| | #431 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler Beyaz Kısrak Bir zamanlar onlarda çocuktu ve o altın çağın kadife bahçesinden çıkıp, karbon çağının barut kokulu dağlarına tırmandılar. Düşük yoğunluklu (!) kirli ve kahrolası bir savaştı. İnsan, kötülüğünde iyilik kadar eski olduğunu belleğine kazıyor, arşa yükselen çığlıklar yürekleri liğme liğme ediyordu. Oysa onun kumral saçları bir yılda beyazlamış, gözleri açık gördüğü rüyânın kızıl ötesinde, tarihin ve talihinin haramilerini yargılıyordu. Aylardan haziran, acıların kısa süreli azalmasının mutluluğunda bir gün ve Timanitisli çocuk. O sabah erkenden görev bölgesine hareket ettiler. Terkedilmiş dağlarda güneş, üzerlerine doğdu. Silahının namlusunda herhangi bir gerillanın bedenine saplanabilecek, mermi saklanıyordu. Saatlerce birerli kol yürüdüler. Askerleri sıra sıra dizilmişti. Haki elbiselerinin sırtlarında ter kuruyor, yürüdükçe beyaz beyaz lekeler oluşuyordu. Hepsinin ortak bir yanı vardı. Korkmuyorlardı. Korkusuzlukları, gün gün ölüme yaklaşmaktan kaynaklanıyordu. Korku, sonradan öğrenilen bir davranış olsa da can yitirme korkusu bir aldırmazlığa bırakmıştı yerini. Ölüme yaklaştıkça, kendi yasasını kendi koyuyordu korku. Tıpkı kardeş olanların düşmanlık yasası gibi. Çünkü kardeş namlularında bedenlerine saplanabilecek mermiler saklandığı biliniyordu. Başıboş atmosferde Lirik ve trajik bir savaş kokusu. Çünkü değişmez yasa, evren birbirini yiyenlerin sonsuz ülkesi artık. Öğleden sonra ilk köye uğradılar. Köyün muhtarı, peygamber kudretiyle başkalarının kavrayamadığı birçok gerçeği, sezme ve algılama yeteneğine sahip(!) Köylerini saldırıdan bir yatırın kurtardığına inanıyordu. Seyidî soyundan olduğu(!) kanıtlanması mümkün olmayan lokal bir gerçek. Muhtar, o meşhur yatırın gömütündeydi. Mencilis gibi soğuk ve ürpertici görünen kutsal mağaraya gittiler. Taş duvarlarda avuç içi büyüklüğünde, küçük bez beşikler asılıydı. Köyün kadınları tam kapasite geleneksel çocuk üreticisiydi. Her çocuk için beşiğe bir taş atmak yeterli oluyordu. Hele bir atılmasın, o dakika (!) Şeyh¬i Şaklabanlar’ın gazabına uğrar ve bir anda cehennemi boylayıverirlerdi. Muhtarın karısı “ Kufi “ köyün en ünlüsüydü. On altı çocuk dile kolaydı. Altısı kız onlar sayılmazsa, kalan on. Bir kısmını dağda, bir kısmını bağda, bir kısmını da Şehr-i İstanbul’da tinerci olarak görmekte olası. Görünenin dışında hiçbir gerçek, o kadarda inandırıcı olamıyor. Koşullar böyleydi. Birbirine kaynaşabilir, gerekirse (...) insan düşmanının gözlerinden bile öpebilirdi. Bütün bunları gördükten sonra yürüdüler. Çelibeşan Bölgesindeydiler. Halk dilinde “ Çileli Yer ”anlamına geliyordu. Çelibeşan Dağı’nın çileli kayaları uzaktan göründü. Dört bir yan tutuldu. Meşe ağaçları, çalılar, birbirinin mutluluğu için diğerinin yeşilimtırak dallarını tutmuşken, insanoğlu öylemi ya biri olursa diğeri olmuyor. Şiddet olanaksızı yapıyor ve saldırdığı her yeri benliklerden geri alıyordu. Oysa insanlık, bir insan sevildiği için sevilmeliydi. Akşam oldu. Her an güneş batabilir. İşte! Korku sinsice yine iş başında . Gece de ödünüzü alabilir. Sabaha kadar hiç uyumadılar. ” Gecenin bir yarısı iki ateş böceği mevzilerin önündeki su göletinin üstünde oynaşmaya başladı. İzzet ile Raşit, zaman ve korku, yaşam ve ölüm ikilemi içinde, bunu kendilerine sızan bir gerillanın parlayan gözü sandı. İşte nesnel gerçeğin, insan beyninde oluşturduğu gerçek bir yanılsama.Yüreklerinden korku elbisesini çıkarıp bastılar tetiğe. Ateş böcekleri vurulmuş muydu (!) bilinmez ama aydınlığa kadar bir daha ortalıkta görünmediler. Yoksa onlarda bir tesadüfe mi kurban gitmişti. Şu medeniyet denen şey böcekler ruhunda bile saf çelişki değil miydi artık!. Korkuyla titreyen iki asker sonunda korkudan uyuyakaldılar.” Ertesi günün ilk ışıkları... Güneş, gölge boyu kırmızıya yükseldiğinde, bedenlerinde rüzgârın ıslık sesi duyuldu. Düdiran Aşireti’nin ilk öncüleri önlerinden geçiyordu Sonra ana gurup geçti. Aşiretin inatçı çocukları çiğ keçi sütü ile beslenir, göçer türüne özgü davranışlar sergiler, içgüdüyle yaşarlardı. Anlaşılan, insanın hayvanlık evresinden kalma alışkanlığı(!) ama burada da başka türlü yaşanmazdı ki (!). Dağlarda koyun senfonisi bir çobanın şefliğinde çalıyordu. Aşirette bir kuzunun bir çocuğa tercih edilme durumu yaygın bir anane. Mutluydular (!) ama bir yıl sonra, o yaylalarda aşirete mezar olacak, koyunları şişlenerek öldürülecek, çadırları yakılacak ve sonunda korkmayı öğrenecekti onlarda. Nitekim öyle oldu. Diyarbakır menfezlerinin altında yaşamaya mahkûm edildiler. Onlar bilemezdi ama mitoloji tarihinin iki yüzlü Tanrısı ‘Janus’ masum dağlarda çoktan dirilmişti bile. Beyaz Kısrak, Cevher’in yedeğinde patikada göründü. Aranis’in en gösterişli kısrağıydı. Heybesinde üç günlük kumanya ve Timanitisli Çocuğa sevgilisinden yazılmış bir mektupla çıkageldi. Her ikisi de yorgundu. İnsana ve hayvana şükran gerekliliğini mecbur kılıyordu her şey. Askerler Cevher’i kucakladı. Timanitisli çocuk, Beyaz Kısrak’ın terli boynuna sarıldı. Ona göre bu kısrak artık bir insandı. Herkese çok iyiliği dokunmuştu. İnsanın hayvanlaşmasına bu çağda sık sık rastlanırdı da Beyaz Kısrağın insanlaşması başkaydı. Düşünmesine, düşünüyordu da bir türlü konuşamıyordu. Garip hareketlerle kişniyor bu dili de içlerinde anlayan olmuyordu. Çünkü gerçek kendisinden daha güçlü bir gerçeği dayatmıştı. Cevher ve Beyaz Kısrak, birkaç saat dinlendikten sonra Aranis’e dönmek üzere yola çıktı. Toz bulutu eşliğinde öğle vakti gözden kayboldular. Bir saat sonra...Komutan olan Timanitisli Çocuk ve iki asker dışında askerlerin tümü kaya parçalarını yastık yaparak, dinlenmeye çekildiler. Yorgundular, uykuya yenildiler. Bazıları, bir gün daha sağ kalmanın dramatik sahnesini rüyasında gördü. Hayra yormak gerekse de kimisi kendisini ölü görüp ürpertiyle uyandı. Yeni bir ideal yaratmıştı bilinçaltı. çağ dışına taşan gerçekler kadar, metafizik bir çıkmaza girmişti düşleri de…yazık ki. Zarfı açtı gelen mektubu okudu. Bir yıldır görüşemediği sevgilisinden geliyordu. Gözleri doldu. Hasretinden çatlayan kalbinin uçurumunda, gözlerinin firarî mahpuslarını gizledi. Paramparçaydı her şey. Bir yıl önce, sevgilisinin ağlamasını görmemek için bir temmuz günü vedalaşmadan gelmişti buralara. Satırlar arasında kaybolup gitti. Savaş mı, yoksa aşk mı bilemedi Timanitisli Çocuk. Bildiği tek şey, kimse bilmese de onun için “ilk aşk “ vatandı. “ Bütün hırçın ırmaklar, denizlerde durgunlaşır. Size ulaşamıyorum. Dağlarda olduğunuz haberi geliyor. Buralar sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi. Cevher’i arıyor, haberlerinizi ondan alıyorum. Bu mektubu size ulaştırmak üzere Aranis’e göndermek mecburiyetinde kaldım. ... Siz o sonbahar gününde bir çınar yaprağının ezilmesine bile kıyamayan sevgili, nasıl oluyor da savaşıyorsunuz anlamış değilim. Mutlaka biliyorsunuzdur, hiçbir savaşın galibi olmamıştır bugüne kadar. Belki size başarınızdan dolayı kahraman diyecekler. Tanrı korusun ama belki de öleceksiniz. Sizin için en zor olan şey. Bir elinizde kırmızı gül diğer elinizde silah olduğu gerçeğidir. Öğretilmiş öldürme duygunuz ile aşka dair yaşatma duygunuz arasında gidip gelmektesiniz. Lütfen aşkımı kalbinizde yaşatınız. Eğer başınıza bir şey gelirse, anılarınızı yaşatacağım, ama size insan öldürdüğünüz için kahraman diyeceklerse, o zaman kalbimdeki o kahraman ölecektir. ...Kalbimin yarısını alıp götürdünüz oralara. Kinkor çiçeklerinin kokusunu, ceylanların ürkek bakışlarını, düşlerinizin yalnızlığını rüzgârlarla yollayın. Bugün yağmur yağıyor, yarın da yağacak, bu kentin gezdiğim kimsesiz sokaklarında, hayâlini elinden tutmuş ıslanarak geziyorum. Yüzüme vuran her esintinin siz olduğunu, kirpiklerimin tuttuğu her damlanın size ait olduğunu biliyorum... ... Dünya, göz kapaklarınızda ağır ağır düşebilir yorgun akşamlara. Şu an güneş, belki de kalbinizin ıssız yollarında batıyor. Sizi çok özledim. N’olursun yenilme. Güneşe git, ateş sür parmağına. Ruhunu ölümsüz kıl. Aşk, savaşa yenilmemeli! Bir hiçliğe adanmamalı asla. Sizin için Tanrıya her gün yalvaracağım. Göreceksin tanrı duyacak beni. ” Sevgili böyle diyordu mektubunda.Tanrı bu yalvarmayı duyacak mıydı acaba! Ya bir gün kendisine kahraman denirse ne olacaktı! Peki ne yapabilirdi.! Uzun bir süre, düşündü durdu. Hem mutlu olmuştu hem mutsuz. Mektubu, kalbinin üstüne gelecek şekilde benekli elbisesinin, sol iç cebine koydu. Belki de Tanrı, bu kızın aşkına onu serseri bir kurşundan koruyacaktı kim bilir! İkindi sonrası bütün askerler uyandı. Kumanyalarını yediler. Timanitisli Çocuk, Şarkışlalı Salim’in eski ve isli çaydanlıkta demlediği zifir çayı içti. Bitkin görünüyordu. O sırada planını yaptı. Gece yarısı Beşan ardına sızma yapılacaktı. Askerleri bilgilendirdi. Üçerli dörderli gruplar halinde gözetleme yapacakları tepelere gönderdi. Saatler değirmen taşı hızında döndü. Hava kararmış yine ateş böcekleri oynaşıyordu. Müphem büyü batı yönünden bir büyük parlama ve iki büyük patlamayla bozuldu. Birkaç saniye sonra Gözetleyici askerlerden biri bağırdı. “ Aranis çayır çayır yanıyor” Aranis, Cevher’in ve Beyaz Kısrak’ın köyüydü. Olup biteni anlamak zor değildi. Her gece yapılan baskınlardan biri daha yapılıyor. Gerillalar köyü roket ateşine tutuyordu. İzli fişekler, havai fişekler gibi gökyüzünde dağılıyor, yaya bir saatlik mesafedeki köyden alevler yükseliyordu. Askerler hemen toplandı ve Aranis’e inen en kestirme patikadan yola koyuldular. Kurtarılmalıydı köylüler ve Beyaz Kısrak. Birerli kolda, birbirini izleyen onlarca asker sürekli koştu. Ölüm tenlerine değen çalılar kadar yakındı. Yarım saatte köyün üstündeki sırta vardılar. Köylülerle, gerillalar çatışıyordu. Dumandan göz gözü görmüyor, kimsenin yeri tespit edilemiyordu.Onlarda yoğun bir silahlı çatışmanın içine girmek üzrelerdi. Köyün güneyindeki daha hakim bir noktaya iki gurup halinde mevzilendiler. Roket fırlatılan iki nokta tespit edilerek yoğun ateş açıldı. Tüfek bombaları atıldı. Seri taramalarla köyün etrafındaki gerilla çemberi dağıtılmaya çalışıldı. Tam anlamıyla kaotik bir çatışma yaşanıyordu. Diğer yanda Cevher’in evi dahil beş altı ev çayır çayır yanıyor, o taraftan birkaç gerillanın köyün içine sızdığı anlaşılıyordu. Her şey birbirine girmiş dost ve düşman ayrıştırılamaz olmuştu. Kuzeyden silah sesleri gelmeye devam etti. Gerillaların köyün karşı tarafına girmeyi başaramadıkları anlaşılıyordu... İlk yarım saatte olanlar olmuştu. Köyün içinden kadın ve çocuk feryatları yükseliyor ve iniltilerle kesiliyordu. ” Bazen kendi tarihini kendi yazmak durumunda kalır kişi. Savaşın hangi toplum çıkarına ve çıkar çatışmasına göre yapıldığı tezi iniltiler arasında kaybolur gider. Çocuk saflığından yola çıkan insanlık deli gömleğinin içinde boğuşmaktadır şimdi ” Patlamalar karanlığı yırtmaya devam etti. Bir ara Cevher’in sesi duyuldu. Timanitisli Çocuk ve üç asker köyün içine girmeden son gerilla mevziini ateş altına aldığında, taktik bir geri çekilme işareti olan yeşil izli mermi üst gerilla mevziinden Çelibeşan yönüne doğru atıldı. Saldırı gurupları çekilmeye başladı. Köyün içinde gurupla karşılaşmak olası. Geri çekilme yönü ise genelde izli merminin ters yönü , çekilme istikametlerine ateşe devam edildi. “ Zaman ansal yaşamayı gerektirdi.. Duygu ve düşünce içimizde ama ölümle beraber ruhumuza da karışabilir. Kabul etmesek bile yaşamayı veya ölmeyi, alnımızdaki o yazı belirleyecek artık ” Sonunda Cevher’le temas kurarak yanına gitmeyi başardılar. Hüngür hüngür Ağlıyordu. Köylülerin cephaneleri bitmişti. Hemen takviye yaptılar. Toprak çatılı öndeki evin içinden, iç sızlatan bedenlerin sesi duyuluyordu. Gerillalar evi bombalamış, birkaç evin içine daha girmişlerdi. O tarafa yöneldiklerinde Cevher büyük sezgisiyle bütün gücüyle Timanitisli Çocuğu iterek evin duvarına yapıştırdı, askerler yere yattı. Henüz terk edilmemiş bir gerilla mevziinden üzerlerine kurşun yağıyordu. Anlık yaşama buydu. Zor kurtuldular. Timanitisli Çocuk ateşin geldiği yeri tespit etti ve o yöne tek başına gitti. Üç beş dakika sonra ateş sesi kesildi ve peşinden iki el silah sesi geldi. “ Çelişki, yaşamakla ölmek arasındaki karşıtlıktı sadece, hepsi bu” Barut kokusu, kan kokusuna karışmış, silah sesleri de köy kadınlarının yaktığı ağıtlarına bırakmıştı yerini. Çatışma bitmiş gerillalar karanlıkta kaybolup gitmişti. Bir evde anne ve üç çocuğu yattıkları odaya el bombası atılarak öldürülmüş, diğer evde yaşlı adamla karısı vurularak yaralanmıştı. Diğer bir eve atılan bomba patlamamış, sekiz evde roket ateşi sonucu yangın çıkmış, bir ahırda elliye yakın koyun telef olmuştu “Hiçbir şey düşünülemiyordu. Çağın bütün kuramları ve kuralları hükümsüz kalmıştı. Karbon Çağının simyacıları iksiri bulmuştu sonunda ”Altın Dehşet”. Dünyanın dört bir yanına satılabilir, neması da şeytanlar gezegeninde afiyetle yenebilirdi artık” Ertesi sabah. Köy evlerinin yarısı yanmış, her metrekarede binlerce mermi izi görünüyordu.. Ceset kokusu yayılıyor dört bir yana, köylüler teselli edilmeye çalışılıyor, acıları paylaşılıyordu. Derme çatma bir ahırın önünde durdular. Yarım açık ahır kapısından içeri girdiklerinde gözlerine inanamadılar. Gerillalar gece karanlığında ahırın içini taramış, içeride bulunan doru renkli at oracıkta hemen ölmüş, ‘Beyaz Kısrak’sa halen can çekişiyordu. Beyaz renkli gövdesine iki, boynuna da bir kurşun saplanan garip kısrak, diz kapakları üzerine çökmüş, sabaha kadar ağlamıştı. Gözlerinden ayaklarına kadar gözyaşının izleri vardı. Timanitisli Çocuk hayvanın yanına gitti. Boynuna sarıldı ve birlikte ağladılar. Kısrak can havliyle ayağa kalkmak istedi ise de bunu başaramadı. Bir insanın gözlerine son kez baktı ve başını bir yana usulca bıraktı. “ Yaşama hakkı kutsal ve evrende her şeyin bir sınırı olmalıydı. Ancak sınır bir türlü çizilemiyor. Şiddet, insan kılıklı simgelerle anlamsızlığı zorladı. Şiddeti doğuran, şiddetin düşüncesi değil bizatihi şiddetin kendisi oldu. Şiddet kurgusunun sonunda insani olgu tarihsel bir sorumluluktu. Kendinden kaçsa bile , kimse ama hiç kimse bu sorumluluktan uzağa kaçamazdı” ...İki yıl sonra. Timanitisli Çocuk silahını bıraktı. Sevgilisi, onu defalarca aradı. O kızı hiçbir zaman aramadı. Yalnızlığının şarkına çekildi. Savaş günlüğüne yazdığı bütün benliğini, son sözüyle birlikte tarihe öykü olarak bıraktı. “Anlamsızlığın karşısında bazen insana, anlamlı yenilgiler düşer . Beyaz Kısrak “ ölmemeliydi. Aşk, savaşa galip gelmeliydi ama bir hiçliğe yenildiler.” | |
|
| | #432 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve ÖykülerBAHAR Brooklyn köprüsünde, bir bahar günü , kör bir adam dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde "DOĞUŞTAN KÖR" yazılıymış. Herkes dilencinin önünden geçip gidiyormuş. Bir REKLAMCI bunu görmüş. Tabelayı almış arkasına bir şeyler yazmış, olduğu yere tekrar bırakmış. Ne olduysa olmuş..... Gelip geçen ve bu tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes, başlamış dilencinin önündeki şapkaya, habire para atmaya.... Bir cümle yetmiş onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına... GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ... AMA BEN BAHARI GÖRMÜYORUM... | |
|
| | #433 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler Düşistan Ömürceği ((( Örümcek mesih kanla beslendi bu (ç)ağda! Islaktı, ağırlaşan elbisemi çıkardım. Yorgunluğumun, yağmur kokulu ürpertileri. Kendini bile çekmeye nazlanan bir ip. Ona yaklaştım. Beyaz kağıtlara yazdıklarımı; Duvardan duvara, iki çivi arasına, gerdiğim şu ipte, tek tek kurutuyorum. Bilindik çamaşır ipi değil. Düş ipi düş!.. Un serdiğim zamandır akşam, ömrümün yarısı üzerine. Bir ipte kaç düş oynuyormuş ! Görsün görenler. Duvarlarda ulu yeşil nem. Nemli suretimin sarkıyor kolları. Yabanıl ellere baktım. Ellerimdi. Ayaklar ayaklarım. Ebrulî fanila ve don ! Eh… Azıcık çıplaktım. Bir o yana bir bu yana kafes vurgunuyum. İncir yaprağını inceden giyindim. Ölümün yollarından, rast geldi de, huzurunuza bugün de sağ döndüm. Alnımda asılı yaftam, birbirimize çarpmadan oksijen azaltmaya devam ettiğim havadır. Boylu boyunca bir eksi bir yatağıma uzandım. Göz kapaklarım eğer sizi tutarsam (!) aha… Üç taş atıyorum ! Tanrıya sunulmamış âhım; gençliğimi yitirme tezimdir benim. Uyuyacağım örümcekler aşkına. Meydandayım. Adımı ve yaşımı bilmiyorum. O meçhul ressamın tablosu göz kamaştırıyor. Küçük kızın, alacalı kumaştan yapılı bebeğinin, oynanmaktan eskimiş yüzü. Gözlerinden mavi alevler saçan kızgın şövalyenin kılıcı, yeni bilenmiş bıçak, kesiyor akşamları. Kesilen her akşamın kendine doymamış kızıllığı, sızıyor elmacık kemiklerimden. Bacaklarıma akan mavi su. Ressam tabloda binlerce rengi ve şehveti öpmenin gururuyla haykırdı. Binlerce seyirci ayağa kalktı meçhulü alkışladı. Dev bir kapı açıldı. Uçarak içeri girdim. Kopuk kareler. Meğerse bu bölümün sonu; uyandığım rüyaymış! Haydi bilinçaltını topla toparlayabilirsen. Plastik katiller aşkına. Düş kahramanlarımın yanaklarından öptüm. Sonra uyandım. Aradan bir saat geçmiş akla kurşun. Artık uyku tutmaz gözlerimi. Seni duman edenin, ******* avradını dedikten ve ağzımı avuçlarımla sıkıca kapattıktan sonra, bir sigara içtim. Katırım tütün kazığına bağlı. Bir kitabı okumaya başlayacaktım ki! Gözlerimi diktiğim tavanda, boydan boya uzanan geniş beton kiriş. Işık görmeyen gölgesinde bir örümcek ağı olduğunu gördüm. Yavaş yavaş uzantımdan doğruldum. Ağın altına kadar yürüdüm. Köşede duran kahverengi oturaklı sandalyeyi aldım. Kapakları açık rezil dolabın önüne taşıdım. Üzerine çıkıp dirseklerimi dolabın üzerine koyup örümcek ya da ömürcek ağını izlemeye başladım. Birisi görse yalanım dilimdeydi. Çünkü dolabım arkasına bir şövalye düşmüştü. İpin uzatılmasını isteyecektim. Ortalıkta görünmüyor örümcek! Biraz sabır eyledim. Sonunda kırk mumluk ampulün onuncu mumunda pusuya yattığını gördüm. Ben diyeyim mercimek büyüklüğünde siz deyin sekiz milimetrelik nohut. Kara kuru bir şey. Okumayı bıraktım, düşistan odasında bir örümceğim özel yaşamını ihlâl ettim. Konut dokunulmazlığını bozmak suçum. Hayvani bir röntgencilikti vallahi kendimden utanıyorum! Yok daha neler! Asıl o benim mahremimi dikizledi, üstelik çıplak yakalandım. Ne yani suçlu ben miyim yoksa o mu? En iyisi bir bir berabere kalalım. İzlemeye devam ettim. Örümcekten ne kaparsak; hayvani yanımıza konulmuş insanî artıdır. Minik örümcek, tavanın yan duvarlar ve kirişle birleştiği üç köşesine üç ağ örmüş. Örerken görmedim. O sıralar bıçaklar akşamı kesiyordu. Dördüncüsünü de örmeye çalıyordu. Beni gördüğü halde görmemiş gibi yaptı. Köşenin açı ortayını aldı ve ana iki bağlantıdan sonra yan hareketler ile salgısıyla, ağı çokgenler halinde bitiriyordu. Geometrisini seviyorum evrenin. Çalıştığı ağı bitirdikten sonra dört ağa eşit mesafede durdu. Her bir ağa birer ana bağlantı daha yaptı. İşi bitirdikten sonra, ağ kurmadığı karanlık diğer köşede beklemeye başladı. O sabırlı benim dirseklerim acıyor. Kımıldamamam gerek. Örümceğin aldırdığı da yok ama ne olur ne olmaz. Yaklaşık kırk beş dakika izledim. Sonunda gözlerime en yakın ağa, iri bir sivrisinek düştü. Ok gibi yerinden fırlayan örümcek kendisini ağdan kurtarmaya çalışan sineğin önce çevresine yeni bir ağ ördü. Bunu birkaç defa tekrarladı. Hareketleri azalınca kanatlarını ve bacaklarını çok hızlı sardı. Sinek ölecek galiba. Av hareketsiz kalınca bekleme yaptığı köşesine tekrar çekildi. On dakika sonra da tekrar avının yanına gelerek, kanını emmeye başladı. Eğer belim ağrımasaydı tüm ayrıntıları izleyecektim sabaha kadar. Sonuçta örümcek başarılı oldu. Ama benimde kanım vardı sinekte. Bir an kanımın örümcek tarafından emildiğini duyumsadım. Denetim altına alamadığım usum birde örümceğe geçerse, düşünmek bile istemiyorum. Ölü sivrisineği ağdan alarak, sandalyeden indim. Onu başucu kitabımın üzerine koydum. Sorular terk etmiyordu şüphelerimi. Uzun uzun ona baktım. Bu sivrisinek ağa neden düşmüştü? Örümcek sabırlı bir avcı mıydı? Yoksa akranlarını tuzağa çeken bir sahtekâr mı? Böcekler âlemine girmiştim de girmesine ya oradan çıkmak ! Bir sürü soru bir o kadar yanıt! Doğa yasası hükmünü koymuştu. Biri tuzağa düşecek diğeri onu avlayacak, birisi yaşarken diğerinin sonu olacak. Ama sadece yaşamda kalmak için. İnsanlarla böcekler arasında ciddi düşünce farkı var. Örümcekli ev ödevim!... İnsan olmayı düşünmezde insan niçin örümcek ya da sinekleşir acaba? Düşünmekteyim çünkü yoktur bu gece işim. Sabahı buldum. Güneş parıltıları tepelerden indi. Bir sayfa dolusu yazdığım ev ödevini, okunması ve kuruması için ipe astım. Altını çizerek özetliyorum; Bir odada sivrisineğin götürüsü, örümceğin getirisinden fazla ise orada yatılmaz. Uyduruyorum işte! Minik örümceğim yeni avını bekleyedursun, karşıdaki duvara kırmızı kurşun kalemle şu notu düşerek, sivrisineğin aziz bedenini kül tablasında musallaya kaldırdım. Yaaa! İşte böyle sivrisinek kardeş, hortumla kanımı emenin kanını emerler vantuzla. Şeytanın benden çok olsun, kanımın alacaklısı. Ruhuna el vızır vızır. | |
|
| | #434 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler![]() Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı... “Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı. “Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.” Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...” Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi... O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii... Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu... Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü... 40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok... İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...” Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu.. Gözleri nemlendi kadının... Çok tatlı!.. dedi... | |
|
| | #435 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler Midye Kabuğu Krallığı Kalbimin ritmine eşlik eden güvercinlerin kanat seslerine kandım. Havalanan heyecanımın birbirine çarpan logaritmik değerini, rıhtım önünde dal arayan fırtınanın baskısına direnen gül bilebilir? Sosyal beceri ve davranışlar; ortalıkta aylak aylak gezinen kalemsiz ve selamsız ruhlara yaklaşmakla birlikte, sırf bunun için gereğinden fazla özveri, sevgi ve şefkat duygularımı da zamansız törpüleyebilir. Bunu denizin hırçınlığı görünce anladım. Güle yaklaşmak, insanın kendisine yaklaşmasından kolay değildir? Unutkanlığım kendine gelerek, unuttuğum iki sözcüğü gül dikenlerinden ayırdı. Ellerim kızıl çizikler içinde. Üzerine güz ağırlığı çöken çınar yaprağının, örttüğü saklı diğer iki sözcüğü avuçlarıma alarak göğsüme yapıştırdım. Alesta! Yüzümde buz mavisi denizin merhabası gezinirken, aklımdan kor merdivenle ayaklarıma inen ve şehrin kalabalığına karışan gecenin, çıkmaza düşecek kaçışını serçeler gibi yabancı gözlerle izliyorum. Güneşin sızdığı yerde gece şüphelere gizlidir. Gerçekle düş arasında yırtılan giysilerim, açığa çıkan dilenci görüntümü, suyun aynasına düşürüyor. Bu kadar düşkün olmalı mıyım suya? Hayır ama denize bakarak kendine aşık olan Narcissus’un besili martılarıyla göz göze gelmeliyim.Gözgöze! Birisi bunlara su aynasında aynı görüntünün tekrar olmayacağını anlatmalı değil mi? Duygularım önce çıplaktı. Düşle düşman arasında açığa çıkınca üşüdü ve giyindi. Gerçeğin olduğu yerde biliyorum hayâl fanteziden ibarettir alesta! İz üstüne ayak basılır mı?. Basmakta sakınca yoktur da gittiğin yönü bilerek ize basmak; öncü gideni takip etmek demektir. İnci Krallığını bulsanız bile sizden önce mutlaka varan olmuştur. Midye Kabuğu Krallığına giden yol, düşüm o ki; bu kumsaldan geçiyor. Düş olan yerde ayak izi olmayacağına göre, ilk adımı hemen atabilirim? Adımlarımın ritmine eşlik eden aşkın sesi. Kumsala, kısa aralıklarla gömülen eşkali bozuk gizli korkularımın birbirine çarpan çarpık ezgisini, meraklı yeşil gözlerinde sitemler gizleyen, hangi zor kadın bilebilir? Yazgısına şuursuz direnen sıra dışı sevgi; aşkın sıradan davranış bozukluğudur. Tedavi edilmez ise her kalbi ölümsüz de kılabilir. Aşka yaklaşmak, insanın kendisine yaklaşmasından daha kolay değildir alesta! Alevin benliği sardığı yerde; ne yapsak gözlere söz gizlidir. İşte geldim! İşte geldim! İstilacı dalgalar geri çekiliyor. Hayâl ile düş arasında siyah bir zaman ki; bu uzaklığa sadece son adım ulaşabilir.Şu an kumsaldan çıkarak Midye Kabuğu Krallığının ortasında buluyorum kendimi. Hayat avuntum, kral ölmemiş hayâl. Aşk alesta, hangi midyenin beyaz kabuğunda saklıdır? | |
|
| | #436 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler Ülkenin birinde iki gerçek dost yaşarmış. Birinin malı, ötekinin malı gibiymiş. Anlaşılan o ülkede dostluk, bambaşkaymış... Bir gece ülkede herkes dalmış derin uykulara. Orada güneş battı mı, fırsat bu fırsat der, uykunun tadını çıkarırmış millet. Gece yarısı bizim dostlardan biri, fırlamış yatağından, koşmuş doğru dostunun evine. Uyandırmış hizmetçileri tatlı uykularından... Dostu, yukarıdan duymuş sesini. Hemen kaptığı gibi kılıcını, kesesini, koşmuş dostunun yanına... "Hayrola!" demiş, merak içinde, soluk soluğa... "Sen, kolay kolay uyandırmazsın kimseyi, uykuyu da seversin üstelik. Kumarda kaybettiysen; al şu keseyi. Evini bastılarsa; işte buradayız ben ve kılıcım. Haydi gidip haklarından gelelim. Yalnız yatamaz mı oldun yoksa??? Benim güzel cariyeyi al git öyleyse..." "Yok a canım." demiş dostu... "Ne o, ne de bu. Rüyamda biraz düsünceli gördüm seni... Sakın başı dertte olmasın deyip koştum. Kusura bakma dostum!" ![]() Gerçek bir dostu olmak ne güzel bir şey! Derdini açmanı beklemez bile... Kendi bulup söylemek ister, belki sen çekinirsin diye. Sevdiği insanın üstüne titrer, bir düşten, bir hiçten nem kapar. | |
|
| | #437 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler![]() GERÇEK DOST Babanın biri evladının arkadaşlık yaptığı kişlerin gerçek dost olmadığını sürekli oğluna söyler ama oğlu onu dinlemez ve karşı çıkar hayır baba onlar benim en iyi dostlarım der baba peki der o zaman onların gerçek dost olup olmadığını test edelim der;git bizim koyunlardan birini kes ve parçala sonra onları bir çuvala koy ve gel der.Oğlu gider babasının dediğni yapar ve getirir sonra babası der ki şimdi bu çuvalı al ve dostlarına götür ve ben birisini öldürdüm ve bu çuvalın içine koydum diyerek yardım iste der,Eğer gerçek dostun olup olmadığını görmek istiyorsan dediğimi yap der,oğlu gider dostlarından birinin kapısını çalar ve ben birisini öldürdüm ve bu çuvala koydum saklamak için bana yardım et der ama dostu hayır git benden uzak dur başımı belaya sokma der ve kovar daha sonra ikinci dostuna gider ama aynı yanıtı alır ve diğerleride aynı tepkişyi verince babasının yanına gelir ve haklıymışsın baba onlar gerçek dostum değilmiş hiç biri yardım etmek istemedi der.Babası sana demiştim der,sonra der ki şimdi git felanca kişiyi bul ve selamımı söyle,aynı şeyi ondan iste der.Oğlu gider adamı bulur ve aynı şeyi söyleyip yardım ister,adam gel bakalım derken kendi evinin arka bahçesine götürür ve orda bir çukur kazarak çuvalı çukura gömer sonra bütün bahçeye laleler eker ve arka bahçe tam bir lale bahçesi olur.Oğlan gelir ve olan biteni babasına anlatır,tamam şimdi yine git ve aynı adamı bul herkesin içinde olmadık hareketi yap ve bir de tokat at demiş oğlu şaşırmış,ama nasıl olur o bize yardım etti ama der.Babası sen dediğimi yap,oğlu gider adamı bulur ve herkesin içinde olmadık hareketi yapar ve bir de adama tokat atar.Adam gence şöyle bir bakar ve der ki;oğlum babana selam söyle ben bir tokata lale bahçesini bozacak adam değilim der. Alıntıdır ![]() | |
|
| | #438 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler Mutlu Ol Yarinlarda… :. Ne kadar zaman geçmis aradan. Dönüp baktimda maziye, simsiyah saçlarimdan, beyazlar kalmis atiye. Sen uzaklarda geceleri simsicak yataginda hibir seyden habersiz tatli uykulara dalarken, ben dualar ederdim girmek için rüyalarina. - Ne olur Allah’im derdim. Bari bu gece derdim. Bir harberini duymak, yada bir selamini yada , neden olmasin bir "Selam" deyisini . Güller dikerdim yollarina, gülleri sana dikenleri bana olsun diye. Öykülerimi okurdum sana, siirlerimi senin için yazardim. Ama.. Her gece bunlari düsünmekteyim. Her gece, gecenin karanligina bir siyah saçimi daha hediye etmekteyim. Sabahi beklesen hastalar gibi, yarinimdan ümidim olmadan, senden bir haber duymadan. Off Allah’im nasil bir sey bu. Düsündükçe, yazdikça içimde büyüyen. Karanlik gecelerde pesimi birakmayan, aydinlik gündüzlerede her köse basinda beni bekleyen. Nereye gitsem, nereye baksam, neyi görsem neyi duysam. Neysin sen.. Ses ver neysin. Ne olur birak pesimi artik. Biliyorum birakmazsin pesimi. Kurtulusum imkansiz senden. Adini koyanlar koymuslar bir kere bunun . Yanlizlik demisler. Ümitsizlik demisler. Aldanmislik, terkedilmislik demisler. Hangisisin sen. Nesin içimde büyüyüp duran. Canimi yakiyorsun. Içimi acitiyorsun. Yillar geçtikçe içimde derinlesiyorsun. Nesin sen? Iste günese en yakin zaman. Birazdan bir fazla beyazla merhaba diyecegim yeni güne. Olsun be sevdigim. Geceler yanlizlik olsun bana, ümitsizlik getirsinler, aldanmislik terkedilmislik olsun benim yanimda. Biliyorum kurtulusum sensin. Sitem degil bütün bunlar sana. Kirilmislik degil bunlar. Ne zaman olsa dönerim ben sana. Yeterki sen gel de bana. Yeter ki sen mutlu ol yarinlarda. | |
|
| | #439 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyayadaha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı. ![]() Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu... ![]() "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi... Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... ![]() Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki... ![]() Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada... Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. ![]() Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı... Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı... ![]() O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti... ![]() Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu... Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor. ![]() Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... ![]() Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı. ![]() "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu... Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye... Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu? Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim... SEVGİLİN | |
|
| | #440 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Hikayeler ve Öyküler Sessizce öldürülüşlerimizi seyrediyorduk önceleri. Sessizce öldürülüşlerimizi seyrediyorduk önceleri. Kaza süsü veriliyordu. Kimimiz açlıktan, kimimiz yoksulluğa yenik düşüşle, kimimiz işsizlikten, kimimiz amansız hastalıklardan kırılıyorduk... Yüzyılın sonları, yenisinin başlarıydı. Dünya, son derece dayanılmaz acılarla kıvrandığını saklamaya çalışan bir çaresizlik içindeydi. En kötüsü de olanca uyuşmuşluğumuzla farkına varamıyorduk hiçbir şeyin. Renkli ve neşeli bir rüya izletiliyordu bize beyaz camdan. Kanmaya hazır beyinlerimiz, hayal ürünü dünyalara çekilip duruyordu. Kendimize de çoktan yabancılaşmıştık. Belki elimizde kalan son birkaç gerçekliği korumaya çalışıyorduk umarsızca... Bedenlerimizden sızan geçmiş eziyetleri derleyip toplamalı, yarın için korunaklı bir çatıya toplanmalıydık. Çocuklar tarihi unutmuş, acımasız değirmende bir yalanı yaşadıklarını bilmeden, bu güne sarılmaya çalışıyorlardı. Dünya hızla kirletiliyordu. Kaçacak yer kalmayıncaya kadar. Kirliliğe uyum sağlamayı öğrenmek üzerine, insan doğasını sorgulamaya başlamıştık nerdeyse. Ama olmuyordu. Yan yollarda, çıkmaz yollarda dolaşma kolaycılığıyla zaman yitirdik. İçsel itkileri cılızlaşmış bir toplumsal enkaz gibi uyuyorduk tarihin bir köşesinde. Her yandan kıstırılmışlığın verdiği gücü fark etmek, eski bir masal kahramanı ile yüzleşmek kadar uzaktı o zamanlar. Çeşitlenmiştik. Tanımlarımız artmıştı. Her şeyi kendine göre doğru kabullenir hale getirilmiştik. O onun doğrusuydu, bu diğerinin. Doğrular çoğalırken yargılamalar azaltılıyordu doğal olarak. Mozaik sözcüğü modaydı ama dilim dilim yaparak yenen bir somun ekmek gibiydik aslında. Artık kahramanlar da aramıyorduk, yaşamak bir kahramanlık olmuştu... insan gibi yaşamak...İlkelerimizden bir kısmını olsun bıraktık geçmişe çaresiz... Öldürülüşümüz, yıllara yayılmıştı. Topsuz tüfeksizdi bu kez... O yüzden kimse fark etmedi... Öldüren güç, kader diye öğretilmişti... İş yaparken, ellerimizdeki gücü tanıdık sonra, iş yaparken yaşanan coşkuyu... heyecanı... iş yaparken yaşanan o tertemiz anı...doğum sancıları gibi, acısından mutluluk duyulan ellerimizin becerisine inanmaya başladık...ellerimiz tertemizdi... yüreğimizi, ellerimiz temizledi.. beynimizi, ellerimiz temizledi uyuşmuşluktan...ellerimizle arındık... Evet...kolay olmadı ama öldürülüşe seyirci kalamazdık...İzledikçe, yaşanan yüzyıla tanıklığımız, bizi öldürenler safına itiyordu çünkü... | |
|
![]() |
| Etiketler |
| Yok |
Hikayeler ve Öyküler -2- Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Menkıbeler (Dini Hikaye, Öyküler) | NihLe | Müslümanlık/İslamiyet | 153 | 2 Gün Önce 23:15 |
| Şiirlerde Hep Sen ve Hep Aynı Hikayeler | Blue Blood | Duygu Yüklü Flash'lar | 3 | 29-03-2009 20:30 |
| Sürpriz Hikayeler | Blue Blood | Forum Oyunları/Online Oyunlar | 54 | 22-04-2008 19:24 |
| Feridun Düzağaç - Sevgili Öyküler | MaRCeLLCaT | Türkçe Şarkı Sözleri | 0 | 23-02-2008 18:44 |
| Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] | Blue Blood | Yazın Hayatı | 1996 | 03-12-2006 20:50 |