Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Sayfa 24

Güncelleme: 17 Şubat 2016 Gösterim: 594.398 Cevap: 1.812
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
22 Şubat 2007       Mesaj #231
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
PAŞA GÖNLÜN BİLİR...

Sponsorlu Bağlantılar


Paşa gönlün bilir; Hayat her an bir Mecnun çıkarmaz karşına; Kızgın gözlerle
nazar etsen de gök kubbenin arşına; bu seyyah-ı fakir artık zor uğrar, sevda
alış-verişi bilmez gönül çarşına!
Paşa gönlün bilir ey peri; Zaman kıvrılarak akarken gözbebeklerimden, bir
yalan da sen oluverirsin; Gül çağını kuzgunlar devşirirken, köhne ışıkların
umarsız gölgelerinde; bendeki ızdırabın bin misli ile doluverirsin; Kim
bilir ? Tekerrür etmekten bıkmayan kaderin en kuytu köşesinde, açılmaksızın
soluverirsin;
Paşa gönlün bilir; Israrın ikrarı getirdiğini kim söylemiş;? Kim demiş ki;
yalvarmakla inatlar murâd, gözyaşları vuslata götüren sırat olur diye ?
Haklısın; Yanmakla, bir murâdın sabahına uyanmak aynı şey değilmiş; Belki de
bu yüzden, yüreğimdeki o soyut çiçeğin boynu; böylesine eğilmiş;!
Paşa gönlün bilir; Hislerimin tazyiki altında ezilmekten korkma hakkını
gasbetmiş değilim; Akıl dânesini, gönül toprağına ekmediğin için yadırgamam
seni; Kıskıvrak yakalandığım bakışlarından medet ummam bundan böyle;
Ellerini ellere uzatışında dokunmaz artık; Beyhude güneşi getirme
semalarıma; Ruhumun o mahrem sırrı, hiç kimse tarafından okunmaz artık
Paşa gönlün bilir; Büyük davalarda küçük hesaplar gütmedim ben; Belki de bu
sebepten kanar hayallerim; Yalnız başıma taşımaktan yüksünmediğim aşk
yükünü, gayrı kimseyle paylaşmam korkma; İlhamın kor soluğu ile yanan
nidâlara sarmalamam ismini; Âh da etmem ardın sıra; Unutmayı da unuturum
belki;
Paşa gönlün bilir; Manisi bol, gözleri sel, gönül esriten yel ve dahi bundan
gayrı bana el güzel! Rast gelişlerin tesadüflerinde yitirdim aklımı; Her
hendesi şeklin bir köşesinde bekler oldu keder; Sen benim cânım aldın! Ecel
gelse kapıma; Söylesene, ecel ne der ?

Paşa gönlün bilir; Kan tükürdüğüm gecelerin en kesif dakikalarında,
perişanım tutar iki yakanı; Gözyaşlarına neylesin, hodbinliğin buzdan
kalkanı? Suallerim dizilir şafak vakti, dimağının puslu dağlarına;Ben
yetişemedim bu hâlin ifrit oluşuna; Sen çözsen dahi baş gelebilir misin
gönül bağlarına ?

Paşa gönlün bilir; Olmayanı oldurmak makamından indin diye, çöle dönmüş
bahtıma yağacak bir bulutken ânsızın dindin diye kınamam seni; Seni anlatmam
artık Akdeniz akşamlarının, rutubet soluyan gecelerine; Kıskandığım hayalini
sürgün ederim gözlerimden; Gözlerim takılı kalmış olsa da; gözlerinin
öğrettiği sevdâ bilmecelerine

Paşa gönlün bilir; Fani dünya da bir garip de ben olurum, ne olacak ? Hâlimi
soranlara anlatmam olanları; Ben böyleyim işte der geçerim çok defa; Mantık
ile bir araya da gelmem hani; Neme lâzım;! Kırk yerinden hançerlenmiş gönlüm
yeter bana;

Paşa gönlün bilir; Nasıl olsa el yüzüne gülmek kolaydır; Unutulduğumu
sezdiğim şu ân, cân meydanımda ateşlerin en son oyunu halaydır; Davul
kederin, zurna umarsızlığın;

Paşa gönlün bilir; Ben de kimim ki? Sen doruklarda uç bakalım; Lâkin unutma
yer çekimi kanunu ikimize de geçerli ey peri! Nasıl olsa gökyüzünü gören her
mahlukun sonu; çiğnediğim o kara, o göz göz yara toprakta nihayet bulacak;

Paşa gönlün bilir; Her gece, saatler 03: 30;yi gösterirken o sefil hayalim
uykularını çalacak

Paşa gönlün bilir..
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
22 Şubat 2007       Mesaj #232
arwen - avatarı
Ziyaretçi
GİTME BEN SANA KALBİMİ VERDİM

Sponsorlu Bağlantılar

Sen bu dağların sevda türküsüsün bahar gözlüm, denizlerin mavisi, bulutların beyazısın. Çatlamış toprağın bağrına düşen bir damla su’sun. Ne zaman bahar gelse, yağmur yağmur çiçek açar gökyüzünde sesin.

Ben sonbaharın yorgun yanık türküsüyüm oysa, sarıya çalar rengim, rüzgarlar estikçe savurur gider yapraklarımı uzak diyarlara.
Sonbaharda kar yağar üzerime, üşür ömrüm. Yalnızlık kocaman bir dağ olup büyür gözlerimde. Gitme sevdamsın! Gidersen rotası belli olmayan gemiler alıp götürür umutlarımı ulaşamıyacağım yerlere...

Sen gülüşünde baharın ilk sevincini, gözlerinde göğün uçuk mavisini taşıyorsun! .. Baharın kokusudur yeryüzüne dağılan temiz nefesin. Yaşamak bir su gibi berrak yüzünün aydınlığında, bir köy türküsü gibi içli ve hilesiz dağçiçeğim...

Ben seni ozanca sevdim türkünakışlım, aybakışlım, sular gibi temiz, bir rüzgar gülü gibi hilesiz. Mehtabın güzelliği, yıldızların ışıltısısın sen karlı dağlarda, rüzgarların soluğu, güneşin dostluğusun. Umut, aşk ve alın terisin sen akalınlarda. Toprağa ekilen tohum, bahara söylenen aşkşarkısısın. Ceylan gözlerin sevinci, dudakların ıslığısın türkülü ırmaklarda... Gitme ne olur.

Gidersen, yaşamın acılı haritasında yaralı bir kalbin, adını bilmediğim çiçekleri kanar içimde her gece... Ay suskunlaşır, yıldızlar suskunlaşır, acılar suskunlaşır, yitirir sesini yaşayanlar da ölüler gibi... Suskunluğun trendinde kan kusar yürekler sensiz. Rüzgar da esmez artık buralarda, çiçekler de açmaz, herkes boynu bükük kalır bu şehirde, çekip gider mutluluklar... Gitme ne olur.

Bak hüznün zifiri saçları akıyor geceye, gecenin karanlığına karışıyor hüznüm... Lanetlenmiş yalnızlıklara ah ediyor kalbim. Her gün biraz daha büyüyor içimdeki kırgınlık... Gitme... Acılar içinde olsam da yaşamı çılgınca sevdim ben. Çılgınca sevdim bu dağları, bozkırları, güneşi. En çok seni sevdim dağçiçeğim, en çok seni sevdim... Gitme ne olur.

Yol türküleri kederlidir nazlım, yol türküleri dertli, yol türküleri acılı. Gidersen kar yağar istasyonlara, boynu bükük bakar ardından bütün akasyalar.

Gitme, bir güvercin sıçaklığı gibi kal yüreğimde. Ben ki sevdamı dağlı bir çiçek gibi göğsümüm üstünde taşıdım hep, namusumun akında. Ne zaman gözlerine baksam beyaz beyaz güvercinler kanat çırpar mavilere; Güller açar ne zaman ellerimi uzatsam saçlarına, serin serin eser yeller.

Bu sevdayı alıp gitme benden, alıp gitme mutluluğumu gözleri türkülü kuşum; içimdeki baharı öldürüp gitme, kimsiz, kimsesiz boynu bükük bırakma türkülerimi. Körpe bir dal gibi koparma sevinçlerimi yüreğimden ne olur... Gitme sevdamsın, ateşimsin, hasretimsin… Gitme ekmeğimsin sen, suyum, havamsın… Gitme, ben sana kalbimi verdim… Kalbimi de alıp gitme…


Gitme, figan düşer denizlere sular çekilir
yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime
bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır
boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür

gitme
bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk
şaşırır yönünü rüzgarlar
bütün pınarların suyu çekilir
solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm

gitme
öksüz kalır içimdeki imge dağları
saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı
bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez
çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm

gitme
içimdeki bütün vagonlar devrilir
bir kar yağar istasyonlara, üşürüm

gitme
bütün ormanlar ateşe verilir
kuşlarda gider bu kent de, ölürüm

gitme kal
menevşeler açsın dağlarda
sevince dönüşsün gökyüzü
iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm
yokluğuna alışamam yokluğun ölüm



NURİ CAN

HayLaZ61 - avatarı
HayLaZ61
VIP BuGS_BuNNY
22 Şubat 2007       Mesaj #233
HayLaZ61 - avatarı
VIP BuGS_BuNNY
5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.

Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi... Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah'ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle... Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti... Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar... Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne... Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne... Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…

Pirana Kovalayan Çılgın Hamsi...
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
23 Şubat 2007       Mesaj #234
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Seneler seneler önce kaf dağının ardında küçücük bir ülke varmış.Bu minicik ülkenin gururlu ama kibrli olmayan bilgin bir kralı varmış.Hep beraber alacakaranlık kuşağındaki minik ülkelerinde mutluluk içinde yaşayıp giderlermiş.

Birgün kralın kahinleri gaiplerden bir haber getirmişler:
- Kral hazretleri yarın öğleden sonra bir yagmur yağacak,sakın bu yağmurda ıslanmayın !..Çünkü;bu yağmurda ıslananlar delirecek....çıldıracak..demişler.Kral teşekkürler ve hediyelerle uğurlamış kahinleri.Bir anlamda verememiş bu işe doğrusu..?

Ertesi gün kapkara bir bulut çöreklenmiş,dağlarında nilüfer çicekleri açan bu güzel ülkenin üzerine..BEKLENEN yağmur yağmaya başlamış fütursuzca hiç bir şeyden habersiz insanların üstüne....Ve kehanet gerçekleşmiş,insanlar birer birer delirmeye başlamış..garip tuhaf hareketler yaparak kralın etrafında dolaşıp duruyorlarmış kral olduguna bile aldırmadan..Ülke dışarıdan bakıldığında büyük bir tımarhaneyi andırıyormuş adeta..

İlk zamanlar kral halinden memnunmuş,bu kadar anormal insanın içinde akıllı kalmak gizliden gizliye zevk bile veriyormuş aslında..Fakat günler geçtikçe hayat çekilmez bir hal almaya başlamış,etrafında konuşacağı,dertleşecegi,kendisini anlayan bir kişi bile bulamamak derinden yaralıyormuş kralı,kısa süre içinde sararmış solmuş,ızdırabından yataklara düşmüş......Ve acı da olsa kararını vermiş,kahinleri yeniden çagırmış saraya,bitkin bir halde dudakları titreye titreye bu yağmur demiş...bu yağmur ...bir daha ne zaman yağacak..BENDE ISLANACAĞIM....

Kral pes etmiş ama siz pes etmeyin,çünkü;akıllı olan,normal olan sizsiniz,etrafınızdaki insanların anormal olması ve çoğunlukta olması,sizin gibi düşünüp hissetmemesi ümitsizliğe sürüklemesin,direnin..savaşın..kendi doğrularınızı yaşayın,başkalarının doğrularını değil...

Bir çift gözüm var
Baktığını görmeyenlere
Karıncaları dinlemek isteyenler
Kulaklarımı alsınlar
Uykusunda gezenlere
Ayaklarımı vereyim
Ellerim karanlıkları silenlerin olsun
Kalbimide taşıyabilenlere
Satıyorum..............


bilgin adnan
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
23 Şubat 2007       Mesaj #235
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
FIRSATLAR

Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık…..Tık…… Tık…. Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Biraz meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış. Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım. Adam birden parlamış. Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş. Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu? Kırlangıç mahcup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş; Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam Adam kararlı, adam ısrarlı; Yok, yok ben seni içeri alamam demiş. Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş. Işim gücüm var, git başımdan. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş; Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın yalnızlığını paylaşırım demiş. Bazıları, gerçekleri duymayı sevmezmiş. Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş. Ben yalnızlığımdan memnunum demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş. Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını öne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş Adam önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş; Hay benim akılsız başım. Demiş ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma keyifli bir vakit geçirirdik birlikte. Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yinede kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş. Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Bende onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim. Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama…… Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki; Kırlangıçların ömrü 6 aydır…..
Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendirmezseniz uçup gider. Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karşınıza çıkar ve değerini bilmezseniz kaçıp giderler. Ve asla geri gelmezler. Dikkatli olun…. Farkında olun….. Ve bir düşünün bakalım Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
23 Şubat 2007       Mesaj #236
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
hayat
ben hayatim boyunca hata yapmamak icin ugrasirken en zayif animda en buyuk hatayi yaptim.sevginin insani zayif dusurdugune inanir ve sevgiyi kendime yakistiramazdim.o ise evet derken hayatimin en buyuk sevgisini ve en buyuk acisini yasayacagimi tahmin edemezdim ki...universiteyi bitirmis ve 4 yildan sonra tayinin cikmisti.artik hayatim istedigim gibi daha duzenli olacakti ama ordan uzaklasmadan onun seni kaybedemem sorusuna gitme sarhosluguyla hayir diyememistim.o an kaybedecek bir seyimde yoktu aslinda,olmazsa ayrilirdm.hayatimda ilk defa birinin kiz arkadasi olacaktim.hep kacmistim ama ona yok diyememistim bunun nedenini bile dusunmemistim o zamanlar,aradan bir yil gecti cok guzeldi evet artik seviyordum birini...onumla evlilikten bahsetmeye baslamistik ki;o anda aramizdaki ucurumu farkettik ikimiz...o ve ben ikimiz oldugumuz surece cok mutlu oluyorduk ama aileler araya girince mezhep farkliligi iyice kendini belli etmeye basladi.simdi aramizda uzun yollardan baska ailelerimizde var.ve biz birbirimizin sevgisini tuketiyoruz onlar icin.bu sevgi daha ne kadar surebilir kimbilir,ama onunla ayrilsak bile onu hep bana bakarken gulen gözlerle hatirlayacagim.biz basaramadik ama ne olur siziz gözleriniz sevdiginizin ellerini birakmasin.
Yazar: anlamsiz
Nephthys - avatarı
Nephthys
Ziyaretçi
23 Şubat 2007       Mesaj #237
Nephthys - avatarı
Ziyaretçi
Sevdiğinizi bulmak

Gerçekten sevmeye değer olan insanı bulmak yada bulduğumuz insanı sevmek...Bu iki durumun hangisiyle karşı karşıya olduğunuzun nasıl farkına varabilirsiniz?..
Hayat kendince bir yol çizer size, ilkokuldan itibaren etrafınızdaki karşı cinsler içinde bir eleme yapmaya başlarsınız.Nedenini bilmediğiniz bir şekilde içinizden gelen bir sesle birilerinden hoşlanırsınız,birilerini de sevmezsiniz anlamsızca.Ama en zararsızıdır ilkokuldaki bu küçük oyunlar.Esas evlenme yaşına geldiğiniz dönemlerde üniversitede okurken bu oyun birden gerçek olmaya başlar. Etrafınızda sizin zeka düzeyinizde olduğunu varsaydığınız ve sizin yaşamsal çevrenizden olmayan birçok insan vardır.Onların içinden birisi hayatınızın kadını veya hayatınızın erkeği olabilir pekala.Siz, hayat tarafından sizin önünüze seçilerek çıkarılmış insanların içinde aramaya başlarsınız hayatınıza anlam katacak eşinizi.Ve büyük olasılıkla da seveceğiniz insanı bulursunuz ve sınırsız olduğunu düşündüğünüz bir sevgiyle seversinizde onu.
Mecburi hizmete giden öğretmenler ve doktorlar eğer üniversitede kendilerine sunulan zengin havuzdan seçim hakkını kullanmadılarsa ,havuz daha da küçülerek mecburi hizmete gittikleri küçük ilçelerde bir elin parmakları kadar, sizden daha önce oraya gelmiş etrafı sizden daha iyi tanıyan ve çevredekilerce de tanınan “küçük yerin büyük insanları” içinden ararlar hayatlarının anlamını.İnsan doğasının anlamsız seçiciği burada da kendini gösterir ve şanslıysanız eğer bulabildiğiniz bir yada iki insan içinden sevebileceğinize inandığınızı seçersiniz.Sevmek öğrenilebilir diye düşünürsünüz içinizden.
Hem orada da yalnızsınızdır. Zaten aileniz sizi orada yalnız bırakmaktan ve sizde onlardan uzak olmaktan tedirginsinizdir.Onlar içinde, sizin içinde iyi bir fikirdir, hayatın labirentlerinde bulduğunuz bu insanı sevmek. Seversiniz de…
Bu insanı tanırken sizi rahatsız eden bir takım özelliklerini görmenize , fark etmenize rağmen, içinizdeki sevme ve sevilme isteğinin bunların önemli olmadığını kulağınıza fısıldaması, onu neden sevmeniz gerektiğini düşündüğünüzde çok inandırıcı gelmektedir. Buna inanırsınız.
Gerekli toplumsal prosedürler hızla tamamlanır ve artık yalnız değilsinizdir hayata karşı.Erkekseniz eğer anneniz sizi evlendiğiniz kadına “emanet” etmek gibi bir gereklilik görmez.Ama kadınsanız büyük ihtimalle babanız “sizin için iyi ve gerekli bir şey yaptığından çok emin bir şekilde” sizi kocanıza “emanet” eder.Siz tüm birey olma çabalarınıza rağmen en sevdiğiniz insan tarafından ” birisi tarafından korunması, gözetilmesi gereken birisiymiş” gibi tanıtılırsınız kocanıza ilkönce ve ardından da inanılmaz bir tezatla birbirinize saygı duymanız istenir.
Hayat daha eğlenceli olmaya başlamıştır.O küçük kasabada kendinize bir arkadaş bulmuş üstelik onunla tüm toplum tarafından kabul gören bir şekilde beraber olabilmektesinizdir.Geriye yapılacak çok fazla bir şey kalmaz zaten, bulduğunuz adamı sevmekten başka.Orada olmak eskisi kadar rahatsız etmez sizi yada orada olmanın getirdiği rahatsızlığı size hissettirmeyecek bir hayat yarattığınıza inandırmışsınızdır kendinizi.Hatta o küçük kasabayı sevmeye bile başlarsınız bir süre sonra.
Yıllar hiç kimseye aldırmadan kendi ahesteliği içinde akıp giderken siz alıştığınız hayatın kabullenilmişliğinde, kendi kendine sorgulamalardan uzak sadeliği içinde yaşar gidersiniz.
Bir gün büyük bir şehre tayininiz çıkar.Önünüzde yeni ve alıştığınız ritmin dışında bir hayat vardır.Yeni insanlar yeni arkadaşlar girmeye başlar hayatınıza.Hayat artık daha renkli olmaya başlamış, arkadaşım dediğiniz insanlarla küçük yerlerde yaşamanın rahatlığını tedirgin eden çekingenlikle yaptığınız sohbetler, yerini rahatça sohbet edebildiğiniz bir çevreye bırakmıştır.Bu sohbetler sırasında birisi dikkatinizi çeker bir gün.Ne kadar da ilgi çekici birisidir.Size ne kadar da benzemektedir.İçinizden evli olduğunuzu geçirirsiniz sürekli,verilmiş sözler,tutulması gereken vaadler vardır eşinize ve ailenize.
Ama yüreğiniz söz dinlemez olur sevmekten alıkoyamazsınız kendinizi tüm çabalarınıza rağmen.Her an onu düşünürken buluverirsiniz kendinizi,her şeyi ona anlatmak istersiniz,hep onun yanında olmak için dayanılmaz arzular duyarsınız,akşamları eve gitmek istemez olursunuz,canınız yanar eve giderken.Onun yanındayken bir kuşun kanadına binmiş gibi hızla akan zaman ondan ayrı kaldığınız zamanlarda ayağına taş bağlanmış bir kaplumbağanın yüreğinizi sıkan çabaları gibi ağır ve çekilmez olur.Kendinizi işinize, kendinizi kitaplara verirsiniz.O küçük kasabada huzur diye tanımladığınız sessizlik,yaklaşmakta olan büyük bir fırtınanın habercisi gibi tedirgin etmeye başlar sizi.Soluduğunuz havanın içine kurşun gibi karışarak onu ağırlaştıran, nefes almanızı zorlaştıran bir huzursuzluk hissedersiniz hayatınızda.
Kendi kendinize sorgulamalar başlar derinden, eşiniz o küçük kasabadaki insandır hala,ama siz eşinizi o küçük kasabada gördüğünüz gözle görmemeye ve daha da kötüsü o küçük kasabada sevdiğiniz gibi sevmemeye başladığınızı fark edersiniz.Daha önce sevdiğinizde önemli olmayacağını düşündüğünüz pek çok özelliği küçük kirpilerin okları gibi teker teker içinizi sızlatarak batar teninize.
Eşinizin, küçük bir yerde size çok yakın olabilmesinden dolayı size gösterdiği ilgi olarak düşünmekte bir sakınca görmediğiniz ve kendinizi inandırdığınız davranışlarının büyük bir alanda aslında size gösterilen bir ilgi olmadığını, sizi tatminden ne kadar uzak olduğuna şahitlik edersiniz hayretle. O küçük kasabada bulduğunuz insanı sevme gayretiniz,gerçekten sevmeye değer olan insanı bulduğunuzda, yerine sığmadığı için küçük mutfağınızın tam ortasında duran bir buzdolabı gibi her an dikkatinizi çekmeye, sizi rahatsız ederek içinizdeki duyguları soğutmaya ve sizi üşütmeye başlar.
Aslında gerçekten sevmeye değer olan insanı bulduğunuz da fark edersiniz ki bulduğunuz insanı sevmişsinizdir.
Alıntıdır
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
23 Şubat 2007       Mesaj #238
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
AY YÜZLÜM

Kaybedilmemesi gereken değerlerden biri de geçmişimizdir. Geçmişimde yaşadığım acı bir anıyı dillendirmek istedim, ne kadar zor olsa da yaşananlar izleri derinlerimizde kalır.


Bir sevdanın tohumlarının ekilmesi nasıl zor bir iş ise biçilmesi de o kadar kolaymış. Bunu anlamak için acıda olsa bir tecrübe yaşandı adı eskimiş olan bir şehir de. İki yıl önce yeşillendirmeye başladığı aşkını o güne kadar çiçekler açtırmış ve meyvelerini toplamaya başlamıştı. Birbirine bu kadar çok yakışan iki güzel insan bu şehri kendilerine cennet yapmışlardı. Eski bir şehirde eskimeyen bir aşktı doğarken. Güneş her gün, her gece gözlerinin içinde doğup içinde batıyordu. İçlerindeki coşkuyu, aşkı yüreklice serebiliyorlardı sevgi çuvalının üstüne… Bir pınar olup ardı arkası kesilmeden akıyorlardı, akıyorlardı da geçtikleri her yeri tatlı bir bahar havasında eserek peşlerinden sürüklüyorlardı.

Bir vakit geldi sevdiği kız düştü uzak memleket yollarına. Her gidişin bir dönüşü vardır mutlaka. Kavuşacakları günü beklerken zamansız gelen haberle, mevsim dışı kuruyan yaprak gibi kalmıştı bir başına. Yerlerde buldu kendini savrulurken adımların önünde, ardında. Kulaklarında hep onun sesi bir şeyler mırıldanıyordu, dikkatini toplamaya çalıştı neydi anlattıkları diye. Bu bir müzikti ezgileri şu an bile kulaklarında .”gidişim öyle bir gidiş ki hep yanındayım “.ses yumuşacıktı ve hoşça kal diyordu. Elleri boş gözleri güneşsiz kalakalışı… Kanatlarını koparmıştı acı, yanıyordu hem nasıl yanıyordu içi belki de bu yüzden birden kuruyuvermişti, karışmak istemişti geldiği yere, geri dönmek için Yaradan’ın huzuruna çıkıp beni de al, beni de al demek istemişti, istemek az kalırdı yalvaracaktı beni de beni de… Katılırcasına ağlamaya başladı, acısı yüreğinin tenha köşelerine bile ulaşmıştı. Ömür kısa narin yaşanmalı her nerde nasılsa!

Nuray o kadar güzel di ki hem yüreği hem kendisi, bahtının da güzel olması gerekir di olmadı. Yaşanmışlıkları ve yaşayacakları ve yeni kurmaya başladığı hayatı için verilmiş sözleri vardı. Şimdi ise beyaz bir esvap giyecekti, ilk defa giydiği bir beyaz ona yakışmayacaktı emindi o bir melek olmalıydı kanatsız. Bir kara yüz gelmiş kapkara elleriyle yüreğini durdurup alıp gitmişti… Diğer kazazedelerin hepsinde kırıklar, sıyrıklar, morluklar varken, ansızın gelen kara yüz tertemiz lekesiz önüne katıp götürmüştü ay yüzlüyü… Annesi hep ay yüzlüm derdi, ışıl ışıl bakışları, pırıldayan bir teni vardı. Saçları sarı kumral güneş ışıklarıyla göz kamaştırıcıydı. Enteresan olan kazadan sadece onun hiçbir kaza belirtisi olmadan ölüme yenik düşmesiydi… Bir tek çizik bir tek morluk bile yoktu, sanki ölmemişte bizleri seyredercesine gülümsüyordu, ne yazık ki tükenmişti nefesi... Kadere karşı eğilmişti narin bedeni.

Evet, ağzından düşmeyen ölüm, karşısına bu şekilde çıkmıştı. Belki kendi çağırmıştı ölümü.

Hatırla beni gideceğim yanından
Gidişim öyle bir gidiş ki
Hep yanındayım
Birleşip ayrılan yolun farkındayım…

İlhan İrem’in şarkısındaki bu sözler ölümünden sonra evin her köşesinden (tuvalet aynasında, dolabından, banyo dolabından, telefon defterinden ve çantasından) küçük kâğıtlara yazılmış olarak bulundu. Belki kendi çağırmıştı ölümü. Gidişim öyle bir gidiş ki… Bu bitiş öyle bir bitiş ki başka yaşantının da başlangıcı idi aslında yüzündeki ifade hiç soğuk değildi, sıcacık bir gülümseme vardı. Bana üzülmeyin, ağlamayın ben mutluyum der gibi yeni bir kapıdan içeri girmiş el sallıyordu. Sadece ve sadece takıldığı bir tek şey vardı “ah zavallı düşlerim” .henüz çok erkendi, yapacak o kadar çok şeyi vardı ki hepimiz gibi… Giderken arkasında bıraktığı o hayatının adamı dediği, o canım dediği şimdi ne yapacaktı onsuz, annesi kime diyecekti ay yüzlüm diye…

Sevdiğini toprağa verildiği 25 Nisan gününün akşamı, boş evinin yalnızlığına daha fazla katlanamayarak dışarı çıktı ve içgüdüsel olarak beraber gezdikleri okulun içindeki Japon bahçesinde gezinmeye başladı. Sık sık yaptığı gibi…
Her çiçekte, her ağaçta, bastığı her yerde ay yüzlüsüne bakaracasına dalıp dalıp gidiyordu sessizliğine.
Koyu ağaç gölgelerinde çıkıp gelecek gibi umarsız bir bekleme sarıyordu özlemli yüreğini.
Gitmek yakışmamıştı sevdiğine yarımlığı düştükçe kararan esrik yüreğine öfkeler paralanıyordu Japon bahçesinde…




Hayallerini düşleyip ellerini sıktıkça kana boyanıyordu.
Nisan yağmurlarıyla uğurladığı gözleri ıslanarak düşüyordu o sevdikleri Japon bahçesine.
Bir zamanlar kahkahalarıyla çınlayan seslerin yerine hüzün sessizliği çöküyordu.

Gidişin öyle bir gidiş ki! Zaman seni yendi geride kalan beni düşünmeden.

Genç adam gözlerini sildi, yerinden doğruldu ve bir çiçek koparıp her zaman yaptıkları gibi bahçenin tam ortasında duran havuza yavaşça bıraktı bu nazlı çiçeği tıpkı sevgilisini uğurlar gibi…

Evinin yolunu tuttu karanlığa kopardı çiçeğiyle kendini…
Ay her gece penceresinden baktıkça acısını yüreğine gömdü sustu sustu…
Dolunaya şarkılar söyledi hüzünlü yüreğinin sesiyle;


Hatırla beni gideceğim yanından
Gidişim öyle bir gidiş ki
Hep yanındayım
Birleşip ayrılan yolun farkındayım…
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
24 Şubat 2007       Mesaj #239
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Güvercinler

Her gün, tam da bu vakitte yaptığı gibi, tahta kulübenin küçük tel kapısını açıp; teker teker, ürkekçe ve hızla dışarı çıkıp, birbiri ardına havalanan güvercinlerinin küme halinde gökyüzünde daireler çizerek süzülüşlerini izledi bir süre.

Sonra, yaşadığı deniz kıyısındaki barakadan çıkıp, yüz adım kadar ilerideki küçük evinde kendisi gibi tek başına yaşayan arkadaşının evine doğru yola koyuldu.

Elindeki hortumla bahçesindeki çiçekleri sulayan arkadaşının yanına yaklaşırken: “Bir tane daha!” dedi, “Bir tane daha eksilmiş.”
Evin önündeki sandalyeye oturup, söylenmeye devam etti:
Bu adada benden başka güvercin besleyen yok, yani başka bir sürüye karışma ihtimali yok, çalınma ihtimali yok, kaçmaları içinse bir sebep yok! Bu hafta üçüncü oldu. Onlara ne olduğunu anlamıyorum.
Yırtıcı bir kuşun işi olmasın?
Ben hiç görmedim, sen gördün mü?
Hayır.
Öyleyse ne?
Bilemiyorum.

Elindeki hortumu yere bırakıp, yegane arkadaşının yanındaki sandalyeye oturdu. Başlarını hafifçe yukarı kaldırıp, belirli bir düzen içerisinde uçan güvercin kümesini izlediler:
Bazen gelip taraçama konuyorlar. Saksı çiçeklerimi gagalıyorlar, topraklarını deşiyorlar ve her tarafa pisliyorlar.
Kedin neden yanında değil?
Gebe. Son günleri, bütün gün bir yerlerde uyukluyor.

Güneş batarken arkadaşıyla vedalaşıp, güvercinleri kapatmak için evine döndü: “Güvercinleri sevmiyor” dedi kendi kendine, “Oysa karısı çok severmiş, balkonunu kirletiyorlar diye tartışmışlar; öldürmüş karısını, tek kurşunla, kafasına: Bam!”

Birkaç gün evinden uzaklaşmadı. Kitap okudu, güvercinleriyle ilgilendi, yüzdü. O akşam üstü güvercinleri kapatırken bir tane eksik saydı ve arkadaşının evine gitti. Bahçede değildi. Kedi giriş kapısının yanında uyukluyordu, iyice şişmişti. Kapının kolunu indirip, içeri girdi. İçerde de değildi. Gözü, odanın sonundaki, taraçaya çıkan merdivenlere ilişti. Yavaşça ilerleyip basamakları tırmandı. Kapı açıktı, arkadaşı birkaç metre ileride, sırtı ona dönük; eğilmiş, yerden bir şey almaya çalışıyordu. Sağ elini hızla yukarı doğru çekti; ince, acı bir ses çıktı. Elini yukarı doğru kaldırdı, avucunda tuttuğu yabani bir güvercindi, can havliyle bağırıyordu. Taraçanın zeminine dikkatlice baktığında; yuvarlak daireler halinde sürülmüş yapışkan sıvıları ve üstlerindeki kopuk; kuş tırnakları, parmakları, ayakları gördü. Zamk sürülü olmayan aralarda ve üstlerinde ise; buğday taneleri, ufalanmış ekmek parçaları serpiliydi.
Arkadaşı, bir elinde yabani güvercin olduğu halde dönüp, sol tarafa doğru, zamklara basmamaya gayret ederek ilerledi. Birkaç adım ötesinde, bugün eksildiğini fark ettiği güvercin, ayaklarını zamktan kurtarmaya çabalıyordu. Onu da hızla çekip, diğer avucuna aldı. Sonra onları, taraçanın dibindeki köpek kulübesine benzer, büyükçe bir tahta kafesin içine attı ve üstteki küçük camdan izlemeye koyuldu. İçerdeki itişip, tepişmeden kulübe yerinde sallanıyordu.
Bir süre izledikten sonra kendi kendine söylenmeye başladı:
Saksılarımın topraklarını eşeliyorlar, onlara zarar veriyorlar, üstelik her yere pisliyorlar!

Arkasını dönerken, arkadaşı sessizce basamaklardan aşağı inip, çıktı ve evine döndü.
O gece çok uzun geçti. Sabah erkenden kalkıp, tüm gün çalışarak güvercinlerinin kulübesinin tam karşısına büyük ve sağlam bir taş oda yaptı. Takip eden günler, güvercinlerini uçurmadı.

On gün kadar böyle geçti. Bir akşam üstü evinin önünde oturup, kıyıya vuran dalgaları ve denizin üzerinde alçak uçuş yapan martıları izlerken arkadaşı çıka geldi.
Günlerdir bana uğramıyorsun, güvercinlerini de görmedim. İyi misin?
“İyiyim,” dedi usulca.
Kedi yavruladı, üç tane. Bahçede koşuşturup duruyorlar
Ya kuşlar?
Her gün! Güvercinler, kargalar, bazen de martılar! Yerleri ve çiçekleri mahvediyorlar.
Karını sever miydin?

Cevap vermedi, yerinden kalktı ve evine doğru ağır ağır yürüyerek, ağaçların arasında gözden kayboldu.
Ertesi gün adam nefes nefese tekrar geldiğinde: “Yok!” diyordu, “Her tarafı aradım, yok!”
Nereye gider? Hele yavrularını bırakıp…
Belki vahşi bir hayvan, ne bileyim; aç kalmıştır.
Sus! Ama öyle olsa bile neden yavrularını değil de onu?
Belki, onları korumak için atılmıştır ve…
Hayır! Bunu aklıma bile getiremem.
Seni anlıyorum. Benim de güvercinlerimden birinin başına böyle bir şey gelse… Seni anlıyorum.

Günler hızla geçti. Güvercinleri kafeslerinde besliyordu. Arkadaşı yine nefes nefese ve sinirliydi:
Yok! Nereye gider küçücük yavru!
Belki, martılar aç kalmıştır. Baksana ne kadar büyükler.

Adada, bitki yetiştirmek ve hayvan beslemekten başka yapılacak pek fazla şey yoktu. Güvercinleri uçurmayalı da bir ay’ı çoktan geçmişti. Onları uçarken izlemeyi çok severdi.

Kucağında, sırtını okşayarak getirdiği son kedi yavrusuna bakarak:

“Sadece bu kaldı” dedi, günlerdir diğeri de yok; neler oluyor!
Karını sever miydin?

Cevap vermedi, kediyi yere bırakıp sandalyeye oturdu. Martıları izlerken söylendi: “Her tarafı kirletiyorlar, ve tüm gün bağrışıp duruyorlar!”

Baltanın tersiyle arkadaşının kafasına vurdu. Neye uğradığını anlayamayan adam, sandalyeyle birlikte yere yığıldı.
Gözünü açtığında, elleri ve ayakları bağlı olarak taraçada, güvercin kulübesinin önündeydi. Diğeri, elinde ensesinden tuttuğu; miyavlayıp, çırpınan kedi yavrusuyla taş odanın önünde, ayakta duruyordu. “Orada ne var?” diyebildi, “Annesi” diye cevapladı: “ On gündür aç!”
Ve yavruyu odanın küçük penceresinden içeri bıraktı.
Taş odadan sesler yükseldi; korkunç sesler! Hemen sonra ses kesildi. “Güvercinleri severim” dedi, ve bağlı olan ayaklarından sürükleyerek adamı güvercin kulübesinin önüne getirip, içeri fırlattıktan sonra kapıyı kapattı: “Onlar da açlar” dedi, “Çok açlar”

Polisler; iki aylık, rutin kontrol için geldikleri, iyi hali belirlenen; yaşlı, kimsesiz mahkumların, devlet tarafından yerleştirildiği ıssız adadaki evlerin birinin taraçasındaki iki kulübede; bir kedi ve paramparça edilmiş üç kedi yavrusu ile gagaları kanlı iki düzine güvercin ve tanınmaz hale gelmiş bir erkek cesedi buldular.

Yakınlardaki diğer evin taraçasındaki eski mahkum ise, elindeki ıspatula ile yerdeki zamkları kazıyordu.
Kapısı açık kulübenin içinde; üst üste yığılmış kuş iskeletleri, her tarafta uçuşan tüyler vardı.

Alt kattaki yatağın üzerindeki, üst üste konulmuş; üç tane kuş tüyü yastık ve boş yastık kılıfları evin yeni sahibine kaldı.

Ada'nın yeni konuğu yetmişli yaşlarda, seri katildi ve simetri düşkünüydü. Elinde bavuluyla evine doğru yürürken, yanındaki görevliye gökyüzünde süzülen bir düzine güvercini işaret ederek sordu:
- Neden aynı hizada uçmuyor bunlar?

arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
24 Şubat 2007       Mesaj #240
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Bir söğüt ağacının koyu gölgesinde oturuyorum..Elimde sigaram,gözüm ufka takılmış..Dalgın ama ürkek bakışlarım dümdüz bir çizgi..Aklımdan o çok eski şarkının nağmeleri geçiyor..
İçimden sessizce mırıldanıyorum sözlerini..Kapatıyorum gözlerimi..Bir süre sonra,buz mavisi dumanlar arasından belirginleşmeye başlıyor vücudu..Sonra,yüzü çıkıyor ortaya, dudaklarında gözlerim..
Hiç kıpırdamıyor dudakları..Ama onu anlıyorum..Ve kıpırdatmadan dudaklarımı,konusuyorum hayaliyle..Sönmek üzere sigaram,küllere karışmış..Atıyor elimden,bir başkasını yakıyorum..
"Hoşgeldin hayallerimdeki buz mavisi bakışlı..Hoşgeldin umidimin aynası..Hoşgeldin..
Demek özledin beni..Ah,bilemezsin,o yalnız ve uğursuz geceleri aydınlatan tek şeydi düşüncen..Ben de özledim seni..Bazen sımsıkı sarıldim yastığıma kapatıp gözlerimi..Bazen birkaç damla gözyaşı oldun yanaklarımda..Bazen öfkeli rüzgara acıp bağrımı,öyle hissettim
seni..Sesimi duymak heyecanlandırdı mı seni?Ne diyorsun,ya ben nasıl ulaştım telefonun tuşlarına?Ellerim titrerken nasıl tek tek buldum sana ait numaraları..Icim nasıl titredi heyecandan,kalbim yerinden çıkarcasına nasıl attı,bilemezsin..Bir de duyunca sesini
uzaklardan,nasıl kayboldum gözlerinde,farkında mısın?Yaptığımız ayıp mı,delilik mi,diyorsun..
Mutluluk ayıpsa varım en büyüğüne ayıpların..Sevmek delilikse,çılgınlıksa umutları taşımak
içimizde,ben deliyim,en az senin kadar..Hatta öylesine kaybetmişim ki kendimi,yüreğimdeki tüm anıları yakar atarım bir tarafa..Ne kendimden korkarım,ne de geçmişimden..Gelecek mi?Seninle olduktan sonra,daha ne isterim..Demek gizemli prensinim düşlerinde..Demek yanına gelmemi istiyorsun güneşli bir günde..Iyi de sen nasıl emin olabiliyorsun
bozulmayacağına bu gizemin?Ya sen atılmazsan kollarıma,sarılırken sana titremezsen heyecandan,bir buse alırken utangaç dudaklarından eriyip gitmezsen dudaklarımda..Ya sen düşlerimdeki gibi ateş değil,korkularımdaki gibi buz olup yağarsan gönlüme.. Korkuyorum hayallerimdeki buz mavisi umudum..Seni yaşayamamaktan,seni tadamamaktan yüreğimle,
seni alamamaktan geçmişinin dikenli yollarından,seninle umutları paylaşamamaktan öylesine korkuyorum ki..Gün geceye dönüyor,ışık gibisin..Aydınlığına kavuşamamaktan korkuyorum..
Bir gün,evet bir gün geleceğim yanına..Ellerimin sıcaklıgını bırakıp sana,eğer istersen bir ömür kalacak yanında,istemezsen sevgimi emanet edip rüyalarına,arkama bile bakmadan,
göstermeden hüznü gözlerimde,ansızın eskime döneceğim.Kalbimin çok özel bir köşesinde
anıtlaşmış aşklara dair sen,ve ben seni hep sevecegim.."
Açıyorum gözlerimi,hayali yok şimdi..Beklemeye başlıyorum,beklemeye değecek her duyguyu beklediğim gibi..


ayhan akın

Benzer Konular

3 Aralık 2006 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
11 Haziran 2013 / Misafir Forum Oyunları
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar
20 Haziran 2012 / ThinkerBeLL Edebiyat