, network ağıyla birbirine bir çok bilgisayardan oluşmuş bir yapı gibi düşünürsek, bir bilgisayar bozulduğunda ya da bilginin doğru olarak aktarımını sağlayan ağda bir aksaklık olduğunda sistem çöker; zihin dengesizleşir. Bununla birlikte beyin bir mikro işlemci gibi ve zihinde bir bilgisayar programı değildir. Beyin elektrikle değil biyokimya ile işleyen bir organdır. Bu açıdan bakıldığında rahatsız bir zihne yardım etmenin en iyi yolu, diğer organlar gibi onu da biyokimyasal dengesine kavuşacak şekilde ilaçla tedavi etmektir

Bu, psikiyatride “biyolojik devrim” diye adlandırılan şeyin temelidir. Nörologlar ve psikiyatrlar arasındaki geçerli eğilim, akıl hastalıklarını bilinçaltı düşüncenin baş döndürücü akıntılarının kendilerini fiziksel ve zihinsel belirtilerle ortaya koyması olarak görmekten çok, kusurlu bir beyin fonksiyonunun sonucu olarak görme yolundadır. Gerçi, göreceğimiz gibi hala yetişme tarzı, toplum, çocukluk travmaları ve çevre tanımına giren her şeyin zihnimizin biçimlenmesini belirleyen önemli etkenler olduğu düşünülüyor. Örneğin nüfusun yalnızca yüzde birlik bir oranı şizofreni yüzünden acı çekmektedir. Bununla birlikte tek yumurta ikizlerinden birine şizofreni tanısı konduğunda diğer ikizde de aynı hastalığın gelişme olasılığı yüzde ellidir. Bunun bize gösterdiği, akıl hastalıklarında genetiğin önemli bir faktör olduğudur, bununla birlikte henüz tam olarak açıklanamamış çevresel etkenler de büyük rol oynuyor olmalıdır.

Akıl hastalıklarını organik hastalıklar olarak gören yaklaşım hala egemenliğini korumakta ve bugün, şizofreni için chlorpromazine, çift kutuplu hastalıklar için lityum gibi ilaçlar mevcuttur. Depresyonun kara bulutlarını kaldıran yeni ilaçlar vardır: Prozac ve Zoloft bunlardan yalnızca ikisi ve bu yeni antidepresanların daha öte işlevleri olabileceği de iddialar arasında. Prozac’ı Dinlemek adlı tartışmalı kitabın yazarı Peter Kramer’e göre antidepresif ilaçlar yalnızca hasta zihinleri iyileştirmekle kalmıyor aynı zamanda iyi olan zihinleri de daha iyi hale getiriyor, kişi öncekinden daha iyi daha mutlu tutumlar geliştiriyor.

Bazı psikiyatrlar, Sigmund Freud’un öncülüğünü yaptığı psikoterapiye olan güvenlerini koruyorlar ve inançları akıl hastalıklarının organik olmadığına; akıl hastalıklarının ortaya çıkmasında en önemli rolü çocukluk travmalarının ve diğer çevresel faktörlerin oynadığına inanıyorlar. Başlıca akıl hastalıklarının iyileştirilmesinde psikoterapi yaklaşımının savunucularından Prozac’a Karşılık Vermek ve Toksik Psikiyatri kitaplarının yazarı Peter Breggin basitçe, doğuştan sahip olduğumuz beyin kimyasıyla yönetilmediğimizi iddia ediyor; Breggin, zihnimizin şekillenmesinde en önemli rolü büyütülme biçimimizin oynadığını iddia ediyor. Ama en azından bugün, nasıl düşündüğümüzü ve davrandığımızı belirlemede en büyük etkinin büyütülme biçimimize değil doğaya ait olduğu düşünülmektedir. İlaç terapisi, ciddi akıl hastalıklarının iyileştirilmesine dair en büyük umudu sunmaktadır.

Gerçekte zihni yöneten mizaçsa, genlerimizde bu mizacı belirleyecektir. Yeni yeni sormaya başladığımız rahatsız edici soru şu olacaktır: Genetik eğilimlerimizi ilaçlarla ve genetik mühendisliği ile kontrol edebilir miyiz? Şiddet, şişmanlık ve ırkçılık bu yollarla içimizden atılabilir mi? Ve bunu yapmak istiyor muyuz?

Not: Sarmal Yayınevi tarafından basılan “Beyin ve İlaç” isimli kitaptan alınmıştır. Yazarı Scott Veggeberg
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 00:47



Daha fazla sonuç:
depresyonla ilgili makaleler

Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç