Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Sayfa 152

Güncelleme: 17 Şubat 2016 Gösterim: 594.398 Cevap: 1.812
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
15 Şubat 2008       Mesaj #1511
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yelkovan

Sponsorlu Bağlantılar

Eski ayakkabılarını giyerek tahta kapıdan çıktı Vosviddin. Boşluklara basarak uzaklaşmaya başladı evinden, belki de yalnızlığından. Bağcıklarını bağlamamıştı, taşımakta zorlandığı kocaman kalbi gibi onları da arkasından sürüklüyordu. Ama her ikisinin de farkında değildi. Gözlerini ovuşturdu, sonra kırmızı yanaklarına koydu ufak ellerini. Soluk bir ağacın altındaydı, parmak uçlarında yükselip ellerini uzattı, ağaçtan yemyeşil bir yaprak koparmak için. Yapamadı. Yeniden denedi. Bu kez daha çok yükseldi, bir yaprak kopardı ağaçtan. Yeşil yaprak elinde soldu, aynı gittikçe yok olan kısa, ama uzun hayatı gibi. Elinden bıraktı kırık, sarı yaprağı. Duraksadı bir an, sonra gölgesini de peşine takıp yolun diğer tarafına geçti. Kaldırıma oturdu, yeniden yanaklarına koydu ellerini, dizlerini kendisine çekip. Boş vermeye çalıştı her şeyi; evini, çocukluğunu, göz yaşlarını, sarı yaprağını, en sevdiği oyuncak arabasını. Ama bunu da beceremedi. Kafasını gömdü sessizliğine. Neleri yanlış yaptığını düşündü, ve yanlışın ne anlama geldiğini. Annesini düşündü, onun nerede olduğunu, neden ona sarılamadığını. Annesiyle ilgili her şey, onun karanlık odası bile mutlu olması için yeterliydi. Ama annesinin olmadığını bilmemesi de, bunun farkında olmaması da onu donuk da olsa gülümsetebiliyordu. Dumanlı düşüncelerini tiz bir ses dağıttı. Kafasını kaldırdığında eski bir bisiklete binen garip, çelimsiz bir çocuk gördü. Çocuk hurda bisikletiyle ağır ağır ilerlerken çıkardığı ses Vosviddin’in kulağını tırmalıyordu. Ufak elleriyle kapattı kulaklarını sıkıca. Çocuğa baktı. Suratındaki ifade mavi gökyüzüne pek benzemiyordu, soğuk ve ürkütücüydü. Bisikletinin arkasına bağlı, sonu görünmeyen uçsuz bucaksız bir ip vardı. Çelimsiz çocuk Vosviddin’in önünden geçip gitti, peşindeki iple birlikte. İpin ucunda ne olduğunu görmek için yerinden kalktı yavaşça. Kafasını kaldırdı, ufuğa baktı, hiçbir şey göremedi. İpe dokundu, hiçbir şey anlamadı. Boş verdi, veya verdiğini zannetti. İkisinden biri…
Yol kenarında duran, uykulu bir bisiklet gördü çelimsiz çocuk. Terkedilmiş hurdayı inceledi dakikalarca. Bir lastiği patlamıştı ve bunu tamir edebilecek hiçbir şey yoktu elinde. Morali bozuldu, ama bu şekilde de binebileceğini düşündü o bisiklete. Bir de ip buldu, yılan gibi kıvrılan yollar kadar uzun. Bisikletinin arkasına bağladı sıkıca. Diğer ucunu da güneşe bağladı. Bu onu yormuştu, ama değdi. Bisikletine bindi ağır hareketlerle. Yola çıkmak için hazırdı. Arkasında güneş, altında bir hurda. Yeterince mutluydu, daha fazlası gerekmiyordu ona. Saatlerce ilerledi, ilerledi, ilerledi. Suratında yorgun bir ifade vardı. Bisikleti tiz bir ses çıkarıyordu, bu onu rahatsız etmişti. Ama yolu uzundu, devam etti. İleride, kaldırımda dizlerini kendisine çekmiş halde oturan, kırmızı yanaklı, ufak elleri olan bir çocuk gördü. Kafasını bisikletin çığlığına kaldırdı. Çelimsiz çocukla gözgöze geldi. Kaldırımdaki çocuğun suratında donuk, ürkütücü bir ifade vardı. Korktu çelimsiz çocuk. Diğer çocuk da sesten rahatsız olduğu için ufak elleriyle kulaklarını kapattı sıkıca. Çelimsiz çocuk hızla uzaklaştı, patlak lastiğiyle birlikte.
Vosviddin yeniden ufuğa baktı, ipin ucunda ne olduğunu görmek için. Yapamadı. Diğer tarafa, bisikletli, çelimsiz çocuğa baktı, giderek uzaklaşıyordu. Ama ipin ucu ona daha uzaktı. Çocuğun arkasından koşmaya başladı, nefes nefese. Ondan korkuyordu, ama onunla konuşmak da istiyordu, neler olduğunu anlamak için. Bunun neyi değiştirip neyi değiştirmeyeceğini bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu. Koştu arkasından kırmızı yanaklarıyla. Çelimsiz çocuk hala ona çok uzaktı. Daha hızlı koşmaya başladı, eski ayakkabılarının buna dayanıp dayanamayacağından şüpheliydi, koşabildiği kadar hızlı koştu. Sonunda yoruldu, ama çocuğa yaklaşmıştı. Son gücüyle seslendi, bisikletin çığlığından daha güçlü bir sesle. Çocuk yavaşladı, pedallarını daha ağır çevirmeye başladı. Ve durdu. Aniden karanlığa gömüldü yaşlı şehir. Gökyüzü karardı, ağaçların rengi siyaha döndü. Vosviddin olduğu yere çakıldı, kaldı. Kendisini suçlu hissediyordu bunun için. Belki de her şeyi akışına bırakması gerekirdi, belki de hiç o kaldırımdan kalkmaması gerekirdi. Ama yapmadı, birçok şeyi mahvetti, belki de istemeden. Geriye dönüş şansı yoktu, eğer olsaydı, her şey çok farklı olurdu. Her şey…
Vosviddin yeniden ufuğa baktı, ipin ucunda ne olduğunu görmek için. Yapamadı. Diğer tarafa, bisikletli, çelimsiz çocuğa baktı, giderek uzaklaşıyordu. Ama ipin ucu ona daha uzaktı. Çocuğun arkasından koşmaya başladı, nefes nefese. Ondan korkuyordu, ama onunla konuşmak da istiyordu, neler olduğunu anlamak için. Bunun neyi değiştirip neyi değiştirmeyeceğini bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu…


the_pretty - avatarı
the_pretty
Ziyaretçi
15 Şubat 2008       Mesaj #1512
the_pretty - avatarı
Ziyaretçi
HERKES İÇİN BİRAZ MUTLULUK
Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Sponsorlu Bağlantılar
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu
bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl
olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep..
“Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu...

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye
gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,
her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun...
Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki
seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim.
Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki
seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var..
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını
göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?
Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir.
Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl
davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl
etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının
iyi ya da kötü olmasını seçersin...
Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar
görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun
için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler...
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm.
Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi
Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.
Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm..
Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..
Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla
sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki
ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler
bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,
biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..

Ne yaptın? diye merakla sordum..
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..
Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler
merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi
toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..
Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin.
Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları
sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük
katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.

Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim..
Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..


Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak,
fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..

Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim.

Francie Baltazar-Schartz

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
15 Şubat 2008       Mesaj #1513
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yas


Kuzgunların çığlıkları yankılanıyordu yaslı şehirde. Gri bulutlara, siyah gökyüzüne baş kaldırıyorlardı. İçinde kayboldukları gökyüzünde asılı kalmak için çırpıyorlardı kanatlarını. Donuklardı aslında, içi korkuyla dolu korkuluklar kadar. Çizdikleri dairenin dışına çıkacak veya sırayı bozacak cesaretleri yoktu. Kırmızıydı üzerinde kanat çırptıkları toprağın rengi, ama uzaklardı kırmızıya siyaha yakın oldukları kadar. Karanlık, sarmal bir yol vardı aşağıda içeriye doğru gitgide kıvrılan, gitgide kaybolan. Kuzgunların gölgelerine basmadan yolun başına kadar geldi Vosviddin. Kafasını kaldırdı, gri bulutlara salladı elini. Bulutlar kayboldu siyahın içinde, aynı kuzgunlar gibi.
Yeniden yamuk çizgilerle çizilmiş, renkleri dağılmış sarmal yola baktı. Adımını attı ürkekçe, kızgın, kırmızı toprağa. Arkasında hiçbir şey bırakmadı yolunu kaybetmek için. Hiçbir şey yoktu belirsiz aklında. Hareketsizdi en az kuzgunlar kadar, en az “yaşadıkları” kadar çaresizdi. Ne zaman yola çıkmaya, veya neden renkleri dağıtmaya karar verdiğini bilmiyordu. Kendisi karar vermemişti belki de buna. Yolun başına tek başına bırakan kimdi onu o zaman, veya kimdi yolun renklerini belirleyen. Kontrol edemiyordu hiçbir şeyi. Her şey düşüyordu ellerinden düşünceleri gibi, herkes saklambaç oynuyordu onunla. Ve kimse yer değiştirmiyordu. Herkes saklanmıştı gözlerini yumup saymaya başladığında. Belki de saymayı bitirdiğinde oyun bitmişti çoktan. Ama aramaya devam etti Vosviddin, yine nedenini bilmeden. Arkasında bıraktığı izleri takip etti ilerlemek için, kuzgunları peşine takarak. Devasa bir kuyu vardı ileride, yanında da bir çocuk. Çocuk kafasını sarkıtıyordu kuyudan içeriye doğru, parmak uçlarında yükselerek, hiç hareket etmeden. Dakikalarca izledi Vosviddin, çocuğun ne yaptığını anlamaya çalıştı belirsiz aklıyla. Ufak adımlarıyla yanına yaklaştı ardından. Vosviddin’e tepki vermedi çocuk. Kar gibi soğuktu yüzü. Bir de ipler vardı ellerinde. Vosviddin de kafasını sarkıttı kuyudan içeriye. Gökyüzü gibi soluktu kuyu, gökyüzü gibi saklıyordu günahlarını, ihanetlerini. Çocuk ağır ağır sallıyordu ellerinde sıkıca tuttuğu ipleri. Çocuğa ne yaptığını sordu Vosviddin, cevap alamadı. Onunla birlikte izledi sonsuzluğu. Ağır, donuk bir şekilde oynatıyordu ellerini beyaz suratlı çocuk. Hiçbir şey sormadı Vosviddin, hiç cevap almadı. Kafasını kaldırdı. Bir yokuş vardı kuyunun yanından aşağıya doğru kaybolan. Oradan gitmek istedi, nedensizce. Düşünceleri kaydı ellerinin arasından yeniden, hızlıca ileriye sarıldı çevresindeki her şey. Yolun başından beri rayı yoktu gri dumanlı siyah treninin, ve düşmemek için tutunmamıştı bir yere.
Bir çocuk belirdi yolun ilerisinde. Hareketsizce duruyordu yolun ortasında. Yanına yaklaştı Vosviddin. Çocuğun gözlerinin içinde kendisini gördü, soluktu, aynı onun gibi. Konuşmaya çalıştı onunla. Nereden geldiğini sordu. Cevap vermek istedi donuk çocuk, yapamadı. Neden burada olduğunu sordu. Cevap alamadı yine. Ağır ağır hareket ediyordu o da, ne yaptığını, nereye gittiğini bilmeksizin. Elini uzattı Vosviddin’e, Vosviddin de ona. Vazgeçti soru sormaktan, cevaplardan. Yola devam etti donuk çocukla. Hiç konuşmadan konuştular dakikalarca, çocukluklarıyla. Yolun başında ne olduğunu unutmuştu Vosviddin. Buraya nasıl geldiğini, neden burada olduğunu, veya aslında “olmadığını”… İstediği gibi değildi ellerinin arasındaki siyahın rengi. Hiçbir şey yoktu aslında kontrol ettiği. Ne hayatı, ne de başka bir şeyi… Bir süre daha ilerledi Vosviddin toprak yolda, ardında donuk çocukla. Aniden durdular. Yürümeye çalıştı Vosviddin, yapamadı. Elini kaldırmaya çalıştı, izin vermediler. Ve donuk çocuk yukarıya doğru çekildi. Ardından da Vosviddin…
Ellerindeki ipleri kendisine doğru çekmeye başladı beyaz suratlı, soğuk çocuk. Kuklaları çıkardı kuyudan. Dikkatlice koydu yanında getirdiği çantasına. Kapağını kapattı. Çantayı kolunun altına alarak uzaklaşmaya başladı yaslı şehirden yamuk çizgilerle çizilmiş yolu kullanarak. Kuzgunların çığlıkları peşinde, nereye gittiğini, neden yola çıktığını bilmeden…

the_pretty - avatarı
the_pretty
Ziyaretçi
15 Şubat 2008       Mesaj #1514
the_pretty - avatarı
Ziyaretçi
BİR KARDELEN MASALI...
Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır,
güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir
renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o
mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, herşeylerden sakınıp
gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın
arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler,
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık
Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden
gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş.

Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece
kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,
ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine
tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş.

Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş.
Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş,
kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, herşeyin üstünde
imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu
saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa
annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.
Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip
gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini
kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır
en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,
eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla
onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp
koynunda gizlediği kutusuna atarmış.

Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek
tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,
binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış.

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola
çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.Çünkü koku
yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış.
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden
ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha
yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce
heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki
arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar
atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup
da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete
geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye
başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş.
Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine
yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü
arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı
tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan
dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu
heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde
duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal
ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş.
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor,
Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından
tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak
için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da
büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine
dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık
vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.

Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında
kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele
sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı
bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş
ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş.

Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler,
ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor onada
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu
bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş.

Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın
arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği,
beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da
yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlarada aynı hikayeleri, aynı
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını
alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.

Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi
gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin
ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin
düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya,
istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını
düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir
övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,
o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin farkına bile varmamış.

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.
Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük
bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip
getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış.

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların
açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok
yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için
o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,
herşeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.

Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş.
O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam
ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı
tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak,
kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem
çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan
bozulup küflenmemiş mi?

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece
ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış.
Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,
diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan
büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları
tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın
büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp
solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor
en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini,
hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok
önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.

Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen
annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini
henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,
muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.

Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından
adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca
hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki
tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam
güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını
sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına
KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar
Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...

Servet Özkök - Aralık 1999 Maslak
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
15 Şubat 2008       Mesaj #1515
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Saklambaç


Soluk maviydi şehir. Dağınık bulutlar değildi sadece donuk olan, her şey hareketsizdi. Yapraklarını düşüren ağaçlar, evlerin bacalarından çıkan gri dumanlar, boşlukta savrulan gri yapraklar… Biri cezalandırıyordu sanki devamlı bantı saran bozuk zamanı, ama kimse nasıl tamir edileceğini bilmiyordu. Buzla kaplıydı her yer, aynı zaman gibi. Kardan adam soluk mavinin içine saklanmıştı, ama arkasında bıraktığı donuk kar tanelerinden anlaşılıyordu nereye saklandığı. Vosviddin’di sadece hareket eden, hareket ettiği halde yol alamayan. Kaybolmuştu. Dizlerini koydu buzdan toprağa, kafasını kaldırıp gökyüzüne, asılı duran kar tanelerine baktı. Düşüşünü bekledi birinin ufak ellerini açarak, ama düşmedi. Dizlerini dikkatlice kaldırdı ellerini iki yana açarak. Dengesini kaybetti, ama düşmedi. Bir adım attı buz tutmuş toprakta. Ardından bir adım daha… Ve bir adım daha… İlerledi kırık dakikalara basmadan. Akreple yelkovan inatlaşıyorlardı birbirleriyle. Yolun ilerisine baktı Vosviddin. Bir şeyler vardı hareket eden. Dondu, kaldı. Adımını attı yavaşça. Yolun diğer tarafındaki kar tanelerinin düşüşlerini izledi. Hiçbir şey donuk değildi diğer tarafta. Evlerin bacalarından çıkan dumanlar gökyüzünün içinde kayboluyorlardı. Ve bulutlar göç ediyorlardı.
Yüzünü, duvara yasladığı ufak eline gömmüş, gözlerini yummuş sayan bir çocuk vardı yolun diğer tarafında. Uzaktı Vosviddin’e. 10’a kadar saydı kırmızı yanaklı çocuk, sesi yankılandı şehirde. Herkes saklanmıştı saymayı bitirdiğinde. Oyun başlamıştı. Ne zaman başladığını hatırlamıyordu sanki. Kafasını kaldırdı şaşırmış bir halde, çevresine baktı. Arkadaşlarını aramaya başladı. Saydığı duvarın arkasına baktı, heyecanla. Kimse yoktu. Kırık dökük bir ev vardı karşısında. Yaklaştı tedirgince. Kapıyı tuttu. İtti yavaş bir şekilde, olduğu yerde durarak. Ağır ağır açıldı. Gölgesi siyaha boyadı beyaz duvarları. Kafasını uzattı içeriye doğru… Kimse yoktu içeride. Kapattı kapıyı yavaşça, gölgesini içeride bırakarak. Yeniden başladığı yerdeydi. Kimse çıkmak istemiyordu saklandığı yerden dışarıya, oyuna devam etmek için. Oyunun bitmesiyse ona bağlıydı sadece. Evlerin arasında kaybolan yolu takip etti. İçeriye doğru kıvrılan sokağa girdi evlerin açık bıraktıkları aralıktan. Boşlukta asılı duran dev bir ağaç vardı karşısında, sokağı saklayan. Yaklaştı yanına. Uzun bir atkı vardı yerde. Aldı eğilerek. Ağacın altındaki karları eşelemeye başladı elleriyle… Kimseyi bulamadı. Saklanmak için iyi bir yer değildi belki de. Belki de kimse yoktu saklanan. Ve saymayı bitirdiğinde oyun bitmişti çoktan. Aramaya devam etti. Sarmal sokaktan çıktı. Bir şey yoktu fark eden. Başladığı yoldaydı bir kez daha. Oyundan çıkmak istiyordu artık. Ama oyunu bitirmekten başka çaresi yoktu çıkmak için. Kar taneleri vardı yola dağılmış. Onları izledi tek tek. Dakikalarca devam etti izlemeye. Sonunda küçük bir ev belirdi ileride, dev ağaç gibi boşlukta asılı duran. Son kar tanesi de evin önündeydi. Çocuk adımını attı küçük eve doğru. Kapıyı araladı… Saklanan kardan adamı buldu erimiş bir halde. Ve oyun bitti.
Siyah-beyaz, içinden dikey çizgilerin geçtiği eski bir film gibi izledi her şeyi Vosviddin. Anlam veremedi hiçbir şeye. Yolun diğer tarafına geçmek için bir adım attı dikkatlice. Bastığı yer kırıldı aniden. Aşağıya doğru düşmeye başladı. Her şey bulanıklaştı çevresindeki, her şey paramparça oldu. Dakikalar kırıldı, gece gündüzle boyandı, donuk kar taneleri eridi, ağaçlar yapraklarını savurdu, dikey çizgiler dağıldı… Yüzünü, duvara yasladığı ufak eline gömerek gözlerini yumup 10’a kadar saydı Vosviddin, sesi yankılandı şehirde. Herkes saklanmıştı saymayı bitirdiğinde. Oyun başlamıştı. Ne zaman başladığını hatırlamıyordu. Kafasını kaldırdı şaşırmış bir halde, çevresine baktı. Arkadaşlarını aramaya başladı. Belki de kimse yoktu saklanan. Ve saymayı bitirdiğinde oyun bitmişti çoktan…

the_pretty - avatarı
the_pretty
Ziyaretçi
15 Şubat 2008       Mesaj #1516
the_pretty - avatarı
Ziyaretçi
YAŞADIĞINIZ HER GÜN ÖZELDİR !
Eniştem; kızkardeşimin tuvaletinin en alt gözünü açtı ve
ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. "Bu" dedi, "sıradan
bir çamaşır değil." Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı.
Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti .
Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.

"Jan bunu New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden
baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi.
Özel bir gün için saklıyordu." Çamaşırı benden aldı ve
cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle
birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an
yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla
kapattı ve bana döndü ve dedi ki : " Hiçbir şeyini özel
bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir."

Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime
beklenmeyen bir ölümün arkasından yapılması gereken
tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri
hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden
California'ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm.
Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı
bütün şeyleri düşündüm. Hala eniştemin sözlerini
düşünüyorum ve hayatım değişti.

Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum.
Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere
aldırmadan. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum ,
iş toplantılarında daha az. Mümkün olduğu kadar sık
"hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine zevk
alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi" gerektiğini
hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak
yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum.

Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum.
Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk
açan çiçek gibi özel olaylarda.. En pahalı ceketimi canım
isterse süpermarkete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer
zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı
daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler
için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka
memurlarının burunları da, en az parti parti gezen
arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır.

"Birgün" kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti.
Bir şey, eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu
şimdi görmek , duymak ve yapmak istiyorum.

Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız
yarını görmeyeceğini" bilseydi eğer kızkardeşim, neler
yapardı kimbilir ? Sanırım aile fertlerini veya yakın
arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp
aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi.

Belki bir lokantaya en sevdiği çin yemeğini ısmarlardı.
Bunların hepsi birer tahmin. Kardeşimin neler yapamadan
öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben ?..
Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler
olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım
için kızardım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim
için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi
yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza
kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye,
duygularımı dizginlememeye çalışıyorum.

Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün
"Özel bir gün" olduğunu söylüyorum. Her gün,
her dakika, her nefes gerçekten Allah'tan bize bir armağan.

ANN WELLS
Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
16 Şubat 2008       Mesaj #1517
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Fincan Takımı

Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar:

- "Eski gazeteniz var mı bayan?"

Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi.

- "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı.

Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdak i soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu...

Erkek çocuğu bana döndü :

- "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.

- "Zengin mi? Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı.

Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve

- "Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi.

Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu.

Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı.

Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi...

Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri,halının üzerindeydi halâ. Silmedim ayak izlerini.

Silmeyeceğim de. Olur unutuveririm ne denli zengin olduğumu...

Hikayeler ve Öyküler -2-
miss_didem - avatarı
miss_didem
Ziyaretçi
18 Şubat 2008       Mesaj #1518
miss_didem - avatarı
Ziyaretçi
KIRGINIM AŞKA

Aslında bende biliyorum konuşacak bir şeyimizin kalmadığını ve paylaşacak bir şeyimizin ortada olmadığını. Yine de yüreğimden gücümün yettiği yere kadar sana sesleniyorum,bunları yazıyorum sana. Bugün sana olan kırgınlığımı rafa kaldırdım,sevgimi aldım avuçlarımın arasına,ona sığınıyorum. Cümlelerim kısa,kelimelerim buruk,gülüşlerim yalan ve kalbim kırık ama yazıyorum gücüm yettiğince sana. Bir ihtimal gelişine sığındığımı fark ettiysem de,engel olamadım gurursuz ama mutlu ve sabırlı hasretine. Anlık hayaller anlık mutluluklara umut oluyor biliyor musun? Bugün gönlümü hoş tutmak istiyorum. Çalmayan telefonuma elim gidiyor,sana hala bende olduğunu ısrarla yazmaya çalışıyorum. Bende olan seni hiç kırmadım,kırmamaya çalıştım. Üşüyorum,bu üşüme yalnızlığımdan geliyor ve sarıyor her tarafımı. Tutunabileceğim hiçbir güzellik yok,hatırlamaktan usanmayacağım anılarım dışında. Isınabilmek için onlara sarılıyorum. Anlamsız ve cevapsız sorular geliyor hemen,ben görmemeye çalışıyorum.
Düşler uzak gibi görünüyordu ama yakındı aslında.Belki de bazı şeyleri görmeyi istemek gerekiyordu. Gözlerini aç desem,kapatacaksın ama kapatma gözlerini, gözlerinin içinden gelen o sıcaklıktan bari mahrum etme beni,o yeşillikte kaybolmak istiyorum, o sonsuz ve umut dolu yeşillikte.
Gözlerimi gelişlere verdim,gözlerimdeki hüzün bile seni özlemiş. Düşüncelerim gururlu,hayallerim,sevdam ve aşkım ise gurur tanımıyor. Gelseydin,gururumu ezip sana koşacaktım,susturacaktım içimdeki isyanı,kavgaların ortasında bir güneş gibi doğacak ısıtacaktım kalbini. Sevinçten ağlayacaktım,hiç bırakmamacasına sarılacaktım boynuna,içimdekileri dökecektim omzunda ağlarken,hasretimi giderecektim kollarının arasında. Ama gelmedin,gelmezsin,gelmeyeceksin biliyorum hiçte niyetin yok zaten.
Kendimi kandırdığımı anladığımda,gözlerimden yaşlar dökülüyordu.Evet ağlıyordum ama neye yalnızlığıma mı yoksa sensiz geçen dakikalara mı. Sen milyonlarca insan içinde,yüzlerce arkadaş,onlarca dost arasında yalnız kalmak nedir bilir misin? Ben bunları biliyorum işte hem biliyorum hem de yaşıyorum.
Eskiden kimi şarkıların ne kadar anlamlı olduğunu düşünürken şimdi ise ayrılığın ardından çalınan her şarkı bana umutsuzluğu ve sevgimi anlatıyormuş gibi geliyor. Sevdiğim ne kadar çok şarkı varmış bunu senin gidişinle öğrendim. Her şarkıda sen,her şarkıda ben ve her şarkıda ayrılığımız var sanki.
Gözyaşlarım asilliğini yitiriyor,yenik düşüyorum bu aşk oyununa. Gittin belki de hiç gelmemiştin,ben sadece geri döndün sandım ama yanıldım. Kimi zaman bir çocuk oldum gülüşlerinde şımaran, ama en çok da imkansızın oldum. Her gelişimde bir kez daha kayboldum.Ağladığın,bağırdığın ya da sustuğun isyanın oldum. Son kez söylediğin bir şarkının nakaratı oldum. Dilinin ucuna gelip de söyleyemediğin kelimeler,ister istemez yaşadığın yanlışlıklar oldum. Yüreğinde ki aşk olmak isterken,yüreğine sığınan ve tozlanacak bir anı oldum. Söylesene bana ben gerçekte senin neyin oldummm!!!!
Sesin hep uzaktan çağırıyordu beni,bilseydim bana ait olamayan bu seslenişi sahiplenir miydim? Şimdi elimde sadece bir mevsim yaşanan ama bir ömür boyu içimde olacak dev bir aşk kaldı…
Kalbime söylemedim henüz gittiğini,öğrenirse onunda acı çekmesinden korkuyorum. Seni hala benimle biliyor ve hala seviyor seni ama ben kalbime ilk defa yalan söylüyorum.,
Gittin, sevdamın yalnızlığına alışabilirim belki;ama senin uzak yolların sonunda olmaz acıtıyor içimi. Suskunluğun en büyük silahındı ve sen onunla vurdun beni. Ben alışkınım kendi yaralarımı kendim sarmaya. Asıl canımı yakan ve kalbimi acıtan unutulmak!!!! Söylesene bana unutulmak kime yakışır. Unutan sende olsan,sana bile yakışmıyor. Korkma üstüne giydirmedim bu duyguyu,unutulmayan olmak sende daha güzel oluyor biliyor musun? Görüyorsun işte sana ve aşkıma ihanet etmiyorum. Çok kırgın olsam da,yorgun olsam da sana ve aşkıma ihanet etmiyorum. Bir yaz ayında güneş bütün güzelliğiyle çıkarttı karşıma seni ve başladı büyük aşkım. Sen ‘’bitti’’ dediğinde yağmur yağıyordu,gece karanlığı çökmüştü her yer sessiz ve sakindi. aşkın canı sıkıldı ve seni benden aldı. Aradan 1 sene geçti şimdi ortada yaşanan büyük bi aşkın kırık parçaları var. Aslında o parçaları birleştirmek mümkün ama bir daha kırılırsa onları bütünleştirmek imkansız. İşte eğer ki sende inanıyorsan bir daha parçalanmayacağına ben burada ve seni bekliyor olucam.....






yazan:cihat öztürk
LaDymm - avatarı
LaDymm
Ziyaretçi
18 Şubat 2008       Mesaj #1519
LaDymm - avatarı
Ziyaretçi
Hayat Herzaman Sırlarla Dolu;
Akşam karanlığı basmak üzereydi. Hava da öyle soğuktu ki.. Hertaraf kar içersindeydi. Neyse ki patika yola uzanan ağaçlar, yola karın yağmasını az da olsa engellemişti. Uzaktan kurtların sesi insanın kulağını tırmalıyordu. İbrahim yürümekten nefes nefese kalmıştı. Köye ulaşmasına bir kilometreden fazla vardı. Git git yol bitmiyordu. Bir de kurtların daha da yakınlaştığını hissediyor korkuyordu. Böyle düşünürken halsiz bir şekilde, ayaklarının neredeyse sürüklendiğini farketti.

Aniden az ilerde birşeyin yattığını gördü. Beyazlarla bütünleşmişti yatan şey. Birden bir korku sardı yüreğini.. Bakmadan geçmeyi düşündü. Ama yapamadı. Ya baygın biriyse, yerde yatan yaşlı bir adamdı. Eğilip adamın yüzünü yarıya kadar kapatan kaşkolunu açtı. Köyden tanıdığı biri değildi. Yetmiş yaşlarında, uzun sakallı bir adamdı. Eğilip soluk alıp almadığına baktı. Adam sanki soluk almıyor gibiydi. Ölmüş bu ya..ölmüş diye düşündü birden. Daha da korku sardı bedenini, titrediğini hissediyordu. Herzaman ölümden ve ölüden korkmuştu. Nedenini bilmiyordu ama bu çocukluğundan beri öyleydi.

Ani kararla yoluna devam etmek için bir iki adım attı. Birden bir hırıltı duydu. Kurt sesi mi bu? Yandım parçalayacaklar beni diye düşünürken, bırakma beni nolur diye adamın sesini duydu. Arkasına döndüğünde alacakaranlıkta adamın kımıldadığını gördü. Geriye dönerek adama eğildi.
-Sen de kimsin amca? Burada yalnız ne arıyorsun?
diye sordu.
-Oğlum kızım köyde ona gidiyordum. Ayağım takıldı düştüm. Yardım et bana kalkayım.
-Tamam amca ver elini kaldırayım seni.
Adam ufak tefekti ama bayağı da ağırdı.
-Amca çok ağırsın sen ya. Ha gayret derken adam dualarla zor zahmet yerden kalktı.

Adam bütün gücünü İbrahim`e vererek zorla yürüyordu. İbrahim`in ise dermanı kalmamıştı artık. Bir de adamın ağırlığından bayılacak gibiydi. Kendimi taşıyamıyorum bir de şansa bak, bu adam çıktı karşıma diye düşünüyordu. İsmi Mehmet olan adam ise, aklına gelen bütün duaları okuyarak yürümeye çalışıyordu. Bir den kurtların daha da yaklaştıklarını farkettiler. Aslında köy evlerinin ışıkları da görünüyordu. Az kalmıştı köye ulaşmaları. Ama uzakta ki ağaçların arasından kurtların sesiyle, çıkardıkları hışırtılar da geliyordu.

-Mehmet amca köye ulaşmadan bunlar bizi parçalayacak. Biraz daha hızlanalım.
-Takadim kalmadı İbrahim oğlum. istersen bırak beni sen git.
-Yok amca seni bırakmam. Biraz dur bir iki çalı çırpı toplayayım. Cebimde kolanya var. Biraz daha yaklaşırlarsa onları ateşlerim. En azından daha fazla yaklaşamazlar bize.
Alel acele yolun kenarından düşmüş dalları topladı.
-Hadi Mehmet amca çok az kaldı. Bak yaklaştık evlere.. Yüz metre sonra köyün içine giriyorlardı.
Birden uğultu şeklinde erkek sesleri geldi kulağına. Ses köyün içinden geliyordu.

Karşıda bir sürü insan, ellerinde fenerler, karanlıkta yüzleri görünmüyordu.
-Allah Allah bunlar ne yapıyor diye düşündü.
Yaklaştıkça komşuları olduğunu anladı. Gürültülü bir şekilde konuşuyorlardı.
Biraz sonra yanlarındaydılar.
-Hayrola Ahmet abi neler oluyor?
-Kurtlar her an köye inebilirmiş. Ahılları kapadık. Bakıyoruz köye yaklaşan kurt var mı diye. Sen gördün mü İbrahim?
-Evet iniyorlardı gördüm. Bu amcayı buldum bayılmıştı yatıyordu. Zor geldik.
Offf hava da ne soğuk.
-Amca mı nerede? .
-Yanım da ya. Ama yanında kimse yok ki.
-Bırakın dalga geçmeyi hadi, Mehmet amca seni kızının yanına götüreyim.
-Tamam İbrahim oğlum, bak ilerde ki kırmızı badanalı ev.
Düz katlı sıvaları dökülmüş kırmızıların arasında, beyaz kireçlerin çıktığı, bakımsız bir evdi. İbrahim kapıyı tıklattı. Kapıyı evin küçük çocuğu açtı. Üç dört yaşında kıvır kıvır saçlı, güzel bir kız çocuğuydu. Mehmet amca,
-Bak benim bu küçük torun. Ne tatlı özlemişim onu İbrahim oğlum.
Kız hemen içeriye koştu. Bir yandan anne gel İbrahim amca geldi diye bağırıyordu. Kadın aceleyle bir yandan sabunlu ellerini önünde ki önlüğe siliyor bir yandan da merakla,
-Hayrola İbrahim abi. Ne oldu? Sen bu saatte gelmezdin. Önemli birşey mi var?
-Yok Sevim hanım babanızı getirdim.
-Babamı mı! Dalga mı geçiyorsun abi.
-Ne dalgası baban yanımda işte. Kadın hıçkırarak ağlamaya başladı. Gel abi içeri.
İbrahim;
- Hadi amca girelim içeri.
Kadın şaşkındı.
-Ne amcası yanında kimse yok ki.
-Olmaz mı. Mehmet amca senin baban işte. Kavaklar mevkinde yerde yatıyordu. Zor getirebildim. Sana geliyormuş.
Kadının ağlaması daha da çoğaldı.
-Ah babacığım, ne çok severdim onu.
-Ama burada.!
-İbrahim abi babam öleli iki ay oldu. Tabii siz burada değildiniz. Hanımın iki gün önce geldi çocuklarla. Sen de bugün dönüyorsun. Haberiniz yok.
Ama biz birlikte geldik babanla, der demez yanında oturan Mehmet amcaya baktı. yanında kimse yoktu.

Bayılacak gibiydi İbrahim. Su ver bana bacı dedi. İstemsizce gözlerinden yaşlar akıyordu. Onca sene babası, annesi öldükten sonra yurt dışında kalmıştı. Büyük bir özlem ve tek kızının hasretine dayanamayıp köye gelirken,
kar fırtınasına tutulmuştu. Ayağı kayınca yaşlı adam yolda bayılmıştı. Kış ayında köye gelen olmazdı. Adamcağız soğuktan donup ölmüştü. Jandarmalar bulmuş, köyde yakını var mı diye sormuşlardı. Ayşe ölenin babası olduğunu anlamıştı. Ve onca sene görmediği babasının donmuş halini
görünce baygınlık geçirmişti. Hertesi günde babasını köyün mezarlığına gömmüşlerdi. Hepsi hayretler içersinde bir anlam veremiyorlardı. Mehmet amcayla bir saate yakın yolculuk yapmış, üstelik kolunda getirmşti köye onu.

-Ben gidiyorum bacı. Yarın Mehmet amcanın mezarına gitmek istiyorum. Ben hanımı da alayım Hüseyin abi de gelsin hep birlikte gidelim. Ne dersin?
-Tamam İbrahim abi gidelim.
Kapıdan çıkıp düşüncelerle evin yolunu tuttu İbrahim. Oysa ne mutluydu Mehmet amca, kızına kavuşacağı için. Birden anlam verememişti ve kaybolmuştu. Evinin kapısını çalıyordu. Karısı kapıyı açtı.
-Nerde kaldın İbrahim? Merak ettim. Kurtlar inecekmiş köye, çok şükür burdasın.
Hiçbirşey anlatmadı karısına İbrahim. Onun huzursuz olmasını istemiyordu. Ertesi gün olmuştu. Sabah kapı çalınıyordu. Kapıda Hüseyin ve karısı Ayşe,
-Hadi abi mezarlığa gidecektik.
-Tamam gelin içeri bir çay için, giyinelim.
Komşuları çaylarını içmiş ve kapıdan çıkacakken İbrahim Ayşe`ye,
-Kapama kapıyı tüfeğimi getir bana.
-Neden istiyorsun?
-Belli mi olur yaban tavşanı çıkar karşıma vururum.
Yine belli etmemişti karısına, aniden bir kurt çıkabilirdi karşılarına. Hep birlikte evlerine yakın olan mezarlığa gidiyorlardı. Sessiz ve soğuktu mezarlık.
-İşte İbrahim abi babamın mezarı karşıda..
Karşıda mezar taşında Mehmet Subaşı yazıyordu. Mezar taşının başucunda da Mehmet amca duruyordu. Ama emindi onu kendinden başka kimse görmüyordu. Tüm vucudunun titrediğini hissetti birden. Herkes ellerini açmış dua ediyorlardı.
-İbrahim oğlum beni sen den başka kimse görmüyor. Korkma sakın. Ben özlemle geldim kızımı görmeye, ama kızımı ihmal ettim. Ona layık bir baba olamadım. Hasretimle yanına geliyordum. Ama olmadı. Ona sarılamadım. Evladımı doyasıya koklayamadım. Ve kızım bir kere bile mezarıma gelmedi.
Senin onları getireceğini biliyordum. Seni kırmazdı onlar. İnşallah seni üzmemişimdir İbrahim oğlum.
Mehmet amca konuşuyor ve İbrahim duyuyordu. Şaşkın ve içini ürperten korku hala yüreğindeydi. Ama belli etmemeliydi yanındakilere. Herzaman Mehmet amcayla arasında geçenler gizem olarak kalacaktı. İçinden,
Allah rahmet etsin mekanın cennet olsun Mehmet amca dedi. Mehmet amca duymuştu onu. Allah razı olsun der demez kayboldu.

Ziyaret bitmişti. Yolda Hüseyin,
-İbrahim dün sen benim hanıma kayınbabamla geldiğini söylemişsin.
Yalan söylemeyi sevmezdi İbrahim. Ama mecburen bir yalan uydurmalıydı.
-Abi biliyorsun otobüs diğer köye kadar geliyor. Yolda uyudum ve babanızı rüyamda gördüm. Herhalde onun etkisinde kaldım. Başka bir yalan da aklına gelmemişti. Onlar da inanmış üstelememişlerdi zaten. Hayat böyleydi bir gizemdi. Bazen İbrahim olanları hatırlar, kimseyle de konuşamazdı. Keşke bir rüya olsaydı diye düşünür, aklına geldiğinde de vücudunu bir titreme alırdı. Hayat herzaman sırlarla doluydu. İçinden çıkılması ise imkansızdı.
Menekşe Gülay


Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
18 Şubat 2008       Mesaj #1520
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Fakat Yaşıyoruz

Deniz kenarında doğup büyüyen bir çocuk olarak nasıl olur da insanların ılık bir yaz gününün sakin denizinde boğulduklarına şaşırırdım. Denizin üzerinde yardım gelinceye dek hareket etmeden yatmak varken nasıl bir panik onları denizin dibine batmaya zorluyor bunu bir türlü anlayamazdım. Kısacası boğulma bana komik ve yersiz bir ölüm biçimi gibi geliyordu.Birgün boğulmanın hiç de düşündüğüm gibi olmadığını anladım. Tüm insanlar boğulabilir. Benim gibi iyi yüzücü olarak tanınan, yıllarca okyanusla bir oyuncak gibi oynayan birisi bile o tehlike ile karşılaşabilir.
O gün saat 4:34’te saatim durmuştu. Ben de sırf o acı deneyimi unutmamak için saatimi tamir ettirmedim.Don Horan, Jesse Paley ve ben o sabah planlanan bir film için Kaliforniya’ya uçmuştuk. Onlara San Mateo’daki evimin önünde uzanan doğal plajları göstermek istedim. Film için de şahane bir manzara oluşturan kıyıya geldiğimiz zaman hepimizin neşesi yerindeydi. Kıyıda hiç kimse yoktu. Pembeye çalan altın renkli kumların parıltısı gözümüzü alıyordu. Kıyının hemen yanındaki bir grup siyah, yüksek ve sivri kaya manzaraya garip bir vahşilik katıyordu.Dalgaların bu kayalarda kırılıp köpük köpük yükselmeleri görülecek birşeydi. Eğer bu güzel manzaraya kendimi kaptırıp dalmasaydım denizin yakında yükseleceğini gösteren belirtiler gözümden kaçmazdı.Arabamızı manzarası hoşumuza giden üstü düz, parlak bir kayanın yanına park ettik. Kayanın yarısı denizde yarısı ise kumların üzerindeydi. Acaba arkasında ne vardı.
Birbirimizle şakalaşarak ayakkabılarımızı çıkardık ve kayaya tutuna tutuna deniz tarafına doğru inmeye başladık. Şık elbiselerimiz içinde çıplak ayakla kaya üzerinde yürümeye çalışmak bizi çok eğlendiriyordu. Birbirimizin haline bakıp bakıp gülüyorduk. Birden en önde yürüyen Jesse’in ıslak bir yere basmakta olduğunu fark ettim. Tam Jesse’ye orasının tehlikeli olduğunu söyle mek için öne doğru eğilmiştim ki, inanılmaz derecede güçlü bir dalga beni yakaladı ve havada tepetaklak olduğumu fark ettim. Birkaç saniye içinde defalarca döndüm, birkaç kez suya girip çıktım ve neye uğradığımı anlamadan kendimi hızla denizin dibine inmiş buldum. Burnumdan ve ağzımdan giren tuzlu sular boğazımı doldurmuştu. Sanki ayaklarıma ağır taş asılmış gibi kımıldayamıyordum. Birkaç kez yükselmeye çabaladıktan sonra başımın yüzeye vardığını sevinçle fark ettim, hatta bir an için soluk bile aldım. Sonra yine o azgın girdaba kapılıp tüm çabalarıma karşın suların içine gömüldüm. Oradan oraya vurulmaktan sersemlemiştim. Yüzmek için kollarımı oynatmaya çalışıyor, fakat birden kendimi yine denizin dibinde buluyordum.
Sonunda çabalamaktan vazgeçip dalgaların beni kıyıya atmasını bekleyip hareketsiz kalmayı denedim.Kısa bir süre sonra da zorlukla kendimi yükselen kocaman bir dalganın üzerine atabildim. Çevreme baktığım zaman dalganın doğrudan doğruya beni kayaya doğru hızla yaklaştırdığını fark ettim.Şansım yardım etmiş olacak ki, kayanın pek sivri olmayan bir yerine şiddetle çarptım. Don, ellerini bana uzatıp beni çekmek istedi, “Bırak” diye haykırdım “Sen de düşersin.”Ellerimle kayada tutunacak yer aramaya çalışıyordum fakat birden tekrar denize sürüklendiğimi hissettim.Bir iki kez daha kayaya çarptım ve kendimi toparladığım zaman Don’ı göremedim.Ondan sonra tekrar dönüp dönüp suya batıp çıkmaya ve çılgın okyanusla bir soluk alabilmek için mücadele etmeye başladım. O zaman ne denli ümitsiz bir tuzağa düştüğümü iyice anladım. Çabalarım yararlı olmuyor, yalnızca gittikçe beni güçten düşürüyorlardı. O anda eşim Bill ve oğlum gözümün önüne geldi. Onları ne denli çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Artık eşimle buluşmak üzere saat altıda trene yetişemeyecektim. Yenilmiştim. Kendimi sulara bıraktım. Denizden “Seni yakaladım” diye bir ses duyar gibi olup kendimden geçtim.Sonra kendimi kumların üzerinde yatarken buldum. Kalkmak istedim fakat başımı kımıldatacak gücüm bile kalmamıştı. Gözlerimin önünde insana benzer kimi karaltılar görüyor fakat kim olduklarını çıkaramıyordum. Kocaman bir dalga beni kayaya çarpmak üzereyken Don bir hamle yapıp elimi yakalamış ve beni bin bir güçlükle kıyıya çekmiş.Beni zorla ayağa kaldırdılar. Kayaların arkasına kuru kumların üzerine yatırdılar. Uzun bir süre orada güvende olmanın verdiği huzurla hareketsiz yattım.Birkaç saat sonra yine eskisi gibi arkadaşlarımla gülüp konuşuyordum.
Eğer bu mucize olmasaydı tekrar yaşama dönemeyecektim. Neler kaybettiğimizi sıralamaya başladık. Benim el çantam, fularım, Don’ın cüzdanı. Birden gerçek ortaya çıkıverdi. Kayıplarımız vardı ama en önemli şeyi kaybetmemiştik. Yaşıyorduk.Sonradan orada yaşayanlar bana, benim yakalandığım girdaba yakalananların hiçbir zaman -öldükten sonra bile- kıyıya ulaşamadıklarını anlattılar. Don da benim gibi suya düşmüş fakat iki kez kayalara çarptıktan sonra fazla uzaklaşmadan kayaya tırmanabilmiş. İçimizde en şanslısı Jesse idi. O yalnızca dalgalarla ıslanmış, ne okyanusun dibine gitmiş, ne de kayalara çarpmıştı. Bu olaydan sonra günlerce uyuyamadım. Vücudum yara bere içindeydi. Şiddetli bir baş ağrısı çekiyordum. Kafam o olayla doluydu. Haftalarca rüyamda o anı yaşadım.Şimdi rahatım. Her şey geçti. Yine eskisi gibi yaşıyor, geziyor ve yüzüyordum. Fakat dikkatsiz bir an yüzünden tüm bunları kaybedecek duruma geldiğim hiç aklımdan çıkmıyor. Bu acı deneyim bana yaşamın güzelliklerini yeniden bambaşka bir zevkle tattırdığı gibi doğa güçlerini küçümsememeyi de öğretti.

Serkan Çakmak

Benzer Konular

3 Aralık 2006 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
11 Haziran 2013 / Misafir Forum Oyunları
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar
20 Haziran 2012 / ThinkerBeLL Edebiyat