Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Sayfa 34

Güncelleme: 17 Şubat 2016 Gösterim: 594.828 Cevap: 1.812
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
7 Mart 2007       Mesaj #331
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Deniz suyu sürdüm karınca yuvası yüreğime

Sponsorlu Bağlantılar


Yalnızlığına ağlayan denizlerde ne güneşler battı sensiz.Uzak bir yerlerde beni düşündüğünü bilerek o batan güneşlerde hüznümle seviştim.

Bir güneş yalnızlığı

Denizlerin gözyaşlarında..

Dün karıncaları seyrettim hepsi bir koşuşturmaca yuvalarına kırıntılarını taşıyordu.Aşklarım geldi aklıma ,aşklarımdan arta kalan gözyaşı kırıntılarım geldi.Ne tuaf ben o gözyaşı kırıntılarımı hep bir çiçeğe taşırdım karıncalar gibi, o çiçekte benim yuvamdı , o çiçeği gözyaşlarımla büyüttüm gün gelecek sana kavuşurum umuduyla..Ve o çiçeği ellerine bırakırım umuduyla..

Deniz suyu sürdüm
Karınca yuvası yüreğime

Sonra bir karınca ilişti gözüme bir taşın başında güneşe bakıyordu.O ince gözleriyle, ekmek ufladım önüne almadı.Eğildim gözlerine baktım bakmadı.Yalnız kalmak istiyordu...Sonra bir karınca ısırdı beni ''o kör seni görmez '' dedi .
Bir kez daha canım yandı , kör bir karıncanın yalnızlığında...

Kör bir karınca aşkımız
Yalnızlığında, görmediği güneşlere bakan

Denizden çıkan balığın şiir ölmekmiş ,bırak denizlerde yaşasın şiirlerimiz ne onlar bizi görsün ne biz onları biraz daha acısını yaşayalım..

Denizlerde ölüm varmış
Ay ışığı neylesin denize aşıksa

Hadi ne olur bekletme beni ,gözlerimde yine güneşler batıyor.Sigaramda bitmek üzere.Denizden çıkmanı bekliyorum.

İstanbul intihar etmeden gel
Gözlerimizde güneşten kalma hüzünle...
O mavi yolculuğa çıkalım


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
7 Mart 2007       Mesaj #332
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Kediler Cennete Gider Mi Ya Da Kendimize Ait Bir Oda*

Sponsorlu Bağlantılar


8 Mart, otuz yıldır Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. Aslında ilk kez 1910 yılında, 2. Enternasyonal'e bağlı kadınlar toplantısında Clara Zetkin tarafından "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak önerilmiş. 1977 yılından itibaren de Birleşmiş Milletler Örgütü'nün önerisiyle tüm kadınlar için Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlanmış.

Yine bu yıl da, bir ya da birkaç gün boyunca kadın haklarından, kadının karşı karşıya olduğu haksızlıklardan, birer toplumsal yaraya dönüşmüş olan töre cinayetlerinden, kadına yönelik şiddet ve tâcizden, kadınla erkeğin toplumsal yaşam içindeki eşitsizliklerinden söz edilecek. Büyük olasılıkla toplantılar, etkinlikler ve yürüyüşler düzenlenecek. Bir günlüğüne sıkı bir bombardıman, sonra yine her şey olağan seyrine dönecek. Hayır, yararsızlığına inandığımı söyleyemem bütün bunların ama yılda bir zorunlu bir dayatmaca ya da bir yasak savmaca gibi "kutlanıyor" olması, sonunda kapitalist tüketim ekonomisinin çarklarına kapılıp, sevgililer günüvâri bir "hediye alma günü"ne dönüşmesi ve plastik bir kırmızı gül ya da tek taş bir pırlantayla bedellenmesi de canımı sıkmıyor değil.

Başka neler olacak? Yine matbu ve sanal basında kadın konusu tartışılacak, yine aynı beylik cümleler ortalarda gezinip duracak. Yine bazı erkekler –büyük olasılıkla bıyık altından gülerek- niçin kadınlardan büyük şair çıkmadığını soracak. Tıpkı yaklaşık seksen yıl önce İngiltere'de "Kediler cennete gitmez, kadınlar arasından da bir Shakespeare çıkmaz!" diyen yaşlı piskopos gibi.

Dört bin yıllık insanlık tarihinde kadının seçme ve seçilme hakkını dahî ne zaman elde ettiği (düşünün, Türkiye'nin Medeni Kanun'u aldığı İsviçre'de bile kadınlar seçme ve seçilme hakkına ancak 1971 yılında sahip olabildiler) unutulacak. Erkekler yüzyıllar boyunca dünyada at koşturur, kanlara beler belenir, gemilerin pruvasında ellerini gözlerine siper edip ufuklar keşfederken, kadın'ın dünyadan yalıtıldığı, çocuk doğurup ip eğirdiği, görevinin hizmetçilik ve annelik olduğu, evinin kapısına bukağılarla bağlı olduğu unutulacak. Şiirin özgürlüğü gereksindiği de.

Bu konuyla ilgili bir başka yanlış tavır da, toplumdaki konumundan ötürü yine kadını suçlamak. Bu bir hayli yaygın son dönemlerde, hatta ne acı ki kadınlar arasında bile.

Sürekli dayak yiyen, karnını bile yeterince doyuramayan, ilgiden, destekten, şefkatten mahrum, cahil ve yoksul anne-baba elinde büyüyen, hatta bundan bile mahrum olan bir çocuğun akranları arasındaki başarısızlığını mücadele konusundaki isteksizliğine, yeteneksizliğine, tembelliğine bağlamak ne derece doğruysa bu suçlama da o derece doğru olabilir ancak. Haksızlığa haksızlık eklemek, gerçeği gözden kaçır(t)mak, adaletsizliği sürdürmek istiyorsak bunu yapalım. Aslında bir suç, bir sorumlu da yok ortada… Sosyal ve tarihsel anlamda kaçınılmaz bir sonuç olarak görüyorum ben bu durumu çünkü, günü gelip kadın-erkek tam eşitliğe (farklılıkları yadsımıyorum, farklılıklar eşitliği engellemez ve zenginliktir) kavuştuğunda da bunu tek başına kadınların işe asılmasına (mücadeleci ve öncü kadınların hakkını teslim ederek) değil, bu dönüşümün koşullarının artık olgunlaşıp uygun hâle gelmesine bağlarım.

Ben nesnel bakıyorum, bilimsel bakıyorum, tarihsel bakıyorum ve kadın ya da erkek akıl ve vicdan sahibi herkesin de böyle bakması gerektiğine inanıyorum. Gelecek on ve yüzyıllar içerisinde böyle bir ayrımın bir geçmiş zaman efsanesi hâline geleceğine de... Evet, insanların bu tarz tartışmaları gülünç bulacağı, bir çocukluk anısı sayacağı günler de gelecek. Erkeklerin kadının büyüteçliğine ihtiyaç duymayacak, kadınlarınsa erkeklerden nefret etmeyecek denli güçlü ve komplekssiz olduğu gün aynı noktada buluşulacak.

Kadınların yaklaşık yüz yıllık eşitlik mücedelesinde "hakkını teslim ettiğimiz" kadınlardan biri de Virginia Woolf. Virginia Woolf, İngiliz ve dünya yazınının en önemli adlarından biri. 28 Mart 1941 tarihindeki intiharına kadar süren 59 yıllık yaşamında, aralarında kadın ve edebiyat konusunun feminist bir bakış açısıyla ve zekice bir kurguyla işlendiği Kendine Ait Bir Oda'nın da bulunduğu on beş kitap yazmış, yazıyla uğraşmasının yanı sıra kadın hareketine ve İşçi Partisi'nin çalışmalarına aktif olarak katılmış bir öncü yazar.

Virginia Woolf, yukarda sözünü ettiğim kitapta "cinsiyetini düşünmek yazı yazan herkes için öldürücüdür" der. "Katışıksız ve basit bir biçimde kadın ve erkek olmak öldürücüdür, yaratma sanatı gerçekleştirilmeden önce akılda, kadın ve erkek arasında bir işbirliği oluşturulmalıdır. Karşıtların birliği gerçekleşirilmelidir."

Ve bu feminist kadın erkeğin yazdıklarını kadının yazdıklarından daha iç açıcı, daha dolaysız ve açık seçik bulur. Okuduğu bir erkek yazarın romanını "Büyük bir düşünce özgürlüğü, kişisel bağımsızlık ve kendine güven sergiliyordu" şeklinde yorumlar. Ama engellendiği, karşısında bir rakip olduğu ve üstünlüğünü kanıtlama çabası içine girdiği takdirde erkeğin yazdıklarını da kadınınki denli verimsiz bulur.

Sosyal, bedensel ve zihinsel özgürlüğü tam anlamıyla gerçekleştiği zaman, erkeğe ve kimseye kendini kanıtlama gereği duymadığı zaman, komplekslerinden tümüyle arındığı zaman, kadının da muhteşem şeyler yaratacağını söyler.

Ve bakın başka neler der:

"Kadınlar erkekler gibi yazar ya da erkeklere benzerlerse, çok yazık olur, çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz?"

"… biraz olsun ortak oturma odasından uzaklaşıp insanları her zaman birbirleriyle olan ilişkileri değil ama gerçeklikle olan ilişkileri çerçevesinde görebilirsek; ve gökyüzünü, ağaçları ya da kendi içinde varolan herhangi bir şeyi de böyle görebilirsek; çünkü hiç kimse görüş alanımızı kapamamalı; ve gerçeği göğüslersek, çünkü şu bir gerçektir ki, tutunacak bir kol yoktur ve tek başımıza yol alırız ve yalnızca kadınların ve erkeklerin dünyasıyla değil, gerçeklikle ilişki içindeyizdir; o zaman beklediğimiz olanak doğacak ve Shakespeare'in kızkardeşi olan ölü ozan, birçok kez toprağa yatırdığı bedenine bürünecektir. Kendinden önce erkek kardeşinin yaptığı gibi tanınmamış kadın öncülerinin yaşamından kendi yaşamını çekip çıkaracaktır. Bu hazırlık olmaksızın, bizim harcamamız gereken çabalar olmaksızın, yeniden doğduğunda, şiirlerini duyarak yaşamak ve yazmak olanağını bulacağı konusundaki kararlılığı olmaksızın doğabileceğini umamayız, çünkü bu olanaksızdır. Ama inanıyorum ki, eğer bizler onun için çalışırsak, o ozan gelecektir ve bunun için çalışmak, yoksulluk içinde ya da tanınmadan da olsa çabaya değer."

Neredeyse seksen yıl oluyor Virginia Woolf bu sözleri söyleyeli. Kadınların artık pek de boş durdukları söylenemez, kadınlar onun yüzünü ağartacak denli yol aldı o günlerden bugünlere ama yüzyılların izi ve etkisinin hâlâ büyük ölçüde sürdüğü de bir gerçek. Ve Virginia hâlâ bir yerlerden kulaklarımıza "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!" diye fısıldamayı sürdürüyor.

Kadınlar!.. Ayrı bir "kadınlar günü"ne gerek ve gereksinim duyulmayacak gelecek güzel günlerin umudu, ağzımıza çalınan bir parmak balın değil, kovanlar dolusu balın hayâliyle… Kadınlar günümüz kutlu olsun!..


*Yazıda tırnak içine alınmış alıntılar Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda adlı kitabındandır.

arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
8 Mart 2007       Mesaj #333
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Hava öylesine kapalı ki, güneş öylesine yok ki, hani sıcacık bir gülümseme bütün bulutları dağıtacak ve bütün güneşleri doğurtacakmışçasına aylardır bekliyorum. Ama hala o yağmurlu kapalı Aralık ayında kaldım galiba. Aradan üç mevsim geçmesine rağmen ne bahar gelmek bildi ne de yaz. Zaman zaman güneş doğmuyor değil. Bulutların arasında şöyle bir kendini gösterip yine kayboluyor. Güneşi kaybettiğim ufukta bekleyip duruyorum. Anlamıyorum. Belki de başka ufuklarda beklemem gerekiyordu güneşin doğmasını. Ama en güzel güneş bu ufuktan doğmuştu. Onun için mevsimlerdir aynı yerde bekliyorum ama hayat bir taraftan acımasızca geçip gidiyor. İnsan hayatı helezonik bir şekilde akıp giderken, o helezonu kırmaya kalkarsa, işte o zaman helezon daire şeklini alıyor ve gittikçe daralan bir kısır döngü içinde boğulup duruyor. Belki de kader denen şey budur. Ya da belki de kadere karşı gelme denen şey budur. Hikaye. Herkes kaderini kendisi yaratıp bozuyor galiba. Zannederim en kötü hastaığın pençesinde boğuşup duruyorum. İşte hayat akıp geçiyor. Ve ben hiç mi hiç müdahale edemiyorum. Kendi hayatıma belki müdahale edebilirim ama kendi hayatımın dışında hiç kimsenin hayatına müdahale edemiyorum.

Buradan bakınca bu şehir ne kadar güzel görünüyor. Ama bu gözlerle bakınca her zaman içinde yaşanan hüzünleri, ayrılıkları, yaşanamamışlıkları görüyor insan. Şehir her ne kadar ışıl ışıl, cıvıl cıvıl da olsa yaşadığın günler bulutlarla kaplıysa hep yağmuru özlüyor ve bekliyorsun. Bulut var ya, nasıl olsa yağmur yağacak diye bekliyorsun. Ve nasıl olsa yağacak yamuru da sevmek zorunda insan. Aslında yağmur da güzeldir hani. İnsanı öyle bir ıslatır ki, ne üzerinde hüzün kalır ne sevda hepsini temizler geçer. Ama işte beklenen yağmur bir türlü gelmezse o hüzünler ve sevdalar insanın benliğine yapışıp kalır. Aslında sevdadan kurtulmaya çalışmak belki de hayattan kurtulmaya çalışmaktır. Ama küçük küçük mutluluklar yaşayan insanlar, büyük umutların peşinde koşan insanlardan belki de daha mutlu oluyorlar. Aşkı, sevdayı bir kişiye karşı yaşamak galiba en kötüsü ve en iyisi. İnsan birini seviyorsa, ister istemez zamanla karşılık bekliyor. Karşılık gelirse bir süre günlük güneşlik kıskanılası bir yaşam sürüyor. Ama karşılık gelmezse işte o zaman yaşanan her an boşa geçen zaman gibi algılanıyor. Yaşayan nefes alıp veren bütün canlılar için geçerli bu galiba. Sevgimizi verdiğimiz bütün canlılardan karşılık bekliyoruz. Evde beslediğimiz köpeğimiz bizi ısırmaya kalksa onu kapı dışarı ederiz. Kuşumuz sevgimize karşılık vermese “bana küstü” deriz.. Çiçeklerimiz bile solmaya başlasalar , sevgisiz kaldı garibanlar diye deliler gibi onlarla konuşmaya başlarız. Ama insana duyulan sevdanın güzelliği, karşılığını görürsen, sıcacık bir gülümseme ve en içten kelimelerle sevgiyi ifade etme, en güzeli de kim icat ettiyse sevgiliyi koklayarak, kokusunu ciğerlerine doldurarak sım sıkı sarılmak işte insana duyulan sevdayı farklı kılanlar.

Koca şehir İstanbul, ***** şehir, dost şehir, can şehir, düşman şehir. Seninle yaşayınca senden nefret ediyorum ama senden bir dakika uzaklaşsam seni deliler gibi özlüyorum. Sen çirkef sevgili, sen hırçın, sen yaramaz ve sen bekaretini yüzyıllar öncesinden kaybetmiş ve hala bakire masumiyetini kaybetmemiş güzel yüzlü, güzel ruhlu fettan sevgili. Hani köprüden boğazı geçmeye kalksam, saatlerimi, yaşanası saatlerimi sadece sana veriyorum ya kıskanç sevgilim. Ya da arabamı herhangi bir yere parkedemeyip, saatlerce park yeri aradıktan sonra tek bulduğum yere park ettiğimde ve beş dakika sonra arabamın bilmediğim bir yere çekildiğini öğrendiğimde senden nefret ediyorum çirkin sevgilim. Ve sırdaş sevgilim sende nice sevdalar yaşadım ki bunları senden başka hiç kimse bilmiyor ve asla öğrenemeyecek. Sende ayrılıklar yaşadım ki her biri ömre bedel yedi göğüslü, mavi gözlü ve binbir bacaklı sevgili. Sevdaları doğurdun ve sevdaları öldürdün tabiatın en bereketli bereket anası.

Hayat bazen insana çok kısa geliyor. Hani bir kelebeğin ömrü kadar, doğarsın seversin, sevdiğinle birlikte bir yaşam sürersin ve ölürsün. Kelebeklerin sevdaları nasıldır acaba ? Onu da İngiliz bilim adamları araştırsın ama ölümün geleceğini bilerek bir sevdaya girmek herhalde ölümüne sevmektir. Peki sevdanın da bir diyalektiği var mı acaba ? Yoksa sevdim dediğimiz çoğu şey sevdiğimizi zannettiğimiz şeylerden mi ibaret. Gerçek sevginin kıstasları nedir acaba ? Sevdiğin için ölmek mi? Sevdiğin için yaşamak mı? Ya da sevdiğinin mutlu olması yeterli mi ? Yoksa sevdiğim insan benimle mutlu olacaksa olsun yoksa mutsuz olsun düzeyinde bir sevda var mıdır ?

Bazen şeytan ne var ne yok hepisini bir kenara fırlat at ve çek git buralardan diyor. Hani şeytana uyan insanlar mutlu mudur ? Ne bileyim atla git bir kasabaya çiftçilik yap, balıkçılık yap. Küçük bir yaşantı kur ve küçük umutların peşinde sana verileni yaşa. Herhalde daha iyidir. Ama lanet olası düşünceler insanın kafasından silinmedikçe, istediğin kadar uzaklara git asla uzaklaşamıyorsun. Ve kaybettikçe ve kaybettiğini hissettikçe kazanmak için daha fazla çaba gösterip daha fazla kaybediyorsun. Galiba hayatı biraz da kendi akışına bırakmak. İşte o zaman da; zaman işlemeye devam ediyor ve geçen her saniye kaybedilmiş zaman gibi geliyor ve zamanı kaybetmemek için insan daha bir çaba gösteriyor. Ama bütün bu çabalamalar galiba belli bir süre sonra çırpınma halini alıyor. Ve görüntüde kaybetmiş, tekrar kazanmak için çırpınıp duran melankolik bir insan halini alıyor.

Küçük mutluluklar peşinde koşanların onları yakalaması daha kolaydır. Dolayısı ile onlar daha mutlu olurlar. İmkansızı isteyenler de galiba mutsuzluğa mahkumlar..

İşte yine bu şehirden nefret ediyorum. Bana yine ummadığım kırıklıkları yaşatıyor. Ama bir gün ölürsem bu şehirde ölmek isterim. Bilmiyorum. Belki de başka bir şehirde insan böylesine sevdalar yaşayamaz. Şehir sıcak, şehir soğuk, şehirde ölüm sessizliği ve düğün şenliği bir arada yaşanıyor. Şehirde bir dilim ekmek parası için dilenenler ve özel uçaklarla gezenler aynı havayı soluyor. Ve şehirde emek için savaşanlarla, emmek için savaşanlar benzer suları içiyor. Aynı martıları seyredip, aynı yerde üretilen rakıları içiyor. Sarıyer’de kiralık sandalda, mangalda balık-rakı keyfini değme yatlarda yaşayamazsın. Ondandır belki de filimlerin çoğunda, o şatafatlı yaşantıdan kaçan zenginler Kavaklar’da ya da Hisar’da balıkçılarla sıcacık muhabbetlerde rakılarını yudumlarlar. Ya yaşayacaksın İstanbul’u ya da uzaklaşacaksın. Kıyısından yaşamaya gelmez bu şehir. O zaman insanı sıkar, daraltır, üzerine üzerine gelir. Sana pas vermeyen ve seni kıskandırmak için onun bunun koynuna giren sevgili gibidir. Çıldırısın, doyasıya yaşamak için ama o ille de sana pas vermez. Gebersen pas vermez. Ama kolay kolay da çek git demez. Sana vücdunun en güzel kıvrımlarını açıp, en bakir köşelerini görmeni sağlar ama yine de pas vermez. İşte bu şehir sevdanın şehri.

Sevdası olmayan insanın, umudu da yoktur ve umudu olmayan insanın yaşantısı da yoktur çocuk. Umut her şey için umut vardır insanın yüreğinde bir yerlerde. Yarınları hayal edip olabilirliğini beklemek işte en güzel, en yaşanılası yaşam biçimidir.. Umut olmadan hiç bir şeyi yaşamak mümkün değil. Kaldı ki, umut olmadan sevda yaşamak da sevdanın kendi iç dinamiği içerisinde imkansız galiba. Önce sadece ve sadece karşılıksızca seviyorsun, sonra karşılık beklemeye başlıyorsun ve sonra da tamamıyla biribirinin olmayı umut ediyorsun. İşte sevdanın iç dinamiği ve diyalektik çözümü bu galiba. Umudun kırıldığı yerde hayat da kırılıyor, yürek de çocuk. Umutsuz yaşam, sadece nefes alıp vermektir. Dağlara çıkan eşkiyaların da umudu vardı, dağları delen sevdalıların da. Ve bir ideal uğruna hayatını hiçe sayanlar da umutlu ve mutluydular. Ağlarını, denizin cömert göbeğini örtercesine savuran balıkçılar da umut doluydular, toprağın yüreğini yırtarcasına yarıp tohumlarını bırakan çiftçiler de umut doluydular. Ve bir anneye dokuz ay o acılara katlanmasını sağlayan da umut galiba çocuk.

Şarkılarda, şiirlerde aşkı anlatan mevsim bahar derler ya nedenini asla bulamadım çocuk. Bahar, doğurgandır, ve aşkın sonu da doğurganlık olabilir mi ? Belki. Bahar uyanıştır. Sevda da insanın derin bir uykudan uyanması mıdır?. Belki. Bahar temizlik midir? Eski ne varsa yokolması, yerini yenilerin alması mıdır? Belki. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var sevda denen şey kendi içinde biraz da yalnızlığı paylaşmaksa eğer, insan yağmuru beklerken kendini daha yalnız hisseder ve yağmur yağınca da yalnızlık doruğa ulaşır. İnsan üşüyünce sarılacak sıcacık bir çift göz ister. İşte bunun için sevdalar kışın yaşanmalı ama baharın o cıvıltılı günlerinde de uçmalı.

Beklenen yağmur nihayet yağdı. Sadece yağmur yağdı. Mevsimler boyu yağmura susamış topraklar gibi karşılamadık yağmuru. Yağmur her şeyi temizler diye bekledim ve temizledi de. Ama çocuk, yağmur yağarken ve ben yağmuru yaşarken bir an için düşünceler dahil her şeyi temizliyor ama yağmur geçmeye yüz tutunca ve bir de güneşle sarılınca, yani gökkuşağını yaşarken öldü sanılan duygular tekrar dirilip insanın tüm benliğini sarıyor. Şehir ıslanıyor, sen ıslanıyorsun, ben ıslanıyorum ve sadece; şehir, sen ve ben ıslandığımzla kalıyoruz. Ama galiba gökkuşağında yaşamak için iliklerine kadar ıslanmak gerekiyor. Çocuk, şimdilik şehrin kaldırımları, senin elerin ve benim gözlerim ıslak.


narey
tikkymelike - avatarı
tikkymelike
Ziyaretçi
8 Mart 2007       Mesaj #334
tikkymelike - avatarı
Ziyaretçi
BALON

Küçük çocuk,baloncuyu büyülenmiş gibi
takip ederken,şaşkınlığını gizleyemiyordu.
Onu hayrete düşüren şey,
"Bizim eve bile sığmaz"dediği o güzelim balonların
adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor
ve sonra yine takibe koyuluyordu.Bir ara adamın
kendisine baktığını farkederek ona doğru yaklaştı
ve bütün cesaretini toplayarak:
-Baloncu amca,dedi.Biliyor musun benim hiç balonum olmadı.
Adam çocuğu şöyle bir süzdükten sonra:
-Paran var mı?diye sordu,sen onu söyle.
-Bayramda vardı,diye atıldı çocuk,önümüzdeki bayram yine olacak..
-Öyleyse bayramda gel,dedi adam.Acelem yok,ben beklerim.
Çocuk sessizce geri döndü.O ana kadar balonlardan
ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş,yürümeye bile mecali
kalmamıştı.Bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan
tekrar onlara baktığında,gördüklerine inanamadı.
Balonlar her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve
yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.
Çocuk,olup bitenleri büyük bir merekla takip ederken,
baloncu ona doğru dönerek:
-Küçük diye seslendi.Balonları ağaçtan kurtarırsan
birini sana veririm.Yapılan teklif,
yavrucağın aklını başından almıştı.
Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını
aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı.
Hedefine adım- adım yaklaşırken duyduğu heyacan,
bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını
hissettirmiyordu.Sincap çevikliğiyle balonlara
ulaştığında bir müddet onları seyretti ve
dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı.
Ancak balonlardan biri iyice sıkıştığından
diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı.
Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa,
dikenlerden patlayacapını çok iyi biliyordu.
İster istemez balonu yerinde bırakıp
aşağı indi ve adam dönerek:
-Birini bana verecektiniz,dedi.Hangisi o?
Adm elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
-Seninki ağaçta kaldı evlat,dedi.İstersen çık al.
Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı.
Kaldırım kenarına oturup baloncunun
uzaklaşmasını bekledikten sonra,
dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:
"Olsun", diye mırıldandı."Olsun."Ağacın üzerinde
kalsa da bir balonum var ya artık...

Ünal Çam
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Mart 2007       Mesaj #335
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
mutluluk
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Mart 2007       Mesaj #336
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
YASAK AŞK



Biliyordum sen bende kalacaktın sadece ama bende sende kalmışım ben senin neyini sevdim bu kadar ki!Çok mutlu da degildim fakat seviyordum koşulsuzca sen benim hayatımdasın belki sen gerçekten yoksun ama hayalin hep benimle belki sana tam olarak güven vermişim ama sana hiç sadık kalmadım asıl olan sendin fakat hep kur yaptıgım yada bana kur yapan birileri vardı sen her zaman gizlide kalması gerekendin bu seni aldatmam için en büyük avantajdı çünkü kimse seni bilmiyordu bilen bir kişi vardı oda zaten ayrılmamız senden kopmam için elinden geleni yapıyordu biliyoruzki seninle olan YASAK AŞK herkes tarafından reddedilen şeydi..

Diger insanlarla yaşadıklarım ise;seni aldatma bazında çok kötü şeylerdi fakat insanları yanıtmam gerekti seni kimsenin ögrenmemesi için diger insanlar oldugu için bir başkası asla düşünülemezdi ve onlarla olan ilişkilerim belki anlaşırlar evlenirler düşüncesiyle hoş karşılanılan ilşikilerdi sadece göstermelik yaşanılanlar.......

Fakat sen duyulduğunda annnemin bile kesinlikle HAYIR dedigisin bense malesef kendimden senden sevgimizden çok ailemi,toplumun deger yargılarını ve senin yaşamındaki diger şeyleri düşünerek ilşikimizi bitirdim ama dikkat et sadece ilişkimizin bittiginden bahsediyorum aşkımızdan sevgimizden bahsetmiyorum

Hayatımda kim olursa olsun bende nerde ve nasıl olursam olayım biliyorum ki ben sendeyim ve sende bendesin bu ölünceye kadar da öyle olacak...
Nephthys - avatarı
Nephthys
Ziyaretçi
8 Mart 2007       Mesaj #337
Nephthys - avatarı
Ziyaretçi
064f3f72d3tb1hq22ef6


Biz kadınlar, kadıncıklar...
O dövülmezse diz dövülen
Mirastan pay almasına bile izin verilmeyen

Sofralardaki yeri öküzden sonra gelen
Şeriatta şahitliği bile sayılmayan
Dahası müezzin ve imam olması dinen yasaklanan
Üç beş kuruş başlık parası uğruna yaşlı adamlara pazarlanan
Koca dayağı yiyip, köşesine kıvrılan
Ezilen, horlanan, mal gibi satılan
Kısır çıkarsa kapı önüne konulan
Üstüne kuma getirilen
Berdel olarak tanımadığı birine layık görülen
Daha doğduğu an Beşik Kertmesi olarak kaderi yazılan
Oğlan doğurmadı diye her kes tarafından lanetlenen

Yoktur aslında adımız
Erlerimiz tarafından aklı evvel olarak anılırız
Kimimizin saçı uzun, ama erkeklere göre kısa kalmış aklı
Kimimizin kaşık düşmanı lakabı
Bazımız eksik etek
Bazımız aklı ermez
Güzel söz onlarca neyimize
Erkeklerin dünyasında yoktur yerimiz

Sesleniyorum; ey aydın ve Atatürk’çü Türk gençliği
Güçlen, bilinçlen, oku, yetiştir kendini
Ne eksiğimiz var medeni topluluklardaki kadınlardan
Erkekler ki bizlerin önüne yasak, günah, ayıp ve tabuları dikerler
Her girişimimizde başarısız olalım diye savaş verirler
çağ dışı töreler, bunlardan doğan alışkanlıklar ve kötü gelenekler

Başarılı her Türk kadının görevi
Savaşmak olmalı böylesi cahillerle bir ömür boyu
Şunu unutmasın bizi kuşatan, kısıtlayan, sömüren o cahil erkekler
Onları da acılar içinde kıvranan bir kadın doğurdu

Hülya Öner Karadayı
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Mart 2007       Mesaj #338
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yalancı 16bölüm

Sonraki günlerde evi gezinin telaşı almıştı da beni olacakların ya da olabileceklerin korkusu sarmıştı...Okulda da tatlı bir heyecan devam ediyordu...Bir yandan hazırladığımız,hazırlamaya çalıştığımız belgesel nihayet bulmak üzereydi,diğer yandan her yıl okulumuzun kutladığı müzeler haftası hazırlıkları son aşamadaydı...
Bu günü özel kılan okulumuzun düzenlemiş olması...Öncelikle her yılın 19 mayısı ,öncesi ya da sonrasında kutlanan bu güne okulumuzda üç ay öncesinden hazırlıklar başlar...Müdür bey bir kaç kez toplantı yapar,görevlendirmeleri tamamlar,herkesin bir görevi vardır...İki dönemdir bana düşen görevde ayran yapımı ve malzemenin temini...Hadi ayranı bir türlü yapmak sorun değilde...otuz kırk kilo yoğurdu bulmak hayli zor oluyor...Parayla alsan bütçe sarsılıyor,yok öğrenciye getirtsen bir gün sonra karşılığında not istiyor...Bir işi layıkıyla yapmakta suç bu ülkede...Bir beğenildi yaptığımız ayran ...her yıl görev bize,bana verilir...Oysa toplantıda özellikle belirttim ki müdüre;
-Müdür bey bizim belgesel çalışması var biliyorsunuz...Cumartesi ,pazar günleri genellikle çekimlere gidiyoruz,ayrıca geceleri sabahlara kadar toplanıp fikir teatisi yapıyoruz,inan çok yoruluyoruz...mümkünse bu görevi bir başkasına devretseniz...
-Olur mu hocam,ayran önemlidir.Gelen misafir ayran ve sıkmaya bakıyor bu ikisi güzel olursa gerisi önemli değil..Ha şunu yaparım,yanına bir öğretmen daha veririm,sen tarif edersin o yapar...Kısaca yine görev üstüme kalmıştı.Gün de yaklaşıyordu...Önce yoğurt kaygısına düşmek gerekiyordu ki,öylede oldu...Okulda bulunan üç yiğenime 18 mayıs tarihine kadar on beş kilo yoğurt getirmelerini tembihledim ve müdüre söyledim...Oda gerisini kendisinin tedarik edeceğini söyledi ve yoğurt işini böylece hazır hale getirdik...Müzeler haftasının çalışmaları devam ederken,belgesel çalışmaları da bitmek üzere idi bir rütuşu kalmıştı...Son bir kez inceleyen teknik heyet,Ceyhun,Memet emmi,Yağup ağa lakabını emminin yakıştırdığı İrfan bey belgeselde bir eksiklik hissederler...Alel acele bir telefon trafiği başlar..Aranan benim acilen gelmem isteniyordu,Ceyhunun iş yerine...Vardığımda ekip tamamen ordaydı,hazır ve nazır...
- Hayırdır beyler,problem nedir...Apar topar getirdiniz beni...Yemeğimi yemedim üzerimi değişmedim...Memet emmim tipik bir adana ağzıyla...
-Ulan goca,ne yemeğin vakti,ne üst değişmenin...Eşeğin böyüğü ahırda galmış...Tez elden Meyremçil'e gitmemiz lazım...Meyremçil adını duyarım da nerde olduğunu bilmezdim o güne kadar...Meğer Maraşa bağlı komşu İlçe Andırınla,bir diğer ilçesi Göksun arasındaki tarihi ipek yolu Ağ yol denen ve İlçemizle bağlantısı olan bütün yolların çıktığı kesişimmiş ve epeyde uzakmış.Biraz da espiri olsun diye...
-Emmi desene her yol Meyremçil'e çıkar dedim ve gülüştük...Hiç durmadan hareketle yaklaşık bir saatlik yolculuk sonrası Andırına varmıştık.Andırından öte de yarım saat bir maceralı yolculukla Meyremçil'e varmıştık Haziranın ortaları olmasına rağmen öğle vakti dondum dışarda...Birazda hazırlıksız gitmişiz...Kadirli yanarken ceket giyecek değildik ya...Çekimlerden fırsat buldukça, arabanın içine nisbeten sıcak olduğu için kaçtım ...Emmi de diğerleri de kısa kollu gömlekle gelmişler...Üşüdüler,ama o nasıl bir aşktır ki çekimler bitinceye kadar devam ettiler...İkindi olmuştu geri dönerken.İçinden geçtiğimiz Geben nahiyesi girişinde yolu kapatmış iki eşek boğuşuyor...Belgeselcilik damarımız kabarmış olacak ki onların boğuşmasını yarım saat kameraya aldım...Hala da espiri konusu olur aramızda bu olay...Artık çekimlerimiz bitmiş belgeselin teknik konuları için toplanmıştık Ceyhunun evinde...Bir fikir attım,
-Beyler,bu eşeklerin kavgasından da bir sahne koysak nasıl olur belgesele...Epeyce tartışıldı,tartıştık ama kabul görmedi...'''Kinmi dedi hayvan haklarını savunanların tepkisini alırız...kimi dedi nereye monta ederiz velhasıl bir türlü kabul görmedi fikrim ama hala içimde uhte kaldı ondan küçük bir bölüm koymadığımız için. Koyamamıştık belgesele ama çekimleri hala bendeydi ve zaman zaman kameraya takıp seyrediyordum...gerçekten görülesi bir manzaraydı...
Belgeseli bitirmiştik nihayet,şimdi onun iki gün içinde çoğaltılması ve piyasaya sürülmesi vardı...Müdürümüz iyi niyetli bir insan olmasına rağmen pek de bu işlerden anlamazdı...İş yine bize kalıyordu...Hani meşhur halk söylyişinde olduğu gibi...Yapan biz her aşamasında da biz olacaktık,olduk da...Yaklaşık bin adet cd yi iki gün içinde okulun ve bizlerin bilgisayarında çoğaltarak hazır hale getirdik...Bir de bunun dağıtılması çıktı karşımıza...Artık onu da üstlenecektik mecburen...Öylede yaptık...Özellikle okullar ve öğretmen camiasına dört yüze yakın cd ben dağıttım...Gerisi de artık okulun ve diğerlerinin gayretiyle bitirildi...Bu bir ilkti Kadirli tarihinde,görsel olarak kadirlinin tarihi,sosyal yaşamı, kültürü ve yaylacılık konusunda inceleme...
Artık günü gelmişti müzeler haftasının ve kutlamasının.O gün herkes görevinin başında,okulun avlusu panayır gibi...Bir taraftan çadırlar kuruluyor diğer taraftan öğrencilerden oluşan bir grup yufka açıyor...Bir grup açılan yufkaları sıkma yapıyor,bizde ayran yapmakla meşgulüz...Ayranı yapmak içinde uğraşmak gerekiyor ilkel şartlarla...Yoğurdun içine üçte bir oranında suyu koyacaksın,onu iyice çalkalayıp kıvamına getireceksin sonra tuzunu ayarlayacaksın...sonra tekrar üçte bir oranında su tekrar çalkalama...Özellikle çalkalama bölümü hani dansözlerin kıvırmasını andırıyordu...Gülüşerek yaptık bitirdik ayranımızı...Teslim ettikten sonra servis ekibine işimiz bitti mi...Hayır artık günün çekim işiyle meşgul olmak da bana verilmiş elde kamera çekim işine başladım...Az sonra sunucumuz proğramı arzedip,Saygı duruşuyla proğramı başlatmıştı ki Müdür yardımcımız Şennur yanıma geldi...
-Sen burda ne oyalanıyorsun,az sonra plaket töreni var....
-Eeee ne yapayım varsa var,banane...Çekeceğim işte kamerayla...Güldü ve,
-Akıllım plaket sen ve ekibine verilecek....Şok olmuştum.Böyle bir şeyden haberimiz yoktu ve müdür de süpriz olsun diye haber vermemişti...Az sonra plaket töreni dedi sunucu ve '''Kadirli kültürüne,tarihine yaptıkları hizmetlerden dolayı okulumuz öğretmenleri..........'''demiş ve isimlerimizi saymıştı .Kaymakam bey tarafından plaketlerimiz verilmiş ve duygulanmıştık...İlk kutlayan da o olmuştu hemen tören bitiminden sonra....Ceylanım.Ardından okulumuzun tüm öğretmenleri...Biri vardı ki hep sessiz,uzaktan izleyen,Hülya...Onun tebrik etmemesi zoruma gitmişti ve üzülmüştüm...
O yorgunluk ve zevkin ardından eve geldiğimde herkes hazırlık içindeydi,bense unutmuştum o akşam geziye gideceğimizi...Biraz uzandım televizyonun karşısında haber dinlerken uyuyakalmışım...Başarmanın hazzıyla...Kızım gelmiş,seslenmiş duymamışım.Hanım gelmiş sonra,uyandırmak için,
-Aşkım ,hayırdır uyuyor musun....Uyumak değildi belki de başka alemlerde gezinmek,belkide bedenen olduğun yerde olmamak...Kendime geldim o munis sesin sevecenliği ile.
-İçim geçmiş canım ,yorgunluktan....
-Bir saat sonra gezi başlıyor,sen hazırlanmadın bile....
-Unutmuşum ben onu,ben gitmesem ,çocuklarla siz gitseniz....
-Sen gitmezsen şurdan şuraya gitmem...derken kızmıştı da biraz.
-Tamam tamam,şimdi hazırlanırım,off ammada yorulmuşum yahu...Valla bıraksanız şuracıkta iki gün uyurum herhalde...
-Arabada uyursun canım,Nede olsa yol uzun...Bir yorgun ruh haliyle hazırlanmış,spor bir giysi takınmıştım üzerime hanımında yardımıyla....Buluşma yerimize vardığımda herkes hazır bizi bekliyordu...Bindik otobüse gerisini hatırlamıyorum...Onca tantana olmuş,öğrenciler çalmış oynamış...gırgır şamata duymamışım ben,hatta zaman zaman horlamışım yorgunluktan...Gözümü açtığımda Konyadaydık sabaha karşı...Yorgunluktan uyumuştu çoğu...İlk hedef Denizli idi,araba karanlığın içinde hızla yol alırken sabahın mahmurluğu çökmüştü üzerime...Karanlıktan dışarısı görünmüyordu tam olarak,gölgeler ve uyku hali tabiatta...Akşamdan İlyası da aramıştım geliyoruz diye...Şimdi ne haldeydi gardaşım,yılların hasreti vardı onda da bende olduğu gibi...Yirmi yılın üzerinde birbirini görmeyen iki gardaşın buluşması olacaktı bu gezi aynı zamanda...1985 Yılından beri görmemiştik birbirimizi...Tesadüfen öğrenmiştim onun da denizlide olduğunu da iki yıldır telefonla,meyille görüşür olmuştuk...Bu geziye asıl onun için ,onunla görüşmek için olur demiştim birazda...Birden Erzurum yılları canlandı gözümde...Okış günlerinin soğukluğunda sıcacık bir dostluk ısıtırdı içimizi...Kuzeyin sert iklimiyle güneyin ılımanlığı Erzurumun kışını bahar yapardı ikimize...Siyasi,sosyal her açıdan ruh ikizimdi, dostum ,can yoldaşım ,gardaşım ilyas...Günün ilk ışıklarıyla denizliye girmiştik...



Lutuf Veli / 3/8/2007
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Mart 2007       Mesaj #339
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bilemezsin...



Bilemezsin...
Karşılıksız sevmenin ne demek olduğunu;
Birkere gözlerine bakamadığın oldumu?
Peki baktığında yüreğinde yıllarca sürecek fırtınalar koptu mu?

Ağladın mı hiç geceler sabaha devrolurken,gögsüne kapanmaz yaralar açacak hançerler saplandı mı?

detleştin mi rüzgarlarla?

Eskiden aşkın bir diğer adı Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Keremdi.Ama gün geldi aşk şehvete yenildi.Ve aşkın adı bir gecelik Sokak *****leriyle yapılan paralı fuhuşlara konuldu.Aşk kirletildi, aşk satıldı, aşk aldatıldı...Şimdi ben hangi aşka yanayım, hangi aşkı arayım...Yeni adı yosma sevdası denilen aşka mı yoksa uğruna dağlar denilen, çöllere mekan kurulan aşka mı?

Uğruna dağlar delinen sevda arasan bulunmaz, yosma sevdası ise sokaklarda kol geziyor ama gönlümde ona el vermiyor...
Ferhat kayboldu dağların bir yamacında, Şirin hangi yatakta kimbilir? Benim neyime Ferhatı aramak O yanık sevdaları bulmak...Yok yok en iyisi bu köhnelenmiş, adı arşınlanmış bu duyguyu taşlamak ve taş edip ortasından kırmak...

Bilemezsin,eskiden aşk için, aşkı için insan namusuna pranga seçerdi.Bir laf için bin kefen biçerdi.Dağlara eşkıya, caddelere aşk militanı olurdu...

N'olurdu şu ***** devranı görmeseydim.Ne işim vardı benim yalanın, dolanın arasında...Rabbime isyan, sitem gibi olmasında...

GÜN GELDİ AŞK ŞEHVETE YENİLDİ...

Nephthys - avatarı
Nephthys
Ziyaretçi
9 Mart 2007       Mesaj #340
Nephthys - avatarı
Ziyaretçi
DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ...


Kalk ve sıyrıl karabasan sarhoşu rüyalarından.
papatyalara su vermeye gidiyoruz…
Mevsime terk eylenememiş zaruri kostümlerimin üzerine,bekleme odası acemiliği sinmiş.Sarıp sarmalayıp annemin eskileri arasında,eskicilere takasa saydıklarına yetişememiş, modası geçmiş tekrarlanışlarım.
Paha biçilmez benim olmaz olası nöbetleşe vurgunlarıma.
Git desem gitmezler ki bilirim.
Bakamam bu yüzden kırılgan hallerine.
Ama müsadenizle…
Papatyalar beklemez adresime varmayı koynuma dolmayı.
Papatyalara su vermeye gidiyorum…
Pencere önü mırıltılarından başkası gıdıklamaz mı mola verip yeniden başladığım kahır yumaklarını?
Her çile bir acelem,her ilmek bir yoruluşum,her renk seçimi gizli sırlarımı açığa vuruşum.
Deli kız türkü söylüyor…
Notaları karıştırdım yine.
Ezbere kayıtlarım cızırtılardan faka basıyor.Sobelenen de sen ,ebe de sen olunca,
saklı bahçelerde çiçekleri ezenlerin ayak izleri tabanımda kalıyor.
Anne…
Bana yenilerini seç mahrumiyetini hediye edeceğin yoka satılanlarımın.
Telaşa ne hacet.
Bir duvar ötenden haykırıyorum bak.
Bilmediğin gece kabuslarımı unutturuyor yanıma yaklaşmaya cesaretsiz varlığın.
Gençliğim senin dünyanda adı konmamış yeni intiharların gölgesinde.
Aynı uykulara yattığımız ama aynı olmayan rüyalara daldığımız geceler,
duymaya kör,
görmeye sağır ,
iniltilerime aldanışsız…
Sözün söz büyüyen yarınlarıma.
Annenin kaderi kıza dualarına ekleyeceklerimin ikilemleri,benim kaderim kanayan papatyalarda.
Emdiğim sütün helaldir dualarında bilirim.
Kuşlarımız aynı anda uçar ,cennette yeri konulmuş saraylarının terasına.
Sana haber olunanla nasiplenirse korkak yaratılışım,ellerim koynumda geleceğim yanına.
Duyuyorsun değil mi beni?
Türkülerim dua makamında…
Duaya aşikar yaratılmış ellerim,nikotin kokuyor.
İçime çekiyorum en uçtan tutuşan yangınlarımı.Kim ne derse ona dost olamayan dostluklara kanıyorum.
Doğrularım eziliyor,kurallarım boyun büküyor,
köşe başlarında nöbetleşe ağlıyorum.
Yorganımın altında sakladıklarım kilometreler aşıyor,yanlış otobüslere biniyor,ölülerin gözlerinde sönüyor…
Ama çiçeklerim hiç solmuyor…
Harlanmış soba sıcağına sığınmak nedir bilir miyim?
Kederlerle alevlendirirsin,korkularla gelecekte olacakların bilinmezliğine dalarsın.
Böyle miydi süslenen hatıra netlikleri…?
Yaşı başında unutma nöbetlerine tutulmuş, bir ayağı çukurda yaşam çiziklerim.
Aynaları kırdım,sokak çamurlarında aksime bakıyorum pisliğe aldırmadan.
Ama arkamdan papatyalar hücumda.
’renklerimiz bu kadar gerçekken ardını dönme misafirliğimize ‘diyorlar.
Bekliyorum…
Fallar açıyorum kimselere gözükmeden,onları kucağıma dolduracak geciken ellerin beklentisinde.
Sahneye buyurun.
Ben söyleyeyim ,siz tamamlayın türkülerimi.
Bir kere olsun tıkamayın kulaklarınızı olur mu…?
DELİ KIZ TÜRKÜ SÖYLÜYOR….

eleminaz(TUBA YILMAZ)

Benzer Konular

3 Aralık 2006 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
11 Haziran 2013 / Misafir Forum Oyunları
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar
20 Haziran 2012 / ThinkerBeLL Edebiyat