Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Sayfa 153

Güncelleme: 17 Şubat 2016 Gösterim: 594.606 Cevap: 1.812
LaDymm - avatarı
LaDymm
Ziyaretçi
19 Şubat 2008       Mesaj #1521
LaDymm - avatarı
Ziyaretçi

Sana söylemiştim pişman olup geleceksin demiştim.Sadece gülüp "asla" demiştin.Üzgünüm ben değil sen bitirdin güzel yarınları.Bilirsin bazen her şey için geç kalınmıştır ve yapacak bir şey yoktur.Bu mektubu sana neden yazıyorum biliyor musun?Kim bilir belki birgün okur ve senden neden vazgetiğimi anlarsın diye.Her şeyin bir bedeli olduğunu umarım anlarsın...
Sponsorlu Bağlantılar
Seninle nasıl tanıştığımızı hatırlıyor musun?Aynı otobüste seyahat etmiştik.Ben valizlerimi taşıyamadığım için bana yardım etmiştin.Sohbet ederken beni maçına davet etmiştin.Maç günü gelip seni izledim ve çıkmanı bekledim.Sen çıktığında da spor salonun kantininde birer kahve içip telefon numaralarımızı almıştık birbirimizden ve ayrılmıştık.O akşam bana teşekkür mesajı atmıştın.Mesajını sabah gördüm ve cevap gönderdim.Biraz mesajlaşıp o akşam buluşup bir yerlerde bir şeyler içmeye karar verdik.Senin özel olmanı ve son aşkım olmanı çok isterdim ve inan elimden geleni yaptım.O akşam buluştuk çok güzeldi 1-2 saat geçirdik.Benden hoşlandığını söyledin ve "sevgilim olur musun?" diye sordun.Bende senden çok hoşlanmıştım ve teklifini kabul ettim.
1,5 ay süren çok güzel bir ilişkimiz oldu.Seni gerçekten seviyordum hem de çok.Her sabah beni sen uyandırırdın.Ya o güzel sesinle ya da o birbirinden güzel mesajlarınla...
Sonra birden her şey tersine döndü sanki.Ayrılmadan bir hafta önce o kadar değiştin ki...Günde en az on kez arayan beni mesajsız bırakmayan o adam gitti,yerine bambaşka biri geldi sanki.Seninle tanıştığımdan beri her maçını izlemeye gelirdim.O hafta gelmemi istememen beni çokta şaşırtmadı.Her şeyin farkında olupta inanmak istemediğin için görmezden geldiğin oldu mu bir şeyleri?Son buluşmamızda gelen telefonları meşgüle atıp mesajlara cevap atmandan beni aldattığın apaçık ortadaydı.Susmamam gerekiyordu ama sabrettim.
Ve beklediğim şey bir akşam senden gelen mesajla oldu.Bana her şeyin bittiğini,artık bu ilişkiyi taşıyamadığını söyleyen bu mesaj senden mi geliyordu?O an elimdeki telefona dakikalarca baktım.Artık bitişti sen de gitmiştin işte diğerleri gibi.Son olmanı istemiştim ama olmadın,özel olmanı istedim o da olmadı.Ayrıldıktan 3 gün sonra seni izlemek için maçına geldim uzaktan seni izledim.Sen miydin o aşık olduğum adam.Senin de gülmüyordu yüzün.Sakallarını kesmemiş,salarına jole sürmemiştin.Bu şekilde maça çıktığını daha önce hiç görmemiştim.Her neyse o maçı kazanmıştınız ve ilk tebrik mesajını ben atıp ordan gittim.O gece attığın mesajlarla her şeyi bitirmiştin.Sana o gece pişman olup döneceğini ama bu kez suratına bakmayacağımı sana söylemiştim.
Aylar sonra seninle internette karşılaştık.Biraz yazıştık.Bana beni çok sevdiğini ve beni unutamadığını söyleyip af diledin.Bunları duyacağımı çok iyi biliyordum.Dediğimi yaptım ve sana hayır dedim.Çünkü seni 6 ay bekledim ve sonunda karşıma çıkan birine evet dedim.Sen pişman olduğunu bana tekrar dönmek istediğini söylemiştin.Üzgünüm yapamam,dedim.
Ve ayrıldıktan 2 yıl sonra aklıma geldin.Moralim çok bozuktu ve saat geç olduğu için kimseye ulaşamadım.Numaranı bulup sana mesaj attım.Beni kırmayıp mesajlaştın.Ama sana söylemiştim "benimle sadece bu gece mesajlaş" demiştim.Çünkü birlikte olduğum biri vardı ve onu inciltmek istemiyordum.O geceden birkaç gün sonra mesaj atıp nasıl olduğumu sordun.O anda az daha ilişkimin bitmesine sebep oluyordun.Sana mesaj atıp bir daha mesaj atmamanı rica ettim.
Şimdi eğer bunları okursan söylemek istediğim bazı şeyler var.İnan seni unutmak kolay olmadı.Aylarca bekledim seni.Ama artık çok geç.Evet çok sevdim seni,aklının alamayacağı kadar çok ve sen benim asla haketmeyeceğim bir hata yaptın bana.Şu an uzun zamandır süren bir ilişkim var.Bitiremeyeceğim bir ilişki bu...Ve seni unutmuşken tekrar girme hayatıma.İnan seni yeniden sevebilirim ama sana asla güvenemem.Kim bilir belki mutlu olabilirdik birlikte.Yine de güzel günler geirdik seninle ve bunun hatrına sana kötü söz söylemem.Şunu unutma İstanbullum sen ayrılırken bana "sana haketiğin hayatı yaşatamam"demiştin ya inan beklerdim seni.Çünkü ben ne senin cebindeki desteleri,ne giydiğin kazağın etiketini,ne de gittiğin mekanın lüks oluşunu sevmedim.Ben sadece senin bana bakan gözlerini,sıcak ellerini,gülümseyen dudaklarını sevdim.Keşke seni sevdiğim kadar sevseydin beni.Yaptılarını görmezden gelmemin sebebi de senin gerçek aşkı bulamayacağına inanmamdandı.Demiştim sana "sana gerek aşkı sadece ben yaşatabilirim" diye.Hala arkasındayım bu sözümün.Sen kaybettin beni.Şimdi karşında seni hiçbir şeyi umursamadan bekleyen biri yok üzgünüm.Yine de birgün eğer beni gerçekten çok sevdiğine inanıp beni de buna inandırırsan telefon numaramı biliyorsun.
Kendine iyi bak ve bensiz de mutlu ol.Ben sensiz mutlu olmayı zor da olsa öğrendim.Hoşçakal İSTANBULLUM...
JULİDE AYDOĞMUŞ
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
19 Şubat 2008       Mesaj #1522
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Yelkovan

Sponsorlu Bağlantılar

Eski ayakkabılarını giyerek tahta kapıdan çıktı Vosviddin. Boşluklara basarak uzaklaşmaya başladı evinden, belki de yalnızlığından. Bağcıklarını bağlamamıştı, taşımakta zorlandığı kocaman kalbi gibi onları da arkasından sürüklüyordu. Ama her ikisinin de farkında değildi. Gözlerini ovuşturdu, sonra kırmızı yanaklarına koydu ufak ellerini. Soluk bir ağacın altındaydı, parmak uçlarında yükselip ellerini uzattı, ağaçtan yemyeşil bir yaprak koparmak için. Yapamadı. Yeniden denedi. Bu kez daha çok yükseldi, bir yaprak kopardı ağaçtan. Yeşil yaprak elinde soldu, aynı gittikçe yok olan kısa, ama uzun hayatı gibi. Elinden bıraktı kırık, sarı yaprağı. Duraksadı bir an, sonra gölgesini de peşine takıp yolun diğer tarafına geçti. Kaldırıma oturdu, yeniden yanaklarına koydu ellerini, dizlerini kendisine çekip. Boş vermeye çalıştı her şeyi; evini, çocukluğunu, göz yaşlarını, sarı yaprağını, en sevdiği oyuncak arabasını. Ama bunu da beceremedi. Kafasını gömdü sessizliğine. Neleri yanlış yaptığını düşündü, ve yanlışın ne anlama geldiğini. Annesini düşündü, onun nerede olduğunu, neden ona sarılamadığını. Annesiyle ilgili her şey, onun karanlık odası bile mutlu olması için yeterliydi. Ama annesinin olmadığını bilmemesi de, bunun farkında olmaması da onu donuk da olsa gülümsetebiliyordu. Dumanlı düşüncelerini tiz bir ses dağıttı. Kafasını kaldırdığında eski bir bisiklete binen garip, çelimsiz bir çocuk gördü. Çocuk hurda bisikletiyle ağır ağır ilerlerken çıkardığı ses Vosviddin’in kulağını tırmalıyordu. Ufak elleriyle kapattı kulaklarını sıkıca. Çocuğa baktı. Suratındaki ifade mavi gökyüzüne pek benzemiyordu, soğuk ve ürkütücüydü. Bisikletinin arkasına bağlı, sonu görünmeyen uçsuz bucaksız bir ip vardı. Çelimsiz çocuk Vosviddin’in önünden geçip gitti, peşindeki iple birlikte. İpin ucunda ne olduğunu görmek için yerinden kalktı yavaşça. Kafasını kaldırdı, ufuğa baktı, hiçbir şey göremedi. İpe dokundu, hiçbir şey anlamadı. Boş verdi, veya verdiğini zannetti. İkisinden biri…
Yol kenarında duran, uykulu bir bisiklet gördü çelimsiz çocuk. Terkedilmiş hurdayı inceledi dakikalarca. Bir lastiği patlamıştı ve bunu tamir edebilecek hiçbir şey yoktu elinde. Morali bozuldu, ama bu şekilde de binebileceğini düşündü o bisiklete. Bir de ip buldu, yılan gibi kıvrılan yollar kadar uzun. Bisikletinin arkasına bağladı sıkıca. Diğer ucunu da güneşe bağladı. Bu onu yormuştu, ama değdi. Bisikletine bindi ağır hareketlerle. Yola çıkmak için hazırdı. Arkasında güneş, altında bir hurda. Yeterince mutluydu, daha fazlası gerekmiyordu ona. Saatlerce ilerledi, ilerledi, ilerledi. Suratında yorgun bir ifade vardı. Bisikleti tiz bir ses çıkarıyordu, bu onu rahatsız etmişti. Ama yolu uzundu, devam etti. İleride, kaldırımda dizlerini kendisine çekmiş halde oturan, kırmızı yanaklı, ufak elleri olan bir çocuk gördü. Kafasını bisikletin çığlığına kaldırdı. Çelimsiz çocukla gözgöze geldi. Kaldırımdaki çocuğun suratında donuk, ürkütücü bir ifade vardı. Korktu çelimsiz çocuk. Diğer çocuk da sesten rahatsız olduğu için ufak elleriyle kulaklarını kapattı sıkıca. Çelimsiz çocuk hızla uzaklaştı, patlak lastiğiyle birlikte.
Vosviddin yeniden ufuğa baktı, ipin ucunda ne olduğunu görmek için. Yapamadı. Diğer tarafa, bisikletli, çelimsiz çocuğa baktı, giderek uzaklaşıyordu. Ama ipin ucu ona daha uzaktı. Çocuğun arkasından koşmaya başladı, nefes nefese. Ondan korkuyordu, ama onunla konuşmak da istiyordu, neler olduğunu anlamak için. Bunun neyi değiştirip neyi değiştirmeyeceğini bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu. Koştu arkasından kırmızı yanaklarıyla. Çelimsiz çocuk hala ona çok uzaktı. Daha hızlı koşmaya başladı, eski ayakkabılarının buna dayanıp dayanamayacağından şüpheliydi, koşabildiği kadar hızlı koştu. Sonunda yoruldu, ama çocuğa yaklaşmıştı. Son gücüyle seslendi, bisikletin çığlığından daha güçlü bir sesle. Çocuk yavaşladı, pedallarını daha ağır çevirmeye başladı. Ve durdu. Aniden karanlığa gömüldü yaşlı şehir. Gökyüzü karardı, ağaçların rengi siyaha döndü. Vosviddin olduğu yere çakıldı, kaldı. Kendisini suçlu hissediyordu bunun için. Belki de her şeyi akışına bırakması gerekirdi, belki de hiç o kaldırımdan kalkmaması gerekirdi. Ama yapmadı, birçok şeyi mahvetti, belki de istemeden. Geriye dönüş şansı yoktu, eğer olsaydı, her şey çok farklı olurdu. Her şey…
Vosviddin yeniden ufuğa baktı, ipin ucunda ne olduğunu görmek için. Yapamadı. Diğer tarafa, bisikletli, çelimsiz çocuğa baktı, giderek uzaklaşıyordu. Ama ipin ucu ona daha uzaktı. Çocuğun arkasından koşmaya başladı, nefes nefese. Ondan korkuyordu, ama onunla konuşmak da istiyordu, neler olduğunu anlamak için. Bunun neyi değiştirip neyi değiştirmeyeceğini bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu…


LaDymm - avatarı
LaDymm
Ziyaretçi
19 Şubat 2008       Mesaj #1523
LaDymm - avatarı
Ziyaretçi
Güzel Prenses Kirmasti;
İki bin yıl öncesinin kalıntıları, toprağın altında, şehrin kenarında uyumuş kalmış bir ihtiyar gibidir..Toprağın üzerindeki yapraklar, yüzlerce yıl öncesinin insanlarından habersizce uçuşuyordu. İki bin yıl önce bir genç kız burada sevdi, kucakladı, bağrına bastı sevgiliyi.
İki tarafı ateş yol olan ömürde bizden habersiz geçmiş yüzyıllar. Yüzyıllar sonraki yarındayız. “Yanıma gel, yanıma gel !” dese de bir ses, küçülüp karınca kadar yerin altında kaybolamayız. Şimdi orası acılar tarlası bile değil, çok uzaklardaki yaşam, büyülü ülke. Uçuşsun yüreklerden birbirine kırmızı kurdelelerle bağlı güzel duygu…
Yarının bu gününde o büyülü dünyaya KAPI ARALANIYOR.
Kirmasti Kralın güzel kızı, nazlı kızı, sevecen kızı.
Güzel bir bahar günü..
O gün dünyalar güzeli genç prenses zamanın içinde kaybolur.
Ve aynı gün, aynı şehirde okuyan üniversite öğrencisi bir genç kız, yakın arkadaşına kızdığı ve o günkü derslerine kaygılandığı için kaybolup gidiyor köprünün kenarında..
Aralarında binlerce yıl vardı ama…
Şimdi ikisi için sadece bir kilometre yol bu mesafe.
İkisi de yalnız başına bir yolculuğa çıkmıştı.
Silinmişti kendilerinden başka her şey.
Prenses hiç bilmediği bir ormanda gibi kaybolur. Aslında bu ormana bazen tüm düşler düşer çünkü burası hayatın hüzün yeridir.
Dünya güzeli prenses, saçları menekşelerle süslü, tarihi şile bezi kıyafetiyle, kurşuni mor bir ışık içinde, birine hayat vermek için köprünün kenarına geldiğinde, gülümser ve bir demet çiçeği uzatır öğrenci kıza.
Mahzun genç kız cep telefonu uzatır ona, “Onu, sevdiğim insanı, arayabilir misin, çok üzgün olduğumu, acı çektiğimi söyleyebilir misin ? ”, der
Prenses elindeki cep telefonuna şaşkınlıkla bakar ve korkuyla onu incelerken köprüden aşağı suya bırakır.
“Üzülmedim”, der genç kız, “Hiç üzülmedim, iyi oldu, belki biraz daha rahatlarım şimdi”..Hediyeler, teknolojik tüm kolaylıklar, elimdeki sahte oyuncaklardı belki, diye düşünür. Renkli orman çiçeklerini, nergisleri, zambakları, hanımelilerini koklarken ruhu açılır. Dünyanın tüm güzelliklerini içine çeker gibi yüzünde bir gülümseme belirir.
Prenses birine yardımcı olmanın sevinciyle oradan uzaklaşır.
O gölgeli ormandan surlara doğru yürürken prensesin aklında karışık şeyler vardır.
Prenses kendine geldiğinde rengârenk vitrinleri caddeyi unutamaz. Suya attığı kare şeklindeki eşyanın üzerinde bir erkek yüzü olduğunu hatırlar. Kendisi de sevdiği insanın suretinin yanında olmasını ister o an. Şehri düşler, suyun üzerindeki köprünün uzun demirlerini, az ileride uzanan sedde yolun sonundaki çay bahçesini. Az önce geride bıraktığı şehri görmeden duramaz olur.
Şehri düşünmeden uyuyamaz olur… Hiçbir rüyası o hatırasız olamaz.
Genç öğrenci kız ise çiçeklere bakar; çok uzaklardan gelen tılsımlı misafiri hatırlar arada.
Çiçeklerin güzelliğini seyrederken binalar, caddeler ve vitrinler artık ona güzel gelmez olmuştur.
Eski güzel sandığı şeyler yanında değildir artık.
Güzel duyguyu hiç kimse eşyaların yerine koymasın, diye düşünür.
Yıllar öncesinden bir tılsım kapısını çalmıştır, emindir bundan.
Güzel duygunun kapısı kapanırsa yaşamın da bir tadı kalmaz.
“Onunla aynı şehirdeyiz, aramızda bir yürüyüş yolu var”, der öğrenci.
Uzağa baktığında orman kaybolur birden, yeşil kırçıl otlarla örülmüş kayalık tepeler kalır geriye sadece.
“Üşüyorum” dediğini duyar onun, ama bu ses çok uzaklardadır.
O tepenin yakınlarından otobüsle, okul tatil olduğunda defalarca geçip gitmiştir.
Elini havaya kaldırdığında parmaklarına dokunacak kadar yakın olur bazen, bu manzara ona; yine de ona çok uzaktır her şey.
O güzelliğini tanımlayamadığı hayallerle avunurken, o tepe üzerinde rengarenk bir gökkuşağı görür ansızın.
Belki de bu hayaldir ama görür.
Artık ona güzel duygumun gökkuşağı der.
Şehirden oraya doğru yürümek ister ara sıra.
Çıkmak gerektiğini düşünür o yola.
Genç kız elini bir daha uzağa uzatır.
Rengârenk gökkuşağını yakalayarak beline sarar.
Mutlu edeceğinden emindir artık, bu duyguyla kendisinin de bir başkasını...ARİF ÖDEMİŞ



Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
19 Şubat 2008       Mesaj #1524
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
İyi İle Kötü

Bozuk, kağıt radyo, rüyaları çalıyordu. Radyonun hışırtılı sesi yankılanıyordu, “iyi”nin ve “kötü”nün şehrinde ama kimse bu sesi duyacak kadar dikkatli ya da “farklı” değildi. Bunu onlardan beklemek de haksızlık olurdu. Zira herkes çok uzaktı eski, kağıt radyoya; donuk gökyüzüne karışan, duyulması zor rüyalara. Ürkekçe çizilen kırık bulutlar ya da dağınık rüzgar her an daha da uzağa savurabilirdi radyoyu ve çevreye saçılan rüya parçalarını ama bulutlar, rüzgar dahi o denli acımasız değildi. İkisi de dağınık olmasına, rastgele hareket etmesine rağmen… “İyi”nin ya da “kötü”nün de onlardan farkı yok gibiydi. İkisi de dağınıktı, ikisi de kötüydü; biri iyi olmasına rağmen.
Buruşturulup bir kenara atıldığı için radyonun sesi kısıktı. Kimse duymak istememişti şimdiye dek radyodan çıkan hışırtıyı ya da rüya parçalarının birbirlerine çarptığında çıkardığı kulak tırmalayan sesleri. Bu yüzden kimse açıp, düzeltmeyi düşünmüyordu buruşuk, eski radyoyu ve biri olabildiğince uzağa fırlatmıştı. Gözyaşları toprağa gömülmüş bebeklerden; gölgesiyle ağaçları siyaha boyayan cılız, yaşlı korkuluklardan; şehrin “sonu”na çarpıp yere düşen karakargalardan; güçsüz, atsız şövalyelerden ve “iyi” ile “kötü”den uzaktaydı radyo. Hepsinin gözleri kayıptı; rüyalarıyla yer değiştirilmişti. Onlar farkında olmasalar da…
Radyodan, zor duyulan rüyalar yükseliyordu tek tek, gökyüzüne doğru. Göç eden kağıt kuşlar gibiydi rüyalar; boşlukta kağıttan kanatlarını çırpıyordu her biri ama hiçbiri sırayı bozmuyordu asla. Rüzgarın farkında olmadan onları savurmasına ve buna direnecek güçleri olmamasına karşın… Küçük bir ev yükseldi gökyüzüne doğru; uzun, kırmızı kanatları ve ucunda uçsuz bucaksız bir ip ile. Ev, bulutlara karıştı. Ardından maviye… Gözyaşlarının gömülü olduğu toprağı ardında bırakarak… Bir denizatı yükseldi maviye doğru; daireler çizerek, boşlukta yüzerek. Sonra kuyruğunu bulutlara taktı, aynı bir kanca gibi ve kendisini gökyüzüne doğru çekti. Beyaz, dağınık bir duman yükseldi. İçinde dev, yeşil bir bahçe ve dev kelebekler ile birlikte…
Yerin sarsıntısıyla irkildi “iyi” ile “kötü”… Bir anda rüzgar esmeye, bulutlar ağlamaya başladı; yağmur damlaları topraktan gökyüzüne düştü. Gitgide daha çok rüya yükselmeye, gitgide daha çok can yakmaya başladı radyodan çıkan keskin, kırık rüya parçaları. Yağmur damlalarına karışarak… Ağaçlar sarı yapraklarını gökyüzüne düşürdü. Tek tek, art arda… Gökyüzü sarıya boyandı bu kez; sarı, yaşlı yapraklar kapladı gökyüzünü. Artık rüyalar gökyüzüne çarpıp yere düşüyordu, yağmur damlalarının tersine. Önce bahçe ve kelebekler düştü toprağa; sonra deniz atı ve ardından uzun, kırmızı kanatlarıyla ev… Hepsi can çekişiyordu yerde. Kelebekler kanatlarını çırpıyordu, acıyla. Denizatı paramparça olmuştu. Kuyruğunda bulutla birlikte… Ev ise yükselmeye çalışıyordu yeniden. Kanayan, kırık kanatlarına aldırış etmeden… Ama bu çaba boşunaydı.
Nefes alamıyordu Vosviddin. Üstü kırmızı bir örtüyle sıkı sıkıya kapatılmıştı sanki. Hareket edemiyordu. Göz kapaklarını dahi açamıyordu. Her yer karanlıktı, her tarafı toprakla çevrelenmişti. Güçlükle ellerini kaldırdı, üzerindeki toprağı eşeledi; sonra göz kapaklarını açtı. Can çekişen radyonun ve yağmur damlalarının gökyüzüne düşerken çıkardığı sesi duyuyordu yalnızca ama sesleri ayırt etmekte zorlanıyordu; sesler çok uzaktı ona. Çırılçıplaktı ve toprağın altında tek başınaydı. Gitgide nefes alıp vermekte zorlanıyor ve gitgide boğuluyordu. Toprağı eşelemeye devam etti. Bozuk dakikalar boyunca… Sonunda yüzeye çıktı; güneş, sarı yaprakların arasından gülümsedi o’na ve Vosviddin, ağlamaya başladı, yeni doğmuş bir bebek gibi. Her tarafı toprakla kaplanmıştı. Bacaklarını kendisine doğru çekti ve evle, çırpınan kelebeklerle birlikte can çekişmeye başladı. Denizatının paramparça olan gözlerinin içine bakarak…
Şehrin diğer ucundan, göğü delen “iyi” ile “kötü”nün adımları duyuldu. Uzun bacaklarıyla ağır ağır yürüyorlardı, yeri sarsarak ve yerden yükselen yağmur damlalarına çarparak. Radyonun hışırtılarını takip ettiler; sesi tek duyan onlardı, sese tek dikkat eden onlardı. Vosviddin’in ve rüyalarının can çekiştiği yere kadar geldiler ama ne Vosviddin hareket ediyordu, ne de rüyaları. “İyi”, eğilerek Vosviddin’i avuçlarının içine aldı ve gökyüzündeki bulutlardan birini alarak o’nu üstüne koydu. “Kötü” ise gökyüzündeki sarı yaprakları temizledi. Tek tek… Ardından kağıt radyoyu yerden alarak ürkekçe düzeltti ve radyonun sesini açtı. “İyi”, kırık bulut parçasının üstündeki Vosviddin’i yavaşça avuçlarının arasından bıraktı; Vosviddin, gökyüzüne doğru yükseldi. Ve “iyi” ile “kötü” de onunla birlikte yükselmeye çalıştı. Kanayan, kırık kanatlarına… Aldırış etmeden…

LaDymm - avatarı
LaDymm
Ziyaretçi
19 Şubat 2008       Mesaj #1525
LaDymm - avatarı
Ziyaretçi
Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:
- Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım,kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:
- Bir aya kalmaz geçer, demişti.
Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."demişti....MEHTAP SONGÜN
KaRaYeL61 - avatarı
KaRaYeL61
Ziyaretçi
21 Şubat 2008       Mesaj #1526
KaRaYeL61 - avatarı
Ziyaretçi
Günlerden Bir Gün


Saat sabahın altısı uyanıyorum birden.Boynum yine feci ağrımış,gece fırlatmışım yine yastığı uyumuşum öylece.Aslında yediye kurmuştum saati ama ne zaman saat kursam o çalmadan uyanırım.yatmaya devam ediyorum.uyku mahmurluğuyla düşlere dalıyorum,belki bir iki rüya daha görürüm diye dönüp duruyorum...
Kalkmam lazım, yatağımı toplamam,kahvaltıyı hazırlamam,milleti uyandırmam lazım.Ha bir de dükkan açılacak saat sekiz olmadan...Ama öyle görünüyor ki bugün herşeye bir saat geç başlayacağım.oflaya puflaya kalkıyorum sonunda,herkes kahvaltısını yapmış çokmış bile...hayata hep geç başlayanlardanım...boşver diyorum içten içe ,içimden bağırıyorum aslında.düşünyorum dürekli,kuruyorum bişeyler...her olayın başrolünde ben varım,güzel başlıyor,heyecanla devam ediyor ama hep kötü bitiyor...dalıveriyorum böyle bir kaç saniye,uyanınca düşten kendimce gülüyorum.Allahım ben deliriyorum galiba diyorum,yine gülüyorum...
Makyajımı yapıyorum ,giyiniyorum ama pek açık olmamasına dikkat ediyorum.malum uymaz buraya öyle şeyler.iki senenin ardından yine burdayım ,alışmaya çalışıyorum.gelmeden önce bayağı düşünmüştüm,nasıl olacak alışabilecek miyim diye.boğulacağımı düşünüyordum,doğduğum toprak dar gelecek,sıkacaktı beni.öyle olmadı.insan heşeye alışabiliyormuş, bunu birkez daha öğrenmiş oldum.ayrılıklar,aldanmalar,acılar,bunlara alıştıysam eğer,gerisi hiç...
Dükkana iniyorum sonunda,küçük şirin bir tuhafiye,evimizin alt katında,annemin yeni uğraşı.
onun tembihlediği gibi besmeleyle açıyorum kapıyı,sağ ayakla giriyorum.Şöyle bir kokluyorum havayı,tamam diyorum bugün güzel bir gün.dükkanın içini süpürüyorum,kapının önünü yıkıyorum ve başlıyorum yeni iş gününe...
Canım sıkılınca açıyrum radyoyu,TRT fm.İlk çalan şarkıyı kendime armağan ediyorum,bazen öyle garip şarkılar çıkyor ki kahkahalarla gülüyor" sen hakettin" diyorum.
hayat ne kadar garip bu günlerde bunu sık sık düşünüyorum,bir hafta önce nerdeydim şimdi nerdeym.Bir hafta önce uğraştığım,düşündüğüm şeylerden şimdi okadar uzağım ki boyut değiştirdim sanki.ne çok şey yaşadım orda,ne çok şey öğrendim,nelere başlayıp,neleri bitirdim.Bir puslu perdenin ardından bakıyorum şimdi o günlere...
artık o şehirde yaşamıyor orda nefes almıyorum.Farkında olanlar var mı yada en azından o farkında mı?Canı acıyor mu,beni özlüyor mu?Sorular sorular,hepsi de cevapsızlar.Yeni düşlere açıyorum bağrımı,yeni tebesümler takıyorum yüzüme.Hiç bir şey olmamış gibi,her gün aynı şekilde,aslında farklı elbiselere bürünmüş aynı düşüncelerle,makyaj yapıp başlıyorum güne....

Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
22 Şubat 2008       Mesaj #1527
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Deniz Yıldızının Öyküsü

Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve
“niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsun ?”
Diye sorar.

Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi,
“yaşamları için”
yanıtını verince, adama şaşkınlıkla
“iyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki ?” Der.

Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize atan kişi,
“bak onun için çok şey değişti,”
karşılığını verir.

Kimliksiz Yazar
LaDymm - avatarı
LaDymm
Ziyaretçi
22 Şubat 2008       Mesaj #1528
LaDymm - avatarı
Ziyaretçi
Dışarda lapa lapa kar yağıyordu.Aylardan şubat.Sedat o gün iş dönüşü arkadaşlarının bir bara gidip kafaları çekme fikrine nedense bu kez karşı koymayı başarabilmişti.Yağan karı görünce aklına, küçükken annesinin odun sobasının üstünde pişirdiği kuzu kestane kebapları geldi.Kuruyemişçiye uğrayıp iki kilo lestane aldı.Bir kilo da kuru incir ve leblebi.Bu akşam evli olan ablaları da gelecekti.Hep beraber güzel bir hafta sonu geçireceklerinin hayalini şimdiden kuruyor,gelen geçen yüzleri kederli insanlara hal hatır sorup onları sevindirmek için mıncıklamayı bile düşledi bir an.
Sonra bu fikrinden dolayı kendi kendine güldü.Metroya binen güzel solgun yüzlü kız onun bu gülüşüne karşılık olarak farkında olmadan gülümsedi.Ne kadar da güzel kızlarla doluydu etrafı.Bazen hangisine bakacağını şaşırmıyor değildi hani.Eskiler anlatırlardı güzel bir bir kız görmek için çeşme başı beklemeler,piknik yerleri dolaşmaları.Yazlık sinemada mola aralarında şaşkın bakışmalar filan.Oysa şimdi herşey değişti.Anlatılan öyküler dahi.Eve gidince ne yapıp edip annesine yine o eski şubat öykülerini anlattırmak.O eski tadı bir kez daha yaşamak istedi Sedat.

Sedat, içeri adımını attığında ablalarını gördü karşısında.Sevinçten biribirlerine sarıldılar hasretle.Anne ise pek sık da olmasa bu üç yavrusunu bir arada görmenin mutluluğunu yaşıyordu şu an.Kocası Asım ölünce tüm sevgisini çocuklarına adamıştı Nezahat hanım.Güle oynaya yemekler yendi,çaylar içildi.

“Bak,dedi Sedat annesine.”Senin sevdiğin kestaneden aldım.Bize sobanın üstünde pişirir yedirirsin yine çocukluğumuzda olduğu gibi.”
“Sen az değilsin,dedi Nezahat hanım.”Yine beni gece yarılarına kadar lafa tutacacaksın değil mi?”
“Ah!Evet,dedi küçük abla Sebahat.”Epeydir dinlemedik senin masallarını.”
“Masal değil kızım hikaye.Kaç kez söyleyeceğiz masalla hikaye arsındaki farkı.”,diye söylendi Nebahat.
“Aman,dedi Sebahat.Yaşanmamış,gerçekle ilgisi olmayan şeye ne denir ki?”
“Benim size anlattıklarım demek ki masal geliyor?”
“Aman anne hikaye de olsa masal da olsa ayrı,güzel bir tadı var bugünkülere nazaran.”
“Koca insanlar oldunuz artık.Benim size anlatacaklarım ilginizi çekmez artık.Hem ben sizin uykunuz gelsin diye anlatırdım.Malum o dönemler televizyon yok,radyo yok.”
“Paparazzi desen hiç yok.”,diye anlamlı bir sırıtışla Sebahat’a baktı.Nebahat hafif dirsek darbesiyle küçük kardeşi Sedat’ın karın boşluğuna dokundurdu:
“Sen hiç ağzını açma kova Fenerli.”
“Oo!Siz böyle didişirseniz annem bize ne öykü anlatır ne de masal,dedi Nebahat.
“Çocuklar yorgunum.Başka zaman.”
“Olmaz.”,dedi Sedat.”Böyle lapa lapa karı ne zaman görürüm ben o zaman.”
“Çizin kestaneleri bakayım o zaman.Herhalde bu yaşlı halimle bunca kestaneyi bana yaptıracak haliniz yok ya.”
“Sen emret sultanım yeterki”,deyip annesinin pamuk yanaklarını mıncıklayıverdi Sedat.
“Ah!Yapma canımı acıttın yine.”
“Dur şu pamuk yanaklarını öpüvereyim geçer o zaman”,deyip annesinin her iki yanağını öpüverdi Sedat.

Sobanın üzerinde kızaran kestaneleri paylaştırıp önlerine koyuverdi anne.Tıpkı eski günlerde olduğu gibi.

“E!Hadi anlat anne.”,dedi Sedat.
“Hangisini?”,diye sordu anne.
“Şubat Kızı’nı”
“Bana da dedeniz anlatırdı hep çoban Musa’nın hikayesini.”
“Sonradan deliren çoban Musa değil mi anne?”,dedi Sebahat.
“Evet o kızım deli Musa.”
“Böyle yapacaksan abla hiç anlatmasın.A!”
“İyi be tamam sustuk.”
“Ben onların yalancısıyım kızım.Dedenizin de arkadaşıymış zaten Musa.Delirince de kimseyle arkadaşlığı filan da olmamış.Herneyse gelelim hikayeye.Çoban Musa erkek güzeli,güçlü kuvvetli uzun boylu bir delikanlıymış.Bütün köyün kızları ona yangınmış…”
“Peki dedem ne güne duruyormuş”,diye kıkır kıkır güldü Sebahat.”
“Anla kızım.Hikayelerde hep öyle olur zaten karizma bozulmasın diye abartılır hani.Yok boyu iki metre,omuzları kapıya sığmaz filan.Allah bilir orta boylu,sıska biridir belki.”
“Oo!Cıvıttınız yine.Maksadınızı anladım sizin.Sizinkisi hikaye dinlemek değil,hikaye edilen kişiyle dalga geçip gönül eğlendirmek.Ben ne bileyim boyunu posunu.Bana dedeniz ve nineniz böyle anlatırdı.Benim ne Musa’yı görmüşlüğüm var ne de İsa’yı.Dinleyecek misiniz?Yoksa …..”
“Tamam anne.Söz.Bir daha lafını kesen olursa bu kapıdan çıksın gitsin.”
Çoban Musa fakir,kendi halinde biriymiş.Sabah gün ağarırken sürüyü köyün dışına otlatmaya meraya götürür,akşam dömermiş.Çok da güzel kaval dinlermiş.Yine günlerden bir gün koyunları otlatırken bir ağacın gölgesinde ilersine yönelik düş kurarken eline kavalını almış başlamış çalmaya.O çalarken koyunlar bile otlanmayı durdurup onu dinlemeye başlamış bir müddet her zamanki gibi.Koyunlar bile onun kaval çalışından o gün neşeli mi yoksa kederli olduğunu anlar,öyle keskin kulak kabartıp dinlerlermiş Musa’yı.Neyse sözü uzatmayayım çocuklar.Tam oracıkta ceylan kadar güzel bir kız güzel bir kız belirivermiş Musa’ya.Musa karşısında aniden bitiveren kızı görünce korkup ağaca iyice yaslanmış.
“Korkma.”,demiş ceylan kadar güzel olan kız.Ben komşu köydenim .O kadar güzel çalıyorsun ki kavalını.Merak edip seni dinlemeye geldim.
“Ya!,demiş Musa.”Demek komşu köydensin.Adın ne o zaman?”
“Adım Elif.”Davut’un kızı.”
“İyi sevindim.Bende Musa.”Çobanlık yaparım işte.Köyün çobanlığını.”
“Durma çal hadi.”
Musa kavalını öyle neşeli bir üfler ki.Koyunlar dahi neredeyse halay tepecek sevincinden.Kız ona hayran hayran bakıp kaval çalışını dinlemiş,sonra geç kaldım evde merak ederler diye sürüsünün yanına gitmiş.
Zamanla bu iki genç biribirine sevdalanmışlar.Öyle gün olmuş ki biribirlerini görmeden edemez olmuşlar.Kız her gelişinde Musa’dan kimseye aşkından söz etmemesini ve hiçbir kıza gönül vermemesi sözünü alır öyle oradan ayrılırmış.
Sonbahar bitmiş tam kar kış kıyamette Şubat ayı gelip çatmış.Musa da haliyle bu havada koyun filan güdecek hali yoktu.Neredeyse iki ayı geçkin Elif’i ne görüyor,ne de ondan bir haber alıyordu.Haytta tek yakını olan yaşlı annesi oğlunun bu halinden epey endişe duymaya başlar.Musa hiç kimseyne ne konuşuyor,ne de kimseye yanaşıyordu.Anası baktı olmayacak aldı Musa’yı karşısına:
“Oğlum.Söyle bana senin bir derdin var besbelli.Hadi bana anlat.”
“Yok ana.Sana öyle geliyor.”
“Korkma oğlum.Kimseye söylemem vallahi.Hem derdini anana anlatmıyacaksında kime anlatacak sın a yavrum.”
Musa o gün tüm ısrarlara rağmen hiçbirşey anlatmadı ama o günden sonra da içersine bir kuşku düştü.Elif’i bir daha görememe kuşkusu.Birgün kendi kendine karar verdi.Annesini gönderip Elif’i istetecekti ve Elif’de buna pek sevinecekti.Öyle de yaptı zaten.Derdini anlattı annesine.Annesi de sevincinden oğluna sarılıp öptü.Yalnız bu Şubat ayında komşu köye nasıl gidilir kız istenirdi.Bunu anlatmaya çalıştıysa da Musa’yı ikna edemedi bir türlü.Anne baktı çaresiz gitti katırları olan yeğeni Bayram’dan yardım diledi.Bayram Musa’yı severdi.Duruma anlayış gösterdi,iki katırı hazırladı tüfeği kuşandı önüne de kurtlardan korunmak için iki kangal köpeği katıp,Musa’nın evde kalmasının uygun görüleceğini ve ahırda üçbeş hayvana bakmasını söylediler ve düştüler yola.
Komşu köy yaya olarak iki saatlik bir yol çekerdi ama hava şartları pek uygun olmayınca dört saate kadar uzayabilirdi de.Öyle de oldu zaten.Vardıklarında hava da kararmıştı zaten.Sora sora Davut’un evini bulmuşlar Davut,akşamın bu saatinde gelen bu yabancılara bir anlam verememişti ama onları içeri buyur etti,sıcak çay ikram etti.Çaylar içilirken Musa’nın annesi ortada gezinen genç bir kadının pek de Musa’nın sevdalanacağı birine benzediği söylenemezdi diye düşündü.Davut ve yaşlı karısı dışında oda içersinde gördüğü birisi kız iki torun ve
Onların dışında otuz yaşlarında,çocukların ikide bir“Baba”,dediği genç adam ve kendilerine çay ikram eden bu kadına da ana demeleri Musa’nın annesine biraz tuhaf kaçar.Herhalde gelin olacak kız utandı çıkmadı karşımıza diye düşündü.Havadan sudan sohbet açıldı.Sonunda ana durumu açmayı uygun görmüş:

“Davut kardeş akşamın ve de bu kış kıyamette gelmemizin elbet bir sebebi var.”
“Elbette.Buyurun sizi dinliyorum.”
“Sizin Elif adında bir kızınız varmış.”
“Varsa ne olmuş?”,der Davut şaşkınlıkla.
“Gerçi biz onu henüz göremedik amma..”
“Aha!Karşınızda ya.Deminden beri önünüze çay koyup duruyor ya.”
Anne neredeyse küçük dilini yutacak olmuş.Bir çocuklara, bir de çocukların ana dediği,çalışmaktan imanı gevremiş
Bu kadına bakmış bakmış.Bayram desen öyle aptal bir vaziyette mel mel bakmaktaymış.
“Senin kız bu mu?”
“He.Demiş rahatlıkla.Ne diyecekseniz söyleyin hadi”,demiş onlara.
“Peki bu köyde senden başka Davut var mı?”
“Benim bildiğim kadar yok ama bu saatte bizim komşu Fadime doğurur da adını Davut koyarlarsa onu bilemem.”, der ve anne ile Bayram’ın dışında herkes gülüşürler.
“Peki başka kızın?”
“Yok.Tek kızım.Diğer üçü oğlan.Onlarda yanımda değil.Şehirde çalışmaktalar.”
“Allah allah!Anlaşılan biri bizim oğlanla iyi gönül eğlendirmiş.”
“Nasıl yani.Pek anlamadım.”
“Bende Musa kardeş.Benim Musa adında bir oğlum var.Çobanlık yapar Bizim Karaçalı köyünün çobanlığını.”
“E?”,der Davut.”
“E’si benim oğlanın sizin köyden sandığı,daha doğrusu kendini öyle tanıttığı bir yavuklusu olduğunu söyledi bana.Aylardır konuşup dururlarmış,biribirine de sevdallılarmış.”
“Sende bizim kız sanıp,istemek için karda kışta bunca eziyeti çekip geldin buralara.”
“Sen olsan gelmez miydin yani Davut kardeş?”

Deminden beri sessiz bir şekilde duran damat sonunda patlar:

“Duydunuz babamın dediğini.Ne uzatıp duruyorsunuz öyle.Yanlışlık olup olmaması ya da birilerinin sizin oğlunuzla eğlenmesi bizi ilgilendirmez.”
“Dur sen karışma.Bunlar bu saatten sonra bizim misafirimizdir.Yarın ola hayrola.Bu işi köyde sorup soruştururuz yolu yordamıyla.Kimmiş neyin nesiymiş öğreniveririz”
“Baba ne diyorsun sen?Köylüye derdini nasıl anlatacaksın?”
“He! Ya”, der Davut’un karısı.Kızı gören bilen oğludur.Kendi değil.O da burada değil.”
“O da doğru ya.Ama sizin bu tipide gitmenize de gönlüm razı değil.Kalın bu gece.Yarın yola çıkarsınız.”
“Olmaz”,der Musa’nın annesi.”Oğlan merak eder.Hem sizin dirliğinizi de bozmuş olduk.Damat haklı.Sonuçta kendi karısınınm adı geçmekte.Sizin de kızınız.Kusurumuzu bağışlayın.”
“Asıl siz onun kusuruna bakmayın.Cahillik işte.Belli bu işte ama bilerek ama bilmeyerek bir yanlışlık var.Zamanla o da çözülür.”
“Ben hiç sanmıyorum.”,der anne ve Davut onu kalması için ikna etmeye çalışırken biz bakalım Musa evde yalnız ne yapmakta.

O sırada yerde bilyelerle oynamakta olan çocuk elindeki bilyeleri bırakır.Hararetle:

“Şubat kızı!O’dur muhakkak dede.”
“Şubat Kız!.Bunu hiç düşünmemiştik”,der DavuT Bu arada Musa odanın içersinde gidip gelmekten yorgun düşmüş,sonunda annesinin ve dayı oğlunun orada konuk edildiğine kendini inandırarak sonunda uyumaya karar veriri ve odasına çekilip kafasını yastığa koyar.Dışarısı halen kar tipidir.

Musa’nın ne kadar uyuduğu bilinmez ama bir kadın sesinin Musa’yı uyandırdığı duyulur.Musa kalkıp bakar avluda Elif.Yüreği pır pır eder camdan bakınırken.Güpegündüz Elif’in ne işi vardı evlerinin avlusunda.Evi nasıl bulmuştu?

“Çabuk giyin aşağıya gel.”,der Elif.Musa bir çırpıda giyinip aşağı iner,gider Elif’e sarılır,koklar.
“Beni çok mu özledin”, der Elif.
“Hem nasıl.Seni….”
“Sus”,der Elif Musa’nın ağzını eliyle kapatarak.Herşeyi biliyorum.Gidecağimiz yerde anlatırsın.”
“Gidecağimiz yer mi?”
“Evet.Gideceğimiz yer.”Biraz ötede kuytu bir yer.”
“İçeri girsen hava soğuk.”
“Olmaz.Bir gören olur”,der Elif.Hadi vakit kaybetmeyelim sabah olmadan”
“Sabah mı?”Zaten sabah.Doğrusu ne zaman sabah oldu pek kavrayamadım .”,der Musa uyku mahmurluğuyla.Ötekiyse durmadan elini tutup çekiştirmektedir.Biraz ötede dediği yer gide gide bitmemektedir Musa için.Sonunda nefesi kesilir,dayanamaz onca erkek gücüne rağmen.
“Dur.Daha ne kadar gideceğiz?Neresi bu gideceğimiz yer?”,der ve biraz geri kalır,çömelir soluklanmak için.O sırada
Elif’in ters dönmüş ayakları gözüne çarpar,irkilir:
“Ayaklarına ne oldu böyle?”
Elif oralı olmaz. Musa’ya karşı tavrı değişiverir birden.Yüzü acayip bir hal alır.Saçları dikleşir,sakladığı memelerini göbeğine kadar indirir,çirkin bir hal alır:

“Annene benden neden söz ettin Musa?”
“Kimsin sen?İn misin,cin misin?”Söyle?”

Birden heryer alacakaranlığa bürünür.Rüzgarın ürkütücü sesi,kurt ve çakal ulumaları dışında hiçbirşey duyulmaz olur bu dağın başında.

“Sen hiç Şubat Kızı adını duymadın.Ya da sana şimdiye dek kimse anlatmadı anlaşılan?”

Musa’nın beyni hızla bir saat gibi çalışıverdi nedense onca korkuya rağmen.Dedeleri anlatır dururlardı nesilden nesile ama kendisi bir kez bile inanmamıştı deli saçmalıklarına.Güya her kadın kılığına girer,erkekleri kendine aşık eder,sonunda sevdiği erkeğin bir başka kadını sevmesini engellemek için onu Şubat ayında bir gece vakti gündüzmüş gibi yanıltır,alır böyle dağbaşına getirir kendini belli edermiş.Belli edince de her taraf zifiri karanlığa dönüşürmüş.Erkek de tüm bu olanlar karşısında aklımı kaybedermiş.Anlatınca da kimse de inanmazmış ona.İşte söyledikleri harfi harfine uyuyordu.Musa sapsarı kesilmiş,tüm bu olanlar karşısında donup kalmıştı.

Komşu köyde Musa’nın annesi Şubat Kızı’nın lafını duyunca telaşlandı birden:

“Eyvah benim civanım bula bula o periye mi tutuldu yoksa?Vay başıma gelenler!”
“Durun canım hemen telaşlanmayın.Hayırlısıyla bir sabah olsun bakalım.”
“Hayırlısı mı kaldı Davut kardeş.belli değil mi onun olduğu?”Senin kızın adını vererek oğlumu kendine sevdalattı ya.Artık artık oğluma başka bir kadın da haramdır bundan sonra.Tabii oğlumun başına bir şey gelmezse.”

Ertesi sabah erkenden yola çıkarlar Davut ve damadı da onlarla birlikte Karaçalı’ya varırlar yani Musa’nın köyüne.
Musa’yı evde bulamazlar.Tüm köye haber salınıp Musa’yı aramaya koyulurlar.Sonunda Musa’yı donmak üzereyken yerde yarı baygın bulur köye getirirler.Musa’nın vücudu önce karla ovulur.Sonra kendine gelince battaniyelere sarılır,pekmez içirtilir kendine gelmesi sağlanır.Ama o günden sonra da Musa’da acayip haller başlar.Kendi kendine konuşur güler ve adı deliye çıkar.

“İşte benim anlatacağım hikaye bu kadar.”,der Nezahat hanım.Hadi şimdi doğru yatağa.
“Bu sefer daha içten anlattın anne.Sanki o anı yaşadım anlattıklarınla.”,der Sedat.
“Korkudan uyuyamaz artık anne bu ya.”,der Sebahat.”Nerden anlattın?”
“Ben sen miyim?Birazdan tuvalete avlıya çıkamaz,yanında Nebahat ablamı götürürsün.
“Doğru ya.Benim tuvalete gitmem gerekiyor.Yalan da değil ya.”
“Ya anne kaçtır şu ödleklere şunu anlatma diyorum sana.Anlatıyorsun hala.Hadi düş önüme .”,der Sebahat’a.
“Ee!Ne yaparsın çocuk hala bunlar benim için.”



Sedat,sabah uyandığında satine baktı.İşe geç kalmanın telaşında kahvaltı yapmadan apar topar kendini Şubatın soğuğuna attı.Geceki gibi kar lapa lapa yağmıyordu ve kuru ayaz hakimdi şimdi.Eldivenlerini giydi,paltosunun yakasını kaldırıp kulaklarını soğuktan korumaya çalıştı.Adımlarını sıklaştırıp metroya doğru ilerledi.
Sedat metroya vardığında trene ilk adımını atar atmaz karşısında önceki gün gördüğü solgun yanaklı ,siyah saçlı kızı
Gördü.Kendine gülümsediğini farketti.Çok güzel ve çekici bir kızdı.Karşı koltuk boştu.Gitti oturdu.Bir müddet bakıştılar.
Kızın heyecandan dipdiri göğüslerinin inip kalktığını gördü.Kız da bunun farkında olacak ki utanıp camdan dışarı baktı bir müddet.

“Merhaba”,dedi Sedat cama doğru yüzünü dönmüş olan kıza.
“Pardon?”
“Biraz soğuk ama güzel bir gün bana kalırsa.”
“Hı hı!”,diyerek ilgisiz gibi davranmaya koyuldu.

Sedat,karşısındaki kızla diyalog kurmanın zor olduğu düşüncesine kapılıp yanında getirdiği kitabı okumayı tercih etti.
Cebinden çıkartıp okumya başlarken kızın bakışlarını üzerinde hissetti.

“Okuduğunuz kitabın ismine bakabilir miyim?”
“Pardon?”,dedi Sedat.Kız deminki tavrına karşılk olarak değerlendirdi ve güldü.Sonra beraber gülüştüler.
“Bakın.”

Kız kitabı eline aldı.İnceledi biraz:

“Yeteri kadar korkutucu olduğunu sanmıyorum.”
“Nasıl yani?”
“Size daha heyecanlı anlar yaşatabilirim.”
“Mesela?”
“Trenden inince beni takip edin”

Sedat,ikinci kez karşılaştığı bu kızın ne yapmaya çalıştığını mahmurluğunu atamamış bir yüz ifadesiyle çözmeye çalıştı.Bilmediği bir maceraya sürükleyebilirdi bu kız onu.

“Almıyayım kalsın.”

Gülüştüler.

“Başka zaman bu teklif yok ama?”

Sedat çok kısa ve hızlı bir karar vermekle karşı karşıyaydı şimdi.Çok ani ve zamansız bir teklif.Ya işi ne olacak?
Cep telefonunu çıkardı işyerini aradı:

“Alo Cengiz.Ustabaşına söyle acil bir işim çıktı.Yarım gün izin yapmasını söyle.Öğleden sonra işim biter…Tamam mı?”
“Evet.Ben hazırım.”,dedi kıza.”ama önce bir tanışalım.”
“Gerek yok bence.Bir günlük macera için.”
“Bak ben para pul vermem ona göre”
“Senden para pul isteyen kim?”
“iyi.Sevdim seni.”

Trenden inip kalabalığın arasına daldılar.Metrodan çıktıklarında Konak meydanındaydılar.Oradan tekrar otobüse bindiler.Otobüs İzmir dışına Bademler köyüne gidiyordu.

“Hop.Hop!Bu otobüse binmeye mecbur değiliz değiliz değil mi?”
“Maalesef binmek zorundasın.”
“Ya saçmalama ya!”Otel dururken ne işimiz var Allahın köyünde.”

Tam o anda otobüs hareket etti.Kız otobüse binerken Sdat2ı kolundan çeker.sedat,ister istemez otobüse binmel zorunda kalır.

“Göreceksin.Bizim köy çok güzeldir.”
“Ha!Senin köy.Desene.İyi de ya sizinkiler görürse?”
“Köyümüz o kadar da küçük bir yer değil canım.”
“İyi ya.Sen çekinmiyorsam ben ne dert edeceğim.”

Bir saatten fazla süren yol sonucu Bademler köyüne vardıklarında.Otobüste kendilerinin dışında kimsenin olmadığını farketi Sedat.Bu gizemli kızın ne işi vardı bu köyde?gerçekten bu köyde mi yaşıyordu böylesine güzel giyimli bir kız?Sormadan edemedi?”

“Bak.Senin bu köyde yaşayabileceğine inanmıyorum.Bana doğruyu söylemek zorundasın.Yoksa gelmem peşinden geri dönerim.”
“Öf!Anladık.ben bu köyde hemşireyim.Yani köyün sağlık ocağında.”
“Vay be!.Şimdi oldu işte.Yürü hemşire hanım.”

“Ama bak.kimseye benden söz etmeyeceksin.Sonra..”
“Yok.Yok aramızda.Olur mu öyle şey.”

Kız,Sedat’ın elini tutup onu çamların arasına doğru götürdü.Epey ilerledikten sonra ortalığı karanlık sardı bir an.Alacakaranlık.

“Hey!Neler oluyor?”
“Karanlıklar diyarına hoş geldin yabancı.”

Sedat’ın vücudunu bir ürperti sardı.Zangır zangır titremeye başladı.Kimin nesi bilmediği bir kızın arkasına takılnış,bu ıssız ormana gelmişti.Kız sırıtarak sedat’a baktı.şimdiye dek Sedat’ın göremediği iri köpek dişleri ortaya çıktı.Elini erkasına atıp kocaman memelerini öne doğru salandırdı.Ayakları ters döndü birden.saçları dağıldı,diken diken oldu.

“Ben.Şubat Kızıyım.Sana benden hiç bahsetmediler mi?”

Sedat geri geri gitti önce.Korkudan ayağı takıldı yere düştü.Şubat kızı üzerine üzerine geldi:

“Ben Şubat kızıyım.Tanı beni.Senin gibi kadın düşkünü erkekleri alır buraya getiririm sonra bir daha asla geri dönemezler buradan.”

“Hayır!Hayır!”
“Ben .Şubat kızıyım”

Hayır diyerek Sedat yatktan fırladığında ablası Sebahat’ı başucunda gördü:

“Ben Şubat kızıyım.Ben adamı yerim.”

Arkadan elinde yastıkla sebaht’ın arkasından yaklaşmakta olan Nebahat,kardeşi Sebahat’ın kafasına kafasına vururİ

“Salak.Uykusunda insan korkutulur mu öyle?Ya çocuk aklını yese?”
“Ya abla.bu Sedat çok ödlek.Nasıl sıçradı gördün mü?Akşamki masalın etkisinde hala.”

Nezahat hanımın sesi işitilir mutfaktan:

“Kızlar!Çayı demledim.Şu tepsiyi alın.Sedat’ı da uyandırın işe geç kalmasın çocuk.”

Sedat,gördüğünün bir kabus olduğunu anlar,ayağa kalkar ve mutfağa doğru giden ablası Sebahat’ın arkasından yastığı fırlatır.
METİN İMER
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
24 Şubat 2008       Mesaj #1529
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
ben Melek Gördüm

Ben Melek gördüm. Kimseyi inandiramiyorum. Çok da önemli degil aslinda. Ben kendi gerçegimi biliyorum ya, o bana yeter. Ailem bana bir garip bakmaya basladi son zamanlarda. Aralarinda fisildasip duruyorlar. Hiç geçinemedigim kiz kardesim bile o kadar iyi davraniyor ki. Yemek sofrasinda kelimeleri seçerek konusuyorlar, aman bir pot kirmayalim diye.
Onlar nasil beni takip edip sözlerimden ve tavirlarimdan bir anlam çikariyorlarsa. Benimde onlarda ayni seyleri görüp bunlardan bir seyler sezebilecegimi unutuyorlar. En son tartismamizda babam kaslarini çatip son sözünü söylemisti zaten.
---Madem öyle getir bu melegi biz de görelim.
---Simdilik gelmek istemiyor ama bir gün mutlaka getirecegim.
Söyleyemezdim ki onlara, bu Melegin herkese farkli göründügünü. Yüreginde biriken neyse onu gösterdigini. Denizler büyütüyorsan o güzel yüregin de, denizkizi gördügünü. Cehennem yasatiyorsan karanlik dünyan da, ates zebanisine döndügünü.
Bir tek Ayse`ye dökebiliyordum içimi. Bizim ailenin en ufagi. Ilkokul üçüncü sinifa gidiyor. Daha dokuz yasinda. Saskinlik içindeyim ama gerçek bu. Koca, koca insanlara anlatamadigimi bizim ufakliga anlatabiliyorum. Çok düsündüm, en sonunda bunun nedenini çözdüm. Ayse henüz önyargili degildi. Tanimiyordu bu duyguyu. Neyse oydu iste. Ayse gibi Ayse’ydi. "Vay be, yazik bize" dedim kendi kendime. Kirlenmisiz çamura bulanmisiz. Üstelik temizlenmesi de mümkün degil.
Aci dolu gözlerle baktim Ayse`ye.
---Ne oldu agabey. Niye öyle bakiyorsun bana?
---Hiç. Dedim yalnizca. Önüne geçemezdim ki bu dönencenin oda büyüyecek ve kirlenecekti. Sonrada sen, ben, o, olacakti.
Agustos ayinin sicak bir gecesiydi, diger geceler gibi. Bütün camlar açikti. Ara sira perdeleri oynatan ciliz rüzgâr, yüzümüze kadar ulastiginda kendimizi sansli sayiyorduk. Yalnizca kendi kendine konusan televizyonun sesini duyuyorduk. Nedenini anlayamadigim bir tuhaflik vardi, ortaya çöreklenmis sessizligin içersinde. Hiç kimse konusmuyordu. Bu sessizligi babam bozdu.
---Bak oglum biz..
Tamamlayamadi sözlerini sustu, digerlerine bakti. Annem, büyük kiz kardesim Zeliha ve babam aralarinda konusmadan, konusuyorlardi sanki. Ama ben bu dili bilmiyordum. Bütün bildigim firtina öncesi sessizlik gibiydi bu durum. Bir tek Ayse bu sinir bozucu anlarin farkinda degildi. Yere uzanmis minik elindeki kursun kalemiyle resim yapmaya çalisiyordu.
---Evet, baba, siz?
---Oglum öncelikle sunu bilmeni isterim. Bunu senin iyiligin için yapiyoruz.
---Neden bahsediyorsun baba? Anlamadim.
---Karar verdik. Seni hasta haneye yatiracagiz. Psikolojik tedavi görmen lazim.
Gariptir ama hiç sasirmadim. Tepki göstermedim. Ne kizdim nede bagirip çagirdim. Yalnizca sag yanimda oturan Melege dönüp gülümsedim.
---Sen bilirsin. Dedi bana Melek.
Kararimi vermistim. Bana bu kadar yargili yanasip deli olduguma inanacak adar yalancilikla suçlayan ailemin ders almasinin zamani gelmisti.
---Peki baba. Eger ben size bu Melegi gösterirsem bana inanacak misiniz? Madem benim dogru söyledigimi düsünmüyorsunuz.
---Evladim bak yine basladin ayni laflara. Yalan söylesen zaten sorun kalmayacak. Sende bende bilecegiz yalan söyledigini. Ama sen kendi yalanina inaniyorsun. Iste bizi bu korkutuyor.
Cevap vermedim. Uzun, uzun baktim yalnizca yüzlerine. Sonu nereye varacakti bilmiyordum ama artik zamani gelmisti. Gerçegi ögrenmek zorundaydilar. Baska çarem yoktu. Aksi halde bu mesele katlanarak uzayip gidecekti.
"Tamam" dedim sagimdaki melege "zamanidir"
Melek ortaya çiktiginda herkes kendi aynasindakini gördü. Babam panik içinde mutfaga kostururken "biçak nerede? Biçak verin bana " diye bagiriyordu.
Annem çoktan düsüp bayilmisti. Kiz kardesim o günden sonra hiç bir zaman düzgün konusamadi.
Yalnizca Ayse, gözlerindeki coskulu bakislarla ayaga kalkti. Melege iyice yaklasti.
---Aaa yüzün günes gibi parliyor dedi.
Melek cevap verdi.
---O benim degil, senin günesin.
Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
24 Şubat 2008       Mesaj #1530
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Hazin Bir Aşk Hikâyesi

Bir gece yarısı hikayesi
Teypten gelen müziğin sesi
Bana söylediğin şarkı çalıyor
Gözlerimden katre katre yaşlar boşalıyor.

Hatırlar mısın Gülüm ilk nerede görmüştüm seni.Dans eden aşıklar vardı pistte
ve bizim şarkımız çalıyordu.Göz göze geldik seninle bir an.Usulca kalktım
yerimden.Yaklaşıyordum sana.Sana benimle dans eder misin diye
sordum.Kalktık.Dans ediyorduk.
Daha birbirimizin isimlerini bile bilmiyorduk. Belkide böylesi daha da
güzeldi.Birbirimizi tanımadan dans etmek.Söze ilk başlayan sen oldun.Bana
ismimi sordun.Hece hece ,kekeleyerek söyleyebildim sana ismimi.Sonra ben
sana ismini sordum.Aşık olduğum kişi Zeynep yani sendin.Sana seni yeniden
görmek istediğimi söyledim ve senden telefonunu istedim.Bilemiyorum bir anda
telefon istemek,bildiğimiz sadece birbirimizin isimleriydi
Ertesi gün ilk isim sana telefon açmak olacaktı.Nerden telefon
bulacaktım.Ben bu şehri bilmiyordum,ben bu şehrin yabancısıydım.ve sonunda
telefon...Aradım seni.Bir park ismi söyledin saat ikide.Daha bir bucuk
saatim vardı.Boş boş dolaştım sokaklarda.Ve buluştuk seninle.
O bir bucuk ayım.Gündüzlerim senle,gecelerim hayallerinle geçti.
Ve o veda anı. Aradım seni.Evde yalnız olduğunu ve gelebileceğimi
söyledin.Kapıda bekliyordun beni.Çayı hazırlamıştın bile.Hem çaylarımızı
yudumluyor,hem sigaralarımızı içiyor,hem de dudaklarından buseler
alıyordum.Söze başladım.Gidiyorum Gülüm.Ama gitmek istemiyorum.Biliyorsun
elde olmayan nedenler.Sen hep ağlıyordun.Kapı çaldı bir ara.Korktuk.Kim
gelmiş olabilirdi.Annendi gelen.Ne diyecektik.Ben hemen kaybolduğumu;bu
şehri bilmiyordum ya,bu şehrin yabancısıydım ya.Yolda sana
rastladığımı.Seninde beni eve çağırdığını söyledim.O an gülmemek için
kendini zor tutuyordun.Bunun farkındaydım.Çünkü o an ikimizde gülmekten
patlayabilirdik.
Sonra senden beni kaldığım eve götürmeni istedim.Bu şehrin yabancısıydım
ya,bu şehri bilmiyordum ya.Daha iki saatim vardı gitmeme.Seninle o ilk
gittiğimiz cay bahçesine gittik.
Ve o veda ani.Etrafa aldırış etmeden dudaklarından aldığım o
buse.Gidiyorum.Elveda.

Aylarca suren telefonlar mektuplar,mektuplar telefonlar.
Sanırım seninle bir hafta görüşememiştik.Aradım seni.Kardeşin çıktı
telefona.Seni sordum.Çalışıyor dedi.Okul okul diyecektim.Neden bıraktı
okulu.Durum o kadar kötüymüş.Kardeşin söyledi.Ve bir ay sonrası.Senden gelen
o mektup.Son mektubun olduğunu nerden bilebilirdim.Beni istiyorlar
diyordun.Avrupa’n.Aradım seni.Ağlıyordun.Sana ne düşündüğünü sordum.Sen
susuyordun.Beni yıkan senin suskunluğun oldu.Seni seviyorum.
Elveda.

Ve aylar sonra başına gelen o kotu olay.Duyunca telefona
sarıldım.Telefonunuz değişmişti.Ne yapacaktım.Hülya geldi aklıma.Dayının
kızı.O bizim sırdaşımızdı,ikimizin.Onu aradım.Ondan senin telefonunu
istedim.Bana ne yapacağımı sordu.Ona bilemediğimi içimdeki o duyguyu
anlattım.

Aradım seni.Sana seni sevdiğimi,seni üzecek her şey den uzak durmanı
istediğimi söyledim.Seni seviyorum.Elveda.
Senin söylediğin son sözde benimkinin aynisiydi.Sesin kulaklarımda.
Seni seviyorum. Elveda

Bir gece yarısı hikayesi.
Teypten gelen müziğin sesi
Bana söylediğin şarkı çalıyor
Gözlerimden katre katre yaşlar boşalıyor.

Öner Polat

Benzer Konular

3 Aralık 2006 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
11 Haziran 2013 / Misafir Forum Oyunları
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar
20 Haziran 2012 / ThinkerBeLL Edebiyat