Arama

Kadın Sağlığı - Sayfa 28

Güncelleme: 25 Temmuz 2014 Gösterim: 321.275 Cevap: 357
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
5 Ağustos 2006       Mesaj #271
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yağ enjeksiyonu bir yerden alınan yağ hücrelerinin iğne ile başka bir yere verilmesidir. Alınan yer genellikle karın bölgesidir. Verilen yağ hücreleri yeni yerlerinde yaşamaya devam ederler orada bir dolgu maddesi görevi görürler.
Yağ enjeksiyonunun başarısı verilen hücrelerin yaşamaya devam etmesine bağlı. Eğer verilen hücreler ölürlerse birkaç hafta sonra bütün dolgu etkisi ortadan kalkar. Kısaca ölü yağlar erir.
Sponsorlu Bağlantılar

İŞLEM NASIL YAPILIYOR?
Yağ enjeksiyonu yapmanın birçok değişik tekniği ve aleti var. Temel olarak yağlar özel liposuction enjektörleri ile alınıyor ve başka bir enjektöre aktarılarak yeni yerlerine enjekte ediliyor.
Her iki safhada da kesik yapmaya ve dikiş koymaya gerek yok ve lokal anestezi yeterli oluyor.

İŞLEMİN BAŞARISI NEYE BAĞLI?
Bu işlemin başarılı olması tamamen kullanılan aletlere ve tekniğe bağlı. Son yıllara kadar verilen yağların erimesi neredeyse bir kuraldı. Ancak son birkaç senede ciddi bir ilerleme oldu ve artık verilen yağların tutma ihtimali ciddi olarak arttı.

YAĞLAR EN SIK NEREYE VERİLİYOR?
Sıklıkla yüz bölgesinde kullanılıyor. Dudakları kalınlaştırmak, Ağız kenarındaki derin kırışıklıkları doldurarak yok etmek, elmacık kemiklerini dolgunlaştırmak hatta alt çeneyi biraz büyütmek amacı ile bir miktar yağ verilebilir.
Yağlar kalçaların şeklini düzeltmek, daha önce yapılmış ve çöküklüklere sebep olmuş liposuction deformitelerini düzeltmek amacıyla da sıkça kullanılıyor.
Bazı kazalardan sonra da bu işleme başvurulabilir. Örneğin alın bölgesinde bir çöküklük oluşmuşsa bu yağ ile doldurulabilir.

İŞLEM:
Buna bir ameliyat demek kolay değil. Belki botox gibi bir işlem ile küçük bir ameliyat arası büyüklükte diyebilirim. Yinede bir ameliyathane ortamında yapmakta fayda var.
İşlem aslında 20 dakika kadar sürüyor. Ama alınan yağların hazırlığı da en az o kadar sürüyor ve toplam süre bir saate yaklaşabiliyor. Lokal anestezi her zaman yeterlidir.

KOMPLİKASYONLAR VE ÇIKABİLECEK SORUNLAR
Düşükte olsa enfeksiyon olabilir. Bu durumda o bölgede küçük apseler görülebilir. Tedavi olarak antibiyotik ve pansuman yeterli olacaktır.

En sık ortaya çıkabilecek problem yağların erimesi olacaktır. Verilen yağlar daima homojen olarak eridiği için asimetri görülmesi çok nadirdir. Yani dudağınızın sol tarafındaki yağlar eridiyse sağ taraftakiler de aynı miktarda eriyecektir. Yağların erimesi herhangi bir sağlık problemi de çıkarmaz ve işlem istenirse tekrar edilebilir.

SIK SORULAN SORULAR:
Yağlar mutlaka eriyormuş, her üç ayda bir bu işi tekrar mı edeceğiz? Verirken yağların erimeyeceğini ümit ediyoruz. Düşük bir ihtimal ile erirlerse işlem tekrar edilebilir. Ama amaç bu işlemi bir kere yapmak ve tekrarına gerek duymamak.
Yağ alınan yerlerimde incelme olacak mı? Hayır. Alınan miktarlar o kadar küçük ki siz alınan yerde bir fark göremezsiniz.

İPUÇLARI:

* Ameliyattan sonra yağ verilen yerlerde biraz ödem olur. Özellikle dudaklar olduğundan daha büyük gözükür. Paniğe kapılmayın. İşlemden sonra devasa gözüken dudaklarınız bir kaç gün sonra küçülecekler ve gerçek şekillerini alacaklar.
* Erime genellikle ilk ayın sonunda kendini belli eder. İşlem ikinci ayda tekrar edilebilir.
* Eğer bir bölgeye fazla yağ verilmişse ilk haftalarda buraya yapacağınız düzenli ve kuvvetli masaj ile yağları eritebilirsiniz.

İŞLEM SONRASI SİZİ NELER BEKLER:
İşlemden sonra yağ verilen yerde şişlik olacaktır. Bu birkaç gün sürer. Aynı gün evinize çıkabilir, şişliklerden rahatsız değilseniz ertesi gün işinize dönebilirsiniz. Spora bir hafta sonra başlayabilirsiniz.

AMELİYATIN KARNESİ:
Anestezi şekli: Lokal anestezi ve sedasyon.
Ameliyat nerede yapılmalı: Tercihan bir hastane ameliyathanesinde.
Ameliyat süresi: 1 saat.
Hastanede yatış süresi: Birkaç saat sonra taburcu olunabilir.
Ameliyat sonrası ağrı - sıkıntı: Bir kaç gün hafif bir sızlama olabilir. Genellikle ağızdan alınan basit ağrı kesiciler yeterli olur.
Şişme, morarma: 3-6 gün arasında, orta derecede.
Pansuman: Yok.
Dikişler: Alınması gereken dikiş yok
Ne zaman işe dönülebilir: Ertesi gün.
Spor: 1 hafta sonra.
Son şekil: Genellikle bir iki hafta sonra gerçekleşmektedir.

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Ağustos 2006       Mesaj #272
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
CİNSEL YOLLA BULAŞAN HASTALIKLAR

Sponsorlu Bağlantılar
Üreme sağlığını etkileyen tehlikelerden biriside cinsel yolla bulaşan hastalıklardır.Dünya sağlık örgütünün tahminlerine göre ,her yıl yaklaşık 350 milyon kişi tedavi edilebilen cinsel yolla bulaşan enfenksiyonlara yakalanmakta,bu sayı ise tedavi edilemiyen viruslerin neden olduğu hastalıklarla birlikte milyarı aşmaktadır cinsel sağlıklarını korumaya yönelik bilgilerden ve becerilerden yoksun olan gençlerin cinsel yolla bulaşan enfenksiyonlara yakalanma oranı daha yüksektir. Cinsel Sağlık Bilgiler Eğitiminin uygulandığı ülkelerde yapılan araştırmalar bu eğitimi almış gençlerin daha geç cinsel ilişkiye başladıklarını ve güvenli cinsel ilişki davranışı gösterdiğini saptamıştır.Cinsel Sağlık Bilgiler Eğitimi sevgi ve insan cinselliğini bütünleştirerek sorumluluk anlayışını geliştirir.CYBE'lerden korunma,saygıya dayalı ve karşısındakine özen gösteren bir davranış gerektirir.Cİnsel Bilgiler Eğitimininde amacı budur.

CYBE'lerin etkileri CYBE'lerin bazıları vücüda girdikleri cinsel organlarda akıntı,yara,yumru,ağrılı şişlik,kızarılık ve deri değişmeleri oluştururlar.Vücüda girdikten sonra kan dolaşımına karışan etkenler yaşamını burada çoğalarak sürdürürler ve karaciğer,bağışıklık sistemi ve tüm bedeni etkileyen hastalıklara neden olurlar. CYBE'nin sonuçları Her zaman belirti vermeyebilirler özellikte kadınlarda erkeklere nazaran daha az belirgin semptomlar gösterirler.Beliti olmasa bile hastalık taşıyan kişilerce başkalarına bulaşabilirler. Virusların neden olduğu Hepatit B,AİDS hariç çogunun tedavisi ucuz ve başarılıdır.Kısırlığın en önemli nedenlerinden birisi tedavi edilmemiş CYBE'lerdir. Bazı CYBE'ler kadınlarda rahim agzı kanserlerine neden olurlar.Bagışıklı sistemlerde yetersizliğe neden olan AİDS hastalığı ise milyonlarca insanın ölümüne neden olmaktadır.Aşagıda belli başlı CYBE'ler yazılmıştır.

AİDS-Kazanılmış Bağışılık Yetmezliği Sendromu-
Bel Soğukluğu-Gonorrhea-
Cinsel Organ Siğilleri
Frengi-Sifiliz-
Hepatit-B
Klamidya
Mantar-Candidiasis-
Tricomonas
Herpes-Uçuklar

CYBE ve HIV/AİDS'den Korunma Yolları

CYBE'den korunmanın tek yolu cinsel ilişkiden kaçınmaktır.İnsanlarda yaşam boyunca cinsel ilişkiden kaçınmalarını istemek pek gerçekçi değildir.Bunun yerine sağlıklı ve bir tek eşle,birbirlerine sadık kalarak yaşamlarını sürdürmelerini istemek daha akıllıca bir yöntem olmasına karşın dünyada CYBE'lerin artmakta olması sadakat kuralının pek işlemediğini ve bu yüzden insanlara uygulabilirliği olmayan öneriler yerine cinsel ilişkide bulunan insanlara cinsel ilişkinin hangi koşullarda daha güvenilir olduğunu öğretmek asıl yol gibi gözükmektedir.

Güvenli cinsel davranış

Cinsel yolla bulaşan enfenksiyonların ve istenmiyen gebeliklerin oluşturacağı ruhsal ,bedensel ve toplumsal zararlardan kaçınmanın en etkin yolu güvenli cinsel davranış kazanmaktır.Güvenli cinsel ilişkinin basamakları şunlardır;

Cinsel ilişkiyi erteleyin, eğer erteleyemiyorsanız
Eşinize sadık kalın, eğer sadık kalamıyorsanız
Korunmalı cinsel ilişkiye girin ve Kondom kullanınız


Mastürbasyon,masaj,sürtünme cinsel organlara dokunma gibi davranışlar eşler arasında kan,semen yada vaginal salgı teması olmayacağı için mikrop geçmesine neden olmaz

Az tehlikeli cinsel davranışlar

Cinsel ilişki sırasında doğru ve zamanında uygulanmış bir kondom kullanılırsa hastalık riski azalır.Penisin agıza alınması,ağızın vaginaya dayanması,ağızın anüse dayanması,derin ve ıslak öpüşmede çok az sayıda kişi bu yolla mikrobu alsa da riskli olabilir.

Tehlikeli cinsel davranışlar

Kondom kullanılmadan yapılan vaginal seks,kondom kullanılmadan yapılan anal seks,kanamaya neden olan her türlü cinsel birleşme,oral seks sırasında salgı yada kanın agıza alınması gibi cinsel ilişki biçimlerinin tümü tehlikelidir. Cinsel ilişki dışı bulaşmaların önlenmesi

Hastalık etkenlerini taşıyan kişilerden kan organ sperm bağışlamalarının önlenmesi
Tek kullanımlık enjektörlerin kullanılması
kulak deldirme,manikür,pedikür,sünnet olma,epilasyon gibi işlemlerde tek
kulanımlık aletlerin kullanılması yasa iyi koşullarda sterilize edilmiş aletlerin kullanılması
Berberlerde her müşteriye ayrı jilet kullanılması
Diş fırcası,tırnak makası gibi kişisel eşyaların paylaşılmaması önemlidir.
Anneden bebege bulaşmanın önlenmesi
Anneden bebeğe bulaşan HIV yada Hepatit B gibi hastalık etkeni taşıyan kadın gebe kalmak istemiyorsa mutlaka korunmalıdır. Anne adayları HIV testi yaptırmaları konusunda uyarılmalı,HIV pozitif olarak saptanan anne adayları düşük için zorlanmamalı,bebeklerşni dünyaya getirmek istiyorlarsa gerekli tıbbi tedavi yapılmalı ve anne adayı aydınlatılmalıdır.Bebeğini dünyaya getirmek isteyen anne adaylarına gebelik süresinde ilaç tedavisi yapılmalı, doğumu sezaryanla yapılmalı ve yapay sütlerle beslenmeye geçilmelidir.Yapay sütlerin olmadığı durumlarda anne sütü sağılıp kaynatılarak bebeğe verilmelidir.


rahmin varsa; adet agrilarin olacaktir,tedavi zor mu?
LS014613
DISMENORE (AGRILI ADET)

Agrili adet(DISMENORE)jinekolojik rahatsizliklarin en sik gözlenenlerdendir.Kaybedilen is ve okul saatlerinin en büyük nedenlerinden kabul edilmektedir.Sebebleri konusunda çok ciddi arastirmalara ragmen halen tam bir konsensuns yoktur.

Primer dysmenorrhea (ilk adetten itibaren agrili adet görmek)

Bir rahim ve komsu organlarda herhangi bir hastalik olmadan gözlenebilen ve rahmin içindeki bazi maddelerin açiga çikmasiyla olusan agrilardir.Cogunlukla ilk adetle birlikte baslar.Agriya bulanti kusma,bas dönmesi,istahsizlik,ishal,bas agrisi eşlik edebilir.Bu yüzden genç kizlar bir kaç günlerini yatakta geçirebilir.
Genelikle yasla birlikte azalma egilimi olmakla birlikte
dogum yaptiktan sonra kaybolma egilimi de vardir.Sebeb olarak bir
çok teori ortaya atilmis en ve en çok kabul gören adet sirasinda
prostaoglandin denilen bir maddenin açiga çikmasidir.Bu madde yumurtlama sonrasi bazi hormonlarin da(progesteron) etkisi ile özellikle rahim ve damar kaslarinda kasilmaya ve agriya yol açar.Yine de ilk adetten sonra agrili adet gören bir kadin tam bir jinekolojik muayene ile dogustan olma sekil bozukluklari ve adet kaninin akisina engel olan tikanikliklar,yumurtalik kistleri ve diger yer kaplayan tümörler açisindan arastirilmalıdir.

Sekonder dysmenorrhea (sonradan ortaya çikan agrili adet)

Genellikle rahim ve komsu organlarda ki
polipleri,myomlar endometriosis , tümörler iltihabi hastaliklar) hastaliklar sonucu gözlenmektedir.Bu nedenle bir kadin sonradan sürekli agrili adetler görmeye baslarsa yukarida sayilan hastaliklar yönünden arastirilmalidir.Arastirma tam bir jinekolojik muayene ve ultrasonografiyi içine alacak sekilde yapilmalidir.

Sonradan agrili adet görme nedenleri arasinda
Rahim agzi darligi veya rahmin arkaya ve öne asiri dönmesi(operasyonlar,endometriozis ve iltihabi hastaliklaradan sonra yapisikliklara bagli) rahim içindeki kanin disari atilmasinda güçlük ve rahmin asiri kasilmasi agriya neden olur.

Ayrica rahim içi alet ile dogum kontrolu uygulayan kadinlarda da benzer nedenlerle agrili adet görülebilir.Ikincil nedenler asiri prostoglandin yapimina da
neden olabilir.Myom, endometriosis ve endometrial
kanserli hastalarda prostoglandinlerin artmis oldugu ve buna bagli agrilar bildirilmektedir.

TEDAVI

Agrili adet tedavisi nedene yönelik olarak yapilir.Bu yüzden ilaçlar ve cerrahi tedavi yapilabilir.Son yillarda prostoglandinlerin olusumunu engelleyen ilaçlarlar(prostaglandin sentetaz inhibitörleri) agriyi kesmek için basariyla kullanilmaktadir.
Tedavi öncesi ciddi bir anemnez alinmali,ultrasonla pelvik jinekolojik muayene ile olasi bir organik neden gözden kaçirilmamalidir. Non-steroid antiinflamatuar
ilaçlar iyi bir tedavi yöntemi olmasina ragmen özel sartlarda hormonal veya cerrahi tedavi ayrica psikolojik tedaviden de sonuç alinmaya çalisilmalidir.

1-Semptomatik tedavi(Nedene yönelik)
-Agriyi önlemek basladiktan sonra durdurmaktan daha kolay oldugundan adet
-agrisi baslamadam önlem almak daha iyidir.
-Lokal isi uygulamak analjezik, sedatif antispazmodik ilaçlar
-Pelvik konjesiyonu azaltmak için diuretikler
-Basit eksersizler
-Prostaglandin inhibitörleri
-Hormonal tedavi östrogen,oral kontarasepsiyon, testosteron

2-Rahim ve komsu organlardaki hastaliklara yönelik operasyon

3-Tüm diger yöntemlerle geçmezse rahime giden sinirler kesilerek(presacral nörektomi, sakro-uterin sinir kesilmesi veya sempatektomi) tedavi denenebilir.
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
8 Ağustos 2006       Mesaj #273
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi

sagliiiiiiiik

Uzmanlara göreyse, küçük ayrıntılara dikkat etmek sağlıklı olmak için yeterli. University of Maryland'den Doç. Dr. Pamela Peeke, yıl boyu sağlıklı kalmanın inceliklerini Glamour'a anlattı.

OCAK

Sigarayı bırakmak, yeni bir yıla yepyeni, daha sağlıklı başlangıç yapmanın en iyi yollarından biri olsa gerek. Araştırmalar da, bu tür bir motivasyondan bahsedilebileceğini gösteriyor. Uzmanlar, ocak ayında sigarayı bırakanların, diğer aylarda bırakanlara göre daha başarılı olduğunu söylüyor. Sigarayı bırakın!

ŞUBAT

Yemek alışkanlıklarınızı gözden geçirin Yemek alışkanlıklarınızı gözden geçirin
Vücudumuz, mutluluk hormonu serotonini kış aylarında daha az üretiyor. Bu da, kış aylarında serotonin üretimini hızlandıran ekmek ve tatlı gibi karbonhidratlı yiyeceklerin peşinde koşmanın nedenlerinden sadece biri. Çözüm ise çok basit: Bu yiyecekleri yemekten çekinmeyin; fakat meyve ya da sebze gibi daha az işlenmiş olanlarını tercih edin.

MART
Egzersiz yapmaya başlayın

Başta sıkı bir egzersiz programı uygulamanız gerekmez; haftada iki kez spor salonuna uğramanız yeterli olur. Bu sayede, fazla kilolarınızdan kurtulmak için ilk adımı da atmış olursunuz.

NİSAN
Vücudunuza alıcı gözle bakın

Bel ölçünüz, vücudunuzun ne kadar sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Sırt üstü uzanın ve karnınıza bakın. Eğer göbeğinizin hemen altında bir tümsek görüyorsanız, vücudunuzda toksik yağ var demektir. Toksik yağ ise kalp hastalıklarına, diyabete ve kansere davetiye çıkarmakla aynı anlama geliyor.

MAYIS
Cinsel hayatınızı düzene sokun

Vücudumuza dikkat etmeye başladığımıza göre, cinsel hayatımızda küçük bir düzenlemeye gitmenin de hiçbir sakıncası yok. Uzmanlar, yaptırmanız gereken testler varsa bu ay içinde mutlaka yaptırmanızı öneriyor.

HAZİRAN
Check-up yaptırın

Bir check-up için doktora gittiğinizde, muayenehanede geçireceğiniz zaman, ortalama 17.4 dakikadır. Yapılan bir araştırma, haziran ayında yapılan check-up'ların bu süreden daha uzun sürdüğünü gösteriyor. Çünkü bu dönemde insanlar tatile çıkmaya başladığı için, doktorların hastalarına ayırdıkları vakit de artıyor.

TEMMUZ
Cildinize özen gösterin

Cilt kanserinin yaz aylarında arttığını unutmayın ve Temmuz ayı içerisinde cildinize mutlaka özen gösterin. Çünkü temmuz, güneş altında en çok vakit geçirilen ay.

AĞUSTOS
Tatile çıkın

Uzun bir tatile çıkmak, hatta sadece hafta sonu için şehirden ayrılmak bile kalp krizi riskini ciddi biçimde azaltıyor.

EYLÜL
Farklı egzersizler yapın

Aylar boyunca aynı egzersizi yapmak hem sizin, hem de vücudunuz için sıkıcıdır. Benzer egzersizleri yaptıkça, kaslarınız da gelişmeyi kademeli olarak durduracaktır. Dolayısıyla, eylül ayı egzersiz programınızı değiştirmeniz için uygun bir dönem.

EKİM
Bağışıklık sistemine dikkat

Ekim, soğukların kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı aydır. Dolayısıyla, vücudunuzun soğuk havalarla ve grip gibi hastalıklarla baş edebilecek kadar güçlü olması gerekmektedir. Soğuklarla baş etmenin en iyi yollarından biri ise, yeşil çay.

KASIM
Sağlık sigortası yaptırın

Kış aylarının gelmesiyle birlikte, sağlık sigortanızı gözden geçirmenin de vakti gelmiş demektir. Yeniliklerden haberdar olun ve gerekirse de poliçenizi yenileyin.

ARALIK
Stresten uzak durun

Aralık ayı, özellikle de yılbaşı dönemi, insanların stresi en fazla hissettiği dönemdir. Bu ay içerisinde kısa bir tatile çıkmak, ya da en azından hayatınızda küçük değişiklikler yapmak, stresten uzaklaşmanız açısından önemli.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
10 Ağustos 2006       Mesaj #274
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Adet Sancısı

Adet sancısının tedavisinde ilk başvurulacak ilaçlar ağrı kesicilerdir. Her ağrı kesicinin etkili olmaması önemlidir.
Özellikle prostaglandin sentetaz inhibitörleri (örneğin apranax , cataflam, tilcotil, aspirin, surgam, etol, vs. gibi ilaçlar ) hastaların % 80 inde etkilidir .Bu ilaçların etkisiz olduğu kanısına varmadan önce, doz yükseltilmesi ve ilacın türünün değiştirilmesi denenmelidir. Mide ülseri ve duyarlılığı olanlarda bu ilaçlar kullanılmamalıdır.
Burada asıl üzerinde durulması gereken ve hastarda ''bir genç kıza nasıl önerilir?" sorusunu akla getiren tedavi , doğum kontrol hapı tedavisidir.
Bu hastalarda, doğum kontrol hapının gebeliği önleyici değil , rahim içerisindeki prostaglandin yapımını azaltıcı etkisinden faydalanılır. Doğum kontrol hapları, kullanması yasak olmayan ya da çocuk istemeyen hastalar için adet sancısı tedavisinde seçkin ilaçtır. Primer dismenoreli hastaların % 90'ından fazlası doğum kontrol haplarından fayda görür. Bunlara, her ay 2-3 gün süreyle (adet döneminde) kodein eklenmesi yararlı olabilir. Akupunktr gibi ağrı tedavileri de bazan etkili olur. Tedaviye dirençli vakalarda nadiren laparoskopik cerrahi tedavide uygulanmaktadır.
TheGrudge - avatarı
TheGrudge
Ziyaretçi
13 Ağustos 2006       Mesaj #275
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi
KolesterolYoksa kolesterol günah keçisi mi?
Resimdisc 001 2
Ünlü Chest dergisinin Şubat 2005 sayısında yayınlanan bir makaleye göre ilaç tedavisine ek olarak kolesterolden zengin diyet uygulanması akciğer tüberkülozlu (veremli) hastaların balgamlarındaki verem mikrobunun daha çabuk temizlenmesini sağlıyor. Bu haftanın konusunu, uzun süredir okurlarımızın merak ettikleri "Besinlerimizdeki kolesterol sağlığımıza zararlı mıdır?" başlığı altında yazarımız Prof. Dr. Ahmet Aydın’a sorduk...

Kolesterolden zengin gıdalar akciğer tüberkülozlu (veremli) hastaları daha çabuk düzeltiyor
Bahsedilen araştırma Mexico Ulusal Solunum Hastalıkları Enstitütüsü’nden Dr. Mario H. Vargas ve arkadaşları tarafından yapılmış.
Araştırıcılar literatürde verem hastalığında kolesterol düşüklüğünün (hipokolesterolemi) sık görüldüğünü ve hastalığın ölümcüllüğünü arttırabileceği bulgularından hareket ederek kolesterolden zengin bir diyetin balgamdaki verem mikrobununun kaybolmasını hızını etkileyip etkilemediğini incelemişler.
Araştırma 21 erişkin akciğer tüberkülozlu hasta üzerinde yapılmış. Bütün hastalar izoniazid + rifampisin + pirazinamid + etambutol ‘den müteşekkil dört tüberküloz ilacı almışlar. Hastaların hiçbirinde tüberküloz ilaçlarına karşı bir direnç yokmuş ve hepsi AIDS (-) imiş. Çalışma 8 hafta sürmüş.
Hastalar iki gruba ayrılmış. Her iki grupta da kalori miktarı (2500kcal/gün) ve dağılımı benzer imiş. Kolesterolden zengin diyet alan gruptaki (deney grubu) günlük kolesterol tüketimi 800mg iken kontrol grubunda bu değer 250 mg imiş. Hem çalışma (136.7 mg/dL) hem de kontrol grubunun (157.9 mg/dL). Kan kolesterol düzeyleri ortalama Meksikalılarınkinden (190 mg/dL ) oldukça düşük imiş.

Kolesterolden zengin diyet alan grupta balgamdan mikrop temizlenmesi ortalama 14 gün sürerken bu sayı kontrol grubunda 28 gün imiş. Grupların 2. ve haftadaki balgamdan mikrop temizlenme oranları tabloda görülmektedir.




Kolesterolden
zengin diyet alan grup (10 hasta)
Normal
kolesterollü diyet alan grup (11 hasta)
1.haftada
%0(0)%0(0)
2.haftada
%80Msn Note*%9(1)*
3.haftada
%90(9)%45(5)
4.haftada
%90(9)%73Msn Note



* p = 0.0019 (Aradaki farkın tesadüfe bağlı olma olasılığı binde iki gibi çok düşük bir rakam)

Her iki grupta da kolesterol düzeyleri 3 hafta içinde ortalama 200 mg/dL dolaylarına çıkarak plato yapmış. Fakat bu sırada HDL (iyi denilen kolesterol) değerleri, LDL’ye göre daha çok yükseldiğinden total kolesterol/HDL (2.7 den 1.5’e) ve LDL/HDL (3.3 den 1.8’e ) oranı azalmış.
Her iki grupta nefes darlığı ve öksürük aynı derecede azalmış, fakat yüksek kolesterol alan grupta balgam miktarı daha erken azalmış.
Yazarlar elde ettikleri sonuçlar ile kolesterolden zengin gıdanın tüberküloz tedavisinin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini vurgulamışlardır.

Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın Yorumu

Tüberküloz eski çağlardan beri insan ırkını tehdit eden büyük hastalıklardan biridir. 1944 yılında streptomisinin piyasaya çıkması ile tedavide yeni bir çığır açılmış ve streptomisini çok sayıda başka tüberküloz ilaçları takip etmiştir.
Günümüzde akciğer tüberkülozunun tedavi başarısı %90’ın üzerindedir. Fakat çok sayıda ilaç kullanılması ve tedavi süresinin uzun olması (6 ay-1 yıl) tedaviye uyumu güçleştirmektedir. Öte yandan tüberküloz ilaçlarına karşı gelişen direnç, sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. Bu nedenle tedavinin seyrini olumlu yönde değiştirecek ve tedavi süresini azaltacak yöntemlere ihtiyaç büyüktür.
Pérez-Guzmán ve arkadaşlarının çalışmaları bu bakımdan çok önemlidir. Daha önceki birçok yazımızda ve konferansımızda kolesterol fobisinin insan sağlığı üzerine olan kötü etkilerinden çok bahsetmiştik. Bu çalışma da bizim gibi düşünenleri haklı çıkartmaktadır.

Manipüle edilmiş bilimsel(!) çalışmalar ile insanlarda önce kolesterol fobisi oluşturan daha sonra da onlara yağsız ya da yarı yağlı yiyecekler ile kolesterol ilaçları satan ilaç ve gıda sanayicileri yılda yüz milyarlarca dolarlık cirolar yaparak karlarına kar katarken insan sağlığını büyük ölçüde tehlikeye atmaktadırlar.

Gerek bu çalışmada gerekse de daha önce yapılmış çalışmalarda tüberkülozlu ya da kalp-dışı müzmin hastalığı olan kişilerde kan kolesterol düzeyinin düşük olduğu ve bu düşüklüğün ölümcüllük (mortalite) ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (2-4).
Kolesterol hücre zarında yapıtaşı olarak bulunan yağların yaklaşık %30’unu oluşturur. Bütün hücrelerin yapısında kolesterol bulunmak zorundadır. Kolesterolün moleküler yapısı suda erimesini imkansızlaştırır. Hücre duvarlarında bulunan su geçirmez özellikteki kolesterol, hücre iç ortamını dış etkilerden korur(5). En çok kolesterol dış etkilerden en az etkilenmesi gereken sinir dokusunda bulunur. Kolesterol hücre zarının akışkanlığını sağlar.
Kolesterol sitotoksik (hücre zehirleyici) T-lenfositleri uyararak mikropların öldürülmesine yardımcı olur (6,7). Kolesterol hücre zarında bulunan enzimler ve diğer maddeler aracılığı ile akyuvarların mikropları yutmasını (fagositoz)sağlarMsn Note.
Çok sayıda laboratuar çalışmasında lipid (yağ) ve kolesterol eksikliğinin bulaşıcı hastalıkların şiddetini artırdığı saptanmıştır(9-23).

19 çalışma ve 68.406 ölümü içeren bir meta-analiz incelemesinde görülmüştür ki kan kolesterol düzeyi azaldıkça solunum ve mide-bağırsak hastalıklarından (özellikle bulaşıcı olanlar) ölüm artmaktadır (24).

120 000 kişi üzerinde 15 yıl süre ile yapılan bir araştırmada kan kolesterol düzeyi düşük olanlarda, bulaşıcı hastalıklardan hastaneye başvuruda bulunanların sayısının kolesterolü yüksek olanlara göre daha fazla olduğu görülmüştür (25).

2446 bekar erkek üzerinde 14 yıl süre ile yapılan bir araştırmada kolesterol düzeyi düşük olanlarda AIDS rizikosunun daha fazla olduğu saptanmıştır(26). Bir başka çalışmada kan kolesterol düzeyi düşük AIDS’li hastaların daha fazla öldüğü görülmüştür (27).
Kanser tedavisine bağlı ateşli nötropenisi (çok çekirdekli akyuvar düşüklüğü) olan 17 hasta inclenmiş. Altısı ölmüş. Bunlarda tedavi sırasında kan kolesterol düzeyleri yükselmemiş. Yaşayan 11 hastanın başlangıç kan kolesterol düzeyi ölenlerden yüksekmiş. Bunlarda tedavi sırasında kolesterol yükselmiş ve kolesterol düzeyleri iyileştikten sonra normale inmiş (28).
Smith-Lemli-Opitz sendromunda (7-dehidrokolesterol 7-redüktaz enziminin doğuştan yetersizliği) kolesterol sentezi çok düşüktür. Bu hastalarda çok sayıda malformasyon ve sık geçirilen enfeksiyonlar vardır. Bu hastalara ilave kolesterol verildiğinde enfeksiyonlar azalmaktadır (29).
Ailevi hiperkolesterolemisi olan kişilerde de enfeksiyon hastalıklarından ölüm daha az olmaktadır (30).
Kolesterolü yüksek kişilerde karın içi enfeksiyonlarının daha çabuk iyileştiği gözlemlenmiştir(31).
Kandaki yüksek kolesterol düzeyi koroner kalp hastalığına neden mi oluyor yoksa koroner kalp hastalığını önlüyor mu?
Çeşitli ülkelerde, çeşitli hastalıklarda ve çeşitli etnik gruplarda yapılan çok sayıda araştırmaların bir çoğunda kan kolesterol düzeyleri ile koroner kalp hastalığı arasında ya da ölüm sıklığı arasında bir ilişki bulunamamış (32-51). Yani bu araştırmalara göre kolesterolü yüksek olan kişilerdeki koroner kalp hastalığına yakalanma ve ölüm sıklığı kolesterolü normal olan kişilerdekinden daha yüksek değilmiş.

Bu araştırmaların bazılarında ise kan kolesterol düzeyleri yüksek olanlarda koroner kalp hastalığına yakalanma sıklığının azalmış olduğu (41,46,51), hatta kan kolesterol düzeyleri yüksek olanlarda (44, 48) yaşam süresinin daha uzun olduğu saptanmıştır.
Diyetteki yüksek kolesterol düzeyi koroner kalp hastalığına yol açar mı?

Günümüz diyetinde kalp hastalığına neden olduğu iddiası ile kolesterol ve doymuş yağlar yerine kolesterol içermeyen margarin ve çoklu doymamış sıvı yağları (mısır, soya, ayçiçeği) önerilmektedir.
Kore savaşında ölen Amerikan ve Japon genç askerlerin otopsilerinde aterom plaklarının gelişmesi incelendiğinde az doymuş yağ yiyen Japonlar ve çok doymuş yağ yiyen Amerikalılar arasında ateroskleroz (damar sertliği) açısından bir fark bulunmamış (52,53).
Afrikalı Samburular günde 6-7 litre çiğ süt ve yarım kilo kadar et tüketirler. Ortalama Bir Amerikan vatandaşının tükettiği kolesterolün 2 katından fazlasını tüketmesine rağmen, Samburuların kan kolesterol düzeyleri (170 mg/dL) Amerikalılara göre son derece düşüktür (54).
Kırsal kesimde yaşayan Kenyalı Masailer günde 2 litre süt, 1-2 kilo kadar et yerler. Buna rağmen ortalama kan kolesterol düzeyi dünya ortalamasından düşüktür. Fakat şehre indiklerinde çok daha az kolesterollü gıda tüketmelerine karşın kolesterol düzeyleri kabiledeki akrabalarından daha yüksek olmaktadır(55,56). Somalide sadece sütle beslenen kabilelerde hemen hiç koroner kalp hastalığı görülmemektedir(57).
ABD’de 20. yüzyılın başında koroner kalp hastalığından ölüm neredeyse hiç yok iken, daha sonraki yıllarda büyük bir patlama olmuştur. 20. yüzyılın başında daha fazla kolesterol tüketilmektedir. Daha sora margarin ve sıvı (mısır, soya, ayçiçek) yağların kullanılmasında müthiş bir patlama olmuştur.

Diyetteki yüksek kolesterol düzeyi koroner kalp hastalığına yol açmıyorsa gerçek neden nedir?

Günümüzde aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar “kolesterol depo hastalığı” olarak değil “düşük yoğunluklu sistemik enflamatuar hastalık” olarak kabul edilmektedir (CRP artışı ile endirekt olarak gösterilebilir) (58-62).
Hayvan çalışmaları Il-6 ve tümör nekroze edici faktör-alfa’nın ateroskleroz sürecini hızlandırdığını göstermektedir(63). Omega-3 yağ asitleri, antienflamatuvar (iltihap önleyici) etkileri ile koroner kalp hastalığı gelişimini yavaşlatırlar. Rafine edilmiş gıdalardan uzak durarak ve bunların yerine doğal gıdaları yiyerek kronik iltihap rizikosu azaltılabilir.

Diyetteki yüksek kolesterol düzeyi koroner kalp hastalığına yol açmadığına göre 20. yüzyılın en büyük yalanı niçin sürdürülüyor?

Önce şu soruyu soralım. Mevcut durumdan kimler yararlanmaktadır?

İlaç sanayisi, margarin ve sıvı yağ sanayisi, düşük yağlı diyet sanayisi, kalp ile uğraşan özel hastahaneler ve buralara malzeme ve alet satan firmalar. Bu piyasanın cirosu trilyonlaca dolar ile ifade edilmektedir. Rantın sürdürülebilmesi ancak yalanın sürdürülmesi ile mümkündür. Medya organlarının çoğu mevcut durumdan beslendiği için bu gerçekleri yeterince yazmadığı gibi kolesterol yalanını sürdürmektedir.

Ne yapmalı?
· Un ve şekerden mamül gıdaların tüketiminin minimale indirilmesi
· Margarin ve sıvı (mısır, soya, ayçiçek) yağların kullanılmaması
· Bunların yerine hayvani yağların ve zeytin yağının yenilmesi (dedelerinizin yaptığı gibi)
· Günde en az 1 gr balık yağı ve 250- 1000 mL kefir tüketilmeli
· Et, süt ürünleri, yumurta, sebze meyve ve kabuklu kuru yemiş tüketilmesi
· Günde 3-5 dakika kültür fizik yapılmalı ve yarım saat yürünmeli
· Güneşlenilmeli ve erken yatıp erken kalkılmalı

Bu öneriler sizi sadece kalp hastalığına karşı değil diğer müzmin hastalıklardan da korur.
Sonuçlar
• Kolesterol bir zehir değil , hücrelerimiz için çok hayati bir maddedir.
• İyi (Cici!) kolesterol (HDL), kötü (Kaka!) kolesterol (LDL) diye bir şey yoktur. Sizden iyi olmasınlar her ikisi de görevlerini yaptıkları sürece iyidirler.
• Kolesterolün kendisi tehlikeli değildir, hatta yararlıdır, fakat onu yükselten neden tehlikelidir ya da tehlikeli olabilir.
• Vücudumuzda günde 2000-2500 mg kolesterol yapılır.
• Dışardan alınan ne kadar az ise içeride yapılan o kadar fazladır.
• Diyet ile alınan kolesterolün kan kolesterol düzeyine hemen hemen hiçbir etkisi yoktur. Boşuna ağzınızın tadını bozmayın!!
• Kan kolesterol düzeyi normal hatta düşük olan kişilerde de yüksek olanlar kadar ağır ateroskleroz gelişebilir.
• Koroner kalp hastalığı olanların yarısından fazlasında kolesterol düzeyi normaldir.
• Bir maddenin hem azı, hem normali hem de fazlası aynı hastalığa yol açtığını iddia etmek saçmalıktır.
• Koroner kalp hastalığının gerçek nedeni düşük yoğunluklu ateşsiz müzmin iltihaptır

Tereyağının yararları
• En iyi A vitamini kaynağıdır.
• Lesitinden zengindir.
• Yüksek oranda antioksidan (kolesterol, A vit, E vit, selenyum) içerir.
• İyi bir iyot kaynağıdır.
• Konjuge linolenik asitten (CLA)zengin olduğu için, antienflamatuvar, antiallerjik ve antikansorejenik etkileri vardır.
• Diş çürükleri ve osteoporoz riskini azaltır.
• Maküler dejenerasyonu azaltır (lutein)
• Yüksek kolesterolü azaltır!!!(kolin)
• Bellek ve öğrenme kapasitesini artırır (kolin)
• Asetilkolini artırır
• Yumurta sarısı kalsiyumdan ve karotenoidlerden zengindir
• Çinko içeriği yüksektir
• Magnezyum içeriği yüksek (migren, fibromiyalji vb
• Antioksidan ve antienflamatuvardır.
• Omega-3’ten zengindir (Özgür dolaşan tavuklar!)
• A, D, K vitaminleri, demir, selenyum, riboflavin, ve niasinden zengindir.

Hepinize sağlık dolu günler diliyoruz.

Kaynaklar
(1) Pérez-Guzmán C, Vargas MH, Quiñonez F, Bazavilvazo N, Aguilar A. A Cholesterol-Rich Diet Accelerates Bacteriologic Sterilization in Pulmonary Tuberculosis. Chest. 2005;127:643-651
(2) Taylor, GO, Bamgboye, AE Serum cholesterol and diseases in Nigerians. Am J Clin Nutr 1979;32,2540-2545
(3) Harris, T, Feldman, JJ, Kleinman, JC, et al The low cholesterol-mortality association in a national cohort. J Clin Epidemiol 1992;45,595-601
(4) Kozarevic, D, McGee, D, Vojvodic, N, et al Serum cholesterol and mortality: the Yugoslavia Cardiovascular Disease Study. Am J Epidemiol 1981;114,21-28[Abstract]
(5) Cooper RA Abnormalities of cell-membrane fluidity in the pathogenesis of disease. N Engl J Med 1977;297,371-377
Msn Demon Drabowsky, MP, Peel, WE, Thomson, AER Plasma membrane cholesterol regulates human lymphocyte cytotoxic function. Eur J Immunol 1980;10,821-827
(7) Heiniger, HJ, Marshall, JD Cholesterol synthesis in polyclonally activated cytotoxic lymphocytes and its requirements for differentiation and proliferation. Proc Natl Acad Sci U S A 1982;79,3823-3827
Msn Note Gatfield, J, Pieters, J Essential role for cholesterol in entry of mycobacteria into macrophages. Science 2000;288,1647-1650
(9) Gallin JI, Kaye D, O’Leary WM. Serum lipids in infection. N Engl J Med 1969; 281:1081–6.
(10) Fiser RH, Denniston JC, Rindsig RB, Beisel WR. Effects of acute infection on cholesterolgenesis in the Rhesus monkey. Proc Soc Exp Biol Med 1971; 138:605–9.
(11) Bhakdi S, Tranum-Jensen J, Utermann G, Füssle R. Binding and partial inactivation of Staphylococcus aureus a-toxin by human plasma low density lipoprotein. J Biol Chem 1983; 258:5899–904.
(12) van Lenten BJ, Fogelman AM, Haberland ME, Edwards PA. The role of lipoproteins and receptor-mediated endocytosis in the transport of bacterial lipopolysaccharide. Proc Nat Acad Sci USA 1986; 83:2704–8.[Abstract]
(13) Flegel WA, Wolpl A, Mannel DN, Northoff H. Infect Immun 1989; 57:2237–45.
(14) Cavaillon JM, Fitting C, Haeffner-Cavaillon N, Kirsch SJ, Warren HS. Cytokine response by monocytes and macrophages to free and lipoprotein-bound lipopolysaccharide. Infect Immun 1990; 58:2375–82.
(15) Weinstock C, Ullrich H, Hohe R, Berg A, Baumstark MW, Frey I, Northoff H, Flegel WA. Low density lipoproteins inhibit endotoxin activation of monocytes. Arterioscler Thromb Vasc Biol 1992; 12:341–7.
(16) Losche W, Krause S, Pohl A, Pohl C, Liebrenz A, Schauer I, Ruhling K, Till U. Functional behavior of mononuclear blood cells from patients with hypercholesterolemia. Thromb Res 1992; 65:337–42.
(17) Feingold KR, Grunfeld C. Role of cytokines in inducing hyperlipidemia. Diabetes 1992; 41(suppl. 32):97–101.
(18) Flegel WA, Baumstark MW, Weinstock C, Berg A, Northoff H. Prevention of endotoxin-induced monokine release by human low- and high-density lipoproteins and by apolipoprotein A-I. Infect Immun 1993; 61:5140–6.
(19) Hardardottir I, Grunfeld C, Feingold KR. Effects of endotoxin on lipid metabolism. Biochem Soc Trans 1995; 23:1013–18.
(20) Feingold KR, Funk JL, Moser AH, Shigenaga JK, Rapp JH, Grunfeld C. Role for circulating lipoproteins in protection from endotoxin toxicity. Infect Immun 1995; 63:2041–6.
(21) Grunfeld C, Feingold KR. Regulation of lipid metabolism by cytokines during host defense. Nutrition 1996; 12(Suppl.)Msn Confused24–6.
(22) Netera MG, Demacker PNM, Kullberg BJ, Boerman OC, Verschueren I, Stalenhoef AFH, van der Meer JWM. Low-density lipoprotein receptor-deficient mice are protected against lethal endotoxemia and severe Gram-negative infections. J Clin Invest 1996; 97:1366–72.
(23) Rauchhaus M, Coats AJ, Anker SD. The endotoxin-lipoprotein hypothesis. Lancet 2000; 356:930–3.
(24) Jacobs D, Blackburn H, Higgins M, Reed D, Iso H, McMillan G, Neaton J, Nelson J, Potter J, Rifkind B. Report of the conference on low blood cholesterol: Mortality associations. Circulation 1992; 86:1046–60
(25) Iribarren C, Jacobs DR Jr, Sidney S, Claxton AJ, Feingold KR. Cohort study of serum total cholesterol and in-hospital incidence of infectious diseases. Epidemiol Infect 1998; 121:335–47.
(26) Claxton AJ, Jacobs DR Jr, Iribarren C, Welles SL, Sidney S, Feingold KR. Association between serum total cholesterol and HIV infection in a high-risk cohort of young men. J Acquir Immune Defic Syndr Hum Retrovirol 1998; 17:51–7
(27) Neaton JD, Wentworth DN. Low serum cholesterol and risk of death from AIDS. AIDS 1997; 11:929–30
(28) Fraunberger P, Hahn J, Holler E, Walli AK, Seidel D. Serum cholesterol levels in neutropenic patients with fever. Clin Chem Lab Med 2002; 40:304–7
(29) Elias ER, Irons MB, Hurley AD, Tint GS, Salen G. Clinical effects of cholesterol supplementation in six patients with the Smith-Lemli-Opitz syndrome (SLOS). Am J Med Genet 1997; 68:305–10.
(30) Sijbrands EJG, Westendorp RGJ, Defesche JD, de Meier PHEM, Smelt AHM, Kastelein JJP. Mortality over two centuries in large pedigree with familial hypercholesterolaemia: family tree mortality study. Br Med J 2001; 322:1019–23.
(31) Pacelli F, Doglietto GB, Alfieri S, Piccioni E, Sgadari A, Gui D, Crucitti F. Prognosis in intra-abdominal infections. Multivariate analysis on 604 patients. Arch Surg 1996; 131:641–5
(32) Scientific steering committee on behalf of the Simon Broome Register group. Risk of fatal coronary heart disease in familial hypercholesterolaemia. Br Med J 1991; 303:893–6.
(33) Anderson KM, Castelli WP, Levy D. Cholesterol and mortality. 30 years of follow-up from the Framingham study. JAMA 1987; 257:2176–80.
(34) Forette F, de la Fuente X, Golmard JL, Henry JF, Hervy MP. The prognostic significance of isolated systolic hypertension in the elderly. Results of a ten year longitudinal survey. Clin Exp Hypertens A. 1982; 4:1177–91.
(35) Siegel D, Kuller L, Lazarus NB, Black D, Feigal D, Hughes G, Schoenberger JA, Hulley SB. Predictors of cardiovascular events and mortality in the Systolic Hypertension in the Elderly Program pilot project. Am J Epidemiol 1987; 126:385–9.
(36) Nissinen A, Pekkanen J, Porath A, Punsar S, Karvonen MJ. Risk factors for cardiovascular disease among 55 to 74 year-old Finnish men: a 10-year follow-up. Ann Med 1989; 21:239–40.
(37) Krumholz HM, Seeman TE, Merrill SS, Mendes de Leon CF, Vaccarino V, Silverman DI, Tsukahara R, Ostfeld AM, Berkman LF. Lack of association between cholesterol and coronary heart disease mortality and morbidity and all-cause mortality in persons older than 70 years. JAMA 1994; 272:1335–40.
(38) Weijenberg MP, Feskens EJ, Bowles CH, Kromhout D. Serum total cholesterol and systolic blood pressure as risk factors for mortality from ischemic heart disease among elderly men and women. J Clin Epidemiol 1994; 47:197–205.
(39) Simons LA, McCallum J, Friedlander Y, Simons J. Diabetes, mortality and coronary heart disease in the prospective Dubbo study of Australian elderly. Aust NZ J Med 1996; 26:66–74.
(40) Weijenberg MP, Feskens EJ, Kromhout D. Total and high density lipoprotein cholesterol as risk factors for coronary heart disease in elderly men during 5 years of follow-up. The Zutphen Elderly Study. Am J Epidemiol 1996; 143:151–8.
(41) Räihä I, Marniemi J, Puukka P, Toikka T, Ehnholm C, Sourander L. Effect of serum lipids, lipoproteins, and apolipoproteins on vascular and nonvascular mortality in the elderly. Arterioscler Thromb Vasc Biol 1997; 17:1224–32.
(42) Simons LA, Simons J, Friedlander Y, McCallum J. Cholesterol and other lipids predict coronary heart disease and ischaemic stroke in the elderly, but only in those below 70 years. Atherosclerosis 2001; 159:201–8.
(43) Abbott RD, Curb JD, Rodriguez BL, Masaki KH, Yano K, Schatz IJ, Ross GW, Petrovitch H. Age-related changes in risk factor effects on the incidence of coronary heart disease. Ann Epidemiol 2002; 12:173–81.
(44) Forette B, Tortrat D, Wolmark Y. Cholesterol as risk factor for mortality in elderly women. Lancet 1989; 1:868–70.
(45) Zimetbaum P, Frishman WH, Ooi WL, Derman MP, Aronson M, Gidez LI, Eder HA. Plasma lipids and lipoproteins and the incidence of cardiovascular disease in the very elderly. The Bronx aging study. Arterioscl Thromb 1992; 12:416–23.
(46) Weverling-Rijnsburger AW, Blauw GJ, Lagaay AM, Knook DL, Meinders AE, Westendorp RG. Total cholesterol and risk of mortality in the oldest old. Lancet 1997; 350:1119–23.
(47) Jonsson A, Sigvaldason H, Sigfusson N. Total cholesterol and mortality after age 80 years. Lancet 1997; 350:1778–9.
(48) Fried LP, Kronmal RA, Newman AB, Bild DE, Mittelmark MB, Polak JF, Robbins JA, Gardin JM. Risk factors for 5-year mortality in older adults: the Cardiovascular Health Study. JAMA 1998; 279:585–92.
(49) Chyou PH, Eaker ED. Serum cholesterol concentrations and all-cause mortality in older people. Age Ageing 2000; 29:69–74.
(50) Menotti A, Mulder I, Nissinen A, Feskens E, Giampaoli S, Tervahauta M, Kromhout D. Cardiovascular risk factors and 10-year all-cause mortality in elderly European male populations; the FINE study. Eur Heart J 2001; 22:573–9.
(51) Schatz IJ, Masaki K, Yano K, Chen R, Rodriguez BL, Curb JD. Cholesterol and all-cause mortality in elderly people from the Honolulu Heart Program: a cohort study. Lancet 2001; 358:351–5.
(52) Groom D. "Population Studies of Atherosclerosis", Annals of Int. Med. 1961;55(1):51-62
(53) Enos WF. "Pathogenesis of Coronary Disease in American Soldiers Killed in Korea", JAMA 1955;158:912
(54) Shaper AG. Cardiovascular studies in the Samburu tribe of northern Kenya. American Heart Journal 1962;63:437-442
(55) Mann GV, Shaffer RD, Sandstead HH. Cardiovascular disease in the Masai. Journal of Atherosclerosis Research 1964;4:289-312.
(56) Day J. Anthropometric, physiological and biochemical differences between urban and rural Maasai. Atherosclerosis 1976;23:357-361.
(57) Lapiccirella V. Enquête clinique, biologique et cardiographique parmi les tribus nomades de la Somalie qui se nourissent seulement de lait. Bulletin of the World Health Organization 1962;27: 681-697
(58) Ross R. The pathogenesis of atherosclerosis—an update. N Engl J Med 1986; 314:488–500
(59) De Caterina R, Liao JK, Libby P. Fatty acid modulation of endothelial activation. Am J Clin Nutr 2000;71(suppl): S213-223
(60) Ravnskov U. The questionable role of saturated and polyunsaturated fatty acids in cardiovascular disease. J Clin Epidemiol 1998; 51:443–60.
(61) Ravnskov U. Is atherosclerosis caused by high cholesterol. Q J Med 2002; 95:397–403.
(62) 32. Ravnskov U. A hypothesis out-of-date: The diet-heart idea. J Clin Epidemiol 2002; 55:1057–63.
(63) Huber SA, Sakkinen P, Conze D, Hardin N, Tracy R. Interleukin-6 exacerbates early atherosclerosis in mice. Arteriosclerosis Thrombosis and Vascular Biology 1999;19; 2364–7.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
15 Ağustos 2006       Mesaj #276
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
"Hamilelikte röntgen ne kadar tehlikeli?"

Hastane ve kliniklerde röntgen odasının kapısında hamilelerin girmemesi için uyarı yazısı bulunur ama aslında hamilelikte röntgen çektirmenin sakıncalarını tam olarak bilmeyiz. Yrd. Do. Füsun Belgin Selam bizleri aydınlatıyor.


14rontgen1Hamilelik döneminde röntgen çektirmenin sakıncalı olduğunu herkes bilir ama tehlikenin boyutları pek bilinmez. MR konusunda da anne adaylarının çekinceleri vardır. Yeditepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Yrd. Doç. Füsun Belgin Selam konuyla ilgili merak edilenleri anlatıyor. Radyasyon nedir?
Yrd. Doç. Füsun Belgin Selam:
Radyasyon, düşük dalga boyu ve yüksek enerji özelliği taşıyan X ve gamma ışınları şeklindeki iyonize ışınlar için kullanılan terimdir. X ışınları biyolojik olarak elektrokimyasal reaksiyonla doku hasarına yol açmaktadır. Yüksek dozda X ışınları hücre ölümü, hücre değişikliği, kanser ve gelişimsel bozukluklara sebep olabilmektedir.

Hamilelikte radyasyona maruz kalmanın zararları nelerdir?
Yrd. Doç. Füsun Belgin Selam:
Yüksek dozda radyasyona maruz kalmak embriyonun rahim duvarına yerleşiminden önceyse öldürücü etki yapmaktadır. Organ gelişiminin gerçekleştiği ilk 8 haftada da benzer şekilde embriyoda öldürücü, teratojenik (embriyoda kalıcı hasar) ya da büyümeyi sınırlayan etkiler gösterebilmektedir. Gebeliğin 10. haftasından sonra yüksek doz radyasyona maruz kalmak ise büyüme geriliği ve beyinde anormal gelişime sebep olabilmektedir.

Hamilelikten kısa bir süre önce röntgen çektirmek sakınca yaratır mı? Hamilelikte çok zorunlu hallerde röntgen çektirilebilir mi? Hamile olduğunu bilen bir anne adayı röntgen çektirirse ne yapılmalıdır?
Yrd. Doç. Füsun Belgin Selam:
Tanısal bir radyolojik işlem uygulaması nedeniyle gebeliği sonlandırmak gerekmemektedir. Aynı şekilde hamilelik esnasında da çok zorunlu hallerde röntgen çekilebilmektedir. Amerikan Radyoloji Birliğinin açıklamasına göre hiçbir tanısal radyolojik işlem gelişmekte olan embriyo ve fetüse zarar verecek yüksek doz radyasyon içermemektedir.

MR çektirmek mümkün müdür?
Yrd. Doç. Füsun Belgin Selam:
Gebelikde MR çekimi oldukça yararlıdır, çünkü bebek üzerinde zararlı etkileri bulunan iyonize radyasyon kullanılmamaktadır. MR’ın insan üzerinde herhangi bir zararlı etkisi rapor edilmemektedir. MR tetkiki gerekli görülmüşse gebeliğin herhangi bir evresinde uygulanabilmektedir.

Ultrason neden sakıncalı değildir?
Yrd. Doç. Füsun Belgin Selam:
Tanısal ultrasonda değişik frekanslarda ses dalgaları kullanılmaktadır. Ultrasonda termal indeks adı verilen ses dalgalarının ısı arttırcı etkisi önemlidir ve 1.0’in altında olduğu sürece potansiyel risk taşımamaktadır. Tanısal ultrasonda düşük yoğunlukta dalgaların 35 yıldan fazla süreli kullanımı ile fetüs üzerinde herhangi bir risk gösterilmemiştir.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Ağustos 2006       Mesaj #277
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Adetsiz hayat artık hayal değil

Günümüzde kadınların %80’i adet ve adet öncesi dönemde yaşadıkları PMS (premenstrüel semptomlar) şikayetlerinden yakınıyor. Bazı doğum kontrol yöntemleri ile kadınların korunmanın yanı sıra adetlerini de azaltabileceklerini hatta bazen tamamen ortadan kaldırabileceklerini söyleyen Prof. Dr. Teksen Çamlı bel, bunun tıbbi açıdan herhangi bir sakıncası olmadığını belirtti. Söz konusu yöntemler arasında yaralan rahim içi sistemin (RİS) yüzde 99,8 koruyuculuk oranı ile tüplerin bağlanmasıyla karşılaştırılabilir düzeyde etkin bir koruma sağladığına değinen Prof. Dr. Çamlı bel, RİS’in tamamen geri dönüşlü bir yöntem olduğunu ve rahimden çıkarıldıktan sonra ilk aydan itibaren gebe kalma imkanı sunduğunu söyledi.

Adet şikayetleri : PMS ve Dismenore

Kadınların %34’ü PMS şikayetlerini günlük hayatlarını olumsuz etkileyecek şiddette, %37’si ise orta şiddette yaşıyor. Adet sırasında rahimden salgılanan prostaglandin hormonuna bağlı olarak görülen çok etkin ağrıları (dismenore) her zaman yaşayan kadınların oranı ise %61’e kadar çıkabiliyor. Ağrılara ek olarak bulantı, kusma, ishalimsi bağırsak hareketleri, titreme, ateş, çarpıntı gibi bazı şikayetlerin de görülebildiğini belirten Prof. Dr. Çamlı bel, “ Adet öncesi yani premenstrüel dönemde salgılanan progesteron; kişide iştah açılması, şeker yemeye eğilim, ödem, kilo alma, bağırsak hareketlerinde tembellik, göğüslerde ağrı ve sızıya sebep olabilir. Ruhi sıkıntılar oluşabilir. Depresyon, çevreyle uyumsuzluk, konsantrasyon güçlüğü, iş performansının düşmesi gibi bir takım olumsuz etkiler görülebilir” dedi.

Adetten Vazgeçebilirsiniz

Kadınların bazı doğum kontrol yöntemlerini tercih ettikleri takdirde korunmanın yanı sıra adetlerini de azaltabileceklerini hatta bazen tamamen ortadan kaldırabileceklerini söyleyen Prof. Dr. Teksen Çamlı bel, “ Kadınlara isterseniz adetten vazgeçebilirsiniz dediğimizde, bunun doğaya aykırı olduğunu düşünüyorlar. Oysa bu tıbbi olarak sakıncalı bir durum değil. Kadının doğurganlığının devam ettiğini bildiğimiz sürece adet olmaması olsa olsa bir avantaj. Yeter ki, bunun geriye dönüşü olan basit bir olay olduğunu bilsin. Dolayısıyla özellikle adetin pasif bir hareket olduğunu anlatabildiğimiz kişiler adet kesilmesini biraz daha rahat karşılıyorlar. Ayrıca adet olmamanın kansızlığın önlenmesi, ağrı çekilmemesi, baş ağrısı, stres, sıkıntının daha az yaşanması, pedlerle uğraşılmaması gibi faydaları var” dedi.

Kirli Kan İnancı Tamamen Hurafe

Kirli kan diye bir şey olmadığını bunun bir hurafe olduğunu belirten Prof. Dr. Çamlı bel, “Adet kadınlığın göstergesi gibi kabul edilip hayattaki en önemli şeylerden biri oluyor ve gerektiğinden çok önem veriliyor. Medeniyet arttıkça verilen önem azalıyor. Hatta pek çok kadın ‘adetim olmasa daha rahat olmaz mıyım’ gibi isteklerle doktora başvurmaya başladı. Değişik yöntemlerle örneğin bazı spirallerde olduğu gibi rahmin zarına hormon vererek bu zarı inceltebilirsek, rahim zarı adet döküntüsü yapamayacak kadar ince bir hale gelir. Dolayısıyla kan ne ürer ne de dökülür. Tabii bu geriye dönüşü olan bir olay, hormonu kestiğiniz anda tekrar adet görebilirsiniz” dedi.

RİS İle Hem Güvenli Korunun, Hem de Adetsiz Hayatın Tadını Çıkarın

RİS’in yüzde 99,8 koruyuculuk oranı ile kadınlara tüplerin bağlanmasıyla karşılaştırılabilir düzeyde etkin bir koruma sağladığını ve adetsiz hayatın rahatlığını sunduğuna değinen Prof. Dr. Çamlı bel “ RİS, hem klasik spiralin rahatlığını veriyor, hem de klasik spirallerin kanama şiddetini azaltarak kullanıcılarını memnun ediyor. Rahmin içine yerleştirdiğimiz T şeklindeki özel plastik bir cisim, içindeki çok düşük dozdaki hormon salgılayarak beş yıla kadar etkin koruma sağlıyor. Rahim zarına etki ederek zarı inceltiyor. İnceldikçe adet azalıyor ve bir süre sonra yumurtalıkların faaliyeti aynen devam etmesine rağmen rahim zarı kalınlaşamadığı için adet üretemez. Dolayısıyla ne adet oluşur ne içeride kan kalır. Bu şekilde hem gebelikten korunuluyor, hem de adet kanamasında ciddi bir azalma hatta sıfıra inme söz konusu oluyor. RİS çıkarıldıktan sonra 3 ile 6 hafta içinde adetler tekrar başlar. RİS, adet kanamasını çok azalttığı için kansızlığı önlüyor. Ayrıca miyomu olan hastalarda rahim içi sistem tedavi amaçlı da kullanılıyor. Salgıladığı hormonla miyomların büyümesi azalıyor. Düzensiz adet kanaması yüzünden rahim ameliyatı olması gereken kişileri bu ameliyatlardan kurtarabiliyor.” dedi.
TheGrudge - avatarı
TheGrudge
Ziyaretçi
19 Ağustos 2006       Mesaj #278
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi



Doğum Sorası Cinsellik
Doğumdan sonra cinsel hayata ne zaman ve nasıl dönüleceği, pek çok çift için soru işaretidir.

Dokuz aylık gebelik süresi, geleneksel olarak üç adet üçer aylık etaplara bölünür. Bir de dördüncü üç aylık etap vardır ki; doğumu takip eden bu dönem, yeni anneler kadar eşlerini de yakından ilgilendirir.

Gebelik dönemi sona erdiği halde büyük değişikliklerin etkisini gösterdiği doğum sonrası period, kadınlar açısından büyük zorluklara sahne olur. Zihnen ve bedenen yeni bir uyum süreci geçiren kadınları etkileyen en önemli faktör de kuşkusuz anneliğin getirdiği yenilikler.

Bu alışma sürecinde en fazla sorun yaşanan alanlardan biri de cinsellik. Tüm zamanlarda, tüm kültürlerde doğum sonrası cinsel ilişki bir tür tabu sayılmakta. Bu tabunun oluşmasında, kadını olası komplikasyonlar ve enfeksiyonlardan koruma tedbiri yatar. Bu süre ortalama 4-6 hafta devam eder. Normal bir doğumun ardından bu süre, hassasiyetin kaybolması ve genleşen karın içi ve vajinal zarların eski haline dönmesi için yeterlidir. Bu süre tamamlanıp, rahim ağzı kapandığında riskli dönem sona ermiş demektir.

Ancak fizik görünüş ele alındığında, doğum sonrası cinsel yaşamın eski haline dönmesi için başka engeller de vardır. Her şeyden önce doğum sırasında herhangi bir zorluk yaşandıysa, tam bir nekahet dönemi birkaç hafta daha uzun sürebilir. Bu dönemde artan östrojen hormonu nedeniyle vajina mukozasının esnekliği azalır ve ıslaklık problemi yaşanır. Cinsel istek üzerinde de yine östrojen seviyesindeki artışın etkisi olabilir ve bu etki sonucunda emziren annelerin çoğunda libido azalır.

Yine de en büyük zorluk, ruhsal enerjinin azalmasıyla baş gösterir. Yeni anne ve baba için ebeveynlik rolüne alışmak zaman alır.

Cinsellikle ilgili her konuda olduğu gibi, doğum sonrasında eskisi gibi uyumlu ve kaliteli bir cinsel yaşama kavuşmak üzerine söylenenlerin sınırı yoktur. Unutulmaması gereken bir nokta da, çiftlerin huzurlu olması için bu süre boyunca güvenilir bir korunma metoduna başvurulması gerektiğidir. Çünkü süt verme dönemi boyunca yumurtlama döneminin düzeninin bozulması, gebe kalınacak dönemi belirlemeyi olanaksız hale getirir.
TheGrudge - avatarı
TheGrudge
Ziyaretçi
23 Ağustos 2006       Mesaj #279
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi
MENOPOZ
Menopoz nedir?

Menopoz kelime anlamıyla adetin duraklaması anlamına gelir. Kadınlarda yumurtalıklardan adet görmeyi ve yumurtlamayı sağlayan estrojen ve progesteron hormonlarının salınmasında azalmaya bağlı olarak adet düzensizlikleri, adetlerde azalma ve sonunda kesilme ile karakterize üreme fonksiyonlarının durduğu bir dönemdir. Son görülen adet üzerinden 6 ay ve daha fazla geçmesi durumunda adet kesilmesine yol açan başka bir sebep olmadığı sürece menopozun başladığı kabul edilmektedir.
Menopoz dönemi ne zaman, hangi bulgularla başlar?

Kadınlarda 35 yaşından itibaren yumurtalıkların hormon üretiminde bir yavaşlama başlamaktadır. Menopoz yaşı kadının beslenmesine, ailesel ve ırksal özelliklere, yaşam tarzına göre değişmek üzere 40-55 yaşları arasında olmaktadır.
İlk bulgular adet miktarında azalma, hafif ateş basmaları, çarpıntı ve terlemedir. Bu belirtiler zaman içinde şiddetini arttırmakta, adet araları açılmaktadır.
Menopozun ilk belirtilerinin görüldüğü bu dönem premenopoz (menopoz öncesi dönem) olarak adlandırılır. Bu dönemin uzunluğu her kadında farklı olabilir (1-5 yıl). Hormonal faaliyetin belirli bir düzeyin altına düşmesiyle de artık adet görülmemektedir.
Türk kadınlarında ortalama olarak menopoz yaşı 47’dir. Kadınların %1'i 40 yaşından önce menopoza girerler (Erken menopoz).
Menopozda ortaya çıkan bulgular ve sorunlar nelerdir?

Menopoza giren kadınların %70’inde bulgular doktora başvurmayı gerektirmeyecek kadar az olabilir. Ancak vücuttaki estrojen hormonunun azalmasına bağlı sekonder olarak ortaya çıkan sorunlar kadının yaşam kalitesini ve süresini etkileyen çok ciddi durumlara yol açabilir.
Menopozun sonuçları kısa ve uzun dönemde ortaya çıkabilir.


Kısa dönemde ortaya çıkan rahatsızlıklar:

1-Adet ve fertilite (doğurganlık) değişiklikleri: Adet düzensizlikleri, yumurtlama bozuklukları ve azalmış fertilite ve nihayet adetten kesilme.
2-Nörovejetatif bozukluklar: Sıcak basmaları, terleme, uyku düzensizlikleri, uykusuzluk, baş dönmesi, baş ağrısı ve kalp çarpıntıları (1-4 yıl sürebilir)
3-Psikolojik yakınmalar: Depresyon, ruhsal dengesizlikler, anksiyete, gerginlik, sinirlilik, korku, saldırganlık, hırçınlık, konsantrasyon bozuklukları, çalışma veriminde düşüş, yorgunluk ve bitkinlik gibi belirtiler görülebilir. Bu tür psikolojik bozukluklar, kişilerin yaşam koşullarına bağlı olarak değişiklik gösterebilir.
4-Ürogenital değişiklikler: Cinsel organlarda kuruluk, incelme ve daralma ve buna bağlı ortaya çeşitli sorunlar çıkar. Vajina epiteli incelir, enfeksiyona eğilim artar. Kaşıntı, cinsel ilişkide kuruluk ve ağrı olabilir. Pelvik dokuların ve bağlarda gevşeme ve buna bağlı idrar kaçakları ortaya çıkabilir. Rahim küçülür. Sistit gelişebilir.
Uzun dönemde ortaya çıkan rahatsızlıklar:

1-Osteoporoz (kemik erimesi): Osteoporoz kemik dokusunun kaybıdır. Menopoz dönemindeki kadınlarda östrojen üretiminin düşüşü ile kemik kaybında bir artış gözlenir. Kemikler gözenekli bir hal alır. Bu nedenle kemik ağrıları gözlenirken kemiklerin kırılması kolaylaşır. 70 yaş üzeri kadınların %20 sinde kalça kırığı olur ve bunların 1/6 si ilk 3 ay içinde ölürler. Estrojen tedavisi osteoporozu durdurur. Estrojen beraberinde kalsiyum desteği verilirse omurga kırıklarının %80 i önlenir. Günlük kalsiyum ihtiyacı 1000 mg’dır. Sigara ve alkol alımı azaltılması ve haftada en az 3 gün, 30 dk egzersiz yapılması kemik mineral içeriğini arttıracaktır.
2-Kalp ve dolaşım hastalıkları: Hipertansiyon, arteriyoskleroz, enfarktüs ve felç menopoz döneminde ortaya çıkan kalp ve dolaşım sistemi rahatsızlıklarıdır. Arteriyosklerozda damar çeperinde biriken yağlar, damarların daralmasına ve esnekliğini kaybetmesine neden olurlar. Menopozda kalp hastalıkları sıklığı menopoz öncesine göre çok artar ve kalp krizi ihtimali yükselir. Estrojen gerek direk kalp üzerine olan etkisi, gerekse de damarlar üzerine olan olumlu etkileriyle kadınlarda kalp hastalığı riskini azaltır.
3-Cilt: Ciltte yaşlanma belirtileri hızlanır.
4-Alzheimer: Estrojen ile Hormon Yerine Koyma Tedavisi (HRT) almayanlarda Alzheimer hastalığına (bunama) daha sık rastlanır.
Menopozda görülen rahatsızlıklar her kadında aynı mıdır?

Menopozda ortaya çıkan bu rahatsızlık ve hastalıklar, her kadını aynı oranda etkilemez. Bilimsel araştırmalar, sıcak basmaları ve terlemelerin en sık görülen rahatsızlıklar olduğunu ortaya koymuştur. Kadınların %80'inde bu rahatsızlıklar görülmektedir. Bunun yanında, kadınların %75'i depresyonun etkisi altındadır. Adetten kesilme dönemindeki kadınların %60'ı uyku bozukluklarından şikayet etmektedir. Korku, huzursuzluk ve hırçınlık, daha az görülen rahatsızlıklar arasındadır. Bu şikayetler, yaş dönemindeki kadınların ancak %40'ında görülmektedir.
Baş dönmesi ile birlikte ortaya çıkan dolaşım bozuklukları, kan basıncındaki dengesizlikleri ve baş ağrıları ise, kadınların %50'sini etkilemektedir.
Sözü edilen rahatsızlıkların şiddeti, diğer bazı faktörler yanında, bu yaşlarda görülen hormon üretiminin düşüşündeki hıza bağlıdır. Düşüş çok hızlı olursa, vücut yeni şartlara kolayca uyum sağlayamaz. Bununla birlikte, adet süre ve şiddeti yavaş yavaş azalırsa, vücut uyum sağlamak için daha fazla zamana sahip olacağından, şikayetler azalacaktır. Kilo fazlası olan kadınların, menopoz şikayetleri daha azdır. Çünkü estrojen, yağ dokusunda da üretilir ve yumurtalıklarda üretimi azalan estrojen kısmen buradan karşılanacaktır.
Şikayetler ne kadar sürer?

Şikayetlerin süresi de kadından kadına farklılık göstermektedir. Birkaç yıldan başlayıp, bazı durumlarda 15 yıla kadar devam edebilir. Kadınların çoğunda menopoz şikayetleri yaklaşık 5 yılda sona erer. Genellikle son adetten 2-3 yıl sonra şikayetler en üst seviyeye ulaşır. Ancak estrojen eksikliğinin uzun dönemdeki sonuçları, kadınları tüm yaşamı boyunca etkilediği gibi yaşam sürelerinin azalmasına da yol açabilir.
Menopoz tedavisi gerekli midir?

Menopozun doğal bir süreç olduğunu öne süren bazıları menopoz tedavisinin gereksiz olduğunu öne sürmektedir. Ancak özellikle son 20 yılda menopoz ve etkileri üzerinde yapılan çalışmalar menopozun kadını bir süre için rahatsız eden ateş basmaları ve terleme gibi şikayetlerin ötesinde yaşam süresini ve kalitesini etkileyen çok önemli sorunlara yol açtığını göstermiştir. Kontrollü şekilde yapılan menopoz tedavisi belirgin yan etkiye yol açmaksızın bunları önleyebilmektedir.
Menopozda ilaç tedavisi tek başına yeterli midir?

Menopozdaki bir kadının her şeyi ilaçlardan beklemesi yanlış olacaktır. Sağlığı için kendisinin de azami dikkat göstermesi yaşam tarzının değiştirilmesi gereklidir.
*Sigarayı bırakın ya da en azından günde 5 tanenin altına düşürün, kafein, şeker ve tuz alımının sınırlayın
*Diyete dikkat edin (kolesterolü yükselten kırmızı et, sakatat, kuruyemiş, kızartmalar, katı yağlar vb yiyeceklerden kaçınma, kalsiyum alımını artırmak için günde en az 1 litre süt içilmesi, bol yoğurt ve peynir yenmesi)
*Düzenli egzersiz yapın ya da en azından yürüyüş ve yorucu olmayan sporlar yapın, yeterli ve düzenli uyuyun.
Estrojen tedavisinin kullanılmaması gereken durumlar

1-Rahim Kanseri olan hastalar
2-Meme Kanseri olan hastalar (tartışmalıdır)
3-Akut Karaciğer hastalığı
4-Akut damar hastalığı olanlar (pıhtı vs)
5-Nörooftalmik (sinir sistemi ve gözle ilgili) damar hastalığı olanlar
Menopozda estrojen tedavisi mutlaka bir kadın doğum uzmanının kontrolünde, belirli bazı tetkikleriniz yapıldıktan sonra ve doktorunuzun tayin edeceği aralıklarla kontrole gitmek şartıyla kullanılmalıdır.
Estrojen (hormon) tedavisi kanser yapar mı?

Hormon replasman tedavisi, yumurtalık ve rahim kanserlerine yol açmadığı gösterilmiştir. Yalnız, rahmi alınmamış olan hastalarda estrojen ile birlikte mutlaka progesteron hormonu da verilmelidir.
Son yıllarda, medyada çıkan ve sansasyon yaratan HRT’nin meme kanseri riskini artırdığına öne süren bir çalışma vardır. Ancak, her gün bir kadeh alkol kullanımı, şişmanlık, ilk doğumun 30 yaşından geç yapılmış olması ve ülkemiz için 50 yaşından sonra, yani geç menopoza girmek gibi risk faktörlerinin oluşturacağı meme kanseri oranından daha fazla değildir. Bu risk tedavinin kesilmesinden itibaren 5 yıl sonra ortadan kalkmaktadır.
Menopoz çağındaki her 10.000 kadında yılda 30 meme kanseri görülmektedir. Dünyada panik yaratan çalışmanın sonuçlarında da yıllık meme kanseri sıklığı 10.000 kadında 38 bulunmuştur. Ayrıca, HRT kullanan kadınlarda ortaya çıkan meme kanseri daha iyi huylu olduğu için meme kanserinden ölüm riski artmamaktadır. Bunun yanında HRT, kolon (kalın barsak) kanseri sıklığını azaltmaktadır.
Bugünkü bilgiler ışığında hormon replasman (yerine koyma) tedavisi (HRT) 4-5 yıl boyunca güvenli kullanılabileceği, bu süreden sonraki kullanımlarda kişinin özelliklerine göre hasta-hekimin beraberce karar vermesinin uygun olacağı önerilmektedir.

Yani menopoz tedavisi kişiye özeldir.
TheGrudge - avatarı
TheGrudge
Ziyaretçi
27 Ağustos 2006       Mesaj #280
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi



Hamile bir kadının belki de en önemli gurur kaynaklarından biri de gebelik sırasında büyüyen karnıdır. Pek çok kadın tanıdığı ya da tanımadığı herkesin karnına bakarak hamile olduğunu anlayacağı günü iple çeker. Karnı büyümeye başlayan hamileyi gören bir kişinin karnını göstererek bebek ile ilgili birkaç tatlı söz söylemesi genelde gurur okşayıcıdır. Öte yandan bunun tam tersi de doğrudur. Karnı nispeten küçük olan bir kadın hamile olduğunu bilen bir kişinin karnının küçük olduğunu söylemesi ile adeta yıkılır. Arkadaşlar arasında “bebek nerede”, “karnın çok küçük”, “bebek küçük mü olacak” şeklinde yapılan espriler anne adayında moral açısından çöküntüye neden olabilir. Oysa karnın büyüklüğü pek çok değişik faktörün etkisindedir ve her zaman bebeğin büyüklüğünü yansıtmayabilir.

Bir kadının dışarıdan bakıldığında hamile olduğu en erken 16. hafta civarında ve ancak çıplakken anlaşılabilir. Giyinik durumda ise büyüyen karın 20. haftalar civarında fark edilebilir. Hatta biraz iri yapılı kadınlar bol kıyafetler giyerek hamileliklerinin son dönemlerine kadar durumlarını gizleyebilirler. Gebelikte karın büyüklüğünü sağlayan temel faktör bebeğin içinde bulunduğu uterus yani rahimdir. Hamilelik öncesinde yaklaşık 70-80 gram ağrılığında ve armut şeklinde olan rahim bebekle birlikte büyümeye başlar ve gebeliğin sonunda ağrılığı yarım kiloyu geçer. Rahim hamilelikten önce leğen kemiklerinin arkasında yerleşmiştir ve karın üzerinden elle hissedilemez. Hamilelik 12. haftaya ulaştığında büyümesine devam eden rahim kasıktaki tüy çizgisi civarına yükselir ve ilk kez leğen kemiklerinin üzerine çıkar. Bir başka deyişle gebeliğin ilk üç aylık döneminde pantolonların dar gelmesi bebeğe ve gebeliğe bağlı karın büyümesine değil annenin aldığı kilolara bağlıdır.

Büyüyen karın dışarıdan fark edilmeye başlayınca hamile kadınlar da kendilerini diğer hamile kadınlar ile kıyaslamaya başlarlar. Bunun sonucunda aynı gebelik haftalarında olmalarına rağmen kiminin karnı büyük kiminin daha küçük olduğu için endişeler de ortaya çıkar. Bu endişe özellikle karnı küçük olanlarda belirgindir. Hamile kadınların karnı toplumun o kadar ilgisini çeker ki karnın şekline bakarak bebeğin cinsiyetini tahmin etmek bir gelenek haline gelmiştir. Oysa karın şeklini ve büyüklüğünü belirleyen bebeğin cinsiyeti değildir. Pek çok faktör bu konuda etkili olabilir hatta bunlardan en önemlisi kadının genel vücut yapısıdır. Gebelikten önce zayıf olan kadınların karın duvarları ve karın bölgesindeki cilt altı yağ tabakası da ince olduğundan karın daha erken dönemde belirginleşir ve daha büyük ve sivri görünebilir. Bunun tam tersi şekilde iri yapılı, geniş kalça ve karına sahip kadınlarda ise karnın belirginleşmesi daha uzun zaman alabilir. Obez yani şişman kadınlarda ise gebeliğin sonlarına kadar kadının hamile olduğu anlaşılmayabilir. Zayıf bir kadında dıştan karın büyüklüğüne bakarak bebeğin boyutlarını tahmin etmek daha kolay ve gerçekçidir. Tüm bu bilgilerin sonucunda sadece karın büyüklüğüne bakarak bebeğin gelişimini ve büyüklüğünü değerlendirmenin hatalı sonuçlar verebileceği açıktır. Bebeğin durumunu değerlendirmede önemli kriterlerden birisi rahimin tepe noktasının karın içindeki yerleşimidir. Rahimin tepe noktası 22-24. haftalar civarında yaklaşık göbek deliği hizasındayken haftaların ilerlemesiyle birlikte yukarıya doğru ilerler. Uterusun karın içindeki yüksekliğine bakarak gebelik haftası tahmin edilebilir. Eskiden gebelik takipleri sırasında gebeliğin haftasını saptamak için leğen kemiklerinin ortada birleştiği yerden rahimin tepe noktasına kadar olan mesafenin mezura ile ölçülmesi sıkça kullanılırken günümüzde ultrasonun yaygın kullanıma girmesi ile bu yöntem de terk edilmiştir. Bebeğin tahmini kilosunu ve büyüklüğünü değerlendirmede en etkili yöntem ultrasonografidir. Ancak bu teknikte de yanılma payının olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Hamilelik öncesinde aynı boy ve kiloda olan, hamileliğin aynı haftalarında bulunan ve hamileliğin başından beri aynı miktarda kilo alan kadınlarda bile karın büyüklük ve şekli normalde birbirinden farklıdır. Kişilerin karın adeleleri, karın cilt altı yağ tabakası, daha önceden doğum yapıp yapmadığı, bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısının miktarı gibi pek çok faktörün yanısıra bebeklerin kiloları arasındaki değişiklikler de annelerinin karınlarının birbirinden farklı olmalarına neden olur. Nasıl ki normal erişkinlerin kiloları birbirinden farklı olabiliyor ise anne karnında gelişimini sürdüren bebeklerin ağrılık ve büyüklükleri de birbirinden farklı olabilir. Önemli olan bebeğin büyükük ve tahmini ağrılığının o gebelik haftası için belirlenen alt ve üst sınırlar içinde yer alması yani normal olmasıdır.
Çok ince ve küçük karınlı bir kadın iri bir bebek doğurabileceği gibi büyük karınlı bir anne adayından da minyon bir bebek dünyaya gelebilir.

Son olarak çoğul gebeliklerde doğal olarak karın büyüklüğü içerideki bebek sayısı ile doğru orantılıdır. Ne kadar çok bebek varsa karın o kadar büyüktür.

Büyüyen karının kadında yarattığı en önemli değişiklik ise çatlaklardır. Hızla büyüyen karın deride gerilme ve çatlaklara neden olabilir. Çatlak oluşumunda en önemli faktörlerden birisi kişinin genetik yapısıdır. Bu sıvı içerek derinin elastikiyetini arttırmak çatlak oluşumuna karşı alınabilecek en basit önlemdir. Bunun dışında çatlak oluşumunu önlemek amacıyla cildi nemlendiren pek çok krem ve losyon her zaman işe yaramasa da kullanılabilir.

Hamilelik sırasında karın büyürken ortaya çıkan gerilmenin doğal sonucu olarak göbek deliğinde de gerilme meydana gelir. Gebelik 20 hafta civarına ulaştığında hem arkadan rahimin baskısı hem de gerilme nedeni ile göbek deliğinde hassasiyet meydana gelebilir. Ayrıca büyümesi sırasında karnı kaplayan kaslarda hafif bir ayrılma meydana gelebilir. Bu ayrılma da göbek deliğinde hassasiyete neden olabilir.

Gebelik ve rahim büyümeye devam ettikçe hassasiyet azalır ancak göbekte meydana gelen değişimler devam eder. Hamilelik öncesinde çukur bir göbek deliği olsa bile bu düzleşebilir. Hatta gebeliğin sonlarına doğru göbek deliği dışarıya doğru çıkıntı yapabilir. Bazı kadınlar zaten şiş olan karınlarındaki bu ek çıkıntıyı eğlenceli bulurken bazı kadınlar da özellikle ince kıyafetler giyildiginde dışarıdan belli olmaması için küçük bir yara bandı ile bastırmayı tercih ederler. Böyle bir uygulamanın herhangi bir zararı yoktur.

Gebelik sırasında karında görülen bir başka değişiklik ise orta hat boyunca uzanan koyu renkli çizgidir. Linea nigra adı verilen bu çizgi esmer tenlilerde daha belirgindir. Linea nigraya yol açan faktörler tam olarak bilinmemekle birlikte bu çizgi doğumdan bir süre sonra kaybolur.

Benzer Konular

11 Aralık 2014 / ThinkerBeLL Sağlıklı Yaşam
19 Şubat 2013 / Demir YumruK Taslak Konular